Misak Dergisinin 291. Sayısı Çıktı...
 FRANSA’nın başkenti Paris’te; haftalık mizah dergisi Charlie Hebdo’ya düzenlenen saldırı, (7 Ocak 2015) müstevlilerin emellerine hizmet eden gazeteciler tarafından “İslâmi terör” olarak nitelendirildi, arkasından saldırının “Fransa’nın 11 Eylül’ü” yaygarası piyasaya sürüldü. 

 

   Dünyanın Değişmeyen Gündemi: Küresel Terör ve Soygun

Terör felâketi ile Fransız Devrimi’nin getirdiği satanist kültürü birbirinden ayırmak kolay değildir. Yeryüzünde terör hadisesinin ortaya çıktığı ilk devlet Fransa’dır. Jakoben-Fransız devrimcileri, 5 Eylül 1793 tarihinden 1794 yılının Temmuz ayına kadar süren döneme ‘Terör Rejimi’ adını vermiş ve kendilerini gururla ‘terörist’ olarak vasıflandırmışlardır. BM Teşkilatı Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararları veto etme hakkı bulunun devletler (ABD,Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin) daha uzun yıllar ‘küresel terör’ eylemleriyle meşgul olmaya devam edeceklerdir. Dünya coğrafyası, kendilerini uluslararası sistemin patronu kabul eden beş devletin tapulu malı değildir. Bu imtiyazlı devletlerin kurdukları ve ayakta tutmaya çalıştıkları küresel ‘soygun düzeni’ daha fazla devam edemez.

   Misak Dergisinin 291. Sayısı Çıktı...

FRANSA’nın başkenti Paris’te; haftalık mizah dergisi Charlie Hebdo’ya düzenlenen saldırı, (7 Ocak 2015) müstevlilerin emellerine hizmet eden gazeteciler tarafından “İslâmi terör” olarak nitelendirildi, arkasından saldırının “Fransa’nın 11 Eylül’ü” yaygarası piyasaya sürüldü. Halbuki başta Fransa Cumhurbaşkanı olmak üzere; birçok Avrupalı lider, söz konusu saldırının ‘İslâm dinine ve Müslümanlara mal edilmeyeceğini’ ifade ettiler. Charlie Hebdo’ya yapılan saldırıyı, El Kaide’nin Yemen kolu üstlendi. Örgütün liderlerinden Nasser el Ansi, yayımlanan video mesajında ‘Allah’ın Resûlü’ne yapılan hakaretin cezasını vermek üzere görevlendirilen kahramanlar, verilen görevi başarı ile tamamlamışlardır’ dedi. Ayrıca  “saldırı emrinin/fetvasının El Kaide Örgütü’nün lideri Eymen el-Zevahiri tarafından verildiğini, finansmanının ise Suudi Arabistan El Kaidesi tarafından sağlandığını” bütün dünyaya ilân etti. Saldırıyı düzenleyen kardeşlerden Şerif Kuaşi’nin vurulmadan önce Fransız haber kanalı BFM TV’ye bağlandığı ve ‘ El Kaide’nin Yemen kolu tarafından görevlendirildiklerini’ ifade ettiği de malûmdur. Dolayısıyle bu saldırı hadisesini ‘komplo teorileri’ ile açıklamanın ve keyfi yorumlarda bulunmanın, hiç kimseye bir faydası yoktur. Maslahata da uygun değildir. 

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Batı Medyasının Hedefini Açıkladı: ‘Türkiye'nin Başarı Hikayesini Bitirmek İstiyorlar'

Brüksel’de AP ve AB yetkilileriyle görüşen Başbakan Ahmet Davutoğlu, Türkiye’ye karşı takınılan tavrı izah ederken, şu tesbitte bulundu: ’Dünyada uluslararası medya networkü var. Her şeyi yapıyoruz ama bu network bir karar vermiş. Türkiye’nin başarı hikayesi bitirilecek ve Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan şeytanlaştırılacak. Hedef bu. 2010 yılında yani Davos’taki “one minute”den sonra düğmeye basılmıştır. O hadiseden sonra Türkiye aleyhine harekete geçildiğini görüyoruz.. Türkiye’de davalara ve iddialara bakın hepsi bu tarihten sonra başlıyor. Bazı çevreler, Türkiye Başbakanı Avrupa Birliği ile görüşmeye gittiğinde sorguya çekildiğini zannediyorlar. Bilakis ben Türkiye Başbakanı olarak onların üzerine gidiyorum ve Türkiye’de basın özgürlüğü eleştirileri konusunda ne kadar temelsiz olduklarını söylüyorum.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez'in Tesbiti: ‘İslâmofobia Nefreti, Nefret İse Düşmanlığı Beraberinde Getiriyor'


Fransa’nın başkenti Paris’te; mizah dergisi Charlie Hebdo’ya 7 Ocak 2015 tarihinde düzenlenen saldırıda 12 kişinin ölmesi değişik tartışmaları beraberinde getirdi. Bu olayın yaşandığı gün, İslâm çoğrafyasında yaşanan terör olaylarını ve neticelerini hatırlatmakta fayda vardır. Nijerya’da Boko Haram örgütü bir kasabayı basmış ve 2000 kişiyi öldürmüştür. Irak’ta 83, Yemen’de 38, Suriye’de 23, ve Afganistan’da 18 kişi hayatını kaybetmiştir Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in ‘ İslâm coğrafyasında öldürülen 12 milyon Müslüman’a ses çıkarmayanların 12 kişi için düzenledikleri gösterileri ibretle izlediklerini’ belirtmesi, müstevlilerin emellerine hizmet eden medya aydınlarının hiç hoşuna gitmemiştir.

Ankara İnanç Özgürlüğü Platformu'nun 3 Ocak 2015 Tarihli Basın Açıklaması: “Bangladeş ve Doğu Türkistanlı Müslümanlara Yapılan Zulme Seyirci Kalmayalım”


Halkı müslüman olan ülkelere “Demokrasi, Eşitlik, İnsan Hakları, Hürriyet vs” getireceklerini söyleyerek müdahalelerde bulunan müstekbirler, adım attıkları her ülkeyi yaşanmaz hale getirmişlerdir. Onlara sorarsanız, “Biz insanların, insanca yaşaması için, onların haklarını savunmak adına bunu yapıyoruz” diyeceklerdir. Hâlbuki görünen odur ki, fitne ve fesadın yayılmasına vesile olmaktadırlar. Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimizin  “Onlara ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘biz ancak ıslah edicileriz!’ derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir” (El Bakara Sûresi:11-12) buyurduğu gibi, onlar fitne ve fesad çıkarmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Bu anlamda, özellikle halkı Müslüman olan ülkelere baktığımızda, bu tür bozgunculuk ve fitnelerin hangi seviyeye geldiğini görmemiz mümkündür. Ankara İnanç Özgürlüğü Platformu olarak, müslümanların ‘Bangladeş ve Doğu Türkistan’da yaşanan zulme seyirci kalmamalarını ‘ hatırlatıyoruz.

Hasta Adam: Avrupa Birliği

Bütün toplumlarda “su ve ateş” metaforlarının özel bir önemi vardır. Doğu Toplumlarında (Hint Kıtası vs.) “su” metaforu daha etkili iken Batılı Toplumlarda ‘ateş’ metaforu etkilidir. Rusya’da ateş sudan her bakımdan değerlidir. Ateşin huzuruna temizlenmeden çıkılmaz. Ortodoks Hıristiyanlar için Kilise’de ateş yakmak büyük bir ayindir ve bu ateşi görevliden başkası yakamaz. Kaderin garip bir cilvesi olarak Avrupa Birliği ilk olarak “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu” olarak kurulmuştur. Kısaca “Ateş ve Savaşın” birleştirdiği bir topluluktan bahsetmemiz mümkündür. Zaten Avrupa Birliği’nin ilk adımı 2. Dünya Savaşı sonrasında atılmıştır. Son yıllarda Avrupa Birliği, adeta Rusya ve ABD karşısında bir hiç olduğunu itiraf etmek mecburiyetinde kalmıştır. 


 

 

Kalblerin Takvâsı

Kur’ân-ı Kerim’de kalbe nisbet edilen kavramlardan biri de takvâdır. Takvâ terimi, esas itibariyle “herhangi bir şeyi ona zarar verecek şeylerden korumak” mânasına gelen vikaye mastarından türemiş bir isimdir. Lügatte “Nefse zarar verebilecek her şeyden titiz ve ciddi bir şekilde korunmak ve sakınmak” anlamına gelir. Şer’î örfte ise “Kişinin taatte bulunarak nefsini Allah’ın vikayesine koyması ve bu suretle ahirette zarar ve elem verecek şeylerden kendini iyice koruması” diye tanımlanır. Takvâ ile ilgili daha başka tariflere de yer verilmiştir. Takvâ küçük ve büyük demeden bütün günahlardan kaçınmaktır. Takvâ dinin esasıdır; yakîn mertebesine kişi onunla yükselir. Takvâ, kalblerin ve ruhların gıdasıdır; onunla necate vasıl olunur. Kalblerin takvâsı, İslâm ümmetinin en büyük sermayesidir.


 

 

Evcilik Oyunu Değil, Evlilik...

Evlilik bir “Evcilik oyunu” değildir. Bu sebeble titiz davranılması gerekir. Yap boz oyunu değildir ki, kurduğun evi bozup yeni yeniden kurmaya kalkışasın. Özellikle gençlerin şu hususu  iyi bilmeleri gerekmektedir. Evlilik, eşin belirli gün ve gecelerde  kırmızı gül getirdiği romantik ve  toz pembe sahnelerden oluşan bir birliktelik değildir. Evlilik, kulluk yürüyüşünde sana ömür boyu eşlik edecek yol arkadaşını seçmektir. Evlilik, tevhid davasının hakim olması için  mücadelesinde kendisine yardımcı seçmektir. Gençlerin dikkate almaları gereken en önemli hususlardan birisi de,   duyguyu ön plâna alıp aklı geriye itmemeleridir. Zira duygular aklın önüne geçtiğinde, sağlıklı karar vermesi mümkün değildir. Duygu olmasın dediğimi zannetmeyin, elbette ki, görmek beğenmek ve hoşlanmak olmalı ama  kararlar aklın kontrolünde gerçekleşmelidir. 


 

 

Rivayetleri Tahlil Yöntemleri Açısından Kureyş-Hilâfet İlişkisi

Bütün Akaid kitaplarında hilâfet konusuna yer verilmiş ve ‘Halifeler Kureyştendir’ hadis-i şerifi delil olarak zikredilmiştir. Bu hadisin sahih, hatta manevi mütevatir olduğunu söyleyen muhaddisler vardır. İslâm âlimleri ‘Hilâfet meselesiyle ilgili rivayetlerde kullanılan ifadeler nasıl anlaşılmalıdır? Bunlar birer haber midir, haber siygasıyla verilmiş emir midir?’ suallerine cevap vermeye gayret etmişlerdir. Bazı âlimler, halifelerin Kureyşten olması meselesini tahlil ederken ‘Bunun sıhhat şartı değil, efdaliyet ve kemâl şartı olduğu görüşündedirler. Sadruşşerî‘a gibi bazı ûsûl âlimleri bu şartın, ilim ve adâlet şartında olduğunu, zarûzi hallerde düşeceğini ifade etmişlerdir. Mutezileden Nazzâm ile Hâricîlerin şaz bir görüş olarak, bir haksızlık yaptığında kolayca azledilebilmesi için “halifenin Kureyş’ten olmamasını” tercih ettikleri, Şianın ise konuyu daha da özele indirgeyerek, liderlik işinin, Kureyş içinden yalnızca Haşimoğullarına has gördükleri de malûmdur. 


 

 

Cennet, Rabbanî İmtihanın Bedeline Katlanmışların Yurdudur

Mü’min insanın hayatı, imanından kaynaklanan ve sünnetûllaha dayanan imtihanların malzemesidir. Mü’min insan Allah yolunda bedel ödeyen insandır. Bu hakikat muhkem nassla sabittir:” Sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda Rasûl ve beraberindeki mü’minlerle birlikte “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır.’ (El Bakara Sûresi: 214) Bu âyet-i kerime’ye göre hayat, Firavunlara boyun eğmeden, Bel’amlara aldanmadan, Karunlara özenmeden imanın imtihanını verme serüvenidir. Ayrıca bu âyet-i kerime ‘Allah yolunda Allah için sefere çıkmış mücahidleri terbiye ediyor. Düşmandan gelecek eziyet ve meşakkate karşı sabrı/direnişi öğretiyor. Cennet, mü’min olarak sızlanmadan ve şikâyette bulunmadan imtihanın bedelini ödeyenlerin mükâfatıdır.’


 

 

Sünnet'in Dindeki Yeri

Vahdet Eğitim, Yardımlaşma ve Dostluk Vakfı Gaziantep Temsilciliği tarafından organize edilen ‘Kozaklı-Hizmet İçi Eğitim Programları’ her yıl yapılmaktadır. Eğitim programlarında, ehil olan bazı hocaefendiler, hazırladıkları tebliğlerini sunmaktadırlar. Geçtiğimiz yıl, muhterem İbrahim Serin Hocaefendi ‘Sünnet’in Dindeki Yeri’ başlıklı bir tebliğ sunmuştur. Düzenli olarak yapılan ‘Vahdet Vakfı-Hizmet İçi Eğitim Programları’nda sunulan tebliğlerden bazılarını, özet olarak yayınlamaya karar verdik. Hayırlara vesile olmasını dileriz. Bilindiği gibi İslâm fıkhının temel kaynakları Kur’ân-ı Kerim, Sünnet’i Seniyye, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. İslâm’ın bütün hükümleri bu kaynaklardan istinbat edilir. İmam Serahsi, (rh.a) Sünnet’i; ‘‘Rasulullah (sav) ve ashab-ı kirâmın üzerine olduğu yol’’ diye tarif ettiği malûmdur. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaate mensup olan müslümanların, bu tarifte yer alan keyfiyeti iyi düşünmeleri gerekir.


 

 

Bir Mürşid-i Kâmil: ‘Mahmud Sâmi Efendi'


Son devrin gönül sultanlarından Muhmud Sami Efendi; Arapça, Farsça ve Fransızcayı mükemmel derecede bilirdi. Bir İtalyan Müslüman İstanbul’a gelmiş, Mahmud Sami Efendi onunla Fransızca konuşmuş ve Fransızca telkinlerde bulunmuştur. Bir konferans sonrası merhum Üstad Necip Fazıl’a “Sami Efendi hakkında ne dersiniz?” diye sorulur: “O gökten inmiş bir yağmur damlası gibi saf, berrak ve temizdir. O idrofil pamuk gibidir. Hangi yaraya koysanız merhem olur, iyi gelir.‘  Mahmud Sami Efendi, şer’i şerifin hükümlerini hayata geçirmek hususunda gayet hassastır. Bir defasında nişan merasimine davet edilmiştir. Damadın yüzüğünü takması kendisinden rica edildir. Sami Efendi tepsideki yüzüğün altın olduğunu görünce, hiç kimseye bir şey demeden kendi yüzüğünü çıkarıp damadın parmağına takmış ve: “Bunu, bugünün hatırası olarak kabul edin, Altın yüzüğü de hanımınıza hediye edersiniz” tavsiyesinde bulunur. Böylece İslâmiyet’in altından yapılan süs eşyalarını erkeklere yasakladığını gayet nazik bir üslupla öğretmiş olur.


 

 

Oryantalizmin Kısa Tarihi

Oryantalizm kısaca ‘Doğuya hâkim olmak, onu yeniden kurmak ve onun amiri olmak için’ Batı’nın kurduğu tuzakları ifade eder.Misyonerlerin önünü açmak ve İslâm topraklarını ele geçirmek için faaliyet gösteren oryantalistler, önemli mesafeler kaydetmişlerdir. Oryantalizmin öncülerinden kabul edilen Ignaz Goldziher’den yakın dönemde Wansbrough, Micheal Cook ve Patricia Crone’a kadar pek çok Oryantalistin ana hedefi, Kur’an-ı Kerim’in ‘İncil ve Tevrat esas alınarak Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yazıldığını’ ve Kur’ân’ın ilahi bir kitap olmadığını ispat etmektir. Benzer bir şekilde, hadislerin hiç birinin sahih olmadığı, sonraki nesiller tarafından uydurularak Hz.Muhammed’e (s.a.v) atfedildiği fikri de, yine Oryantalistler tarafından piyasaya sürülen bir yalandır. Ne yazık ki, hadis ve İslâm fıkhı konusunda Oryantalistlerin; ikna edici hiç bir tarihi delile dayanmadan ileri sürdüğü bu görüşler, bugün modernizmi savunan Müslümanlar arasında yaygınlık kazanmış durumdadır.

Misak Dergisinin 290. Sayısı Çıktı...

MÜNZEL kitaba dayanan bütün dinleri mahkûm eden ve lâik-seküler ideolojileri dünya siyasetinin belirleyici unsuru haline getiren modernizm, medeni vahşet düzeninin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Soğuk savaş döneminden sonra, dünya üzerinde yaşanan ‘ideolojik mücadele’nin bittiğini iddia eden Samuel P. Huntington, yeni oluşmakta olan dünya düzeninde ‘dini/kültürel savaşların kaçınılmaz olduğu’ tezini ortaya atmıştır. Huntington’a göre ‘ideolojiler arasındaki mücadelenin sona ermesi; medeniyetler arasındaki mücadeleyi ve yeni savaşları ortadan kaldıramaz. Daha açık bir ifadeyle ‘en güçlüye’ her zaman bir ‘alternatif güç’ doğacağı için, tarihin sonu gelmez. Kapitalist-liberal değerleri tehdit eden Komünizm’in ortadan kalkmasından sonra, batının en büyük düşmanı ‘İslâm Medeniyeti’ ve Asya’da gücünü koruyan ulusal uygarlıklardır.’

Uluslararası Sistemin Kırmızı Çizgileri ve Arap Baharı Üzerine Notlar

Günümüzde demokrasi ve çağdaş uygarlık adına piyasaya sürülen yönetim teknikleri, zalim politikanın ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Zalim politikada; ideolojik anlamda şüpheler, hakkın inkârı, insan haklarını tahrip ve iktisadi hayatı zaafa uğratmak için işlenen çirkin fiiller ön plândadır. Halkı Müslüman olan ülkelerde yaşanan siyasi mücadeleleri tahlil ederken, hem askeri vesâyet kültürünü, hem de Batı’dan ithal edilen politik-ideolojik tercihleri dikkate almak gerekir. Bu ülkelerde adaleti hafife alan ve İslâm Fıkhı’nı mahkûm etmek için ellerinden gelen gayreti sarf eden politikacılar, bürokratlar ve aydınlar, kendi halklarına ihanet etmişlerdir.Uluslararası sistemin kırmızı çizgilerinden birisi, ABD   emellerine hizmet etmeyen ve İslâmi Devlet/Hilâfet nizamını savunan kimselerin iktidara gelmemesidir. 

İSEDAK Toplantısı'nda Konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Tesbitleri: ‘Dışarıdan Gelenler Bizim Ölümüzü ve Petrolümüzü Seviyorlar'


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü dolayısıyla yayımladığı mesajda, şu tesbitlerde bulundu: “Dünyanın muhtelif yerlerinde en temel insan haklarının ihlal edildiğine, milyonlarca insanın bu haklardan mahrum bırakıldığına şahit oluyoruz. Kendi vatandaşlarının can emniyetini, hayat hakkını hiçe sayan, kendi insanına zulmeden rejimler, başta Suriye ve Mısır olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde hiçbir yaptırıma maruz kalmadan eylemlerine rahatça devam edebiliyor. Türkiye olarak, dünyanın neresinde olursa olsun, zulme, haksızlığa ve hukuksuzluğa karşı çıkmaya, mazlumların sesi, insanlığın vicdanı olmaya devam edeceğiz. Bizi susturmaya çalışanlara, aleyhimize kampanya yapanlara aldırmadan, dünyadaki adaletsizlikleri açık yüreklilikle ifade etmeyi sürdüreceğiz.”

Aydınların ‘Özgür Basın Susturulamaz' Yaygarası ve Tahşiye Dosyası

Tahşiye Davası kapsamında on altı ay hapiste yatan Gazeteci-Yazar Mustafa Kaplan ‘Paralel yapıya mensup polislerin kendilerine kumpas kurduklarını ve El Kaideci diyerek iftira attıklarını’ ifade etti ve şu tesbitte bulundu: “Bize yaptıkları operasyon ilk olarak Fetullah Gülen’in 6 Nisan 2009 tarihinde yaptığı konuşma ile başladı. İki gün sonra Samanyolu’ndaki Tek Türkiye dizisinde de Tahşiye’den bahsettiler. Daha sonra İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Fuat Yılmazer’e bağlı İstanbul Emniyet İstihbarat Şube Müdürlüğü; isimsiz, tarihsiz, imzasız bir sahte ihbar mektubunu bahane ederek, ‘El Kaide Bağlantılı’ terör örgütü iftirasıyla operasyonu başlattılar.” Aynı kumpasın neticesinde Ankara, Aksaray, Bitlis, Bursa, Elazığ, Erzurum, Kayseri, Konya, Malatya, Muş, Sivas ve Van illerinde bazı müslümanların tutuklandığı,bazılarının mahkum edildiği malûmdur. 

Küresel Terörist ABD'nin Gerçek Yüzü: ‘CIA'in Tüyler Ürperten İşkence Raporu'

Guantanamo’da yapılan işkence raporunun bir bölümü geçtiğimiz ay yayınlandı. Ancak tamamı 6 bin 300 sayfa olan raporun sadece 600 sayfalık özeti yayınlandı. Guantanamo’da beş yıl tutuklu kalan ve 2096 yılında serbest bırakılan Murat Kurnaz, ’ Yapılan işkenceleri ifade edebilecek kelime bulamıyorum.Gözlerimle gördüm ve yaşadım. Ne çocuklara, ne yaşlılara değişik muamele yapıyorlardı’ diyerek, masûm insanlara terör uygulayan ABD’nin içyüzünü anlattı. Guantanamo’da yaşadıklarını hala çok iyi hatırladığını söyleyen Kurnaz, şöyle devam etti: ’Aramızdaki en ufakların yaşı 10-12 arasındaydı. Bir çok tutuklunun daha yaşı 14’tü. En büyüklerin yaşı 86-87 civarındaydı. Büyükler arasında gözleri görmeyen, kulakları duymayan yaşlı dedeler vardı. Çocuklara hangi işkenceleri yapıyorlarsa, ihtiyarlara da aynısını yapıyorlardı.’

Hayır, Bu Cinayetleri İşleten Benim Dinim Değil!...

Müslümanların kendi şahsî davranışlarından kaynaklanan yanlışları, hataları veya suçları, sadece şahıslarının değil, bütün İslâm Milleti’nin ve İslâm’ın hesabına yazılmaktadır. Bu noktada, kendimizi teselli etmek için, genelde, başkalarının zulümlerini hatırlıyor ve hatırlatıyoruz. Bu, kendi acı gerçeğimizden kaçıştan başka bir şey değildir. Başkalarının kötülükleri, ‘sui-misal, misal olmaz’ anlayışınca, bize örnek olamaz. Biz İslâm Milleti olarak, taşıdığımız insanî değerler açısından diğer bütün insanlardan daha yüksek sıfatlara sahib olduğumuzu iddia etmekle beraber, kendi içimizdeki bir takım akılsızların işledikleri yüzünden, hepimizin yüzünün kara olduğunu ve beşeriyyet için bir kurtarıcı nefha ve nefes olduğuna inandığımız İslâm’ın gül yüzüne leke düşürmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürüldüğünü anlamak istemiyoruz.

İslâm Coğrafyası'nda Yaşanan Meşrûiyet Krizi

Günümüzde kelimenin tam anlamıyla bir meşrûiyet krizi yaşanıyor. Aileler, cemiyetler, devletler, ülkeler, insana benzerler. İnsan için en önemli tehlike kalb krizi olduğu gibi, ferdler, aileler, cemiyet ve devletler için de en büyük tehlike meşruiyet krizidir. Hakkı inkâr edip hukuku hafife alan ve kendi keyiflerini kanun haline getirip hukuk diye dayatanlar, yerden göğe kadar gayr-i meşrudurlar. Şeriatullah’a tabi olmayan hevaya tabi olmuştur. Hevaya tabi olan da gayr-i meşru hale gelmiş demektir. Allah’ın inzal ettiği hükümlerden gayrisine uymak, hevaya uymaktır. Hevaya uymak ise, Allan’ın indirdiği hükümleri ortadan kaldırmaktır. İster uygarlık adına, ister kültür adına olsun ve isterse başka bir şey hesabına olsun hevalarına tabi olanlar, Allah’ın indirdiklerine tabi olmayı ortadan kaldırıyorlar. İşte onların bu yaptıkları şey cahiliyyedir. Rabbini hidayetten inhiraf eden her kavim, hevaya ittiba ediyor demektir.

Evlât Eğitimi ve Sorumluluklarımız...

Mükerrem bir varlık olan insanoğlunun; yaratılış hitmetine uygun bir hayat yaşayabilmesi için, yüklendiği emanetin kadr-û kıymetini bilmesi ve ilahi tekliflere uygun amellerde bulunması zaruridir. Geniş anlamıyla İslâmi eğitimi ‘mükellefe Allah’ın (cc) razı olacağı davranışları kazandırmak’ şeklinde ifade etmek mümkündür. Bu nedenle muvahhid müminler, dünya nimetlerini isterken Allah’ın rızası doğrultusunda istemeli ve sahip olduktan sonra da hedefleri rıza-i ilahi olmalıdır. Muvahhid müminlere her konuda hayat rehberi olsun diye indirilmiş Kur’an’da çocuk istemenin gerekçesi, Hz Zekeriyya’nın şahsında muşahhaslaştırarak müminlere örnek verilmektedir: ”Yâ Rabbi, bana kendi katından temiz bir nesil bahşet. Doğrusu sen duâyı işitirsin.” (3/Âl-i İmrân Sûresi: 38) Unutmayalım ki vücûd için omurga ne ise, İslâm toplumu için aile olur. Anne ve baba ‘muttaki mü’min’ vasfına haiz olursa, kendilerine emanet edilen çocuklarının da aynı vasfa nail olması mümkündür.

İmân, İslâm ve Nifâk Kavramları Üzerine Notlar

Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) tebligat ve uygulamalarının ilk muhatapları; sadece sahabe topluluğu olduğu için, İslâm’ın temel hedeflerini tesbit ederken onlardan gelen sahih rivayetlerinin dikkate alınması gerekir. Eh-i Sünnet ve’l Cemaat terimi, Peygamberimizin sünnetini ve ashabının tercihlerini dikkate alan mü’minleri ifade eden bir terimdir. Tevhidin aslı kitaba ve sünnete sımsıkı sarılmak, hevâya tabi olmaktan ve bid’attan ictinap etmektir. Bazı muteber hadis mecmualarında iman ve İslâm kavramları biririnin müradifi olarak kullanılmıştır. İmam-ı Maturidi “Kitabû’t Tevhid” isimli eserinde, iman ve İslâm terimlerinin keyfiyetini izah ederken şu tesitte bulunmuştur: “Bize göre iman ile İslâm; her ne kadar lûgat ve lafız itibariyle manaları farklı da olsa, kendileriyle murad edilen keyfiyet aynıdır.”İman ile İslâm kavramlarının farklı keyfiyete haiz olduğunu iddia edenler (Zevahir uleması) bedevilerle ilgili âyetleri dikkate almışlardır.