Misak Dergisinin 315. sayısı çıktı
 FIKIH, akaid, tefsir, hadis, siyer, sosyal sistem ve İslâmi siyaset konularında bir mektep olan mecmuamız, elinizdeki bu sayıyla birlikte yirmi yedinci hizmet yılına başlamıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   "Fıkhi Meseleler"in 4 cildi çıktı

İslamî eğitimin zaafa uğratılması neticesinde, üzerlerine farz olan ilimleri dahi öğrenmekten mahrum bırakılan müslümanların; bu konularda ya kaynak bulamamanın üzüntüsünü yaşadıkları, ya da ehil olmayan kimselerin şahsi kanaatlerine göre hareket ettikleri malûmdur.


Yusuf Kerimoğlu hocamızın, Fıkhî Meseleler isimli eserinin Usûl, Akaid, İbâdet ve Aile kitaplarının baskısı tamamlanmıştır. Her biri büyük boy lüks cilt içerisinde şamua kağıda 480-512 sayfa basılan eserin; Ticaret, Adalet ve diğer konularla ilgili ciltlerin hazırlık çalışmaları devam etmektedir.

   Anayasa Değişikliği Tartışmaları, Siyâsî İstikrâr ve Hükümet Sistemleri
Cumhurbaşkanlığı sistemi teklifinin, AK Parti ile MHP’nin ortak siyâsî aklı ve tercihi neticesinde gündeme girdiği malûmdur. Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar, güçlü ve hızlı karar alan bir yürütmeyi ön plana çıkarmıştır. Siyasi literatürde devlet ile siyâsî rejim, birbiriyle ilgisi olan, fakat değişik keyfiyetleri ifade eden kavramlardır. Müccerred hukuk kurumu olan devletin varlık sebebi ve temel hedefi, vatandaşlarının ortak ihtiyaçlarını karşılamak ve insanlığa hizmet etmektir. Siyâsî rejimin konusu; iktidarın teşekkülü, denetlenmesi ve devredilmesi ile sınırlıdır. Resmi ideolojiyi ‘sivil din’ hâline getiren seküler-lâik aydınların; Anayasa değişikliğini bahane ederek devlet, siyâsî rejim ve hükümet sistemleri meselesinde değişik demagojileri ön plâna çıkardıkları malûmdur. Bilindiği gibi 1921 Anayasası müstesna, bütün Anayasa metinleri askeri darbe dönemlerinde hazırlanmıştır ve ‘ihtilâl sözleşmesi’ hükmündedir. 27 Mayıs Askeri Darbesi’nden sonra hazırlanan ihtilâl sözleşmesinde; daha önceki Anayasada yer alan “egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” hükmü, şekil olarak muhafaza edilmiştir. Ancak egemenlik hakkı, fiilen sivil ve asker bürokratlara tahsis edilmiştir. Bunun getirdiği fitne ve fesadın neticelerini iyi tahlil etmek gerekir.

 

   Gizli Servis Operasyonları, Asimetrik Savaş ve Kronik Kaos
Başta CIA olmak üzere, dünya çapında faaliyet gösteren istihbarat örgütlerinin gizli operasyon dosyaları bir hayli kabarıktır. 1961 yılında Komünistlere sempati duyduğu düşünülen Dominik Cumhuriyeti Devlet Başkanı Rafael Trujillo, CIA tarafından gerçekleştirilen bir suikast sonucu öldürülmüştür. Günümüzde de CIA’nın değişik suikastlara imza attığı bilinmektedir. ABD’nin siyasi emellerine hizmet eden Atlantik Paktı (NATO) ülkeleri ile Avrasya Harekâtı’na liderlik eden Rusya arasında yaşanan siyasi rekabetin, İslâm topraklarında yaşanan asimetrik savaşa yeni bir boyut kazandırdığını söylemek mümkündür. Seçim kampanyası esnasında ABD derin devletinin, silah lobilerinin ve iç istihbarat şeflerinin (FBI) desteğini arkasına alan Donald Trump’ın; gerek WASP (White Anglo-Saxon Protestan) kimliği konusunda, gerek İslâmofobia (İslâm düşmanlığı) meselesinde, muhâliflerinden farklı düşünmediği mâlumdur. Zira Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’na getirmeyi düşündüğü Korgenaral Mike Flynn; seçim propagandası esnasında, ‘İslâm dinini kansere benzetmiş, militan İslâm’la ve din adına savaşan teröristlerle mücadelenin zaruri olduğunu’ her fırsatta tekrarlamıştır. İslâm topraklarındaki kronik kaos hâli devam edecektir.

 

   Devleti Kuran İrade, Seçim Savaşları ve Muasır Medeniyet


Tarih boyunca cemiyet, siyaset ve devlet kavramları ile ‘hâkimiyet/egemenlik’ kavramı arasındaki münasebetin tartışıldığını söylemek mümkündür. Mütefekkir İbn-i Haldun’a göre ‘cemiyet hayatı, insanların birbirlerine olan ihtiyaçları (teavün/dayanışma) sebebiyle ortaya çıkan bir hayattır. Devlet ise adaletin sağlanması gibi zaruri bir maslahatın neticesidir.’ Münzel kitaba dayanan dinlerin hükümlerini hafife alan ve keyiflerini kanun haline getirmeye çalışan politikacıların; devlet otoritesini kullanırken, insanların en tabii haklarını ve adaleti ciddiye almamaları fesadın yayılmasına vesile olmuştur. Totaliter siyaset kültürünün ortaya çıkardığı ‘Hikmet-i Hükümet’ anlayışı, insanları devletin kölesi haline getirmiştir.  Günümüzde örgütlü olarak siyasi mücadele veren ve birbirlerinin muhalifi olan sınıfların liderleri ‘devleti ele geçirmek’ veya ‘devlet içinde paralel bir devlet kurmak’ gibi, asabiyete dayanan ihtiraslarını ifade etmektedirler. Kurucu irade ve seçilmiş iktidar kavramları çerçevesinde yapılan tartışmalar, Aydınlanma felsefesinin getirdiği siyasi kültürle ilgilidir. 
ABD'nin Yeni Başkan'ı Donald Trump, Haçlı Sürülerini Sevindirdi; ‘Radikal İslâmî Teröre Karşı Savaşa Devam Edeceğiz'

ABD’nin 45. Başkan’ı olan Donald Trump, 20 Ocak 2017 günü önce bir kiliseye gidip oradaki âyine katıldı. Sonra, Başkanlık Konutu olan ve bizde Beyaz Saray olarak anılan White House (Beyaz Ev)  bahçesinde resmî davetlilerin huzurunda tertib olunan törende, eşinin tuttuğu İncil’e el basarak yemin etti ve resmî yemin metni dışında da,  ‘Tanrım bana  yardım etsin ve Amerika’yı korusun’ dedi. Seçilmesiyle sürpriz yapan Trump, bir sürprizi de ‘devir-teslim’ töreninde yaşadı. Çünkü seçim kampanyası sırasında söylediği sözleri, devlet sorumluluğunu üstlenince tekrarlamayacağı, farklı konuşacağı beklentisi vardı; ama öyle olmadı ve Trump, para gücünden başka bir ölçüsü olmayan bir komprador havasıyla, eski sözlerini tekrarladı. Washington Post Gazetesi, ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın yemin töreninin ‘geleneksel yemin töreni’ konuşmalarından farklı olarak “nezaketsiz bir şekilde” seçim mitingi tarzında geçtiğini savundu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Siyâsî Gündemi Değerlendirdi; ‘Onlar öldürmenin yollarını arayacak, biz yaşatmanın çaresine bakacağız'

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkanlık sistemi konusunda son kararı millete bırakan TBMM’ye teşekkür etti. Türkiye’nin olağanüstü büyümesini, mazlum milletlerin umudu olmasını, üretimlerini, mega projeleri görmeyen muhâlefetin “Ne yaptınız ki?” sorularına muhatap olduğun belirterek “Hamdolsun ‘Ne yaptınız ki?’ diyenlere, dün sabah namazına doğru Parlamento güzel bir cevap verdi ama gerçek cevabı inşallah, milletim gerçek kararı verecektir. Nihai kararı verecek ve bu nihai kararla beraber Türkiye yeni bir sıçrama noktasına ulaşacaktır. Milletimiz için hayırlı olsun. Ülkemiz için hayırlı olsun. El ele vereceğiz, bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, kardeş olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız” diye konuştu. Türkiye üzerinde oynanan oyunların bir bir bozulacağını, katil sürülerinin hak ettiğini bulacağını aktaran Cumhurbaşkanı Erdoğan, Müslüman Türk milletinin yenilmeyeceğini vurgulayarak, “Unutmayın ki biz Rabbimizin huzurunda, rükuda eğiliriz, secdede eğiliriz. Başka hiçbir güç bizi eğemez. Çünkü biz, Müslüman Türk milletiyiz. Çünkü biz, bin 400 yıllık kutlu bir medeniyet mirasının bin yıldır sancaktarlığını yapıyoruz. Allah’ın izniyle, ilelebet de öyle devam edeceğiz. Bu ülkeye, bu millete zincir vurmak isteyen çok oldu ama hiçbiri de başaramadı” değerlendirmesini yaptı.

Fırat Kalkanı Harekâtı'nın Kısa ve Uzun Vâdeli Hedefleri

Türkiye, 24 Ağustos 2016 tarihinde, BM Sözleşmesi’nin 51. maddesinden kaynaklanan haklarını kullandığını açıklayarak Fırat Kalkanı Harekâtı’nı başlattı. Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) 30 Kasım 2016 tarihli toplantısına ilişkin basın açıklaması, harekâtın hedeflerinin, sınır güvenliğinin sağlanması ve Suriye’nin kuzeyinde IŞİD terör örgütü ile BM kararları çerçevesinde mücadele edilmesi olduğunu belirterek PKK terör örgütünün (PYD/YPG uzantılarının) bir terör koridoru oluşturmasına müsaade edilmeyeceğini vurguladı. Harekât, özellikle ilk aşamalarında, Cerablus hattından başlayarak operasyonel hedeflerini hızla ele geçirmeye başladı. Bu bağlamda, Fırat Kalkanı 50. günü itibarıyla bin 100 kilometrekare alanı, ardından da bugüne dek toplam iki bin kilometrekarelik alanı terörist unsurlardan temizlemiş bulunuyor. Özellikle 2016 yılının Ekim ve Kasım aylarında Azez-Mare doğusundaki bölgelerin ve terör örgütü İSID’in moral-motivasyonu için bir direnç merkezi olan Dabık’ın ele geçirilmesi, el-Bab yolunun açılmasında önemli rol oynadı. 


 
Müslümanların Müşterek Hasretleri Hâkimiyet-i Diniyye

Müslüman idareciler; hem Allah’ın (cc) hâkimiyetine teslim olmak, hem de insanların hukukunu muhafaza etmek mecburiyetindedirler. Bu keyfiyete haiz olan siyaset, İslâm milletinin maddi ve manevî seviyesini yükseltmeye vesile olan bir yönetim sanatıdır. Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine itiraz eden, Allah’ın Şeriatı’nı mahkûm etmeye çalışan bütün sistemler ve oluşumlar, Allah’ın dinine karşı isyan etmişlerdir. Hâkezâ kendi görüşlerini, hükümlerini, yasa ve Anayasalarını Allah’ın ve Rasûlü’nün hükmünün yerine ve önüne geçirenler de birer firavundurlar. Kur’ân-ı Kerim’de, Allah’ın indirdiği hükümleri reddeden/hiçe sayan Kisraların, Kayserlerin, Firavunların yönetim biçimini gâyet açık bir dille reddedilmiştir. Bu ruh ile yetişen ilk Müslüman nesil bu tür yönetim şekillerine karşı oldukça hassas davranmış, İslâmî yönetimin melikliğe dönüşmemesi için gerekli gayreti göstermiştir. Şunu bilelim ki; Hâkimiyet-i Diniyye”, bir haktır, bir hakikattir. Hakkı ve hakikati görmeyen gözün feri sönmüş, ışığı ise kararmıştır.

İnâyet Kavramı Çerçevesinde; Sırât-ı Müstakîm, Fıkıh ve Kabir Hayatı

Türkiye’de “aydın” kavramı, mükellef olmayan ama kendi elde ettiği “bilgi” birikimleriyle insanlara yol gösteren insan tipini ifade eder. Doğru bilgi kendi başına bir değer ifade etse de “ilim ancak amel etmek içindir.” Kaldı ki aydın denilen kişinin bilgisi bilimin sınırlarını yani en nihâyetinde insanı aşmayan bir yapıya sahiptir ve bu yüzden ilim olarak bile adlandırmak doğru değildir. Allah’ın inâyetinden yüz çeviren kimseler karanlıklar içerisinde şaşkın şaşkın dolaşmaya mahkûmdur. Dönüp dolaşacağı yer, boşuna didinmenin ötesi değildir. Bu noktada “Azabımız kendilerine geldiği vakit de “bizler hakikaten zalimler idik” demekten başka davaları olmadı” âyetini tekrar okuyalım ve düşünelim: “Bir Kemalist aydının ölümden sonra söyleyeceği söz ne olabilir?” Ölümden ötesine söz söyleyemeyen bir bilginin ne değeri olabilir. Onların yolu, baştan kesik değil mi? Oysa hiç ölmeyecek gibi yaşayanların “kesintisiz” bir yol iddiasında olmaları gerekirdi. Müslümanların inançlarında “Kabir Hayatı” vardır ve onların yolu kabirde dahi kesilmez. 

Hayatın En Önemli İlk Okulu Ailedir

Her dünya görüşünün kendine mahsus bir aile anlayışı vardır. Tarih şunu göstermiştir ki; hiç bir ideoloji, toplumun bütün katmanlarında adaleti ve huzuru sağlayamamıştır. Yaşadığımız çağda Müslüman ailelerde yaşanan huzursuzlukların nedeni sahip oldukları din değil, sahip olduklarını iddia ettikleri halde dini hayatın dışına itme hastalığıdır. Bu hastalık, İslâm’ın aile ve ahlâk konusunda ilkelerinin göz ardı edilmesini beraberinde getirmiştir. Halbuki Müminler yaşadıkları çağın canlı şahidi olmak zorundadırlar. İmtihan şuurunun zayıflamasıyla, insanın dünya ve eşyaya dair değerlendirmeleri zaafa uğramıştır. Sosyal paylaşım ağları gibi sanal ortamların dahi, ailelerimize kor ateş düşürdüğü acı bir gerçektir. Peki neden?. Bunun en büyük sebebi elbette ki yitirilen emanet şuurudur.

Gaybe İmanın Önemi, Rızk ve Ecel Meselesi

 


Mukaddes emâneti yüklenen ve hesap gününe hazırlanan mü’minlerin ‘olmazsa olmaz’ vasıflarından birisi gaybe iman etmeleridir. Kur’ân-ı Kerim’in muhtelif âyetlerinde mü’minlerin bu vasıfları serahaten beyan edilmiştir. Nitekim Bakara Sûresi’nin hemen başında “ O mü’minler ki gaybe iman ederler’ (El Bakara Sûresi:3) hükmü beyan buyurulmuştur. Allahû Teâlâ’nın (cc) ‘Rezzâk-ı Âlem’ olduğuna iman etmek, dinde inanılması zaruri olan hükümlerdir ve bazı açılardan gaybi keyfiyete hâizdir. Canlıların yaşamasına vesile kılınan her türlü rızkın, Allahû Teâlâ (cc) tarafından yaratıldığı nassla haber verilmiştir: “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, O’nun rızkı Allah’a ait olmasın.” (Hûd Sûresi: 6) Rızk ile ecel arasındaki münasebet, bir anlamda et ile tırnağın münasebeti gibidir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sas) “Rızkı tamamlanıncaya kadar, hiçbir kimsenin ölmeyeceği bana vahyedildi. O halde Allahû Teâlâ (cc)’ya karşı gelmekten sakınınız. Rızkınızı araştırırken, güzel bir yol tutunuz” buyurduğu malûmdur.

İlmin ve Amelin İmamı/Rehberi İmandır

İman olmadan ilim, iman ve ilim olmadan da amel olmaz. Bu Âyet-i Kerime’de bir tertib-i Rabbânî olarak önce iman, sonra ilim ve daha sonra amel gündeme gelmiştir. ’Buhari, Sahihi’nde Kitabu’l-İlm’de “ilim, söz ve amelden önce gelir” adını taşıyan onuncu bâbın başında Muhammed Sûresi’nde yer alan bu Âyet-i Kerime’yi zikreder: “Bil ki: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” Buhari Âyeti Kerime’deki inceliğe bâb başlığında çok güzel dikkat çekiyor. “İlim mi öncedir, söz ve amel mi”? meselesini neticeye bağlıyor. Günümüz dünyasının bilimsel yaklaşımlarının aksine imanın bir semeresi olan söz ve amel hususunda ilmin önceliğinden bahsediyor ve bu Âyet-i Kerime’yi delil gösteriyor. Bir batılıya: “Benim inancım budur” dediğiniz zaman bu durum artık onun için tartışılmaz bir hâl alır. Çünkü onlara göre inancın bilimsel açıdan tartışılacak bir tarafı yoktur ve inancın zaten bilimsel olmak gibi bir özelliği olamaz. Bu Âyet-i Kerime ve Buhari’deki bu başlık, bize durumun tam aksi olduğunu gösteriyor. 

Emr-i Bi'l Ma'rûf, Nehy-i Ani'l Münker Ameli ve Cihad

Kur’ân ve sünnette cihad kavramı “mükellefin yaratılış hikmetine uygun amellerde bulunması, insanlara iyilikleri emretmesi, onları kötülüklerden alıkoyması, müşriklerin şerlerini silahla önlemesi ve Allah’a (cc) ihlâsla ibadet etmesi” gibi keyfiyetleri ifade için kullanılmıştır. Bunu dikkate alan İmam-ı Kasani, cihadı şu şekilde tarif etmiştir: “Allah (cc) yolunda can, mal, dil ve diğer vasıtalarla yapılması zaruri olan mücadelede mükellefin elinden gelen gayreti sarf etmesine cihad denilir.” Tarifte yer alan can müstesna; mal, dil ve diğer vasıtalarla yapılması gereken cihadın, savaş/kıtal ile ilgisi yoktur. Cihadı, silahlı mücadele ile (savaşla) sınırlandırmak doğru değildir. Meselâ: “Cihadın en faziletlisi, zalim sultan katında hakikati söylemektir” veya “Mücahid, nefsinin hevâsına karşı cihad eden kimsedir” meâlindeki hadislerde cihad kavramı, savaşın müradifi olarak kullanılmamıştır. Meseleyi değişik açılardan tahlil etmekte fayda vardır. 

Maâriften Eğitime


Maârif kavramı, eğitim ve öğretim kavramının müradifi değildir. Maârif 18. yüzyıl mefhumudur. Geniş kanatlarıyla talim, terbiye, tahsil, tedris, mekteb, medrese, edeb gibi bir insanın yetişmesi için çok önemli olan unsurların tamamını içine alır. Bir anlamda insanı insan yapan hassaların yekûnu. Aynı kökten gelen Ârif, kendini bilen, tanıyan demek. Önce kendini, yani sınırlarını, haddini, vazifesini, kaabiliyetlerini bilen, ilimleri ve nihâyetinde yaratıcısını tanıyan demek. Ârif yüklendiği, ihsan olunduğu ilhamın mesuliyetinde bir ömür sürmeli, bildiğiyle amel etmeli. Artık o doğrudan ‘bildiklerinizle amel ederseniz, bilmediklerinizi size öğretir’ müjdesinin muhatabıdır. Yerine gelen ‘eğitim’in en meşhur tanımı ‘kasıtlı davranış değiştirme süreci’. Köksüz ve ruhsuz bir tanım. Hepsi bir tarafa; modern eğitim, ‘nesillerin idrâkten mahrum edildiği, şuurdan iğdiş edildiği bir ameliyathâne.’ Mustafa Gündüz’ün kaleme aldığı ‘Maâriften Eğitime’ kitabı, yaşanan değişimin keyfiyetini ortaya koymaktadır.Dört bölümden meydana gelen eserin İlk bölümde muhtevası itibarıyla diğer bölümleri de ilgilendiren Eğitim ve Modernleşme ilişkisi ele alınmıştır. Daha sonra Tanzimat, II. Abdülhamid ve Cumhuriyet dönemleri incelenmiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Muhtarlar Toplantısı'nda Konuştu: ‘Asimetrik Savaşa karşı Milli Seferberlik ilân ediyorum'

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaptığı son Muhtarlar Toplantısı’nda, içinde bulunduğumuz hâli ifade ederken şöyle dedi: ‘PKK-PYD, DAEŞ, FETÖ ve bütün terör örgütlerine karşı milli seferberlik ilân ediyorum. Yaşadığımız dönem, en az İstiklâl Harbi kadar önemlidir, kritiktir. Hayati sonuçlar doğuracak ehemmiyettedir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından dönemin güçleri, Türkiye’yi İç Anadolu’da sıkıştırarak, Sevr’de tasarladıkları bir avuç toprağa mahkûm etmek istiyorlardı. Aynen bugün Halep’te olduğu gibi.. Üst akıl dediğimiz şey her gün yeni şeytani plânlarla ortaya çıkıyor. Bugün hem bölgemiz hem de ülkemiz üzerinde çok sinsi, çok alçak, çok kanlı oyunlar oynanıyor.’

Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: “Kim Türkiye'yi tehdit ediyorsa, gereken cevabı vereceğiz”

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, yurt içinde ve yurt dışında yürütülen terörle mücadele ilgili değerlendirmelerde bulundu. Suriye’de terör örgütleri DEAŞ ve PYD’den temizlenen güvenli alanları hatırlatan Hükümet Sözcüsü, “Irak ve Suriye ile bin ikiyüz elli kilometre sınırımız olduğunu belirterek, “Terör örgütleri dışarıdan destek alamazlarsa bir hafta bile ayakta duramazlar. Türkiye’yi kim tehdit ediyorsa gereken cevabı vereceğiz” dedi. Teröre karşı birlik ve beraberliğin korunması gerektiğini vurgulayan Kurtulmuş, “Türk-Kürt kavgası çıkarmaya çalışanlar bunu başaramadılar. Çukur siyasetinden sonra HDP’nin yüzde 80, yüzde 90 oy aldığı yerlerde şimdi insanlar ‘yeter’ diyor. Artık sizi istemiyoruz diyor. PKK’ya lanet olsun diyor. Bu kavga millet düşmanı PKK ile millet arasındaki bir kavgadır. Fırat Kalkanı Operasyonu başlamadan önce Kilis’e her gün roketler düşüyordu. Çok sayıda insanımız da şehit oldu. Türkiye Cerablus operasyonunu yaparak DEAŞ unsurlarını temizledi. Sınırımız ciddi şekilde güvenliğe ulaşmış oldu.”

Müslümanlarla Dayanışma Platformu'nun Düzenlediği Panel: “İslâmî Bakış Açısıyla 15 Temmuz Darbe Girişimi”

Kocatepe Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen panel, Kur’an tilaveti ve mealinin okunması ile başladı. Paneli çok sayıda duyarlı Ankaralı ilgiyle takip etti. Panel, Müslümanlarla Dayanışma Platformu tarafından organize edildi.Oturum Başkanlığını, Genç Birikim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ali Kaçar’ın yaptığı panele Umran Kültür ve Medeniyet Hareketi Genel Başkanı Prof. Dr. Burhanettin Can,“Türkiye’deki Darbelerin Arka Planı ve Dış Bağlantıları,” Vahdet Vakfı Başkanı Hüsnü Aktaş, “Darbe Sonrası Öne Çıkarılan Kavramlar ve Kritiği,” İlkav Vakfı Başkanı Mehmet Pamak “15 Temmuz Darbe Öncesi ve Sonrasının İslâmi Bakış Açısıyla Değerlendirilmesi” başlıklı sunumlarıyla iştirak ettiler. Oturum Başkanı Ali Kaçar da başta Halep olmak üzere Coğrafyamızdaki katliamların devam ettiğini, terörü ve darbeleri ABD ve Batı’nın desteklediğini, bu terör bataklığının asıl sorumlusunun ABD olduğunu dile getirdi.


 
Halep Vahşeti ve Dünya Müslümanlarına Yapılan Zulüm

Günümüzde İslâm topraklarına, özelde Halep’e baktığımız zaman görünen manzara vahşetten başka bir şey değildir. Avrupa Hristiyan ittifakı, Amerika, Rusya, Uzakdoğu putperestleri, Asya kâfirleri, Afrika vahşileri, Arap mürtedleri ve zalim Şia hepsi bir olmuş Müslüman halkın tepesinden bombalar yağdırmakta, hedef ayırımı yapmadan kadın, çocuk, yaşlı demeden insanların param-parça edebilmektedirler. Hümanist Avrupa halkları (!) da bu duruma seyirci kalabilmektedir. İstila etmiş oldukları İslâm topraklarında yapılan barbarlığa birtakım mazeretler uydurarak televizyonları başında, sıcak odalarında, üzeri çeşit çeşit yiyeceklerle dolu yemek masalarında salyalarını akıtarak, şişman ve yağlı göbeklerini, kanlı elleriyle daha fazla doldurmanın gayreti ile en azından bu insanlık vahşetine seyirci kalmaktadırlar. Tarih boyunca bu barbarlar sadece Müslümanları değil, bütün insanlığı ezmişler, sömürmüşler ve insanları köleleştirmek için çeşitli tuzaklar kurmuşlardır. Bir anlamda vahşi köle düzenlerini devam ettirmek için her türlü çirkin oyuna başvurmaktan asla geri durmamışlardır.


 
Müsâdeme-i Efkâr'dan Bârika-i Hakikat Doğar

Söylenen her söze kulak vermek ve sözlerin en güzeline tabii olmak, mü’minlere vasıf kılınmıştır. Şair Namık Kemal “Müsâdeme-i efkârdan bârika-i hakikat doğar” demiş Yani fikirlerin çarpışmasından hakikat şimşekleri çakar. Düşünce-fikir alışverişi ve tartışmaları yeni fikirlerin doğmasına vesile olur. Hem fikrin sahibi aydınlanır bu alışverişten, hem etraftakiler. Müsâdeme-i efkârda bulunan Müslümanların gayeleri, haklı çıkmak değil, hakkı bulmaktır. Hakkı bulduktan sonra gayr-i meşru sözlere tâbi olmamaktır. Gaye hakkı bulmak değil de haklı çıkmak olunca, istismara uğramayan Rabbanî değer kalmaz. Müslümanların vasfı, sözü dinleyip en güzeline tâbi olmaktır. Bu hakikat muhkem nass ile sabittir: “Onlar ki, sözü dinlerler, onu en güzeline uyarlar. İşte Allah’ın doğru yola eriştirdiği bunlardır. Ve işte akıl sahipleri de bunlardır.”(Ez Zümer Sûresi:18) Müsâdeme-i efkâr’a tahammülü olmayanların söylenen sözleri dinlemeleri ve en güzeline tâbi olmaları mümkün değildir.

“Yâ Esefâ Alâ Yusuf”

“Acı dolu yaşama hoş geldin” diye fısıldarmış Hintliler, doğan bebeklerin kulağına. Acı, elem, sıkıntı, dert her yanda içinde kaygı olmayan şuh kahkahalar ya bir delinin veya burnunun ucunu göremeyenlerin tırmığı. “Biz insanı gerçekten bir sıkıntı içinde yarattık” (Beled Sûresi:4) âyetinin izahında Razi (rh.a)’in “Dünya hayatı elemdir veya elemden kurtulma çabası” tespitini okuyunca Hintlileri anlıyoruz. Bu tür bir elem dünya hayatının belirleyici unsurlarından birisidir. Yusuf’u kaybedince Beyt’ül Hazen (Acılar Evi) hâline gelen Hz.Yakup’un (as), elemi Yusuf oldu. Sarılamıyordu bedenine, koklayamıyordu saçlarını ama Yakup (as)’ın yüreği Yusuf’un acısıyla kavruluyordu. Zifiri karanlıklar içerisinde soluğu kesilmiş, yaralı diliyle kalbine ağır bir sitem yolladı Yakup (as): “Yâ Esefâ Alâ Yusuf” dedi ve gözlerine ak düştü. Yutkunuyor, yutkunuyordu.”

Tevbelerin Bile Tevbeye Muhtaç Olması...

Tevbe ibadeti Allah’ın kullarına büyük bir ikrâmıdır. Zayıf yaratılmış olan insanın hatasız olması mümkün değildir. Allah (cc) rahmeti gereği tevbe ve istiğfar ibadetini bizlere farz kılarak hata, unutma, yanılma, cahillik vb. sebeplerden dolayı yapılmış olan günahları affedeceğini beyan etti. İnsan zayıftır. Cahildir. Verilen nimetleri hakkıyla takdir edemediği için nankörlük eder. Lâkin irade zayıflığına karşı aklını kullanma ve irade gücü, cahilliğine karşı öğrenme kaabiliyeti ve ilim kaynağı olan kitap, unutma, hata etme, günaha sürüklenmesine karşı pişmanlık duygusu ve tevbe yolunun açık bırakılması gibi nimetler bahşedilmiştir kendisine. Yaratılış gayesi imtihan olunca iki zıt özelliği bünyesinde taşıması da kulluk mücâdelesi için elzemdir. Sözün özü insan imtihan gereği iki zıt kabiliyeti bünyesinde barındırır: ”Nefse ve onu şekillendirene. Sonra ona kötülüğü hem de ondan sakınmayı ilham edene. (Nefsini) tertemiz yapan kişi muhakkak umduğuna ermiştir. Onu alabildiğine örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır.” (Şems:8-10)

Küfür Cephesinin Allah Yolundan Alıkoyma Faaliyeti

İlahî kelâmda, küfürle ilişkilendirilen sıfatlardan birisi de ‘Allah yolundan alıkoyma’dır. Aslında bu, Allah’ın sevmediğini (Âl-i İmran 3/140), hidayet etmeyeceğini bildirdiği (Bakara 2/258) zalimlerin sıfatı olarak anılır, fakat aynı zamanda küfürle de ilişkilendirilir. Nitekim Hûd suresinin 18. ayetinin sonunda, “Bilin ki, Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir” buyurulduktan sonra, devam eden ayette zalimlerin üç sıfatı şöyle sıralanır: “Zalimler öyle kimselerdir ki, Allah yolundan alıkoyarlar, onu ‘eğri’ göstermek isterler, ahireti inkâr ederler” (Hûd Sûresi/ 19) Ahireti inkâr apaçık küfürdür, ‘Allah yolundan alıkoyma’ ve ‘Allah yolunu eğri gösterme’ sıfatları ise küfürle anılmakta; dolayısıyla bu sıfatlar da küfürle irtibatlandırılmış olmaktadır. Bu ilahî mesaj karşısında mü’min kendisini değerlendirmeye tabi tutmak ve böyle bir eğilim içinde ise bundan derhal vazgeçmek mecburiyetindedir. İlgili ayette, ‘Allah yolundan alıkoyma’ herhangi bir kayıtla kayıtlanmamıştır. Fakat çoğu defa meallerde ayete, ‘insanları’ kaydı eklenerek anlam sınırlandırılmıştır. Oysa ayet-i kerime bunu mutlak bir sıfat olarak ortaya koymaktadır.

Hakikat Yolculuğunda ‘Nefs Bilgisi'nin Önemi

Hakikati arayanların geçmiş tecrübeleri içinde nefsi anlama çabası önemli bir yer tutar. Zira hakikat yolculuğunda nefsin bilinmesi veya nefs bilgisi en kritik eşiklerden biridir. Hakikate talip olan herkes, yolculuğunun herhangi bir aşamasında mutlaka nefsin ne olduğunu merak etmiştir.Nihayet bu konunun hassasiyeti veciz bir sözle taçlandırılmıştır: “Nefsini bilen Rabbini bilir!” Bu noktada en önemli soru şudur:: Rûh veya “rûh” anlamıyla “nefs” hakkındaki bilgimiz ne kadardır? Öncelikle konuyla ilgili muhkem âyetin meâlini okuyalım: ‘Sana rûhtan soruyorlar. De ki: O, Rabbimin emri’ndendir. Size bu hususta az bir ilimden başkası verilmemiştir.’ (El İsrâ Sûresi: 85)İnsan, rûhunu ne derece bilebilir ki, böylece nefsini ve bu sayede de Rabbini bilmiş olsun? Konuyu inceleyen âlimler ve ekollerin genel olarak iki eğilimde olduğu dikkat çekmektedir. Müfessir, muhaddis, fakîh ve kelâmcıların çoğu, rûhla ilgili bazı açıklamalar yapsalar da, bu meseleye daha fazla dalmayı ve daha ileri söz söylemeyi uygun görmemişlerdir. Felsefeyle iştigal eden kelâmcı ve sûfîler ile bâtınî eğilim taşıyanların ise yorumlarına sınır çizemedikleri görülmektedir.


 

 

Ahilik Ugulamalarının Ahlâkî Yönü ve Günümüze Uyarlanması

Ahilik ve fütüvvet anlayışı içerisinde, bugün ve yarın da kullanılabilecek nazari ve pratik yönleri olan önemli değerler mevcuttur. Mesleki hayat içinde meslek ahlâkı denen konu her devirde olduğu gibi bugün de büyük önem taşımaktadır. Geçmişte atalarımız mesleki ahlâk konusunu bu tür organizasyonlar içinde sağlamaya çalışmışlardır. 24-25 Ekim tarihlerinde Milli Eğitim Bakanlığı Mesleki Eğitim Genel Müdürlüğü’nün Antalya’da düzenlemiş olduğu iki günlük bir toplantıya iştirak eden Erhan Erken’in, ikinci gün yapılan oturumda “Ahilik Uygulamalarının Ahlâki Yönü ve Günümüze Uyarlanması” başlığı altında yaptığı konuşmanın özetini sunuyoruz.