Peygamberlik, Tebliğ ve Hikmet
 İsmet (masûmiyet), sıdk, tebliğ, fetanet ve emanet gibi sıfatlara haiz olan peygamberlerin tebliğ ettikleri hakikatlere uygun amellerde bulunmak, her müslümanın üzerine farzdır.

   Peygamberlik, Tebliğ ve Hikmet

 




İsmet (masûmiyet), sıdk, tebliğ, fetanet ve emanet gibi sıfatlara haiz olan peygamberlerin tebliğ ettikleri hakikatlere uygun amellerde bulunmak, her müslümanın üzerine farzdır. Sünnetûllahı hafife alan, risâlet ve nübüvvet vazifesinin keyfiyetini idrak edemeyen bir mükellefin, imtihanı kazanması mümkün değildir. Tevhidin aslı; kitaba ve sünnete sımsıkı sarılmak, hevâya tabi olmaktan ve bid’atten ictinab etmektir. Hesap gününe hazırlanan her müslümanın; Allahü Teâlâ’nın (cc): “Bir de peygamber size ne emir verdiyse onu tutun. Nehyettiğinden de sakının” (Haşr: 7) emrine ittiba etmesi farzdır. Peygamberlik, tebliğ ve hikmet meselesi, inanılması zaruri olan birçok hükmü beraberinde getiren bir meseledir. Misak Dergisi yazarlarından muhterem N. Mehmed Solmaz Hocaefendi’nin kaleme aldığı ‘Peygamberlik, Tebliğ ve Hikmet’ isimli eser, uzun süren bir çalışmanın mahsulü olarak ortaya çıkmıştır. 

   “Çözüm Süreci”nin Muhatabı, Korsan Devlet ve Kobani Ayaklanması

AK Parti Hükümeti Çözüm Süreci’ni başlatmadan ve ‘Akil İnsanları’ devreye sokmadan önce; meseleyi tahlil etmediği ve bölge milletvekillerinin telkinlerine kapıldığı için yanlış bir adım atmıştır. Çözüm Süreci’nin muhatabı PKK/KCK militanları veya onların emrine uymayı siyaset zanneden HDP milletvekilleri değil, samimi olarak çözüm isteyen Kürt halkının tamamı olmalıdır. Ak Parti Hükümeti’nin; resmen olmasa bile, pratikte Çözüm sürecinin muhatabı olarak PKK’yı ilân ettiğini gizlemenin bir anlamı yoktur. Bu tercih, PKK/KCK sözcülerini, Kürtlerin tek temsilcisi durumuna getirmiştir. Kobani bahanesiyle gerçekleştirilen ayaklanmada öldürülen Hüda-Par üyelerinin tamamı, dindar Kürtlerdir. Halkların kardeşliği sloganını dilinden düşürmeyen PKK/KCK sözcülerinin önce kendi halkının ‘din ve vicdan hürriyetlerine’ saygı göstermeyi öğrenmeleri gerekir. HDP’nin Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen eşbaşkanları ile bırakın ‘Çözüm Süreci’ni başarıyla devam ettirmeyi, Kürt sorununu müzakere etmek bile kolay değildir.

   Misak Dergisi 288. sayısı çıktı...

TÜRKİYE Kurban Bayram’ının dördüncü gününde; HDP Eş Başkanı’nın militanlarını Kobani’de yaşanan hadiseleri protesto için sokağa çağırmasıyla vahşi bir kıyama sahne olmuştur. 7-8 Ekim olaylarının KCK’nın planlı ve örgütlü bir eylemi olduğunu gizlemek mümkün değildir. Olayların yoğun yaşandığı şehirler yangın yerine dönmüş, vahşi cinayetler işlenmiş, kuyumcu dükkanları soyulmuş ve esnafın malları yağmalanmıştır. Bazı şehirlerde sokağa çıkma yasağının ilân edildiği malûmdur. Ardı ardına hızlıca yaşanan bu olayların sadece Kobani tepkisi ile geliştiğini söylemek için ya kör bir ideolojik saplantıya sahip olmak ya da aşırı iyimser olmak gerekir.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin Takınacağı Tavrı Açıkladı: ‘Oyunun Şartlarını Görmeden Suriye'ye Girmeyiz'

Başbakan Ahmet Davutoğlu CNN’in ünlü programcısı Christiane Amanpour’a verdiği demeçte Suriye’ye karadan müdahale için ‘Beşşar Esed rejiminin hedef alınması’ şartını öne sürdü. Davutoğlu’na göre, Beşşar Esed durdurulmazsa IŞİD tehdidi daha da büyüyecek, hatta sadece Kobani değil daha fazla sayıda şehir IŞİD’in eline geçecek... Davutoğlu, Türkiye’nin karadan asker gönderebileceğini ama bunun ancak ve ancak, Amerikan stratejisinin Beşşar Esed rejimine son verilmesini de içerdiği bir noktada gerçekleşebileceğini söylüyor. Başka bir deyişle Davutoğlu ABD’ye ‘Beşşar Esed Şartı’ getiriyor. Başbakan Davutoğlu’nun kara harekâtına katılmak için getirdiği bir diğer şart ise; “Suriye içinde uçuşa yasak ve güvenli bölgeler oluşturulması”. Siyasi gözlemcilerin değerlendirmelerine göre ABD’nin ‘Diktatör Beşşar Esed’in iktidarına son verilmesi’ şartına soğuk bakmasının sebebi Rusya’nın takındığı tavırla ilgilidir. 

Erdoğan'dan İlginç Bir Tarih Dersi, ve...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyîb Erdoğan’ın 13 Ekim günü Marmara Üniversitesi’nde hele de Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yıldönümü üzerine yaptığı tarihî değerlendirmeleri, fevkalâde önemliydi. Çünkü, onun fikirleri az çok biliniyordu, ama, uhdesinde bulunan cumhurbaşkanlığı vazifesi itibariyle, o makamdan, müslüman coğrafyalarının bugününü çok yakından ilgilendiren Birinci Dünya Savaşı ile ilgili olarak ilk kez bu derece çok net ve tarihî reddiye manifestosu niteliğinde bir değerlendirme yapılmış oluyordu. Bu noktaya gelinmesinin kolay olmadığını belirtmek için, (40 yıl öncelerde vefat eden) ünlü ingiliz tarihçi-filozofu Arnold Toynbee‘nin bir tesbitini de hatırlayabiliriz. Emperyalistler güçler, ‘parçala-hükmet..’ siyasetine uygun ve ‘teslim ol, barış olsun..’mânâsını dayatan ‘Pax Romana’ (Roma usulü barış) denilen anlayışın bugün de, ‘Pax Americana’ (Amerikan tipi barış)  versiyonu bir hayat tarzı olarak dayatılıyor müslüman toplumlara.. O boyunduruk hâlâ da hepimizin boynunda.. Bu boyunduruğun kırılıp atılması gerekiyor.

ABD, Suud ve İran Kıskacında Suriye Direnişi

Suriye’de halkın başlattığı barışçı eylemlerin silahlı mücadeleye dönüşmesinin ardından, küresel ve bölgesel güçler kendi çıkarlarına uygun ve kendileri için “vekâlet savaşı” yürütebilecek gruplar aramaya başladılar. Savaşın ilk iki yılında Silahlı Muhalefet’in tek temsilcisi olan Özgür Suriye Ordusu, tek merkez yönetiminden yoksun olması ve ideolojik hedeflerinin belirsizliği nedeniyle parçalanmaya başladı. Bu noktada ABD ve Batı, Esed rejiminin devrilmesi sonrasında, İslâmi grupların yönetime sahip olacağını anlayarak bir yol ayrımına geldi. İran ve Rusya tarafından desteklenen Esed’in iktidarda kaldığı bir Suriye mi, yoksa kendi çıkarlarıyla uyuşmayan, İsrail’in güvenliğini tehlikeye atacak Esed’siz ama “radikal İslamcıların” yönetimindeki bir Suriye mi? Batı, üçünçü bir yol bulmakta gecikmedi. Buna göre hedeflenen, her iki “düşmanın” mümkün olduğu sürece birbirleriyle savaşarak birbirlerini zayıflatması ve “ılımlı” olarak adlandırılan, ABD için vekâlet savaşı yürütebilecek laik-seküler grupların tespit edilerek her türlü siyasi ve askeri desteğin sağlanmasıydı.


 
İman Üslûbunun Hayata Yansıtılması

İstikamet üzere ibâdet edip Allah’ın şeriatını Allah’ın arzında hayata hâkim kılmak için çalışmak, imanın üslûbundandır. İmanın üslûbu, insanoğlunu Allah’ın indirdiği hükümlerden gayrisiyle idare etmeme çabasıdır. İnsan mükerremliğinin korunması; insanın insan olması ve insan kalması, Allah’ın indiridiği hükümlerle idare edilmesiyle mümkündür.Şunu bilelim ki; insanın mükeremliğinin korunması, bir maksadı ilâhîdir. Hayatın bütün karelerinde ve kademelerinde yapılan bütün uygulamalarda insanın mükerremliğinin muhafaza edilmesi hususundaki hassasiyet, iman üslûbunun hayata yansımasıdır. Kur’ân ile idare olunmak, imanın insan hayatındaki tezahürüdür. Ferd, aile, cemiyet ve devletin idaresinin kesintisiz ve eksiksiz Kur’ân’a bırakılması, bozulan kilidi, onun yapıcısı olan ustaya tevdi etmek; hastayı doktora götürmek gibidir. 

Ölüm ve Ötesi

Hesap vereceğine inanan insan söz ve eylemlerini kontrol altına alır. Bugün ektiğini yarın biçecek olan insanın ne verimsiz toprağa ekin ekmesi ne hasadını kendi eliyle heba etmesi akıl kârı değildir... Dünya hayatı imtihan yeridir. Rabbimiz şöyle buyurmuştur; “Hanginizin daha iyi amellerde bulunacağını imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur” (Mülk. 1-3). İyi amelden kasıt hiç kuşkusuz, Allah’ın razı olduğu amellerdir. Hayat, gayesi, hedefi, ne ve nasıllığı belirlenmiş bir yoldur. Hayat, Allah’ın rızasını kazanma yolunda olan bir yarıştır. Bu yarışta başarabilmek için insana lüzumlu yetenekler ve yardımcı faktörler verilmiştir. Onları hayat kanunları doğrultusunda yerli yerince kullananlar başarılı, kullanamıyanlar başarısız olurlar... Şüphesiz dünya hayatının bütün bu önemli safhaları, Sünnetullah gereği birer imtihan olarak beşerin önüne konulmuştur. Bu gerçeği ancak İlahi kitap ve gönderilen peygamberden öğrenmek mümkündür. 

Kur'ân ve Sünnet Hakemliğine Başvurmak İman Alâmetidir

Mü’minler için itaat meselesi, bir iman meselesidir. Müslüman olarak kime veya kimlere itaat edeceğimiz meçhul değildir. Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlerden olup Allah ve Rasûlü’nün hükmüne bağlı kalan ve asla onun dışına çıkmayan ulu’lemr’e itaat meselesi, tartışma kabul etmez. Âyet-i Kerime’deki tertibi Rabbanîliğin bir gereği olarak ilk itaat Allahû Teâla’yadır. İkinci derecede itaat Rasûl-i Ekrem (sav)’dir. Üçüncü olarak itaat ulu’lemre/ulema ve umerayadır. Allah’a itaat tek başına zikredilmiş, Rasûlüllah (sav) ile Ulu’lemr’e itaat ise birlikte beyan edilmiştir. Bu, idareciye itaatin ancak Rasûlüllah (sav)’e itaatten bir parça olduğunu, idarecinin Rasûlüllah (sav)’in emirlerine muhalefet ettiğinde itaat olunma hakkını kaybettiğini ifade eder. Keza idareciye itaatin üçüncü derecede geldiği gösteriyor ki, Allah’ın ve Rasûlü’nün emirlerine aykırı davranan idareciye itaat yoktur. Ulu’lemr Allah’ın ve Rasûlünün emriyle emrettiği takdirde itaat olunur, bunların emirlerine muhalif bir şey emrettiğinde sözü dinlenilmez, itaat olunmaz.

Cihadi Hareketleri Zaafa Uğratan İki Unsurun Tahlili

Cihadi hareketleri tehdit eden iki temel tehlikeden bahsedebiliriz. Bunlardan biri kalp katılığı, diğeri ise fıkhi meselelerdeki lakaytlıktır. Bu konuda Allahü Teâlâ (cc) şöyle buyurmuştur: “Bununla beraber müminlerin hepsinin birden topyekûn savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar da din ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları uyarmalıdır ki, böylece Allah’ın azabından sakınırlar.” (Tevbe Sûresi: 122) Âlimlerin vazifesi cihada katılanların kalplerinin katılıklarını gidermek ve onların (öfke ve nefret sebebiyle) fıkhi hükümlerin sınırlarının dışına çıkmalarını engellemektir. Cihad Hareketleri’nin bir başka düşmesi muhtemel fitnelerden birisi de “Tekfir Hastalığı”dır. Liderlik sevdası, cehalet, dünyevi ihtiraslar ve ganimet hevesi gibi unsurlar, tekfir hastalığının yayılmasına sebeb olabilir. 


 

 

İslamî Hakikatlerin Tebliği İle Cihadın Münâsebeti

Cihad ibâdetini, sadece silâhlı mücadele (kıtal) şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Kur’an ve sünnette cihad kavramı “mükellefin yaratılış hikmetine uygun amellerde bulunması, insanlara iyilikleri emretmesi, onları kötülüklerden alıkoyması, müşriklerin şerlerini silahla önlemesi ve Allah’a (cc) ihlâsla ibâdet etmesi” gibi keyfiyetleri ifade için kullanılmıştır. Bazı muteber fıkıh kitaplarında “Allah (cc) yolunda can, mal, dil ve diğer vasıtalarla yapılması zaruri olan mücadelede, mükellefin elinden gelen gayreti sarfetmesine cihad denilir” tarifi esas alınmıştır. Cihadı, silahlı mücadele ve savaşla sınırlandırmak doğru değildir. Cihad ibâdeti insanları İslâm’a davet için değil, yeryüzünde fitne ve fesadın yayılmasını arzu eden müstekbirleri/harbileri zaafa uğratmak için meşru kılınan bir ibâdettir. Bütün muteber kaynaklarda ‘Kıtalden/cihaddan maksad; müslümanların emniyet içerisinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme (edâ edebilme) imkânına kavuşmalarıdır’ hükmüne yer verilmiştir. 

Merhum Naim Karaman Hoca Efendi

Geçtiğimiz Ağustos ayında vefat eden M.Naim Karaman Hocaefendi; ‘Müslümanlar için anın vacibi, cemaat haline gelmeleridir’ diyen ve yürürlükten kaldırılan TCK’nın 163. maddesini ihlâl ettiği gerekçesiyle defalarca mahkemeye verilen bir hocaefendidir. Misak Dergisi’nde yayınlanan ‘Ya Cemaat, Ya Bozgun’ başlıklı makalesinde: ’Direncimizi kazanma çarelerini arayacağımıza, mikropları suçlayarak vakit öldürürsek bize yazık olur. Üstünlüğümüzü kaybetmemiz kendi kusurlarımız yüzündendir. Müslümanlar için anın vacibi, bütün müesseseleriyle İslâm cemaatini kurmaktır. Zira olmazları olduran sır cemaattir’ diyerek müslümanları uyarmıştır. (Misak Dergisi- Aralık:1997 Sayı:85 Sh:19 vd) Kanser hastalığına yakalanmadan önce Misak Dergisi’nde makaleleri yayınlanan M.Naim Karaman Hocaefendi’nin biyografisini; kendisini yakından tanıyan ve Türkiye Din Görevlileri Federasyonu’nda yıllarca beraber mücadele verdikleri N. Mehmed Solmaz Hocaefendi kaleme aldı.

Ehl-i Sünnet'in Şi'î Akîdesine Tenkidleri

İslâm âlimleri, ictihadi farklılıkları bir zenginlik olarak değerlendirmiş ve bunu ifade için ‘mezhep’ kavramını kullanmışlardır. Buna mukabil itikadi ihtilâfların ‘fırka’ kavramıyla ifade edildiği malûmdur. Son dönemlerde kullanılan ‘İtikadî Mezhep’ tanımı, meselenin keyfiyetinin kavranmasını zorlaştırmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de zikredilen; “Ey îmân edenler! Kendisinden nasıl sakınmak gerekiyorsa, Allah’dan öyle sakının ve siz ancak Müslüman kimseler olarak can verin! O hâlde hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanıp fırkalara ayrılmayın!” (Âl-i İmran Sûresi:102-103) emrindeki inceliğe dikkat etmekte fayda vardır. İtikadi fırkalardan birisi olan Şia; “Hz. Peygamber’den (sav) sonra Hz. Ali’nin (ra) imam olduğunu ispata çalışmışlardır. Hicri ikinci asrın başlarından itibaren, ‘Gadir-i Hum Teorisi, Velayet ve Vasilik’ gibi kavramların kullanıldığı ve ilâhi saltanat iddialarının piyasaya sürüldüğü malûmdur.

Misak Dergisi 287. sayısı çıktı...

KAPİTALİZM’in simgesi kabul edilen “Dünya Ticaret Merkezi’ binalarını ve Pentagon’u hedef alan terör saldırılarının üzerinden onüç yıl geçti. Bazılarının iddia ettiği gibi ; ne terör, ne de terörle mücadele, bu saldırılarla birlikte başlayan bir hadise değildir. Ancak 11 Eylül 2001 tarihinde yaşanan hadise; hem alışılmamış bir savaşı beraberinde getirmiş, hem de dünyadaki her hareketi gözetleyebilecek teknik donanıma sahip olduğu iddia edilen ABD’nin zaaflarını ortaya çıkarmıştır. Daha önce yaşanan dünya savaşlarına kıyasla, alışılmışın dışında bir savaşın yaşandığını söylemek mümkündür. Birçok ülkeyi ve sayısız insanı perişan eden dünya savaşlarında tarafların farklı devletlerden ve ordulardan oluştuğu malûmdur. Ancak 11 Eylül’den sonra başlatılan savaşta, taraflardan birisi devlet değil, terörist olduğu ileri sürülen (başta El Kaide olmak üzere, Eş Şebab, Boko Haram, IŞİD vs) gizli örgütlerdir. Meselenin diğer bir boyutu şudur: ABD, 11 Eylül’den sonra kendi liderliğine göre şekillenen uluslararası sisteme muhalefet eden ve tehdit kaynağı haline geldiğine inandığı İslâmi hareketleri mahkûm etmek için bütün imkanlarını kullanmaktadır. 

Sonsuz Özgürlük Harekâtı, Çekirdek Koalisyon ve Derin Operasyon


Sebeb, vesile ve sonuç ilişkilerini dikkate alarak; meydana gelen hadiselerin mahiyetini ve bunların neleri beraberinde getirebileceğini tahmin etmek mümkündür. Fakat bu tahmin hakikati değil, zannı ifade eder. Genel olarak bir hadisenin ya gerisinde kalınır, ya içinde yaşanır veya önceden gelecek tehlikeler tahmin edilir. Gelecek tehlikeleri tahmin edebilmek için ABD ve müttefiklerinin; Afganistan’dan Fas’a kadar uzanan İslâm coğrafyasında, son yirmi yıldır takip ettikleri siyaseti dikkate almak gerekir. Geçtiğimiz ay, ABD Başkanı Barack Obama yaptığı açıklamada ‘dünyadaki bütün kötülükleri ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını ve küçük gruplar halindeki teröristlerin büyük zararlar verebildiğini, bunu 11 Eylül saldırılarında gördüklerini’ söyledi ve IŞID’in ortadan kaldırılması için düşünülen ‘çekirdek koalisyonun’ hedeflerini açıkladı. Bu noktada bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. ABD ve müttefiklerinin başlattığı kirli savaşın sebebi; hem İsrail’in güvenliğini sağlamak, hem Ortadoğu ülkelerinin petrolü dâhil, bütün enerji kaynaklarına el koymaktır.

"Fıkhi Meseleler"in 3 cildi çıktı

İslamî eğitimin zaafa uğratılması neticesinde, üzerlerine farz olan ilimleri dahi öğrenmekten mahrum bırakılan müslümanların; bu konularda ya kaynak bulamamanın üzüntüsünü yaşadıkları, ya da ehil olmayan kimselerin şahsi kanaatlerine göre hareket ettikleri malûmdur.


Yusuf Kerimoğlu hocamızın, Fıkhî Meseleler isimli eserinin Usûl, Akaid ve İbâdet kitaplarının baskısı tamamlanmıştır. Her biri büyük boy lüks cilt içerisinde şamua kağıda 480-512 sayfa basılan eserin; Aile Hayatı, Ticaret, Adalet ve diğer konularla ilgili ciltlerin hazırlık çalışmaları devam etmektedir.

Amanet & Ahliyat, Das Anvertraute & Die Befähigung, Ein ‘Ilm-i Hal

Alles Lob gebührt Allah, dem Herrn der Welten, dem Allerbarmer, dem Barmherzigen, dem Herrscher am Tage des Gerichts! Der Segen und Frieden ALLAHs sei über unserem Propheten (s.a.w.), der als Barmherzigkeit für die Welt entsandt wurde, und der Segen und Frieden ALLAHs sei über der Familie des Propheten (s.a.w.) und über seinen Gefährten!... Allahs Barmherzigkeit sei für die Gläubigen, die seit dem ersten Menschen und Propheten Adam (a.s.) stets gegen den Taghut gekämpft und nach dem Märtyrertod gestrebt haben, beseelt von dem einzigen Wunsch, das Wohlgefallen Allahs zu erlangen! Vor der Tatsache des Unvermögens, die unzähligen Gaben Allahs sogar nur zählen zu können, stellt der Lobpreis Allahs den Anfang und das Ende unserer Taten dar. Im Qur’an al-Karim wurde folgendes Urteil gefällt: ››Und so machten Wir euch zu einer gerechten Gemeinde, auf dass ihr Zeugen seiet über die Menschen und auf dass der Gesandte Zeuge sei über euch...‹‹ Der Ausdruck "Ummatan wasatā" in der Aya meint "die gerechte Umma (des Propheten (s.a.w.)) ", dies hat der Prophet (s.a.w.) persönlich mitgeteilt. Imām Schafi´i (rh.a.) urteilt, während er die Bedeutung des Begriffes "Gerechtigkeit (‘Adala)" definiert, wie folgt: "Mit dem Begriff ‘Adala (Gerechtigkeit) meint man das Handeln gemäß den Geboten Allahs."

Dua İbadeti ve Kur'an'da DUA



“Rabbinize yalvararak gizlice dua edin. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” (A’râf: 7/55) Dua ibâdetini edâ ederken, ümit ile korku arasında bulunmanın önemine işaret edilmiştir: “Allah’a hem korku hem de ümit ile dua edin. Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyilik edenlere yakındır.” (A’râf: 7/56) İnsan dua ederken kendini duaya vermeli, tam bir zihin uyanıklığı içinde, duasının kabul olunacağı inancı ile dua etmelidir. İsteğinin kısa sürede yerine getirilmediğini düşünmesi ve “Dua ettim de dua kabul olunmadı” gibi duygulara kapılması doğru değildir. Zira Peygamberimiz Efendimiz (sav): “Herhangi biriniz acele etmedikçe duası kabul edilir” buyurmuş ve kabul edilmeyen meşrû duaların sevabının da ahirette verileceğini beyan etmiştir.


Misak Dergisi yazarlarından muhterem N. Mehmet Solmaz Hocaefendi’nin kaleme aldığı ‘Dua İbâdeti ve Kur’an’da Dua’ isimli eser, yıllarca süren bir çalışmanın mahsulü olarak ortaya çıkmıştır.

EMANET ve EHLİYET (İslâm İlmihali)

Allahû Teâla (cc)’nın mülkünde, O’nun verdiği rızıklarla hayatını devam ettiren her insanın, O’nun razı olacağı amelleri edâ etmesi gerekir. Bunun gerçekleşmesi için insanın lehinde ve aleyhindeki hükümleri bilmesi şarttır. Peygamber Efendimiz (sav)’in: "İlim talep edilip öğrenilmesi, her mü’min erkek ve kadın üzerine farzdır" buyurduğu malûmdur. Dolayısıyla her mü’minin, içinde bulunduğu hal ile ilgili ilimleri öğrenmesi zaruridir. İşte bu noktada karşımıza "Farz-ı Ayn" ilimler çıkmaktadır. "İlmühal" tabiri, "İnsanın içinde bulunduğu halin ilmi" manasınadır. Bu eserin hazırlanmasının ve yayınlanmasının sebebi; "Ehliyet" sahibi mü’minlere, yüklendikleri "Emanet"in keyfiyetini hatırlatmaktır. 1984’den beri yüzlerce kez basılan bu değerli eserin son baskısı, Misak Yayınları tarafından hazırlanmıştır.

TESK Genel Kurulu'nda konuşan Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan: ‘Türkiye, Bu Algı Operasyonlarına Boyun Eğmeyecektir'

Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan, uluslararası bir gazetenin, kendisi ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Hacı Bayram Camii’nde namazdan çıkarken çekilmiş fotoğraflarını kullandığını belirterek, “Altına da bir terör örgütünün o caminin bulunduğu bölgeden, terörist devşirdiğini yazıyor. Çok açık söylüyorum; bu en hafif tabiriyle edepsizliktir, alçaklıktır, adiliktir” dedi. Türkiye’nin bölgeyi tanıyan, bilen, bölgenin dinamiklerini çok iyi anlayan bir ülke olduğunu vurgulayan Erdoğan; “Son 200 yıl içinde bize unutturulan ne varsa, bizim ruhumuzdan, bizim millet olarak özümüzden bir parçayı kopardı ve attı. Köklerimizle kopan her bağ, bizi tarihimizden, ecdadımızdan uzaklaştırdı. Yeni Türkiye derken, esasında bir yönüyle de o tarihimizin ve medeniyetimizin köklerine yüzümüzü dönüyor, unutturulanları yeniden hatırlamaya başlıyoruz” dedi. 


 
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Katıldığı Canlı Yayında Gündemi Değerlendirdi: “ABD'nin Terörle Mücâdele Plânı Siyasi İstikrârı Sağlamaz”

Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde yapılan ve İslâm Devleti ile mücadele için uluslararası güç oluşturulması konusunun görüşüldüğü toplantıda, 10 Arap ülkesi, İslâm Devleti’ne yönelik askeri operasyona katılma kararı aldı ve hazırlanan bildiriyi imzaladı. Türkiye alınan kararlara katılmadı ve ortak bildiriyi imzalamadı. Başbakan Ahmet Davutoğlu, Kanal 24’te katıldığı canlı yayında Türkiye’nin imzalamadığı bildiriyle ilgili olarak, ‘’Amerika’nın ne istediği ne kadar belliyse, bizim niçin imza atmadığımız da o kadar bellidir’’ dedi. Her ne olursa olsun IŞİD veya başka isimlerle radikalleşme eylemini önlemenin yolunun güvenlik tedbirlerinin yanında, adaleti merkeze alan bir siyasetin Suriye, Irak ve Lübnan’da egemen kılmak olduğunun altını çizen Davutoğlu, şunları belirtti: “Eğer bu mezhepçi tutum Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da devam ederse siz IŞİD’i tasfiye etseniz İKİD çıkar, başka bir şey çıkar, EŞİD çıkar.”

Haçlı Savaşı'nınYeni Komutanı Obama'nın Tehdidi: “İslâm Devleti'ne Saldıracağız ve Ortadan Kaldıracağız”

GALLER’DE 4-5 Eylül tarihlerinde yapılan NATO Zirvesinde IŞİD’e karşı bir koalisyon oluşturulması için prensip kararı alındı. ABD öncülüğünde kurulan ve ‘Çekirdek Koalisyon’ şeklinde tanımlanan yeni Haçlı Ordusu’na İngiltere, Fransa, Kanada, Almanya, Avusturalya, İtalya, Polonya ve Danimarka’nın katılacağı açıklandı. Yani 2003’te Irak’ı işgal eden büyük ‘Haçlı Koalisyonu’nun çekirdeğinde yer alan ülkeler, yeni bir maceraya hazır olduklarını ilân ettiler. Suriye’de Esad rejimine karşı silahlı mücadele eden Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) kurucusu Albay Rifad Esed, ÖSO’nun IŞİD’e karşı Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile işbirliği yapmayacağını söyledi. IŞİD ortaya çıkmadan önce Suriye rejiminin binlerce masum sivili öldürdüğünü ve kimyasal silah kullandığını hatırlatan Esad, şunları kaydetti: ABD, halkları özgürleştirmeyi değil, Libya, Mısır, Yemen, Irak ve Suriye’de yaptığı gibi köleleştirmeyi istiyor. ABD, her zaman İsrail’in yanında yer alarak halkların özgürleşmesine karşı duruyor.“


 
IŞİD Katilse ABD ve İsrail Nedir?

Amerika’nın Irak’ı işgal etmesinden sonra Irak’ta Selefi olan kesimler arasında kendisine hareket alanı bulan ve kurucusu Ebu Musab Zerkavi’nin şehadetine kadar “Irak el-Kaidesi” olarak anılan örgüt; 13 Ekim 2006’da ‘Irak İslâm Devleti’ (IİD), 9 Nisan 2013 tarihinde de ‘Irak ve Şam İslâm Devleti’ (IŞİD) adını aldı. 29 Haziran 2014’te örgütün sözcüsü Muhammed Adnani’nin örgütün lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin hilafetini ilan etmesinden sonra örgüt ‘İslâm Devleti ‘(İD) ünvanını kullanmaya başladı. Bu örgütün Irak’ta bazı şehirleri işgal etmesi, siyasi anlamda yeni bir 11 Eylül psikolojisini ön plâna çıkarmıştır. Son aylarda akla-hayale gelmeyecek komplo teorilerinin ve kuyruklu yalanların piyasaya sürüldüğünü söylemek mümkündür. Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, ‘IŞİD Katilse, ABD ve İsrail Nedir?’ sualini sormuş ve son onbeş yıldır yaşananları hatırlatmıştır. Bu makaleyi aynen iktibas ediyoruz.