Misak Dergisinin 321. sayısı çıktı
 FIKIH, akaid, tefsir, hadis, siyer, sosyal sistem ve İslâmi siyaset konularında bir mektep olan mecmuamız, elinizdeki bu sayıyla birlikte yirmi yedinci hizmet yılına başlamıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   Sorulunca Söylenenler'in Genişletilmiş İkinci Baskısı Çıktı...

Son yıllarda bütün dünyada, insan hakları ve hukuk devleti gibi kavramların ön plâna çıktığını söylemek mümkündür. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ne göre; kavmi, rengi, dili ve dini ne olursa olsun bütün insanlar kanun önünde birbirine eşittirler. Kanun önündeki eşitliğin sağlanması, insanların umumi ve hususi haklarının muhafazası için önemli bir unsurdur, fakat yeterli değildir. Çünkü kuvvet kullanma imtiyazına sahip olan devlet adamlarının, insanların haklarına aykırı olan hükümleri “kanun” hâline getirmeleri mümkündür. Totaliter ve otoriter keyfiyete haiz olan modern devletlerin, vatandaşlarına ‘esir muamelesi’ yaptıklarını gizlemenin de bir anlamı yoktur.

   Medeniyetler Savaşı, Komplo Teorileri ve Kristal Krallık Hayali

Modernizme iman eden siyaset uzmanlarının siyasi tezlerini/ideolojilerini, münzel kitaba dayanan ve evrensel olan bir din gibi dayattıklarını gizlemek mümkün değildir. Küfrün şifrelerinin bir değil, birden fazla olmasının sebebi, modern eşkiyaların hevâlarının birbirinden farklı olmasıdır. ABD ve müttefikleri küresel istilalarını; bazı ülkelerde askeri güçle, bazı bölgelerde istihbarat teşkilatları vasıtasıyla, bazı ülkelerde de Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların yardımıyla devam ettirmektedir. Illuminati Çetesi’nin dünya çapındaki televizyon, radyo, gazete, dergi, elektronik haberleşme ve bilgisayar şebekeleri aracalığıyla “Cenneti yeniden yaratma”(!) projesine ağırlık verdiğini ifade eden Prof. Jose Arguelles’e göre “1997-2002 arasındaki beş yıllık süre yeniden üreme dönemidir. 2002’den itibaren gündeme girecek olan kaos dönemi, yeni dünya düzenini ortaya çıkaracaktır. 2007-2021 yılları arasındaki dönem, Başkenti Kudüs olan Kristal Krallığı’nın kuruluşuna vesile olacaktır.”


 

   Kanun Devleti, Çağdaş Uygarlık ve Adalet Yürüyüşü

 Vatandaş kimliğini esas alan ve kanun devletini savunan hukukçular/politikacılar; Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarından itibaren, Türkiye’de ‘adaletin olup-olmadığı’ konusunda farklı tezleri savunmuş ve kendi aralarında tartışmışlardır. Bu tartışmanın, aydınlanma dönemine mahsus olduğunu söylemek de kolay değildir. Zira Fransız filozof Montaigne, yüzyıllar önce (16. Yüzyılda) kanunların haksızlıklara sebep olduğunu ifade etmiş ve şöyle demiştir: “Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için yürürlükte kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir şeyden değil. Mistik olmak işlerine gelir. Kanunları koyanlar da çoğu kez budala, ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl olursa olsunlar, insandırlar nihayet, her yaptıkları şey ister istemez sudan ve değişkendir. Kanunlardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne vardır?”


 

   Vekâlet Savaşının ve Terörün Faturası: Olağanüstü Hal Hukuku

ABD’de faaliyet gösteren Yahudi Lobisi’ne bağlı yayın organlarının, Türkiye’ye karşı propaganda savaşını başlattıkları 2016 yılında yaşanan hadiseleri kısaca hatırlayalım. Türkiye’nin 2016 yılına Sultanahmet saldırısıyla başladığını, Ankara’daki Merasim Sokak ve Kızılay, İstanbul Atatürk Havalimanı katliâmlarını yaşadığını unutmamak gerekir. 15 Temmuz’daki darbe girişimi, her ülkeyi sarsabilecek keyfiyete haiz bir hadisedir. Uzun lafın kısası, Türkiye kelimenin tam anlamıyla terör ile imtihan edilmektedir. Görünen O’dur ki Illuminati çetesi; başta PKK, DEAŞ ve FETÖ olmak üzere, on üç ayrı terör örgütüne ’Türkiye’yi köşeye sıkıştırın’ emrini vermiştir. Terörle mücadele için TBMM’nin ‘Olağanüstü Hâl Hukuku’nu uygulamaya karar vermesi; başta ABD derin devleti olmak üzere, AB ülkelerini endişeye sevk etmiştir. Fransa’da bir yıldan fazla bir süredir uygulanan ‘olağanüstü hâli’ hiç gündeme getirmeyen, İngiltere, Belçika ve Hollanda’da alınan ‘güvenlik tedbirleri’ni (!) görmezlikten gelen uluslararası örgütlerin samimi olduklarını söylemek mümkün değildir.


 

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan'ın Açıklamaları; ‘Darbenin arkasındakileri söylemeye kalksam uluslararası kriz çıkar!'

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, TBMM önünde 15 Temmuz ihanet hareketini unutturmamak için düzenlenen anma programında uzun bir konuşma yaptı. Türkiye’nin güçlü olmak zorunda olduğunu ifade eden Erdoğan ‘Eğer güçlü olmazsak bize bir tek gün bile yaşama hakkı vermeyecek o kadar çok düşman pusuda bekliyor ki, isimlerini tek tek saysak çok ciddi uluslararası krizle karşılaşırız’ diye konuştu.‘Darbeci soysuzlar da onları üzerimize salanlar da bundan sonra rahat yüzü göremeyecekler’ diyen Cumhurbaşkanı ‘Milletimiz mücadeleye alışkındır. Tarih boyunca bedelini ödemediğimiz hiçbir kazancımız olmamıştır. Zayıf düştüğümüzü sanarak bir sırtlan gibi üzerimize saldıran ama bu hastanın hala dimdik ayakta olduğunu görünce süklüm püklüm geri çekilenler de yaptıklarının bedelini ödemeye hazır olsunlar. Atalarımızın dediği gibi ‘Keser döner sap döner gün olur hesap döner.’ İnşallah o gün yakındır.’

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Siyasi Analizleri: ‘İnsan Her Yerde İnsan, Terör Her Yerde Terördür'

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada ‘Türkiye’yi hedefine alan pek çok tuzak ve oyunun varlığı gün gibi meydandadır. Terör bumerang gibidir. Tutan eli mutlaka kıracak, destekleyicileri geri dönüp çarpacaktır. Diyerek başladığı konuşmasında, iç ve dış politikada yaşanan hadiseler ile ilgili siyasi analizlerini ifade etti ve şöyle dedi: “Batı başkentlerinin derin sessizliğe gömülmesi unutulması imkansız olan iki yüzlü bir tavırdır. Hans ölürken, John ölürken dünya ayağa kalkar ama Mehmet ölürken kimseden çıt çıkmaz. Londra patlarsa, Paris kurşunlanırsa muazzam bir itiraz çığlığı yükselir, İstanbul bombalanırsa derin bir sükut cihana yayılır. İnsan her yerde insandır, terör de her yerde terördür. Önümüzdeki dönemde daha fazla kan akacak, daha çok bedel ödenecektir. Yer kürenin her köşesinde faal bulunan bütün terör örgütlerine ‘artık yeter’ deme vakti gelmiş, hatta geçmektedir. Ya insanlık onurunu savunacağız, ya da insanlığın uçuruma yuvarlandığını göreceğiz.

DEAŞ'ın Tahran Saldırısının Siyasî Mesajı Nedir?

Geçtiğimiz ay İran Meclisi’ni ve İran İslâm Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin türbesini hedef alan saldırılar ülke içinde ve dışında büyük yankı uyandırdı. Eş zamanlı saldırılar devam ederken DEAŞ terör örgütü saldırıları üstlendi. Yaşanan terör eylemlerinin birçok açıdan önem taşıdığını söylemek mümkündür. Saldırıların hemen ardından İran Meclis Başkanı Laricani’nin “küçük bir olay, büyütmeye gerek yok” demesi ve Ayetullah Hameney’in “bölgesel müdahalelerimiz olmasaydı bu saldırılar çok daha fazla olurdu” yönündeki açıklaması, son yıllarda artırılan güvenlik harcamalarının bir işe yaramadığını göstermektedir. Tahran saldırılarının Katar eksenli Körfez krizinden yalnızca bir gün sonra gerçekleşmesi, yine Suudi Arabistan ve BAE’nin Katar’ı ‘İran ile ilişki içinde olmakla suçlamaları’ iki olayın birbiri ile münasebetini ortaya koymaktadır.

Katar'a Uygulanan Ablukanın Perde Arkası

Geçtiğimiz ayın ilk haftasında; Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin başını çektiği bazı Körfez İşbirliği Ülkeleri, Katar ile bütün diplomatik ilişkilerini kestiklerini duyurdular. Bu üç ülke dışında kalan ülkelerin (Libya, Yemen, Bahreyn, Maldivler, Mauritius ve Moritanya) Katar’a yönelik ablukanın bir parçası hâline gelmesinin fazla bir önemi yoktur. Zira bu ülkelerin bazıları, siyaset uzmanlarının “failedstate” (çökmüş-devlet) terimiyle ifade ettikleri hâli yaşamaktadırlar. Meselenin bir başka boyutu da şudur: Diplomatik ilişkileri kesme kararının, ABD Başkanı Donald Trump’ın gerçekleştirdiği Suudi Arabistan ziyaretinden kısa bir süre sonra alınması, Washington’un sürece destek verdiğinin delilidir. Eski ABD Başkanı Obama döneminde ciddi biçimde gerginlik yaşanan Riyad-Washington ilişkileri, yeniden fabrika ayarlarına dönmüştür. Katar’a karşı alınan diplomatik ilişkilerin kesilmesi şeklindeki kararlar; her ne kadar uluslararası düzeyde Doha’nın zor durumda kalabileceğine işaret etse de, Suudi Arabistan ve beraberindeki ülkelerin işlerinin de bu anlamda kolay olmayacağını söyleyebiliriz.

Körfez'de Ateş Dansı

Suudi Arabistan öncülüğündeki bazı Körfez ülkeleri ile Mısır’ın Katar’a yönelik olarak bu ülkenin “teröre destek verdiği” gerekçesiyle diplomatik ilişkilerini kesmeleri ve ardından siyasi ve ekonomik blokaj uygulamaya başlamaları, yeni bir krizin habercisi olmuştur. Aynı gün İran’ın 1979 devriminden bu yana ilk kez dış kaynaklı terör eylemlerine maruz kalması, bölgedeki anarşi, kaos ve çatışma riskinin arttığı algısını güçlendirmiştir. Peki, gerçekten ne oluyor? Ortadoğu haritasının etnik, siyasi ve mezhepsel temelli olarak yeniden çizilmesine zemin hazırlayacak bir kaos planı mı devrededir, yoksa gelişmeler reel politik anlamda bölge devletleri arasında güç ve çıkar mücadelesine dayalı bir gerginliğe mi işaret etmektedir?


 
ABD Derin Devleti'nin Türkiye'yi Bölme Projesi ve Ateş Çukuru

Artık gizli anlaşmaların peşine düşmeye gerek yok. Her şey aleni... Perde gerisinde yürümüyor ilişkiler. Neden mi bahsediyorum? ABD Derin Devleti’nin terör örgütü PKK/PYD’ye verdiği ağır silahlardan. Rusya’nın Afrin’de ve ABD’nin de Kobani’de PKK/PYD’ye silah yardımı yapmasının tek bir anlamı vardır. Bu iki süper güç, PKK’nın devletleşmesini istediklerini gizlemiyorlar. Görünen de odur ki, en azından kâğıt üstünde Türkiye’nin attığı her adım silah sevkiyatını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Silah sevkiyatı sırasında önce ABD’ye kızılırken son NATO Toplantısında, PKK’ya silah sevkiyatı işinin içerisine NATO da dahil olmuştur. Son bir-kaç yıldır Türkiye; hem İsrail ve müttefikleri, hem sınır komşuları tarafından ‘Ortak Düşman’ gibi algılanmaya başlanmıştır. Görünen odur ki BOP projesini hazırlayan Illuminati Çetesi; Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak, yalnızlaştırmak, politik kargaşa ile meşgul etmek ve yıllar önce hazırladığı haritayı dayatmak için, bütün imkânlarını seferber etmiştir.

Muasır Medeniyet Algısı ve Materyalist Eğitim Üzerine Notlar

Cumhuriyet’in ilk yıllarında kullanılan ‘Muasır Medeniyet’ ile günümüzde slogan gibi kullanılan ‘Çağdaş Uygarlık’ kavramını, ariflerin deyimiyle ‘efradına cami, ağyarına mani’ bir şekilde izah etmek kolay değildir. Kaldı ki tarihin her döneminde bir değil, birden fazla medeniyet/uygarlık tasavvurunun insanların zihinlerini meşgul ettiği malûmdur. Eski Asur, Yunan, Mısır ve Roma uygarlıkları, putperest keyfiyete hâiz olan uygarlıklardır. Osmanlı toplumunda; tanzimat ile başlayan, meşrutiyet ve cumhuriyet döneminde gelişen asrileşme (muasır medeniyet seviyesine ulaşma) sevdası ile aydınlanma felsefesini birbirinden ayırmak kolay değildir. Asrileşme (Batılılaşma) sevdası, medeniyet transferini de beraberinde getirmiştir. Hâkimiyeti kayıtsız ve şartsız olarak insana tahsis eden Batı Medeniyeti, bütün seküler-lâik keyfiyete hâiz olan ideolojik hareketlerin muharrik gücüdür. 

Annelik Şerefi

Şunu bilelim ki; kaynağını ve ilhamını İslâm’dan almayan her şey noksandır, hatalıdır ve ne kadar albenili bir görünüşte olsa da defoludur ve insan fıtratına uygun değildir. Çünkü insanı yaratan ve onu en iyi bilen Allahû Teâla (cc) onun fıtratına en uygun bir hayat nizamı olarak İslâm’ı göndermiştir. Anne, insan neslinin bekasıdır. Anne; Allah yolunda Allah için adamak ve adanmaktır. Allahû Teâla buyuruyor: “Hani, İmran’ın karısı, ‘Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin’ demişti. Onu doğurunca, ‘Rabbim!’ dedi, ‘Onu kız doğurdum.’ Oysa Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilir- “Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.” (Âl-i İmran Sûresi/ 35-36) Anne, kalblerin tabibidir. Anne, en güzel ve en kaabiliyetli bir doktordur. Hangi doktor dindirebilir bir evladın kalp ağrılarını, gönül sancılarını... Anne gözleri ile teşhisi koyar, yüreği ve bakışları ile tedavi eder. İrfan ehlinin ifadesiyle! “Anne başa taç imiş, her derde ilaç imiş, bir evlat pir olsa da anneye muhtaç imiş!”

Kalp Amelinin Ehemmiyeti

İnsanoğlunun kalbi; aklının, inancının ve dünya görüşünün merkezidir. Şüphelerin ve vesveselerin mahalli olan kalbin, sürekli olarak değişme, halden hale geçme özelliği vardır. Değişkenliğinden dolayı ona kalb ismi verilmiştir. Öyle ki kalb, boş bir arazideki ağacın kökünden asılı duran, rüzgârın bir alta, bir üste çevirdiği bir kuş tüyü gibidir. Dolayısıyla insanın kalbine sahip çıkması ve onu hevâsının tuzağından koruması zaruridir. İnsanoğlunun arzularını İslâm’a tabi kılması, kalbinde bulunan imanla ilgili bir hadisedir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav): “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki, (nefsinin) arzularını İslâm’a tabi kılmayan kimse iman etmiş olmaz” buyurduğu malûmdur. İslâm ûleması; mükellefin kalbinde bulunan niyetlerle ilgili meselelere “Fıkh-î Vicdani” adını vermiştir. İmtihanı kazandığı sabit olmayan her mükellefin, ümit ile korku arasında yaşaması ve şeriata uygun amellerde bulunması farzdır. 

Bir Müderrisin Kanuni Süleyman'a Mektubu: ‘Ey Cihân Sultânı! Şimdi Sana Saltanat Haram Oldu'

Sahn-ı Semân Medresesi Müderrislerinden Yahya Efendi’nin, Kanuni Sultan Süleyman’a hitaben kaleme aldığı nasihat mektubu, gerçek dostluğun keyfiyetini ortaya koymaktadır. Müderris Yahya Efendi Sultan Süleyman Han’a hitaben; “Ey cihan sultanı Süleyman Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Demek zulmün ölen kişilere kadar uzandı! Hâlbuki böyle bir zulmü senin ecdadın yap­mamıştı. Senin dine karşı hassasiyetin bu mudur? Bak, bir gayr-i müslim gelip bize sitem ediyor ve söyledikleriyle elimizi kolumuzu bağlıyor” diye yazdı ve mektubu gönderdi. Mektubu eline alan Kanuni, okudukça yüzünün rengi değişti ve kalbini derin bir hüzün kapladı. Bir adamını Yahya Efen­di’ye göndererek ziyaret talebini iletti. Yahya Efendi’nin kabul etmesi üzerine kayığına binip dergâha vardı. Hürmetle selâm verip yaklaştı ve “Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel haslet sahibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyan edip açıklayınız? Biz de işin hakikatini bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmetmişim?” diye sordu.

Günahın Tarifi, Tasnifi ve İtikâdî Açıdan Büyük Günah Meselesi

Akaid ilminin hedefi, insanların Allah’ın rızasını kazanmalarına vesile olacak itikadi değerleri ortaya koymaktır. Bilindiği gibi sahih bir iman olmadığı müddetçe, hiçbir amelin değeri yoktur. Günümüz insanının problemlerinin başında, inandığı gibi yaşama noktasında gösterdiği zaaflar gelmektedir. Günahlardan korunma ve kurtulma yolunda; gerekli gayretin sarfedilmemesi, en büyük felâkettir. Peygamberimiz Efendimiz (sav) “Mü’min günahını, altında oturup da tepesine düşecek bir dağ gibi görür. Fâcir ise günahlarını burnuna konmuş sinek gibi görür” buyurduğu malûmdur. Hesap gününe hazırlanan her mükellef, her günahının sorumluluğunu duymalı, büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de sakınmalıdır. Allah (cc) kendisine şirk koşulması müstesna, diğer günahlardan birini işleyen, sonra tevbe edenleri bağışlayacağını haber vermiştir. Bu büyük bir rahmettir.

Savaş Esnasında Meydanı Düşmana Bırakmak/Kaçmak Câiz Değildir

Hesap gününü düşünen müslümanların; ölüm korkusu veya herhangi bir dünyevi endişe sebebiyle savaş meydanından kaçmaları haram kılınmıştır. Bu hakikat,muhkem nass ile sabittir: ‘Ey iman edenler. Savaş düzeninde iken kâfirlerle karşılaştığınız zaman sakın onlara arkanızı dönmeyin (savaştan kaçmayın) Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün arkasını düşmana dönen kimse Allah’tan bir gazaba uğramış olur. Onun varacağı yer cehennemdir. Ne kötü bir dönüştür!’ (Enfal Sûresi/ 15-16) Bütün muteber kaynaklarda haber verildiği gibi ‘Ecel birdir, tegayyür etmez’. Bu konuda makellefe gücünü aşan bir sorumluluk da yüklenmiş değildir. Mü’min bir insandır ve kendisi gibi bir insan olan düşmanı ile savaşmak durumundadır. Kaldı ki mü’min, hayatı ve ölümü yaratan Allah’a (cc) ibâdet şuuru içinde savaş meydanına yürümekle mükelleftir. Şehit düşse yine Allah’a gidecektir.

Mü'minin Firaseti, Zaman Kavramı ve Salih Amel

Kainatta bazı şeyler vardır ki sadece beş duyu organı ile değil, diğer vasıtalarla da hissedilir. Materyalist düşünce sahipleri, maddeyi tanıma işini; görme, işitme, koklama, dokunma, tatma şeklinde “beş duyu organına” tahsis etseler de, Müslümanların bu organların dışında kullandıkları duyuları da vardır. Rabbimizin bizler için yarattığı vakit, süre, mühlet, an gibi değişik kelimelerle ifade ettiğimiz soyut bir varlık olan zamanı, baş gözlerimizle göremesek de, kalb gözlerimizle görebilir, müşahede edebiliriz. Bu duyular sadece Müslümanların bir bölümüne verilmiş olan ilmi ledün, firaset ve kalb gözü gibi terimlerle ifade edilen haldir. Firâset konusunda Peygamberimiz Efendimniz’in (sav) “Mü’minin firâsetinden korkun ve sakının! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar” buyurduğu ve kâmil mü’minin Allah’ın (cc) katındaki değerini veciz bir uslûpla beyan ettiği malûmdur.Firaset sahibi mü’min olabilmenin zaruri şartları; nefsin süfli arzularına karşı koymak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, Hz. Peygamber’in (sav) sünnetine sımsıkı sarılmak ve O’na asla muhalefet etmemektir. Tek kelime ile firaset tahkiki iman, haramlardan kaçınmak ve sâlih ameller noktasında gösterilen hassasiyetle kazanılır.


 

 

Meşrûiyet, Hâkimiyet ve Hüküm Terimlerinin Keyfiyeti

Siyaset ilminde önemli yeri olan meşrûiyet, hâkimiyet ve hüküm terimlerinin birbirleriyle olan münasebetleri et ile tırnağın münasebeti gibidir. Bu terimlerin değişik açılardan tahlil edilmesi gerekir. Önce meşrûiyet terimi üzerinde kısaca duralım. Meşrûiyetin terim anlamı ‘şeriata uygunluğu’ ifâde eder. Kelimenin Batı dillerindeki karşılığı ‘Legitimacy’dir ve bunun anlamı hukuka uygunluk demektir. Buradaki hukukilik sadece yazılı kanunlar değil, ondan daha geniş olarak yazılı olmasa da toplum tarafından benimsenmiş değerlerdir. Cemiyet hâlinde yaşayan insanların siyâsî, içtimaî ve ahlâkî hükümlere ihtiyaçları vardır. Aslında medenî hayatın belkemiğini; kaynağı ne olursa olsun, ‘hüküm’ teriminin teşkil ettiğini söylemek mümkündür. Tarih boyunca Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetme meselesinde Müslümanlar arasında değişik anlayışların ortaya çıktığı malûmdur. Ancak ilim ehli arasında fazla bir ihtilâf olmamıştır.

Röportaj Soruşturma Sorulunca Söylenenler


Bu sayımızda tanıtacağımız eser, Hüsnü Aktaş Hocaefendi ile yapılan ve gazetelerde, dergilerde yayınlanan soruşturma ve röportajlardan meydana gelen ‘Sorulunca Söylenenler’ isimli eserin ikinci baskısıdır. İlk baskısı, 2008 yılında yapılmıştır. Röportajlar ve soruşturmalar yapıldığı yıllara göre değil, Siyâsî Meseleler, Usûl Problemi, Kitap Üzerine Yapılan Söyleşiler ve Düşünce Suçları (açılan davalar)’ olmak üzere dört ayrı bölümden meydana gelmektedir. Resmi ideolojiye iman eden sivil ve asker bürokratların, uzun yıllar kendileri gibi düşünmeyen herkesi düşman olarak gördükleri mâlumdur. Üstâd Cemil Meriç ‘Mağaradakiler’ isimli eserinde, şu tesbitte bulunmuştur: ‘Her aydınlığı yangın sanıp, söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o kadar alışmışsınız ki, yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?’

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın AK Parti Kongresin'de Yaptığı Konuşma: ‘Kim dönerse dönsün, biz yolumuzdan dönmeyiz'

Referandumdan sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan AK Parti’ye dönüşü için yapılan Olağanüstü Kongre’de, iç ve dış olayları tahlil eden bir değerlendirme konuşması yaptı. Cumhurbaşkanlığı için görevi bıraktığını hatırlatan Erdoğan; ‘O zaman bu bir veda değil, yeni bir başlangıç demiştim. Ülkemize kazandırdığınız hizmetlerin en yakın şahidi milletimizin ta kendisidir’ dedi. Kongrede delegelerin ayakta alkışladığı mesajların başında şu sözleri geliyordu: ‘Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkesinin ve milletinin hayrına olmayan en küçük bir tavrını, davranışını, icraatını, sözünü duyarsanız, bugüne kadar yaptığı her şeyi bir kenara bırakın ve gereğini yapın. Böyle bir yanlışın içine düşen Tayyip Erdoğan’ın bütün hakları size helâldir.” Hz. Ömer’in ‘Yanlış yaparsam beni kılıcınızla düzeltin’ tesbitini hatırlatan bu cümleler, liderin kendisini hak-hukuk ve millet iradesiyle sınırladığının ifadesidir.

Suriye'de Değişen ABD Senaryolarının Faturası: Kronik Kaos

Yıllardır süren Suriye savaşında; sürekli değişen dengeler ve günübirlik ittifaklar,  siyaset uzmanlarının bile başını döndürmektedir. Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu ile birlikte gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı Harekâtı’yla el-Bâb’ın DAEŞ’ten temizlemesi, ABD’nin Türk ordusuyla ÖSO’nun Rakka operasyonuna katılımı konusunda ayak diretmesi ve hâlâ YPG/PYD ile ittifakını sürdürmesi üzerine Türkiye ilk hedefininin Münbiç olduğunu açıklamak zorunda kalmıştır. Münbiç’te Suriye savaşının iki büyük rakibi olan ABD ve Rusya’nın bayrakları neredeyse yan yana dalgalanmaya başlamıştır. Siyaset uzmanları; ABD Başkanı Donald Trump’ın DEAŞ ile mücadele stratejisinde yaptığı değişikliklerin, sivil kayıpları ve şehirlerdeki alt yapı yıkımını artırdığı, bununla beraber örgütle mücadelenin kapsamının genişlemesine ve misyonundan sapmasına yol açabileceği üzerinde durmaktadırlar. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis, Ocak ayında Trump’ın talimatı üzerine DEAŞ ile mücadele stratejisini incelediklerini ve hazırladıkları inceleme raporuna binaen Trump’ın DEAŞ stratejisinde iki değişiklik yaptığını söylemişti.

Kutlu Doğum'un Arka Plânı

Geçtiğimiz ay bazı günlük gazetelerde ‘kutlu doğum haftası kutlamalarının bid’at olup-olmadığı’ meselesi, değişik açılardan tartışmaya açıldı. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ‘ bu tartışmaların fitne ve fesada sebeb olacağını’ ileri sürdü ve ‘kutlu doğum kutlamalarının bid’at olamıyacağı’ fetvasını verdi. Halen FETÖ Örgütü’ne mensup olduğu gerekçesiyle tutuklu bulunan Mümtaz’er Türköne, ‘Kutlu Doğum Haftası’ uygulamasını kendilerinin başlattığını ileri sürdü. İktibas ettiğimiz makaleyi kaleme alan Prof. Dr. Bedri Gencer kardeşimiz, Miladi takvime göre sabitlenen Kutlu Doğum Haftası’nı tahlil eden güzel bir makale kaleme aldı ve şu tesbitte bulundu: “Mesele FETÖ’nün Kutlu Doğum’u yönlendirmesi değil, onun deistik din-peygamber tasavvurunun bu sayede topluma mâledilmesidir. Özellikle son 14 yıldaki Kutlu Doğum programlarında akademik ve popüler konuşmaların dayandığı ana tema, müminler için Peygamber’in sünnetinin bağlayıcı olmadığıdır. ‘Din samimiyettir’ diyen bir peygamberle rahatlıkla dinler-arası diyalog kurabilirsiniz, ama Yahudilerinkinden ayrı bir tırnak kesme sünnetini gösteren bir peygamberle kuramazsınız!”


 
İlim- İrfan Ayrılmazlığı

İslâm, iman ve ilim ile küfür ve cehalete karşı savaş ilân etmiş olan bir dindir. İnsanın felahına ve salahına sebep olan ilim, irfan ile buluşan ilimdir. Yeryüzünde insanla birlikte iki türlü eğitim ve öğretim tarzı belirmiştir. Bunlardan ilki “ilim” (bilme), ikincisi “irfan” (tanıma). Bilme ve tanıma birbirlerinin ikizleridir ama farklı usûllere sahibdirler. İlim: bir annenin çocuğuna süt emzirdiğini söylemekse, irfan de, çocuğun emdiği şey’in (hakikatte) süt değil şefkat olduğunu söylemektir. İlim hakikati bildirir, irfan ise hakikati buldurur. Ehl-i hakikat olup hakikat üzere bir hayat yaşayanlar ilim ve irfan ayrılmazlığı sayesinde hakikati bilenler ve bulanlardır. Marifetullah, bütün ilimlerin özü ve özetidir.

Duâların Kabul Edileceğine İnanmayanlar Hüsrâna Uğrayanlardır

Allahü Teâlâ (cc) yarattığı kulların sadece ihtiyaçlarını bilmez aynı zamanda kulların ihtiyaçlarını karşılayacak olan yegâne varlıktır. Bir âyet-i kerime’de şöyle buyurulur: “Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten çok yakınımdır. Bana duâ edince duâcının duâsını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” (Bakara Sûresi: 186) Âyet-i kerime insan ile Allah arasında engel olan veya vehimlerde engel varsayılan her şeyin bir kenara itilerek bizzât Allah’ın kullarının durumlarını bildiği ve kulların ihtiyaçlarını karşıladığı haber verilmektedir. Duâ ettiğimiz zaman bir tarafta her bakımdan aciz, zavallı, kendinde zerre miktarı bile güç olmayan ben var, diğer tarafta da Allah. Bir tarafta isteyen diğer tarafta veren. İsteme ve verme irtibatı da kesindir.