Misak Dergisinin 305. sayısı çıktı
 Muhkem nassla sabit olmayan siyasi, hukuki, ahlâki ve içtimaî meselelerle ilgili olan fikirler, izafi bir değere haizdir. 

 

   İncillerin Hikayesi


Her din mensubunun kendi inancının hak olduğuna inanması ve bunu başkalarına ulaştırmaya çalışması gayet normaldir. Ancak günümüzde ‘misyonerlik’ tebliğ faaliyetiyle sınırlı olan bir hadise değildir. Özellikle Endülüs’ün müslümanların elinden geri alındığı yıllarda gündeme giren ‘Reconquista’ hareketiyle başlayan, Engizisyon Mahkemeleri'yle yeni bir boyut kazanan ve ünlü rahip Raymonde Lulle tarafından dini bir kurum haline getirilen misyonerlik, insanları Hıristiyan yapmak için her yolu meşrû kabul eden ve Hıristiyanlığı kabul etmeyenlerin öldürülmelerini müsamahayla karşılayan bir baskı kurumu haline dönüştürülmüştür. İsviçre’de bulunduğu yıllarda bir misyonerle tanışan ve bazı meseleleri müzakere eden N. Mehmed Solmaz Hocaefendi, elinizdeki ‘İncillerin Hikayesi’ isimli eseri kaleme almaya karar vermiştir. İkinci baskısında dizin eklenerek yeni bir düzenleme ile okurlarının karşısına çıkıyor. Bu eserin hayırlara vesile olmasını dileriz. ISBN 978-975-7719-45-1

   TESLİS Üçlü Tanrı İnancı

AB ülkeleri temsilcilerinden oluşan Konvansiyon; bir buçuk yıl süren bir çalışma sonunda, "AB Anayasası" taslağını hazırlamış ve bu taslak 20 Haziran 2003 tarihinde Selanik’te imzalanmıştır. Gerek Konvansiyon çalışmaları sırasında, gerekse daha sonraki süreçte AB Anayasası’nda Hristiyanlığa atıfta bulunması, başta Vatikan ve bazı AB üyesi ülkeler tarafından ısrarla istenmiştir. Gerek Türkiye’de, gerek yurt dışında yaşayan müslümanlar, yoğun misyonerlik faaliyetleriyle karışlaşmaktadırlar. Son yıllarda "Dinlerarası Diyalog" gerekçesiyle veya "İbrahimi Dinler" sloganıyla, tedavisi kolay olmayan itikadi hastalıklar yayılmaktadır. Hesap gününe hazırlanan müslümanların, içinde bulundukları hali iyi tahlil etmeleri ve misyonerlerin kuracakları tuzaklara karşı hazırlıklı olmaları gerekir. Bu eser, Teslis (üçlü tanrı) inancının mahiyetini, değişik açılardan tahlil eden bir eserdir. Hayırlara vesile olmasını dileriz. ISBN 978-975-7719-59-5

   BM Terör Örgütü, Halkların Birleşik Devrim Hareketi ve Seferberlik Çağrısı


Uluslararası sistemi temsil eden Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın görevi; Kuruluş Sözleşmesi’ne göre, ‘dünya barışının bozulmasına sebep olabilecek tehdit ve tecavüzleri önlemek’ şeklinde ifade edilmiştir. BM Güvenlik Konseyi; bir devletin tutum ve davranışlarıyla barışı tehdit ettiği kararına varırsa; bu tehdidi ortadan kaldırmak için, değişik yaptırımları devreye sokabilir. Hatta dünya barışını tehdit eden ve alınan kararlara karşı direnen bir devlete savaş ilân etmesi dahi mümkündür. Bu noktada şu suali sorabiliriz: ’Merkezi ABD’de bulunan BM Teşkilâtı’nın imtiyazlı üyelerinden herhangi birisi; dünya barışını tehdit eder ve terör örgütlerini desteklerse, BM Güvenlik Konseyi veto hakkı olan bu üyeyi cezalandırabilir mi?’ BM Güvenlik Konseyi’nde alınan kararları veto edebilen devletler; Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için önce gayr-i nizami savaşı başlatmış, sonra terör örgütlerini harekete geçirmişlerdir. Temmuz ayından itibaren PKK terörüne karşı mücadele veren Türkiye’nin, uluslararası sistemin patronları tarafından ‘yalnızlaştırma’ politikasına mahkûm edildiği görülmektedir.
   Misak Dergisinin 305. sayısı çıktı


Muhkem nassla sabit olmayan siyasi, hukuki, ahlâki ve içtimaî meselelerle ilgili olan fikirler, izafi bir değere haizdir. Hatta iktidar sahiplerine muhalefet eden kimselerin, onların hoşlanmayacakları düşüncelerini/fikirlerini de ifade etmeleri mümkündür. Bunu önlemenin yolu, muhalif olan kimseleri ceza vererek susturmak değildir. İmam-ı Azam Ebû Hanife’ye göre; insanların düşüncelerini ifade etmeleri ve iktidar sahiplerinin meşrû olmayan uygulamalarına muhalefet etmeleri, sadece hakları değil, aynı zamanda vazifeleridir. Muhkem bir farz olan insanlara iyiliklerin emredilmesi ve onların kötülüklerden alıkonulması ile iktidar sahiplerine muhalefet edilmesi arasında zaruri bir münasebet vardır. Bu noktada ‘muhalefet, hilâfiyat ve mu’arada’ kavramları üzerinde kısaca durmakta fayda vardır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Düşmanların Hedefini Açıkladı: ‘Türkiye'nin Dizleri Üstüne Çökmesini Bekliyorlar'


Bölgesindeki siyasi dengeleri yeniden şekillendirmeye çalışan Türkiye, terörle terbiye edilmek istenen bir numaralı ülkedir. Bazı medya aydınlarının, kanaat önderlerinin, PR şirketlerinin ve uluslararası istihbarat ajanları gibi küresel frekans karıştırıcıların, Türkiye’yi dize getirmek için bütün imkânlarını seferber ettiklerini söyleyebiliriz. Paris’te saldırı olunca “Hepimiz Charlie’yiz” naralarını atan seküler-laik aydınların, aynı Charlie Hebdo, cesedi sahile vuran Aylan bebeği domuz suretinde çizip, “Yaşasaydı tacizci olurdu” diye dalga geçtiğinde susmayı tercih ettiklerini unutmamak gerekir. Paris saldırısından sonra “Fransa Çocuklarına Ağlıyor” manşetini atan gazeteler, Ankara’da bomba patlayınca “Kanlı Pazar” manşetini atmayı tercih etmektedirler. PKK’nın tonlarca patlayıcı ile saldırıp masûm insanları, hatta anne karnındaki bebekleri öldürdüğünde “Bahar erken geldi, cemreler düşüyor” diye sevinç naraları atan vicdansızlar, Türkiye’nin param-parça olmasını arzu etmektedirler.

Uluslararası Af Örgütü'nün Hazırladığı Raporun Özeti: ‘Suriye'de PYD ve YPG Savaş Suçu İşliyor'


Uluslararası Af Örgütü tarafından yayınlanan “Gidecek Yerimiz Yok” başlıklı raporda, Suriye’nin kuzeyindeki özellikle Arap ve Türkmen köylerinin PYD tarafından ateşe verildiği ve köylülerin de bölgeyi terk etmesi için ölümle tehdit edildiği ifade edildi. Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin kontrolündeki on dört köy ve ilçede araştırma yapan Uluslararası Af Örgütü ekibi tarafından hazırlanan raporda, bölgeye ait uydu görüntüleri ile bölgedeki görgü tanıklarının ifadelerine yer verildi. Raporda yer alan uydu görüntülerinde, Haziran 2014’de 225 hanesi bulunan bir köyün, bir yıl içinde yüzde 94’ünün tahrip edilerek, Haziran 2015’de ise sadece 14 binanın kaldığı görülmektedir. Görgü tanıklarının ifadelerine ilişkin YPG’den Af Örgütü’ne yapılan açıklamada ise, bölge halkının güvenliğinin sağlanması kapsamında köylülerin başka yerlere taşındıklarının iddia edildiği kaydedildi. Ancak örgüt, raporunda “Mecburi askeri gereklilik olmadan sivilleri zorla yerlerinden etmek, uluslararası hukukun ihlalidir” ifadelerine yer verildi. 
ABD'nin Düşünce Kuruluşlarından ‘Soufan Group'un İddiası: ‘DAEŞ ve El Kaide Libya'yı işgal Edebilir'


Suriye’de yaşanan son gelişmeleri sayfalarına taşıyan İngiliz Times Gazetesi çarpıcı bir analiz yayınladı. Gazetede yer alan analizde, Suriye’nin küresel güçlerinin savaşın içine çekebileceği belirtilerek, “Üçüncü dünya savaşının bir ültimatom ritüeli olmadan gelebileceği” uyarısını yaptı.Roger Boyes imzalı analizde, ‘Halep Savaşı Beşşar Esed’in kaderini belirleyecektir’ denildi. Haber-analiz şöyle devam ediyor: “Suriye kaosu, yavaş yavaş farklı güçlerin müttefiklerini korumak için krize dâhil olmalarıyla savaşın başlamasına sebeb olabilir. Suriye’nin kuzeyinde yaşanan gelişmeler savaşın yaklaştığını göstermektedir. Halep Savaşı Esed’in geleceğini belirleyecektir. Bu yüzden Azez koridoruna bu kadar önem atfedilmektedir. Suriye’de yaşanan siyasi kaosun, dört potansiyel patlama noktası vardır.”
Modernizmin Kurbanları

İslâm’i değerleri, seküler-lâik dünya görüşüne göre yorumlamak, her yeni çıkan çılgınlığa keyfi bir kılıf uydurmak, yaygın bir hastalık hâline getirildi. Modernizme iman edenler, yenilik adına defile mi yaptılar?  Haydi buyurun tesettür defilesine. Modernizmin önde gelen kanaat önderleri size modadan mı bahsetti? Hemen tesettür modası hazır. Yeni dünya düzeninin patronları, modern dünyanın olmazsa olmaz şartı demokrasi mi dedi? Hemen “İslâmcı” partiler yolda. Halbuki Peygamberimiz Efendimiz (sav) asırlar önce bizi uyarmadı mı? Hz.  Ebû Saîd el-Hûdrî’den(r.a) rivâyet edilen hadis mealen şöyledir: “Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz/onların inançları ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler deliğine girecek olsalar siz de onları takib edeceksiniz.” (Sahih-iBuhari-K.Enbiya 50; Sahih-i Müslim, İlm 6). Sahi bizim onlara benzemeyen  neyimiz kaldı.

Siyasi ve Hukukî İktidarı İfade Eden İki Kavram: 'Darû'l İslâm-Darû'l Harp'

İslâmî siyâset ve mücâdele fıkhı açısından hayati öneme hâiz olan siyasi iktidar ile ülke (Dâr) kavramını birbirinden ayırmak mümkün değildir. İmam-ı Kuhistânî ‘Darû’l İslâm’ ve ‘Daru’l Harp’ kavramlarını izâh ederken, şöyle demiştir: “Darû’l İslâm; mü’minlerin emirinin sultası altında olan ve İslâm ahkâmının tatbik edildiği beldedir. Darû’l Harb ise, kâfirlerin reisinin idaresi altında olan ve küfür ahkâmının icra (tatbik) edildiği yerdir.” Şemsü’l Eimme Serahsi (rh.a) siyasi iktidarın uyguladığı kanunları dikkate almış ve şu tesbitte bulunmuştur: “Bir beldede (ülkede) küfür ve şirk kanunları uygulanıyorsa, o belde darû’l harp hükmünü alır. Çünkü beldeler ve üzerinde yaşayanlar için egemen olan güç, kuvvet ve uygulanan kanunlar dikkate alınır, ya bize, ya kâfirlere nispet edilir. Müslümanların egemenliği altında olan ve İslâm ahkâmının uygulandığı beldelere Darû’l İslâm denilir.”

Dinimizin Bizden İstediği Hayat

Yeryüzünde Müslümanın imanına uygun olan hayatına “İslâmî Hayat” denilir. İslâmî hayat herkesin kendi düşünce ve kanaatine, ‘bence’lerine ve ‘zannımca’larına göre şekillenen soyut, anlaşılması ve uygulanması uzmanlık isteyen karışık ve karmakarışık bir hayat tarzı değildir. Aksine son derece net, açık ve kolayıdır. Çünkü İslâm, din-i mübindir. Yani apaçık, gizlisi saklısı olmayan, herkesin kolayca yaşayabileceği bir hayattır. Dini hayat, hayatı da din kılma mesuliyetimiz vardır. İslâm, dinlerin en iyisi değil, kendisinden başka iyi, kendisinden başka hak din olmayandır. Nasıl ki ‘cahiliye’ dediğimiz şeyin tarihte bir dönem yaşanmış ve bir daha yaşanmayacak diye anlaşılması yanlış ise, aynı şekilde ‘Asr-ı Saadet’in de tarihin bir döneminde yaşanmış ve bir daha yaşanmayacak/yaşanamayacak bir durum olarak görülmesi yanlıştır. O asrın saadetine maya olan unsur, bu asrın ve inşâallah bundan sonraki asırların da saadetine pekâlâ maya olabilir. Bu incelik doğru yakalanır ve ihya edilebilirse, her asrın yeni saadetlere gebe olduğu teslim edilecektir.  


 
Mekân İdrâki, ‘Ortadoğu Kavramı' ve İslâmî Mücâdele

İslâm’ın mekân ve zaman tasavvuru laik karakterli değildir; dünyayı yegâne durak olarak görmez ve kutsallığı dışlamaz. Zira dünyada bile bazı mekânlar Allah’ın tayin etmesiyle mukaddes ilan edilmiştir: Vasat/adil ümmet vasfına hâiz olan Müslümanlar bizzat Allah tarafından “ülke” algısıyla donatılmışlardır. Bu meyanda mü’minlerin atası Hz. İbrahim (as)’ın duası oldukça anlamlı: “Hani İbrahim: ‘Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah’a ve âhiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır’ demişti de (Allah); ‘Sadece Müslümanları değil, kâfirleri de az bir süre yararlandırır sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o’ demişti.”(El Bakara Sûresi:126) Kur’an-ı Kerim, İslâmî mücadelenin başlangıcında Mekke’yi ‘şehirlerin anası’ olarak nitelemiş ve bu nitelemeyle beraber “vahyi ve âhiret gününü” hatırlatmıştır. 

Kaza ve Kadere İmanın Keyfiyeti Üzerine Notlar

Son yıllarda bazı ilâhîyat profesörlerinin ve tufeylî aydınların; “Kaza ve kaderle ilgili olan hadisler sahih olmakla beraber, haber-i vahid vasfına haizdirler. Sahih olmaları, sadece zannî bir bilgiyi ortaya çıkarır. Zannî deliller ise, itikadî konularda delil olarak kullanılamaz” iddiasını ortaya attıkları malûmdur. Bu iddiaların ilmi bir değeri yoktur. Zira meşhûr ve mütevatir hadislerin delâlet ettiği mana, hükmü kesinlik ifade eden âyet-i kerimeler ile te’kid edilmiştir. Yeryüzündeki Her şeyin Allah’ın (cc) ezelde takdîr ve tayin ettiği kurallara ve ilâhî ölçüye uygun olarak yaratıldığına imân etmek farzdır. İslâmî literatürde bu keyfiyetin, “Kaza ve Kadere İman” şeklinde ifade edildiği malûmdur. Ehl-i Sünnet ulemâsına göre; Allah’a (cc) ve O’nun ilim, İrâde, kudret ve Tekvîn sıfatlarına imân etmek, “kaza ve kadere imânı” beraberinde getiren bir keyfiyete hâizdir. Kaza ve kaderi inkâr eden kimse müslüman olamaz. 

Beyne'l-Havf Ve'r-Recâ

Hesap gününü düşünen her mükellefin; “Beyne’l havf ve’r-recâ” halini esas alması ve mütevazı olması şarttır.  Kur’an-ı Kerim’de: “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Zira hakikat şudur ki; kâfirler güruhundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez’(Yunus Sûresi:87) hükmü buyurulmuştur. Mü’minler; Allahû Teâla’nın yaratmış olduğu nimetlerin bile sayılamayacağının şuurundadırlar. Dolayısıyle bunca lütûf ve ihsânı dikkate alarak; lâyıkı ile kulluk yapamadıklarını îtiraf ederler. Bu sebeble korku içerisindedirler. Ancak şartlar ne olursa olsun Allahû Teâla ‘nın rahmetinden ümitlerini keserek, yeis içine düşmezler. İmtihânı kazandığı sabit olmayan hiç kimse de; Allahû Teâla’nın azabından emin olamaz. Bu sebeble hayatlarını “Beyne’l havf ve’r Recâ” (Korku ile ümit arasında) esâsına göre tanzîme gayret ederler. “Beyne’l havf ve’r Recâ” hâli üzerinde bulunmak, hesap günü şuurundandır.


 

 

İnsan Hakları, Kadın-Erkek Eşitliği ve Adalet

Cemiyet halinde yaşayan insanların itikadi, siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlâki hükümlere ihtiyaçları vardır. Kaynağı farklı da olsa bu hükümlerin, insanlara belirli vazifeleri ve mes’ûliyetleri yüklediği malûmdur. Farklı ideolojileri savunan ve İslâm ahkâmını hafife alan kimseler, insanın ilâhlığını ön plâna çıkarmaktadırlar. İdeolojik anlamda şüphelere dayanan bâtıl din (modernizm) fitne ve fesadın yayılmasına vesile olmaktadır. İnsan hakları, kadın-erkek eşitliği veya eşitsizliği konusunda keyiflerine göre konuşan kimseler, aydınlanma felsefesine dayanan modern bâtıl dinin müntesipleridir. Onların hidâyetine vesile olabilmek için elimizden gelen gayreti sarf etmemiz gerekir. Onlar İslâm milletinin kaybolmuş çocuklarıdır. Aşağılık duygusuna kapılan ve İslâm âlimlerini suçlamak için ‘erkeksi fıkıh’ gibi tabirleri kullanan Müslümanların da tövbe etmelerinde fayda vardır. 

Mükellefin İşlediği Salih Amel ile Söylediği Sözün Uyumu

Mükllefin işlediği ameller ile söylediği sözün ahengi, hayati öneme haizdir. Zira Peygamberimiz Efendimiz  (sav) bu ahengin önemine işaret etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Benden önce günderilmiş bulunan her peygamberin ümmetinden mutlaka sünnetine satılan ve emrine uyan havarileri (yardımcıları) ve dostları olmuştur. Ancak bunlardan sonra; yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıkları işleri yapan bir takım guruplar zuhur etmiştir. İşte kim bunlara karşı eliyle mücadele ederse, o mü’mindir. Kim onlara karşı diliyle mücadele ederse, o da mü’mindir. Kim onlara karşı kalbiyle mücadele ederse, o da mü’mindir. Bundan ötesinde (eliyle, diliyle ve kalbiyle mücadele etmeyenlerde) bir hardal tanesi ağırlığınca bile iman yoktur.”


 

 

 

Yirminci Yüzyılda BM Güvenlik Konseyi Daimi Temsilcisi Beş Devletin İşlediği Soykırım ve Katliamlar


Dünya’da barışın teminatı olduğu zannedilen Birleşmiş Milletler Teşkilatı 1945 yılında kurulmuştur. Güvenlik Konseyi’nde alınan kararları veto etme hakkına haiz olan beş devlet, ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya’nın, bugüne kadar sayısız işgal, katliam ve soykırım gerçekleştirmiştir. Bu beş devlet, sürdürdükleri işgal, soykırım ve ambargoların yanısıra, kendi siyasi ihtiraslarını tatmin için diğer devletlerin içişlerine karışıp, din, dil, etnik köken ve mezhep farklılıklarını körükleyerek, fesadın yayılmasına sebep olmaktadır. Milyarlarca dolarlık silah satışını gerçekleştirebilmek için, bölgesel savaşları körüklemektedirler. İnsanlık tarihinin en vahşi uygulamalarının altında imzası olan ABD; Vietnam’dan Afganistan’a, Irak’tan Güney Amerika ülkelerine kadar dünyanın her bölgesinde sayısız askerî müdahale gerçekleştirmiştir. Bu askeri müdahaleler sonucunda milyonlarca masûm sivil insan hayatını kaybetmiş, bunun kat be kat fazlası da vatanını terk ederek, mülteci haline gelmiştir. Tanıtımını yaptığımız kitap, BM Teşkilâtı’nın imtiyazlı üyelerinin işledikleri savaş suçlarını konu almaktadır.

Misak Dergisinin 304. sayısı çıktı


DÜNYAYI kendi yönettikleri bir süpermarket hâline getirmeye karar veren Illuminati Çetesi; önce ABD’nin yönetimini ele geçirmiş, sonra bazı ülkelerde kendi menfaatlerine uygun olan ‘Ulusal Güvenlik Siyaset Belgeleri’nin kabul edilmesini sağlamıştır. Tehdit algılamalarının din, etnik kimlik ve kültüre göre yeniden tasnif edilmesi, değişik siyasi problemleri beraberinde getirmiştir. İstiklâl Savaşı veren Müslümanları ‘Terörist’ ilân eden BM Teşkilâtı’nın imtiyazlı üyeleri; meydana gelen şiddet olaylarının sebeblerini değil, neticelerinin gündemde tutulmasını arzu etmektedirler. ABD’nin emellerine hizmet eden düşünce kuruluşlarından Smity Richardson Vakfı tarafından hazırlanan ve yayımlanan raporda, İstiklâl Savaşı veren Müslümanlara karşı verilecek mücâdelede takip edilmesi gereken usûller üzerdinde durulmakta ve ‘İslâmcı Teröristler tarafından gerçekleştirilen şiddet eylemlerinin sonuçlarının abartılması’ teklif edilmektedir. 

Silâhlı Çetelerin Fesâdı, Sosyal Medya ve Küresel Mafya Düzeni

Siyaset uzmanları arasında yaygın olan “politik bir hedefe ulaşmak için şiddete başvurmaya ve mâsum insanların hukukuna tecavüz etmeye terör, bu fiili işleyenlere terörist denilir’ tarifi; hem silâhlı çetelerin ortaya çıkardığı fesadı, hem de siyasi ihtirasları için kendi vatandaşlarına  zulmeden devlet adamlarını ilzam etmektedir. BM Teşkilatı Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararları veto etme hakkı bulunan devletler; (ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin) yeryüzünde fesadın yayılması için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Sosyal medya, bu müstekbirlerin emellerine hizmet eden bir organizasyondur. Küresel mafya düzenini şekillendiren siyasi iradenin de aynı olduğunu söyleyebiliriz. Bazı siyaset uzmanları; mafyanın ve organize suç örgütlerinin dünya siyasetini yönlendirmek için harekete geçtiklerini ve belirli ücret karşılığında istenilen eylemleri (İntihar saldırısı, suikast, şehirlerin bombalanması vb) gerçekleştirdiklerini ifade etmektedirler.

Hükümet Sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş'un Açıklaması; ‘Bu, Milletimize Karşı Yapılmış Hâin Bir Saldırıdır'


Ankara’da gerçekleşen intihar saldırısından sonra, Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, bir basın açıklaması yayınladı. Saldırıda ölenler ve yaralananlar arasında asker ve sivillerin bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, saldırı ile ilgili olarak yedi   kişilik bir Savcılar Heyeti’nin görevlendirildiğini açıkladı. Ayrıca saldırının arkasında istihbarat desteği olduğunu da belirtti ve şöyle dedi:’ Uluslararası camiâyı teröre karşı işbirliği hâlinde yanımızda olmaya davet ediyoruz. Sadece kuru birtakım kınama mesajlarından Türkiye’nin tatmin olmadığını herkesin bilmesini isterim. Terörü kınıyoruz. Terör olayları Türkiye’de olduğu süre içerisinde bunlara karşı dışarıdan dost bildiğimiz, ortak bildiğimiz ülkelerden ne tür tepkilerin geldiğini de görüyoruz. Artık bu, basit birtakım kınama sözleriyle geçiştirilecek kadar basit bir konu değildir. Türkiye’nin bekası meselesidir, varlığı meselesidir.’

Başbakan Davutoğlu'nun Gazetecilere Yaptığı Açıklama: ‘YPG'nin Azez'i İşgâl Etmesine İzin Vermeyeceğiz'


Başbakan Ahmet Davutoğlu Ukrayna ziyâreti öncesinde gazetecilere açıklamalarda bulundu. Bir gazetecinin PYD ve YPG’nin Azez çevresindeki hareketliliğine ilişkin sorusuna şu cevabı verdi: “Tabii YPG’ye yönelik çağrıların bir anlamı var. Çünkü YPG, şu anda Rusya’nın Suriye’deki enstüramanıdır. Bunu hem iç kamuoyumuzun hem uluslararası kamuoyunun doğru okuması lâzım.“ PYD Lideri Salih Müslim’in ‘geri adım atmayacağız’ yönündeki açıklamalarının hatırlatılması üzerine Başbakan Davutoğlu, “Geri adım atmayacağız demesinin bir anlamı yok. Geri adım attılar. Eğer YPG unsurları Azez’e yaklaşırlarsa, en şiddetli askerî müdahaleyi görürler. Azez’in düşmesine izin vermeyeceğiz. Çekilmezlerse Mennağ havaalanı kullanılmaz hale getiririz. Bunu ABD Başkan Yardımcısı Biden’a da söyledim.’
İngiliz Times Gazetesi'nin Analizi: ‘Suriye'de Yaşanan Kaos, Yeni Dünya Savaşına Sebeb Olabilir'


Suriye’de yaşanan son gelişmeleri sayfalarına taşıyan İngiliz Times Gazetesi çarpıcı bir analiz yayınladı. Gazetede yer alan analizde, Suriye’nin küresel güçlerinin savaşın içine çekebileceği belirtilerek, “Üçüncü dünya savaşının bir ültimatom ritüeli olmadan gelebileceği” uyarısını yaptı. Roger Boyes imzalı analizde, ‘Halep Savaşı Beşşar Esed’in kaderini belirleyecektir’ denildi.  Haber-analiz şöyle devam ediyor: “Suriye kaosu, yavaş yavaş farklı güçlerin müttefiklerini korumak için krize dâhil olmalarıyla savaşın başlamasına sebeb olabilir. Suriye’nin kuzeyinde yaşanan gelişmeler savaşın yaklaştığını göstermektedir. Halep Savaşı Esed’in geleceğini belirleyecektir. Bu yüzden Azez koridoruna bu kadar önem atfedilmektedir. Suriye’de yaşanan siyasi kaosun, dört potansiyel patlama noktası vardır.”
Türkiye Büyük Oynadı!..

Türkiye’de siyasi gündemin hızla değiştiği, buna mukabil ABD ile Rusya’nın oynadığı rolün sürekli tartışma konusu olduğu malûmdur. Haber Vitrini internet sitesinde, Metin Özer’in ‘Türkiye Büyük Oynadı’ başlıklı haber yorumu, farklı bir bakış açısı getirmektedir. Bu siyasi analizi  aynen iktibas ediyoruz.  ‘Suriye konusunda Amerika ile Rusya arasında varılan anlaşmanın arkasında film gibi olaylar var. Bu filmin başrolünde ise Türkiye bulunuyor. Herkesin merak ettiği soru ise şu; Suriye’de büyük bir hızla ilerleyen Rusya, durduk yere neden ateşkes istedi? Rusya ateşkes teklifinden bir gün önce de tarihi bir uyarı yaptı: Suriye’ye yapılacak bir kara harekatı dünya savaşı çıkartır.’ Peki Rusya neden dünya savaşına girmekten korkuyor. Bunun cevabı, iktibas ettiğimiz bu yorumda mevcuttur.

Kalbin Temizliği

Bugün İslâm fıkhı’nın uygulanmadığı coğrafyalarda; can, mal, akıl ve  nesil emniyeti olmadığı gibi, din emniyeti de yoktur. Din adına her türlü sapık fikirleri ortaya atan bir insan, arkasına binlerce insanı toplayabilmekte ve ateş çukuruna doğru götürmektedir.  Gerekli ilmi donanıma sahip olmayan Müslümanlar ise, bu kargaşada söz ve fiillerinde tereddüde  düşmektedirler. Maalesef herkes  kendi hocasının, üstadının, şeyhinin doğru olduğunu, hatta kalb gözünün açık olduğunu ileri sürmektedir. Birilerinin kalb gözünün açık olduğunu görmek için, önce mükellefin kendi  kalb gözünün açık olması gerekir. Hz. Ali ‘nin (r.a) “Hak adamla bilinmez, önce hakkı tanı dolayısıyla ehlini tanırsın” diyerek önemli bir ölçüyü hatırlatmıştır. Dolayısıyla yoğun bir şekilde devam eden sapık fikir trafiğinin kurbanı olmak istemiyorsak, şer’i delilleri  dikkate alalım ve temiz biz kalb ile yolumuza devam edelim.

Hidâyetten Sonra Kalblerin Kayması

Hesap gününe hazırlanan her mükellefin; imanını muhafaza için bütün imkânlarını seferber etmesi ve bunun için Allahü Teâlâ’dan (cc) yardım istemesi gerekir. Hz. Ümmü Seleme (Radıyallahu anha) validemizden nakledildiğine göre Peygamberimiz Efendimiz’in (Sallallahu aleyhi ve sellem ) şöyle dua ederdi:“Ey kalpleri halden hâle değiştiren (Allahım), benim kalbimi dinin üzere sabit kıl.” Hidâyetten sonra kalplerin kayması, kıyâmetin kopması şiddetinde olan bir tehlikedir. Hz.Şehr b. Havşeb (r.a)’in rivâyetinde “Ya Rasûlallah, kalbin muhafazası ile ilgili bu duayı her fırsatta yapıyorsunuz?” sorusuna Peygamber Efendimiz (sav)  “Kalbi Allahû Teâlâ’nın kudret ve tasarrufu altında olmayan hiç kimse yoktur. O, dilerse doğruda sabit kılar, isterse kaydırır,” cevabını vermiştir. Kalbin hak din üzere sabit olması, mü’minin imanını muhafaza etmesinin yegâne şartı ve imkânıdır.