Misak Dergisinin 302. sayısı çıktı
 Tarih boyunca bütün peygamberler insanlara hüdâya tabi olmalarını, adalete riayet etmelerini ve hevâlarına tabi olmaktan kaçınmalarını tebliğ etmişlerdir.

   Post-Modern Savaş, Rusya-İran İttifakı ve Avrasya Harekâtı


İmparatorluk geçmişi olan ve bulunduğu coğrafyada belirleyici/model ülke olma rolüne soyunan devletler; (Rusya, İran, Türkiye vs) istihbarat örgütleri vasıtasıyla, resmen ilân etmedikleri post-modern bir savaşı sürdürebilirler. Post-modern savaş; uluslararası ilişkileri zehirleyen ve siyasi dengeleri değiştiren bir karaktere haizdir. Son yıllarda yaşanan post-modern savaşın parolasının ‘Terör örgütü DAEŞ ile mücadele’ olarak tesbit edildiğini söylemek mümkündür. İslâm topraklarını büyük bir ‘satranç tahtasına’ çeviren BM Güvenlik Konseyi’nin imtiyazlı üyeleri, birbirlerinin hamlelerine göre pozisyon değiştirmeye başlamıştır. Doğu Akdeniz’de askeri kapasitesini artıran Rusya’nın emperyal tavrı, “DAEŞ’e karşı mücadele koalisyonu” başlığı altında NATO güçlerini ve bölgede Amerika’nın müttefiki olan ülkeleri harekete geçirmiştir. Suudi Arabistan’ın ‘Teröre Karşı İslâmi İttifak’ adı altında 34 ülkeyi bir araya getirme gayreti, ABD’nin teşviki ile gündeme girmiş olan bir hadisedir.
   Misak Dergisinin 302. sayısı çıktı


Tarih boyunca bütün peygamberler insanlara hüdâya tabi olmalarını, adalete riayet etmelerini ve hevâlarına tabi olmaktan kaçınmalarını tebliğ etmişlerdir. Bunun değişmeyen ilâhi bir teklif olduğu nassla sabittir: “O zaman Dâvud’a şöyle vahyetmiştik: Ey Dâvud, şüphesiz ki, biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında adalet ile hükmet, Sakın hevâna tabi olma.” (Es Saad Sûresi: 26) Herhangi bir kavmin; kendilerine peygamber gönderildikten sonra, hakkı inkar etmeleri ve hevâlarını ilâh edinmeleri mümkündür. Bu kimi zaman “Ataların dinine bağlanmak”, kimi zaman “batıl bir ideolojiye iman etmek” kimi zaman da “Hevâlarını ilâh edinen insanların iktidarlarına razı olmak” şeklinde karşımıza çıkabilir.

Uluslararası Af Örgütü'nün Raporu: ‘Rusya Suriye'de Teröristleri Değil, Mâsum Sivilleri Öldürüyor'


Uluslararası Af Örgütü son raporunu, ‘Rusya’nın Suriye’deki saldırılarıyla ilgili açıklamalarının maskesi düştü’ başlığıyla yayınladı. Rapora göre Rus savaş uçakları saldırılarında sivillerin yaşadığı yerleşim alanlarını, camileri, pazar yerlerini ve hastaneleri hedef alıyor. Af Örgütü’nün Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı Başkanı Philip Luther, rapora ilişkin yaptığı açıklamada, “Rusya’nın bazı saldırıları doğrudan doğruya meskun mahalleri hedef almış görünüyor. Bu alanlarda askeri hedef yok. Saldırılar sonucunda yüzlerce sivil hayatını kaybetti. Bu tür saldırılar savaş suçu teşkil ediyor. Rusya ayırım gözetmeyen ve hukuk dışı saldırılarına son vermeli ve meskûn mahallerde misket bombası ve kılavuzsuz bombalar kullanmaktan vazgeçmelidir” dedi. Af Örgütü, saldırılarla ilgili araştırmalarında 6 saldırının hiçbirinde hedeflenen bölgede askeri hedefe rastlanmadığını açıkladı. Örgüt, uluslararası yasalara aykırı bu saldırıların bir kısmının savaş suçu teşkil ettiğini kaydetti. Raporda yer verilen saldırılardan biri, İdlib’in Ariha Mahallesi’ndeki bir pazar yerini hedef almıştı. Kırk dokuz sivilin öldüğü saldırıyla ilgili raporda görgü tanıklarının anlatımları aktarıldı.

 

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, ‘Moskova'da Partimizin Temsilciliğini Açacağız'

Merkezi Diyarbakır’da bulunan ve uydudan yayın yapan Özgür Gün TV’ye konuşan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, başta Güneydoğu’daki çatışmalar olmak üzere gündem ile ilgili açıklamalarda bulundu. Moskova’ya gideceğini ve Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ile görüşeceğini de söyleyen Demirtaş, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Yakın zamanda Moskova’da temasımız olacak. Türkiye, AKP hükümeti uluslararası ilişkilerde kriz üreten bir ülkeye dönüştü. Rusya ile yaşanan kriz neredeyse savaş ortamına geldi. Türkiye dış politikada çözüm olmaktan çıktı. Temaslarımızda Türkiye, Rusya arasındaki gerilimi konuşacağız.Bu gerilimden çok sayıda insan etkilendi. Ticaret yapan, ihracat yapan, okuyan Türkiye pasaportu olan yüz binlerce insanımız mağdur oluyor. Türkiye bunlarla ilgili bir girişimde bulunmuyor. Cumhurbaşkanı kapıları kapattı. Biz etkiliyiz, gücümüzü kullanmak istiyoruz. Çarşamba günü Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşeceğiz. Sorun yaşayan insanlara yardımcı olmak isteriz. Türk pasaportu olanlara yardımcı olmak istiyoruz. Moskova’da temsilcilik de açacağız. Türkiye, dış ilişkilerde sağlıklı diyalog geliştiremiyor.”

BM Güvenlik Konseyi'nin Suriye İçin Karara Bağladığı Diplomatik Yol Haritası

BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi, geçtiğimiz ay (18 Aralık 2015) Suriye konusunda Viyana mutabakatını destekleyen 2254 sayılı kararı oy birliğiyle aldı. Rusya, Suriye’de Beşşar Esed’li geçiş planını Birleşmiş Milletler’de (BM) büyük ölçüde kabul ettirerek, Esed iktidarını en az iki yıl güvenceye aldı. Esed’in iktidarını güvenceye alan Rusya, kararda öngörülen süreçte muhalifleri BM üzerinden zayıflatmanın hesaplarını yapıyordu. Bundan sonraki süreçte rejime açık muhalefet eden ya da sahada onunla çatışan muhalif gruplar BM’den müzakereler için davet beklerken, Rusya’nın bir süredir BM kanalıyla kendine ve Esed’e yakın muhalif grupların heyette etkili olmasını sağlamaya çalıştığı biliniyor. Ilımlı muhalifler, New York toplantısı için hazırlık sürecinde 9-10 Aralık’ta Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bir araya gelerek Esad rejimiyle Cenevre Bildirisi çerçevesinde müzakere kararı almıştı. Müzakere heyetinin başına ise Suriye’nin eski başbakanlarından Riyad Hicab’ı seçmişti.

Suriye Cephesi'nde Savaşan Kafkasyalı Direnişçiler

Suriye’de Nusayrî-Alevî ağırlıklı Baas rejimini ayakta tutabilmek için; başta İran ve Rusya olmak üzere, pek çok uluslararası güç kendisini savaşın içinde buldu. İran’ın koordinesinde başta Lübnan olmak üzere Irak, Afganistan ve Pakistan gibi ülkelerden pek çok Şiî savaşçı, mensubu oldukları mezhebin dinî referansları nedeniyle buraya akın etti. Buna mukabil, Sünnî dünyadan da pek çok gönüllü savaşçı buradaki kardeşlerine sahip çıkmak için ve yine kendi dinî kaynaklarından referans aldıkları sebeplerle Şam Beldesi’ndeki yerlerini aldılar. Kuzey Afrika’dan Türkistan’a, Arap Yarımadası’ndan Türkiye’ye pek çok muhacir direnişçi Suriye sahasına akın ederken, rejim karşıtı mücadeleye dahil olan gönüllü mücahitler arasında en çok dikkat çeken unsurlardan birisi de Kuzey Kafkasya’dan gelenler oldu.

Sarı Basın, Özgür Basın Yaygaraları ve İç Savaş Teşvikleri

Hümanizm’in nihai hedefi, “Temsili Demokrasiyi” Liberalizm’i ön cepheye sunarak aşmak ve “Doğrudan Demokrasi”ye ulaşmak. “Milletvekilleri, bana, benim adıma ilahlık” yapabiliyorlarsa, “Ben, kendi adıma, kendi kendime tanrılığımı neden ilan etmeyeyim” iddiasıdır doğrudan demokrasi. Günümüzde sosyal medyanın çok gelişmesi “doğrudan demokrasi” rüyalarının gerçek olabileceği iddialarına neden oldu. Sosyal Medyanın tetiklediği “Demokrasi, sadece seçim değildir” iddiası doğrudan demokrasiyi savunanların yeni sloganıdır. Onlara göre bütün otorite sahipleri diktatördür ve bireysel özgürlükler (eşcinsellik dâhil) tartışılamaz. Gözden kaçan, kaçırılan bir realite var: Gerek sosyal medya gerekse “doğrudan demokrasi” kavramı uluslararası algı yöneticilerinin tekelindedir. Bireylerin neyi, nasıl düşüneceklerine belirli merkezler karar vermektedir.

Gelenek ve Modernizm Arasında Kimlik Arayışı

Kimlik bir insanın veya toplumun “Kimsiniz, kimlerdensiniz” sorusuna verdiği cevabın adıdır. Günümüzde kimlik konusunda git gide fulûlaşan bir durumla karşı karşıyayız. Kimlik bilinci kan kaybediyor. İslâmın değişmez sabiteleri dünyalık kaygılarla yer değiştiriyor. Dünün doğruları bir çoğu için bugün yanlış telâkki edilir oldu. Sabiteler hatırlatıldığında alaycı, küçümseyen imâlarla “Halâ orada mısın” diyerek kapatılıyor kapılar. Kendilerinden öğrendiğimiz ilkeler yüzünden yine kendileri tarafından dışlanılır bir duruma gelindi. Değişimin adı değerleri görmezden gelmek değildir. Değişimin adı değişmez ilkeleri demokratik usullerle, modernist ölçülerle takas etmek de değildir. Git gide grileşen bu fotoğrafın, elbette bir çok sebebi vardır. Biz bu yazımızda kimliği ilgilendiren boyutuna dikkat çekmek istedik. Gelenek, geçmişin bugünü etkilemesi. Bu etkileşim, İslâm çerçevesinde tecrübe bağlamında olmak kaydıyla İslâm ile çelişen bir durum söz konusu değildir.

Küresel Terörün Mitleri ve Gerçekler

Dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanların yaptıkları eylemler nedense dönüp dolaşıp yine masum Müslümanları hedef haline getirmekte ve DAİŞ gibi terör örgütlerinden hep Müslümanlar zarar görmektedir. Maalesef son Paris saldırılarından sonra da Batı’da yaşayan Müslümanlar yine her benzeri olaydan sonra olduğu gibi İslâm karşıtı nefret suçlarına maruz kalacaklardır. Sanal ideolojilerin önemini yitirdiği bir çağda sanki siyasilerin iktidarlarını sürdürebilmek için elinde kalan tek güç, hayali bir düşman korkusunu (yoksa icat ederek, varsa abartarak)- yaygınlaştırmak gibi görünmektedir. 1991’de Nobel Barış Ödülü’nü alan Myanmar’lı kadın aktivist Aung San Suu Kyi’nin de söylediği gibi aslında “yozlaştıran iktidar değil korkudur”. 

Küfürden ve Kâfirlerden Teberrî Etmenin Mâhiyeti

Bütün Peygamberler, küfür sistemlerinden ve kâfirlerden teberrî ederek tevhid mücadelesine başlamışlardır. Kâfirlerle uzlaşan ve onların hayat tarzlarını paylaşan, bir anlamda cahili statükoya boyun eğen hiçbir Peygamber yoktur. İslâm dini insana, insan olma hak ve hürriyetini bahşetmiş, adaleti her değerin üzerinde tutmuştur. Bir anlamda İslâm, herkese insanca muamele edilmesini emreden ilahî bir dindir. Bununla beraber bu dînin, Müslümanları, gayr-i müslimlerin bâtıl inanç sistemleri ve zulme dayanan sultaları/iktidarları altına bırakmayacağı da aşikârdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, Müslümanların, İslâmî Nizâma halel getirecekleri ve Müslümanları doğru yoldan saptıracakları endişesiyle sırlarına vâkıf olacak şekilde gayr-i müslim unsurlarla samîmî dost ve ahbap olmalarını uygun görmemiştir. Müslümanlar arasında,  üzerinde ihtilafa düşülmemiş İslâmî hükümlerden biri de küfürden ve kafirlerden teberri etmenin zaruri olduğu gerçeğidir.

Allah Yolunda Cihadı Mazeretsiz Terketmenin Neticeleri

Mukaddes emânetin tabii sonucu olan cihad, salih bir amel ve ibâdettir. İslâmî ıstılahta, “Allah’ın rızasını kazanmak için; can, mal, dil ve diğer vasıtalarla elden gelen güç ve gayreti sarfetmeye cihad denilir” tarifi esas alınmıştır. Peygamber Efendimiz (sav)’in; “Kim Cihad etmeden, Cihad etmeyi gönlünden geçirmeden ölecek olursa münafıklığın bir şubesi üzerine ölmüş olur” buyurduğu malûmdur. Dille yapılan cihad, tebliğ ve irşad faliyetleridir. Gaza etmeyi gönlünden geçirmeyen kimse; şeytanın vesveselerine kapılmış ve nefs-i emmaresine tabi olmuştur. Hz. Adem (as)’le başlayan tevhid mücadelesinde; tağuti güçlerle savaşmanın farz kılınmadığı hiçbir dönem yoktur. Bazı alimler: “Cihad, düşman topluluğu saldırmadan önce, nafile; düşmanlar saldırdıktan sonra ise, farz-ı ayn‘dır” demişlerdir. Ancak Alimlerin ekserisi ise: “Cihad, her halde, farzdır: Düşmanın saldırmasından önce farz-ı kifaye; saldırmasından sonra ise farz-ı ayın’dır“ demişlerdir. Sahih olan kavil de budur.


 

 

Helal Rızık ve Sâlih Amel

Hesap gününü düşünen her mükellefin; hem kazanırken, hem de harcarken, helâl-haram hududlarına riayet etmesi şarttır. Gayr-i meşru yoldan kazanç elde eden mükellef; hem kendi nefsine, hem diğer insanlara zulmetmiş olur. Fakat bu durumda da rızkının artması veya eksilmesi söz konusu değildir. Bu hakikati Resûlullah (sav) veciz bir üslûpla haber vermiştir: “Rızkı tamamlanıncaya kadar hiç kimsenin ölmeyeceği bana vahyedildi. O halde Allah’a karşı gelmekten sakınınız. Rızkınızı elde ederken güzel bir yol tutunuz." Her mükellefin, dünya malını elde ederken helâl ve haram hükümlerine riayet etmesi farzdır. Bazı şeyleri helal, bazı şeyleri haram yapmada insanın hiçbir yetkisi yoktur. Helal ancak Allah’ın helal kıldığı, haram da Allah’ın haram kıldığıdır. Herhangi bir  sebeble helali haram, haramı da helal yaparsanız İlahi kanunu değil, kendi kanununuzu izliyorsunuz demektir.


 

 

 

Boşanma/Talak Muamelesinin Keyfiyeti Üzerine Notlar

İslâm’da aile hayatının temel hedefi; hayırlı evlatlar yetiştirmek, insanlara iyilikleri emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan muallimleri hazırlamak, Allah (cc) yolunda (fi sebilillah) cihada çıkan kahramanların yetişmesine vesile olmaktır. Bunun için Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) “Ailesini seven ve çocuk doğuran kadınla evlenin. Ben (kıyamet günü) sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar edeceğim” buyurduğu malûmdur. Evlenen insanların, mü’minlerin velâyeti ve fütüvveti noktasında titizlik göstermeleri zaruridir. Eğer nikâh sebebiyle ortaya çıkan dünyevi ve uhrevi maslahatlar ortadan kalkar; eşler İslâmî hükümleri edâ edemez hale gelirlerse, önce “niçin bu noktaya gelindiğini” araştırmalarında fayda vardır. Bu araştırma esnasında; birbirlerini suçlamak yerine, “nerede hata ediyoruz?” sualine cevap ararlarsa, hikmete uygun davranmış olurlar. Zira Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) “Allah’ın (cc) katında mübahların en sevimsizi talâktır” buyurduğu malûmdur.

Hz. Ali Dönemi

 



Hesap gününe hazırlanan Müslümanların, Sahabe-i Kiram’ın tamamını (hiçbir ayırım yapmadan) hayırla anmaları ve onlar arasında cereyan eden siyasi tartışmalar konusunda keyfi hükümler vermemeleri gerekir. Günümüzde özellikle akademik çevrelerde ‘tarafsızlık’ gibi keyfi endişelerle karşımıza çıkan ve Müslümanların inançlarına zarar veren yaklaşımların yayıldığı malûmdur. Tanıtmaya çalıştığımız, Yrd.Doç. Dr. Abdulhalik Bakır tarafından hazırlanan, büyük bir emek mahsûlü olan bu eser de söz konusu rüzgârdan etkilenmiştir. Sahabe-i Kiram arasında ortaya çıkan ihtilafları görmezden gelmemiz söz konusu olmamakla birlikte, kitabı bitirdiğinizde okurda bıraktığı izlenimin Sahabe-i Kiram’a hürmetin gerekli olmadığı gibi bir izlenim ortaya çıkmaktadır. Kitap okunurken bu hassasiyetin hatırlanmasında fayda vardır.
 


 

Misak Dergisinin 301. sayısı çıktı


AMERİKA’NIN küresel hegomanya ihtirası, İngiltere’nin emperyalist emelleri ve Siyonist İsrai’ın ‘va’dedilmiş toprakları (Arz-ı Mev’ûd) elde etme’ projesi, yeni bir dünya savaşının başlamasına vesile olmuştur. Savaşı başlatmadan önce Yahudi din adamlarının, “Irak topraklarının, İsrail’e ait olduğunu’ ifade eden bir bildiri yayınladıkları malûmdur. Bu bildirinin keyfiyetiyle ilgili olarak Misak Dergisi’nin ‘Haber-Yorum’ bölümünde, şu tesbitlere yer verilmiştir:’ Irak’ı işgal plânının; 1982 yılında yapılan Dünya Siyonist Kongresi’nde görüşüldüğünü ve kabul edildiğini belirten uzmanlar, “Vaadedilen Toprakları İşgalden Kurtarma Projesini’ gerçekleştirmeye çalışan İsrail’in, bundan sonraki hedefinin Suriye ve Türkiye olduğunu ileri sürmektedirler.

Orman Kanunları, Küresel Terör ve Uluslararası Sistemin İflâsı

Orman kanunlarını savunan ve “kuvvetli olan daima haklıdır” anlayışını ön plana çıkaran uluslararası sistemin patronlarının, dünyada fesadın yayılmasına vesile oldukları malûmdur. Wall Street Journal Gazetesi’nde Robert Kağan imzasıyla yayınlanan siyasi analizde; Paris’te yaşanan terör hadisesi tahlil edilirken ‘Kendi aramızda hukukun üstünlüğünü esas almalıyız ve insan haklarına riayet etmeliyiz ama vahşi bir ormanda faaliyet gösteriyorsak, orman kanunlarını da kullanmalıyız’ ifadesine yer verilmiştir. Bu ifade, asırlar önce Niccola Machiavelli tarafından aynen kullanılmıştır: “Meseleleri halletmenin iki yolu vardır. Birincisi: Hukuka uygun olarak hareket etmektir. İkincisi: Kuvvet kullanmaktır. Birincisi insanlara, ikincisi hayvanlara mahsustur. Ancak birinci yol (hukuka uygun davranmak) çoğu zaman işe yaramaz. İkinciye başvurmak gerekir. Politika hayatı ile özel hayatın ahlâki ilkeleri birbirinden farklıdır.” Orman kanunları ile seküler-lâik Batı uygarlığı, dayandıkları ilkeler açısından birbirinin mütemmim cüzüdür.

Cumhurbaşkanı Erdoğan,  G20 Liderler Zirvesi'nde Basın Açıklaması Yaptı: “Terörün Dini, Milliyeti, Irkı, Bölgesi Yoktur”

Terörizmle mücadele konusunda G20 liderlerinin kararlı duruşumuzu ortaya koymasının çok önemli olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan, şöyle devam etti: “Terörün dini, milliyeti, ırkı, bölgesi yoktur. Terörizmi herhangi bir dinle ilişkili hale getirmek son derece yanlış olduğu gibi, böyle bir tavır, o dinin mensuplarına yapılacak en büyük hakarettir, en büyük saygısızlıktır. Zira bütün dinler için hayat hakkı kutsaldır. Terör örgütleri arasında ayırım yapılmaksızın bu tehditle kararlı şekilde mücadele edilmelidir. Bu örgütler arasında ayırım yapan herkes, her ülke, bizim gözümüzde, terörizmle mücadelede büyük bir hata içindedir. Biz, DAEŞ terörüne karşı da El Kaide, Boko Haram, PKK, PYD, YPG, DHKP-C gibi terör örgütlerine karşı da aynı kararlılıkla mücadele edeceğiz.”


 

Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu'nun Daeş Konusundaki Tesbitleri: “DAEŞ Terör Örgütü Türkiye İçin Büyük ve Ciddi Bir Tehdittir”

Dışişleri Bakanı Antalya’daki G20 Liderler Zirvesi esnasında düzenlediği basın toplantısında şu hususları dile getirdi: “ABD Dışişleri Bakanı sayın John Kerry’nin ifade ettiği gibi, Türkiye’nin sınırlarının belirli bir bölümünde DAEŞ’in mevcudiyeti sürüyor. DAEŞ’ten kaynaklanan Türkiye’nin güvenliğine yönelik tehditlere karşı tedbir alıyoruz ve almaya devam edeceğiz. Bu tedbirleri koalisyonundaki diğer ortaklarımızla, müttefiklerimizle koordinasyon içinde yürütüyoruz. Bu bağlamda ilave birtakım tedbirler alınabilir. Bununla ilgili bazı planlarımız mevcut. Bunların zamanlaması ve nasıl yürütüleceği konusunda o planlamalar tamamlanmadan ayrıntılı bir tanım yapmam mümkün değil ama işin özü şudur: DAEŞ, bütün dünya için olduğu gibi Türkiye için de büyük ve ciddi bir tehdittir. Biz Suriye’nin halen içinde bulunduğu kaos ortamının Türkiye’nin güvenliğini tehdit ettiği için, sürekli olarak DAEŞ ile mücadele içindeyiz.”

AB'nin Hazırladığı, “2015 Yılı Türkiye İlerleme Raporu” Açıklandı

Avrupa Birliği, 1 Kasım seçimleri sonrasına ertelediği ‘2015 Türkiye İlerleme Raporu’nu açıkladı. CHP’nin, ‘ilerleme raporu sert olduğu için hükümetin isteği ile seçim sonrasına ertelendi’ açıklamasına sert tepki gösteren Seçim Hükümeti AB Bakanı ve Başmüzakereci Beril Dedeoğlu, gazetelerin Ankara temsilcilerine, AB İlerleme Raporu’nu şöyle değerlendirdi: “İlerleme raporunun ertelenmesini Türkiye gündeme getirmedi. Genç bir komiser yardımcısı, ‘göç meselesini haledersek şu ilerleme raporunun içini yumuşatır mıyız’ gibi bir şey söyledi. ‘Böyle bir şey nasıl olabilir; yayınlayın. Kim korkar ilerleme raporundan. Hem bunun seçim sonuçlarını ne kadar değiştireceğini düşünüyorsunuz?’ dedim. Ben artık nasıl bir çıkış yaptıysam, Komiser ‘Siz galiba sert bir hocaydınız’ dedi.”


 

Afganistan'da Yeni Dönem: Taliban'ın Ayak Sesleri ve IŞİD İle Rekabet

Temmuz ayında Afganistan Hükümeti, Taliban lideri Molla Muhammed Ömer’in iki yıl önce Pakistan’ın Karaçi şehrindeki bir hastanede hayatını kaybettiğini duyurdu. Molla Mansur’un yeni lider olarak seçilmesi genel olarak kabul görse de Taliban içerisindeki bazı gruplar tarafından seçime tepki gösterildi. IŞİD’e karşı tavizsiz tavrıyla bilinen Molla Mansur’un liderliği, Afganistan’daki Taliban – IŞİD çatışmasını alevlendirdi. Molla Mansur IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi’ye yazdığı mektupta “direnişçi grupların arasında fitne çıkarmaması” noktasında uyarılarda bulunmuş, “Afganistan’da Taliban’ın bayrağı altında savaşılmasının maslahata uygun olacağını, aksinin ise Müslümanların zararına olacağını” belirtmişti. Molla Mansur, “nasihatlerimize uyulmadığı takdirde gereken cevabı veririz” diyerek Bağdadi’yi ikaz etmiştir.

Hümanizm, Doğrudan Demokrasi ve Fareli Köyün Kavalcısı

Hümanizm’in nihai hedefi, “Temsili Demokrasiyi” Liberalizm’i ön cepheye sunarak aşmak ve “Doğrudan Demokrasi”ye ulaşmak. “Milletvekilleri, bana, benim adıma ilahlık” yapabiliyorlarsa, “Ben, kendi adıma, kendi kendime tanrılığımı neden ilan etmeyeyim” iddiasıdır doğrudan demokrasi. Günümüzde sosyal medyanın çok gelişmesi “doğrudan demokrasi” rüyalarının gerçek olabileceği iddialarına neden oldu. Sosyal Medyanın tetiklediği “Demokrasi, sadece seçim değildir” iddiası doğrudan demokrasiyi savunanların yeni sloganıdır. Onlara göre bütün otorite sahipleri diktatördür ve bireysel özgürlükler (eşcinsellik dâhil) tartışılamaz. Gözden kaçan, kaçırılan bir realite var: Gerek sosyal medya gerekse “doğrudan demokrasi” kavramı uluslararası algı yöneticilerinin tekelindedir. Bireylerin neyi, nasıl düşüneceklerine belirli merkezler karar vermektedir. 

Tevhid Davası ve Sorumluluğumuz

Tevhid ve şirk, hak ve batıl mücadelesi insanlık tarihi kadar kadim bir mücadeledir. Nice yıllar var ki, beşeri deolojilerin hakimiyeti altında neslimiz ve malımız heder olmaktadır. Tevhid davasının müntesipleri olarak, savunduğumuz davayı  çağlara taşırken maddiyata ihtiyacımızın olduğu  bir gerçektir. Bu nedenle, bilinçli müminlerin boşa harcayacakları tek kuruşları dahi yoktur. Kapital  anlayışın bizleri sömürmesine izin vermemeli, vitrinlerin, reklâmların bizleri esir almasına karşı, bilincimizi diri tutmalıyız. Sözün özü,  hayatı vayhin penceresinden okuyarak yaşamak, meseleleri sünnet örnekliğinde hayata taşımak, imtihanı kazanmak için kaçınılmazdır vesselam...