Misak Dergisi 281. sayısı çıktı...
 TÜRKİYE’de Hükümet ile basın dünyası arasındaki ilişkiler her zaman problemli olmuş ve sürekli olarak tartışılan konuların başında yer almıştır.

   İstihbarat Örgütleri, Gizli Operasyonlar ve İhanet Dengesi

Orman kanunlarını savunan ve ‘kuvvetli olan daima haklıdır’ anlayışını ön plâna çıkaran ABD ve müttefikleri, İslâm topraklarını kan gölüne çevirmişlerdir. Başta NSA, CIA, MI6 ve MOSSAD olmak üzere; İllüminati Çetesi’nin siyasi emellerine hizmet eden istihbarat örgütlerinin, uluslararası hukuku ortadan kaldırdıklarını söylemek mümkündür. Günümüzde Ulusal Güvenlik Siyaset Belgeleri’nin hazırlanmasında önemli rol oynayan istihbarat örgütlerinin, asimetrik savaş anlayışına göre hareket ettiklerini ve gizli operasyonlara başladıklarını gizlemek mümkün değildir. ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nda (NSA) sistem analisti olan Edward Snowden; geçtiğimiz yıl ülkesinden kaçmış, Rusya’ya sığındıktan sonra bütün dünyanın gündemini meşgul eden istihbarat bilgilerinin bir kısmını yayınlamıştır. NSA’nın başta Fransa Devlet Başkanı ve Almanya Başbakanı olmak üzere; AB ülkelerinde önemli gördükleri milyonlarca üst düzey yetkililerin telefonlarını dinlemesi ve kayıt altına alması, NATO ülkeleri arasında güven bunalımının yaşanmasına sebeb olmuştur. Elbette sadece AB ve NATO ülkeleri değil; Meksika’dan Brezilya’ya, Rusya’dan Çine’ kadar bu yaygın dinleme ve izleme ağından kurtulabilen hiçbir ülke yoktur.

   Misak Dergisi 281. sayısı çıktı...

TÜRKİYE’de Hükümet ile basın dünyası arasındaki ilişkiler her zaman problemli olmuş ve sürekli olarak tartışılan konuların başında yer almıştır. Yaygın olan “basın; yasama, yürütme ve yargıdan sonra gelen dördüncü kuvvettir” iddiasının, değişik açılardan tahlil edilmesi gerekir. Mahalli seçim döneminde medya aydınları ‘yolsuzluk ve hırsızlık’ suçlamalarına/edebiyatına yeni boyutlar kazandırmışlardır. Basın özgürlüğünü ve insanların haber alma haklarını savunan hukukçular; geçtiğimiz ay twitter’a erişimin engellenmesini, Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın ‘totaliter ve otoriter’ zihniyetinin bir neticesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Siyasete katılımın ve ifade özgürlüğünün yeni koridoru kabul edilen twitter’a erişimin engellenmesi ile basın özgürlüğünün veya Başbakan’ın tavrıyla bir ilgisi yoktur.

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: “Hiçbir Devlet, Paralel Yapılara Müsaade Edemez”

Ak Parti ile Fethullah Gülen Hareketi arasında yaşanan soğuk savaş, bütün şiddetiyle devam ediyor. Bu kavgada henüz hukukun dili devreye girmedi, daha çok siyasetin dili ön plânda! Başbakan Tayyip Erdoğan her gittiği yerde Cemaat’i hırpalayan bir söylemle seçmenlerin karşısına çıkıyor. Meydanlarda kullanılan söylem, “Dershanelere çocuklarınızı göndermeyin, okullarından ve yurtlarından alın onları” çağrısında bulunmaya kadar vardı. Cemaati destekleyen medya organlarında; Ak Parti sözcülerinin Cemaat’in eğitim hizmetleriyle ilgili vaktiyle sarf ettikleri övücü sözleri hatırlatarak veriliyor. Bazı gazeteler ve televizyonlar da Başbakan Erdoğan’ın çıktığı yurtdışı gezilerde ziyaret ettiği okullardaki konuşmalarıyla şimdilerde miting meydanlarında sarf ettiği sözleri mukayeseli olarak veriyor. Oysa, 17 Aralık (2013) Ak Parti açısından bütün kabulleri sarsan, paradigma değiştirici bir sürecin başlamasına vesile oldu. Cemaat söz konusu olduğunda, 17 Aralık öncesi ‘yok’ hükmünde Ak Parti için... Bu sebeple, geçmişteki övücü sözleri bugün hatırlatmak, hatırlatanların beklediğinin tam tersine bir etki yapıyor; Ak Parti’ye oy verenler ‘ihanete uğramışlık’ hissine kapılıyor.


 
Hamas Sözcüsü Muşir Mısri'nin Tesbiti: 'İsrail, Mısır'dan Cesaret Alarak Gazze'ye Saldırdı'

İsrail ordusu, geçtiğimiz ay Gazze’nin güneyindeki Refah’ta yedi ayrı noktaya saldırı düzenledi. Al Jazeera Türk’e konuşan Hamas Sözcüsü Muşir Mısri, İsrail’in Mısır’dan cesaret alarak Gazze’ye saldırdığını ifade etti. Mısır’daki darbeci yönetim ise “Kudüs Komitesi”ni feshettiğini açıkladı. Bu kararın, Arap Birliği’nin terörist İsrail’in Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlarını görüşmek üzere olağanüstü toplantı düzenlediği bir günde alınması darbecilerin kime hizmet ettiğinin göstergesi oldu.Veteranstoday.com isimli internet sitesinde Dr.Kevin Barrett yayınladığı siyasi analizde; Mısır’da askeri darbeyi gerçekleştiren Abdulfettah Sisi’nin Yahudi olduğunu, siyonistlerin Nil ve Fırat arasındaki toprakları almak için tasarladıkları Büyük İsrail Projesi’ni yarı yarıya gerçekleştirdiklerini ifade etmiş ve şu tesbitlerde bulunmuştur: ‘Sorun, Mısır’ın haydut Genelkurmay Başkanı General Abdulfettah El Sisi’nin Yahudi olması değil. (Annesi Malikah Titani Fas’lı bir Yahudiydi. Annesi Yahudi olduğu için kendisi doğuştan Yahudi oluyor.) General Abdulfettah El Sisi’nin dayısı Uri Sibagh 1948-1950 yılları arasında Yahudi Savunma Güçleri (Hamagain) üyesiydi. 1968’den 1981 yılına kadar Ben Gurion’un İşçi Partisi’nde genel sekreterlik yaptı. Uri’nin kız kardeşi (El Sisi’nin annesi) büyük ihtimalle Mossad’ın verdiği görev için Mısır’a göç etmişti.

Katliam Dördüncü Yılına Girdi: Zalim Baas Rejimi Saldırıyor!.. Dünya Hâlâ Susuyor'

İyilik ve takva hususunda yardımlaşmanın farz olduğuna inanan gönüllü kuruluşları biraraya getiren ‘Müslümanlarla Dayanışma Platformu’, Suriye’de yaşanan katliam karşısında sessiz kalan ve tağuti ‘Baas Rejimine’ destek veren ülkeleri uyaran bir bildiri yayınladı. Suriye halkının, ‘Zillet içinde yaşamaksa, ölmek daha iyidir’ dediği hatırlatılan bildiride; başta Rusya olmak üzere Çin, İsrail ve İran gibi ülkelerin katliama ortak oldukları ifade edildi. Özgür Suriye Ordusu’na bağlı Liva El İslâm Birliği Sorumlusu Zahran Alluş’un’ Suriye halkı sadece Esed rejimine karşı savaşmıyor.İran, Rusya ve Çin gibi ülkeler Esed rejimine destek veriyorlar. İsrail’in maddi destek verdiğine dair elimizde deliller var.Suriye Ordusu’ndan ele geçirdiğimiz bazı silâhlar İsrail yapımıdır’ mealindeki sözlerine yer verilen bildiride; ‘Ben Müslüman’ım diyen her ferdin şarkta ayağına diken batan Müslüman’ın acısını hissetmek ve ona yardımcı olmak gibi bir sorumluğu vardır. Bütün vicdan sahibi duyarlı insanlara, onların oluşturduğu uluslararası kurum ve kuruluşlara sesleniyoruz: Gelin bu zulmü, bu katliamları elbirliği ile durduralım. Bu katliama engel olalım. Yoksa, onların bu mazlum haklara yaptıkları zülüm ve katliamlar diğer milletlere yöneltilmiş bir tehdittir ‘denildi.

Halifesiz Müslümanların Ayakları Yer Tutmaz

Hilâfet’in ilgasının üzerinden yılar geçti. Daha önce Hilâfet kurumunu yüzyıllarca temsil etmiş, bünyesinde bulundurmuş bir ülke ve topluluk olmamıza rağmen, Hilâfet konusu Türkiye’de uzun süre tabular arasında yer almıştır. Konuyla ilgili resmî tez ve bu teze dayanan tedhişçi yaklaşımlar hilâfetin ilmî, objektif ve soğukkanlı bir tarzda ele alınmasını neredeyse tamamen imkânsız kılmıştır. Hatta bu tedhişçi yaklaşımlar, Türkiye’nin 80 yıl boyunca İslâm dünyasıyla ilişkilerini etkilemiş İslâm ülkeleri arasında uluslararası bir konferans toplamak istenildiğinde Türkiye’nin böyle bir platformda yer alıp almayacağı ciddi ciddi tartışılmıştır. İslâm Konferansı İstanbul’da ilk defa toplandığında da (1976) zamanın Cumhurbaşkanı bu toplantıya katılmamak için yurt gezisine çıkmış, “Cumhuriyeti kurmak’ la öğünen partinin lideri ise Fransa’ya gitmişti. Altını çizerek diyoruz ki; Müslüman olduğu söylenen bir memleketin âlimleri Hilafet’i konuşmuyorlarsa, o memleketin sefaleti ve esareti garantilenmiş demektir!

Âhir Zaman Kavramı/Türkiye Nereye Gidiyor?

Hayat kısa, aşk geçici ve ölüm kesin. Hayat kısa tamam ama bu kısalık neye göre, kime göre? Dahası zaman ne? ’Yokluğa benzer bir varlık, varlığa benzer bir yokluk’ demiş bazıları. Burada da tarif yok. Razi (rh.a) çaresizliğimizi itiraf ediyor adeta: “Akıl zamana yok diye hükmedemez, çünkü devirler, seneler, aylar, günler, saatlerle kısımlara bölünür. Fazla, eksik ve uyuşmakla, geçmiş ve gelecek olmakla hükmedilirken nasıl yok olur? Bununla beraber mevcut diye de hükmolunamaz. Çünkü şimdiki hal, bölünmeyen bir andır. Geçmiş ve gelecek ise yokturlar. Yokluğa ise varlıkla nasıl hükmedilir?” Anlaşılıyor ki zaman anlaşılmaz bir sır. Bu sırrın bölümlere ayrılıp ayrılmaması da ayrı bir sır. Ama neticede elimizde “ahir zaman” kavramı gibi bir kavram var. Ve ahir zaman kavramını açıklayan hadisi tekrar okuyalım: “Zaman yaklaşır. Öyle ki yıl bir ay gibi, ay bir Cuma (bir hafta gibi), hafta bir gün gibi, gün bir saat gibi, saat ise bir anda yanıp kül olan hurma ağacının dalı gibi süratle gelip geçer. Ayrıca o zamanda bulunan insanların seviyesi birbirine yaklaşmış olur. Hayırlı işler yapmamakta, kötülük yapmakta insanlar aynı düzeyi paylaşır.”ol değildir.

Ömrün Hâzan Mevsimi: İhtiyarlık

Takdir-i İlâhi’nin bir gereği olarak insanoğlu; zayıf, çaresiz, başkalarına muhtaç bir halde doğar, başkalarının yardımıyla uzunca bir sürede gelişimini sağlayarak gençlik ve olgunluk çağına ulaşır ve zamanla ‘şeh-i fani’ (yaşlılık) haline gelir. Yaşlılıkta insan tekrar çocukluktaki durumuna düşer. Algılama yeteneğini yitirir ve bir çocuk gibi çok az ya da bilmez hale gelir. Bu hal (ihtiyarlık) ilmin yok olmasını, kuvvetli iken zayıflamasını beraberinde getirir. Yani bünyesi zayıf, aklı az ve anlayışı kıt olan çocukluk yıllarına döner. Bu durumda bildiğini unutur, tanıdığını tanımaz ve yaptığını yapamaz hale gelir. Şeyhi fani haline gelen insanların şahsiyet özelliklerinde zaaflar, çocuklara benzer abartılı tepkiler, huysuzluk, öfke nöbeti ve çevrelerinde bulunan insanlara tahakküm etme gibi hallere rastlanabilir. 


 
Mekrûh Vakti Olmayan İbâdet: Cihâd

Mukaddes emânetin tabii sonucu olan cihad, salih bir amel ve ibâdettir. İslâmi ıstılahta “Allah’ın rızasını kazanmak için; can, mal, dil ve diğer vasıtalarla elden gelen güç ve gayreti sarfetmeye cihad denilir” tarifi esas alınmıştır. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) “Müşriklerle malınızla, canınızla ve dilinizle cihad ediniz” buyurduğu malûmdur. Dille yapılan cihad, tebliğ ve irşad faliyetleridir. İbn-i Abidin ”Reddü’l Muhtar” isimli eserinde, cihadın önemini şöyle ifade etmiştir: “Cihadın fazileti pek büyüktür. Nasıl büyük olmasın ki, bir müslüman bu sayede Allah’a yaklaşmak için onun uğrunda nefsine meşakkatlerin en ağırını yüklemekte ve aziz varlığı olan canını feda etmektedir. Bununla beraber nefsini devamlı olmak üzere ibâdet ve taatlara hasrederek, onu hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan men etmek cihaddan da güçtür.”

İdealizm ve Gerçeklik Arasında Fitne

Şeytanın kalbe ilkâ ettiği vesveseler ile fitne ve fesad arasındaki münasebetin iyi tahlil edilmesi gerekir. Belli bir dini cemaatin lideri konumunda olan kişilere, şeytan değişik telkinlerde bulunarak onu olmadık hülyalara kaptırması mümkündür. Bir kısım Cemaat veya grup liderleri Allah’ın (cc) kulu ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinden bir fert olmaya razı olmayıp, kendisini olağanüstü makamlarda görme vesvesesine kapıldığını, hatta bazısının Mehdi olamayınca Mason olmaya karar verdiğine şahit oluyoruz. Acaba bunlar birer telegram örneği midir, şeytan tarafından belli ümniyyelere sürüklenmesi midir, yoksa ihanet midir? Hatırı sayılır bir takım kimseleri kırmamak, güç odaklarına karşı tavizkâr söylemlere başvurmak, son yıllarda bazı dînî cemaat ve grup önderlerinde görülen bir hastalık haline gelmiştir. Öyle ki onların gönüllerini hoş edebilmek uğruna, bir müslümana hiç yakışmayacak, hatta onu îmândan sonra küfre döndürebilecek çok tehlikeli ifadeler bu insanların ağızlarından işitilebilmektedir.

Zâlim Siyâsetin ve Oy Vermenin Fıkhî Hükmü Nedir?

İslâm dininin, kendine mahsus olan bir siyaset anlayışı vardır. Bazı İslâm alimleri, ‘insanları hidayete ve hayra ulaştırmak, onları fesaddan kurtarabilmek için, takip edilmesi gereken en güzel yola siyaset denilir’ tarifini esas almışlardır. Hanefi fukahasından İbn-i Abidin: “Siyaset; halkı dünyada ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salâh ve menfaatleri için çalışmaktır” tarifini yapmış ve bahsin devamında şöyle demiştir: “Siyaset ağır bir şeriat olup iki nevidir. Siyaset-i zalime; halkın haklarına zıt olan siyasettir ki, şeriat bunu haram kılmıştır. Siyaset-i adile; halkın haklarını zalimlerin elinden kurtaran, zulüm ve fenalıkları defeden, fitne ve fesad ehlini meneden siyasettir ki şeriattan sayılır.’ Dini değerlerin istismarına vesile olan zalim politikanın; hukukun inkârına, haramların yaygınlaştırılmasına, nesil emniyetinin zaafa uğratılmasına ve iktisadi hayatın tahribine vesile olan çirkin fiillere dayandığını söylemek mümkündür. İnsanları Allah’ın (cc) adını kullanarak aldatan zalim politikacıların işledikleri cinayetleri kelimelerle ifade etmek kolay değildir.

Cehennemliklerin Hediyesi

Hz. Aişe (r. anha) validemizden rivayet edilen haberde Peygamberimiz Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: “Allah cehenneme girmeye hak kazanmış olanları oraya koymak istediğinde, onlara beraberinde on mühür olan bir melek gönderir. Mühürlerde şunlar yazılıdır:

Birinci Mühürde: “Cehenneme girin. Orada ebedisiniz. Ne ölür, ne dirilir, ne de çıkartılırsınız.”

İkinci Mühürde: “Girin azaba!.. Artık size rahat yoktur.”

Üçüncü Mühürde: “Rahmetimden umudunuzu kesin.”

Dördüncü Mühürde: “Temelli üzüntülü, gamlı ve kederli olarak cehenneme girin.”

Beşinci Mühürde: “Elbiseniz ateş, yiyeceğiniz zakkum, içeceğiniz hamim (kaynar su), döşeğiniz ve yorganınız ateştir.”

Altıncı Mühürde: “Gördüğünüz bu ceza; dünyada bana karşı yaptığınız isyanın cezasıdır.”

Yedinci Mühürde: “Cehennemde gazabım (öfkem) daima üzerinizdedir.”

Sekizinci Mühürde: “Pişman olmaksızın ve tevbe etmeksizin yaptığınız büyük günahlardan ötürü size lanet olsun.”

Dokuzuncu Mühürde: “Ateşte şeytanlar daimi arkadaşlarınızdır.”

Onuncu Mühürde: “Şeytana tabi oldunuz, dünyayı istediniz ve ahireti terk ettiniz. İşte bu onun cezasıdır.” (İbn Hâcer el- Askalânî, Münebbihat)

Ümmetin Emini: Hz. Ebû Ubeyde Bin Cerrah (r.a.)

Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v) Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrah (ra) hakkında şöyle buyurmuştur: ‘Her ümmetin bir emini vardır. Bizim eminimiz de ey ümmet,Ebu Ubeyde bin Cerrah’dır.” Hz.Ebû Ubeyde (ra) ilk Müslümanlardandır. Hz. Ebubekir’in (ra) tebliği neticesinde Müslüman olmuştur. İslâm’ı öğrenmiş ve anlatmak için faaliyete başlamıştır. Müşrik babası onu evden kovmuştur. Bedir Savaşı’nda Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabe, Allah’ın (cc) rızasını kazanmak için kendi akraba ve ve kabilelerine karşı savaşmaktan çekinmemişlerdir. Hz.Ebû Ubeyde (r.a), müşrik babası Abdullah bin Cerrah’ı, Hz. Mus’ab bin Umeyr (r.a), kendi kardeşi müşrik Ubeyd bin Umeyr’i ve Hz. Ömer (r.a) kendi dayısı müşrik As bin Hişam bin Muğiyre’yi öldürmüştür. Hz. Ali (r. a), Hz. Hamza (r.a) ve Hz. Ubeyde bin Haris (r.a), en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdir. Tarihte böyle bir savaş görülmemiştir. 

Devlet Adamlarına Nasihat İçin Kaleme Alınan Eser: ‘Siyasetnâme'
Büyük Selçuklu Devleti’nin en parlak döneminde vazife alan Nizâmülmülk’ün İslâm eğitim tarihinde önemli bir yeri vardır. Başta Bağdat olmak üzere (459/1067) çeşitli şehirlerde tesis ettiği ve kendi adına nisbetle “Nizâmiye Medreseleri” diye anılan ilk resmî eğitim kurumlarıyla ilmin gelişmesi için gayret etmiş, medreselere kitaplar bağışlamış, araziler vakfetmiştir Şiî-bâtınî düşüncenin sakatlığını ortaya koymaya ve Sünnîliği yayıp güçlendirmeye çalışmıştır. Dönemin sultanları Alparslan ve Melikşah ile Abbasi halifesi Kaim bi-Emrillah, bu başarılı devlet adamına birçok unvan ve lakaplar vermişlerdir. Fakat o, en fazla ‘Nizâmülmülk’ (mülkün, memleketin, ülkenin nizamı) lakabıyla tanınmıştır. ‘Taşıdığı lakap kişinin değerini ve makamını bildirmelidir’ diyen Büyük Vezir’in bu unvanı, şüphesiz onun devlet işlerindeki ‘düzenleyici’ ve ‘kurucu’ rolüne işaret etmektedir. Tanıtımını yaptığımız ‘Siyasetnâme’ isimli eser, Nizâmülmülk’ün en tanınmış eseridir. 
Misak Dergisi 280. sayısı çıktı...

HALKI Müslüman olan ülkelerde; İslâmî hareketlerin temel çelişkilerinden birisinin, fıkhî anlamda cemaat olmak ile modern anlamda siyasi parti/hareket olmak arasında yaşandığını söylemek mümkündür. Değişik siyasi baskılara maruz kalan müslümanlar; yürürlükteki mevzuat sebebiyle, sivil toplum (STK) formatına uygun olan kuruluşları ön plâna çıkarmışlardır. Bu kuruluşların önemli kısmı iktisadi alanda faaliyet göstermeyi, siyaseti belirlemek yerine siyasete pasif destekle varlıklarını sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Son aylarda yaşanan siyaset, cemaat/camia ve STK ilişkisine dair krizin, değişik açılardan tahlil edilmesi gerekir. Bir tarafta ‘devlet askeri vesayetten kurtuldu’ gerekçesiyle devlete itaati ön plâna çıkaran ve herkesin kendi işine bakmasını teklif eden Ak Parti iktidarı, diğer tarafta ise siyasi risk almadan devlet yönetimine ortak olmayı arzu eden (kendi ifadelerine göre) Hizmet Camiası! Son aylarda AK Parti-Hizmet Camiası arasındaki mücadele, her iki taraf için de kazanılması imkânsız olan bir soğuk savaşı beraberinde getirmiştir.

Egemenlik Kavramı, Hükümet Sistemleri ve Milli İrâde Meselesi

Cemiyet hayatının devamının sağlanabilmesi için hukuki, siyasi, iktisadi ve ahlâki hükümlere ihtiyaç vardır. Mütefekkir İbn-i Haldun’a göre cemiyet hayatı, insanların birbirlerine olan ihtiyaçları (teavün/dayanışma) sebebiyle ortaya çıkan bir hayattır. Devlet ise adaletin sağlanması gibi zaruri bir maslahatın neticesidir. Tarih boyunca cemiyet ve devlet kavramları ile ‘hâkimiyet/egemenlik’ kavramı arasındaki münasebetin tartışıldığını söylemek mümkündür. Batı’da egemenliğin kaynağı konusunda, birbirinden farklı iki siyaset tarzının tartışıldığını söylemek mümkündür. İslâm fıkhında hakimiyet/egemenlik ve iktidar kavramları, birbiriyle ilgili olmakla beraber, farklı keyfiyetleri ifade eden kavramlardır. Hakimiyet kayıtsız ve şartsız Allah’a (cc) mahsus olan bir haktır. Hakim-i mutlak olan sadece O’dur. İktidar ise, yeryüzünün halifesi olan insanın fiillerini ifade için kullanılan bir kavramdır. İktidar sahiplerinin; hem Allah’ın (cc) hakimiyetine teslim olmak, hem de insanların hukukunu muhafaza etmek gibi vazifeleri vardır.


Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: ‘Türkiye Daha Mütevazi Bir Büyüme ile Karşı Karşıyadır'

Marmara Grubu Vakfı tarafından gerçekleştirilen 17. Avrasya Ekonomi Zirvesi’nde bir konuşma yapan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ‘Türkiye’nin gelecek 16-17 ay içerisinde üç seçim yaşayacağını unutmamamız gerekir. Son on yıla bakıldığında Türkiye’nin başarısında siyasi istikrarın önemi malûmdur. Kamuoyu yoklamalarında AK Parti’ye desteğin hala güçlü bir şekilde devam ettiği görülmektedir’ dedi. “Türkiye’de son gelişmeler ışığında siyasi istikrar tehdit altında mı?” sorusuyla karşı karşıya kaldıklarını ifade eden Şimşek, şunları söyledi: ‘Önümüzdeki üç seçimin siyasi istikrar anlamında herhangi bir kaygıya yol açmaması gerekiyor. Bu da aslında önümüzdeki dönemde reformların önünün açık olduğunu gösteriyor’ dedi.  ‘17 Aralık operasyonundan sonra bazı tedbirler alınmasaydı ülke ekonomisi çok kötü bir duruma düşerdi’ diyen Başbakan Yardımcı Ali Babacan ‘Kaybın çok büyük olduğunu, alınan acil tedbirler sayesinde yeniden toparlanma sağlandığını’ ifade etti ve hasar tesbitini şöyle açıkladı: ‘Halka açık şirketlerde kayıp 60 milyar 252 milyon dolardır.’

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin İddiası: ‘Başbakan Erdoğan MİT'i Arka Bahçesi Haline Getiriyor'

MHP Lideri Bahçeli, Başbakan Erdoğan’ın MİT’i arka bahçesi haline getirmek istediğini iddia etti. Teklifte yer alan bazı maddelerin ‘Açık ve net olarak PKK’yı ve terörle pazarlık yapanları yasal teminat altına alma’ amacını taşıdığını iddia eden Bahçeli,  “Başbakan Erdoğan, İmralı canisinin aylardır dayattığı ihanet görüşmelerini kanun çemberine alma teklifini benimsemiş ve onay vermiştir. Artık teröristlerle Türkiye’yi bölme ve parçalama pazarlıkları yasa metinlerine bile girecektir” dedi. Meclis’e getirilen MİT yasa tasarısına destek vermeyeceklerini ifade eden BDP Eşbaşkanı Demirtaş, “Bu tasarı, MİT Müsteşarı ve MİT mensuplarını koruma altına alan, onların güvenliğini ve güvencesini sağlayan bir tasarıdır. Kesinlikle çözüm sürecinin yasal mevzuatı bu şekilde hazırlanmaz. Yasanın geri kalan maddelerinde de hem demokratik ilkelere, hem kişi güvenliğine, hem kişilerin özel yaşamına dair ihlalleri artırmaya dönük çok ciddi düzenlemeler var” dedi.

Avrupa'da Anti-İslâmizm ve İslâmofobi; Korku mu, Nefret mi?

Batı her zaman kendisini tarihin merkezinde görmüş, insanlığın son tekâmül aşaması olarak tanımlamış, ahlaktan bilime her şeyin en iyisini ve doğrusunu kendisinin yaptığına inanmıştır. Afrika kıtasının, Latin Amerika’nın ve son olarak da İslâm dünyasının evrim sürecinin alt basamaklarında kalan topluluklar olduğunu “medenileştirilmeye” muhtaç, dolayısıyla sömürülmeyi hak eden ilkel topluluklar olarak bakmıştır. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin sarf ettiği “Batı uygarlığı İslâm’dan daha üstündür onun için Batı, yani üst kültür olarak müslümanlara öğretmeliyiz” sözü nereden ve nasıl bakıldığını görmek için önemlidir. Ne kadar Avrupa’da yaşayan müslümanlar İslâm’ı yaşamaya gayret etseler de, daha çok seküler bir çevrede yaşadıkları için ve gerekli bir donanıma sahip olmadıklarından ötürü dış etkilere, özellikle medyanın yönlendirmesine çok müsait bir yerde durmaktadırlar!

Halifesiz Müslümanların Ayakları Yer Tutmaz

Hilâfet’in ilgasının üzerinden yılar geçti. Daha önce Hilâfet kurumunu yüzyıllarca temsil etmiş, bünyesinde bulundurmuş bir ülke ve topluluk olmamıza rağmen, Hilâfet konusu Türkiye’de uzun süre tabular arasında yer almıştır. Konuyla ilgili resmî tez ve bu teze dayanan tedhişçi yaklaşımlar hilâfetin ilmî, objektif ve soğukkanlı bir tarzda ele alınmasını neredeyse tamamen imkânsız kılmıştır. Hatta bu tedhişçi yaklaşımlar, Türkiye’nin 80 yıl boyunca İslâm dünyasıyla ilişkilerini etkilemiş İslâm ülkeleri arasında uluslararası bir konferans toplamak istenildiğinde Türkiye’nin böyle bir platformda yer alıp almayacağı ciddi ciddi tartışılmıştır. İslâm Konferansı İstanbul’da ilk defa toplandığında da (1976) zamanın Cumhurbaşkanı bu toplantıya katılmamak için yurt gezisine çıkmış, “Cumhuriyeti kurmak’ la öğünen partinin lideri ise Fransa’ya gitmişti. Altını çizerek diyoruz ki; Müslüman olduğu söylenen bir memleketin âlimleri Hilafet’i konuşmuyorlarsa, o memleketin sefaleti ve esareti garantilenmiş demektir!

Mucize, Aydınlanma Felsefesini Yerle Bir Eder!..

Scientisme (bilimcilik )akımının önde gelen isimlerinden Ernest Renan; “Bilim bir dindir, bundan sonra amentüleri yalnız bilim yazacaktır. Ahlaki ve edebi meseleleri bilim çözecektir” dediğinde birçok insan buna inandı. Dikkat edilirse Sosyalizm’den Kapitalizm’e bütün ideolojiler bilimsel olduğunu iddia etmektedir. Irkçılar bile kafatası ölçümleriyle bu kervana katılmışlardır. Kemalizm, hayatta tek hakiki mürşidin bilim olduğunu ilân eden bir ideolojidir. Şimdi daha iyi anlaşılıyor modernist İslâmcıların, mucize yoktur gibi saçma sapan tezlerinin gayesi, scientisme ekolüne hayat vermektir. Onların amacı İslâm’ı sıradan bir ideoloji gibi takdim etmek ve scientisme ideolojisini takdis için yeni demagojileri piyasaya sürmektir. Mucizeleri te’vil, tahfif ve inkar edenler; iddialarında samimi iseler hodri meydan... Kur’an gibi bir kitap veya Peygamberlerin gösterdiği mucize gibi bir mucize göstersinler.. Kemalistler, Laikler, Milliyetçiler, Kapitalistler, Modernist İslâmcılar dönün bu yoldan... Bu yol, yol değildir.

Zamanı Verimli Kullanma

Zaman, günlük hayatımızda en çok kullandığımız kelimelerden biridir. Her sabah yeni bir başlangıçtır. Yeniden diriliş manasını taşıyan sabah, öyle mübarek bir vakittir ki, Kur’an’da muhtelif ayetlerde adına yemin edilir. “Andolsun, aydınlandığı zaman sabaha...” (Vessubhi izâtenefffese) Ayette geçen “teneffese” kelimesini merhum Ömer Nasuhi Bilmen şöyle izah eder: “Teneffüs, esasen nefes almak, soluk alıp rahat etmek manasındadır. Burada, parlayıp nuraniyeti zuhur etti demektir. Sabah olup güneş tulûa başlayınca sanki sabah vakti sıkıntıdan, hüzün ve kederden kurtulup rahatça nefes almış olacağından o vaktin öyle aydınlanmaya başlamasına teneffüs denilmiştir.” Gerçekten sabah, yeni bir nefestir. Hayata yeniden ve yenilenerek başlayışın ifadesidir. Önümüzdeki günün aynasıdır. Günü iyi değerlendirmek için sabah vaktinin kıymetini iyi bilmek gerekir.