Afganistan İslâm Emirliği ve Taliban Gerçeği
Geçtiğimiz ay (15 Ağustos 2021)Kabil’e giren Taliban'ın elde ettiği zafer, dünyanın gündemini değiştirmiştir. Özellikle yılların verdiği öfke ile mevcut Amerikan destekli Kabil hükümetine intikam hırsları ile saldırmamış, aksine kendisine karşı silah çekmeyenlere eman vererek, Kabil dışına çıkabilme imkânı tanımıştır. Ayrıca savaşçılarına, sivillere ve özellikle kadın ve çocuklara dokunmama hususunda kesin talimatlar vermiştir. Şehre bombalar ile girerek, malları yağmalayarak, halka eziyet ederek, kadınlara ilişerek değil, vakar ve sükünet ile adalet ile merhamet ile şehre girmiştir. Halk için normal hayatlarına devam etmelerini, dükkânlarını açmalarını ve hayatın normal akışı içinde faaliyetlerini sürdürmelerini ilan etmiştir. Hatta eski hükümet ile bir olup kendisine karşı savaşanları da af etmiştir. Elbette mücadele daha bitmemiş, aksine cihadın daha zor olan ikinci safhası başlamıştır.
İbrahim DÖNERTAŞ
16.10.2021 11:14
555 okunma
Paylaş
Rusya'nın1979’da Afganistan’ı işgali ve sonrasında Amerika ile yer değiştirmesi ile günümüze kadar gelen Afgan cihadı, özellikle son aylarda yeni bir boyut kazanmıştır. Rusya gibi, kendisi de büyük bir hezimete uğrayan Amerika, vermiş olduğu zayiatlar sebebi ile geri çekilmek zorunda kalmış, 29 Şubat 2020’de Katar’ın başkenti Doha’da Taliban ile anlaşarak, kademeli olarak Ağustos 2021 sonuna kadar tamamen askerlerini geri çekme işlemini başlatmıştır. Bu arada Taliban, ilk çıktığı andaki halden hem askeri, hem de siyasi yönden, daha da güçlü ve daha kapsayıcı bir gelişme ile çok güçlü adımlar atarak Afganistan’da kontrolü tamamen ele geçirmiştir. 15 Ağustos’da Kabil’e Müslümanlara yakışır bir şekilde giren Taliban, vermiş olduğu sözlü ve fiili mesajlar ile hem adaleti, hem de İslâm ölçüleri içinde merhamet ve hoşgörü içeren yönetim hedeflerini dünya kamuoyuna sunmuştur. Özellikle yılların verdiği öfke ile mevcut Amerikan destekli ve öncesinde Rus destekli Kabil hükümetine intikam hırsları ile saldırmamış, aksine kendisine karşı silah çekmeyenlere af ve merhamet duyguları ile eman vererek, Kabil dışına çıkabilme imkânı tanımıştır. Ayrıca savaşçılarına, sivillere ve özellikle kadın ve çocuklara dokunmama hususunda kesin talimatlar vermiştir. Şehre bombalar ile girerek, malları yağmalayarak, halka eziyet ederek, kadınlara ilişerek değil, vakar ve sükünet ile adalet ile merhamet ile şehre girmiştir. Halk için normal hayatlarına devam etmelerini, dükkânlarını açmalarını ve hayatın normal akışı içinde faaliyetlerini sürdürmelerini ilan etmiştir. Hatta eski hükümet ile bir olup kendisine karşı savaşanları da af etmiştir. Osmanlı’dan beri ilk defa bir “Ehl-i Sünnet İslâm Devleti”, Afganlı kardeşlerimize nasip olmuş. Onlar bunu on yıllarca vermiş oldukları, kan, ter ve gözyaşı üzerine kurulmuş cihad ibadetlerine ve ihlaslı davranışlarına ve özellikle Ehl-i Sünnet fıkhı üzerine bina ettikleri İslâm anlayışlarına riayet ederek başarmışlardır. Tüm Müslümanlara hayırlı olsun! Kendilerini tebrik ederiz!
Fakat mücadele daha bitmemiş, asıl mücadele ve belki daha da zor olan cihad asıl şimdi başlamıştır. Çünkü karşılarında şu anda sadece Rusya, Amerika ve satılmış aydınlar ve müstekbirler değil, kendilerini İslâm’a nispet eden batıl gruplar, dostunu düşmanını tanımaktan uzak fâsık Müslümanlar, İslâm düşmanlarının elinde olan basın ve yayın organları ve tüm dünya vardır. Tek dostları samimi olan ve ölçü üzere olan çok az Müslümanlardır. Allah (cc) yardımcıları olsun, bizleri de onlara destek kılsın!
Ehl-i Sünnet olduğunu ve Hanefi fıkhına tabi olduğunu ilan eden ve Doha anlaşmasında da bu özelliğini, üzerine basarak anlaşma maddeleri içinde beyan eden Taliban, birtakım çevreler tarafından siyasi linçe tabi tutulmakta, hakkında iftiralar atılarak, dünya Müslümanları nezdinde sapık bir oluşum gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Uluslararası toplumda zaten hiçbir desteği bulunmayan bu yapı, Şii İran, usulsüz bir din anlayışına sahip IŞİD, Rusya, Amerika gibi kâfir devletler ve halkı Müslüman olan tağuti rejimler tarafından ve hatta tasavvuf düşmanı toptan tekfirci akımlar, bir usülü olmayan selefiler ve diğer hadis inkârcısı, reformist, mealci ve sapık fırkaların görüşleri ile gıdalanan sözde İslâmcılar, kavmiyetçiler ve demokratik-laik çevreler tarafından reddedildiği gibi, kendilerini Ehl-i Sünnete nispet eden sunni Müslümanlar tarafından da yalnız bırakılmak istenmektedir.
Yeryüzünde kâmil manada bir İslâm devleti yoktur. İslâm devleti olduğu beyan edilen ve mezhepçi bir yaklaşım ile “İsna-ı aşeriyye” mezhebini sabit bir din haline getiren İran, vehhabilik ideolojisini akideleştiren ve hatta onu bile uygulamayan, Amerika’nın uydusu olmuş Suudi Arabistan devre dışı bırakılır ise, istikbalde Ehl-i Sünnet akidesi ve fıkhına göre şekil almış bir “Afganistan İslâm Devleti”nin oluşumu, ne bu devletlerin, ne de diğer İslâm düşmanı kâfir devletlerin işine asla gelmeyecektir. Hatta usülü bozuk diğer cihadi yapıların, akidesi bozuk çağdaş reformist sapıkların ve İslâm adına söz beyan bozuk fikir akımlarının hepsi bu Ehl-i Sünnet yapıyı karalamak için ellerinden gelen ne var ise ortaya dökeceklerdir ve dökmektedirler de! O halde bize düşen bu yapıyı sahiplenmek ve Allah’ın hükümlerinin icrası için gayret sarf eden Müslümanları, en azından dillerimizden emin kılmaktır. Bilmeden de olsa onlara zulüm etmek, İslâm’ın hükümlerinin inşası için yapılan faaliyete engel olmak anlamına gelecektir. Bu durum ise sahada, cihad meydanlarında kanları gözyaşı ve terleri ile Allah’ın adaletini tesis etmek için işgalci Rusya, Amerika, Almanya, İngiltere, Kanada, Fransa, İtalya, Hollanda, Polonya, Avusturya, Romanya, İspanya, Danimarka vb. ülkelerle mücadele eden, kurtuluş savaşı veren Taliban’ı, istişaresini, âlimlerini, mücahidlerini ve onlara gönül veren Afgan halkının tümünü, İslâm düşmanı yayın organlarının haberlerine bakarak eleştirmek anlamına gelecektir ki bu hem İslâm’a, hem Afgan cihadına, hem de bütün dünya Müslümanlarına ihanettir.
Afgan cihadı ile beslenen ve olgunlaşan biz dünya Müslümanları ve özelde ise, işgal edilmiş Afganistan’ın, zulüm görerek büyüyen ve şimdilerde kırklı yaşlarda olan mücahidleri, bu dışlayıcı muameleyi hak etmemektedirler. Dünyanın refah seviyesinin yüksek olduğu, rahat yaşam standartlarına sahip, klimalı odasında, hd televizyonunun karşısında, soğuk meyve suyunu yudumlar iken, tv kumandası ile İslâm’a savaş açmış basın ve yayın organlarının haberleri arasında sörf yapan, akide cahili Müslümanlara, cep telefonunun klavyesi ile yapmış olduğu mücahidlik, sahada bulunan ve Afganistan dinamiklerini bizden çok daha iyi bilen, âlimleri ile istişaresini oluşturmuş ve pratik olarak hayatına yansıtmış oldukları cihad farizasını yerine getiren bir yapı hakkında konuşma, onları karalama hakkını asla vermez. Onlar kendi maslahatlarını çok daha iyi tespit edebilirler. Televizyon başında, uzayda görev yapan astronotlara akıl vermeye kalkmak, dünya kupası finalinde top koşturan futbolculara ekran başında taktik oluşturmak, baraj inşaatındaki mühendislere, ameliyat masasındaki cerraha onlıne üzerinden akıl öğretmek ve hatta onların tümünü suçlamak ne kadar komik ve kötü ise, “Afganistan İslâm Devleti”nin ne yapacağını, nasıl davranması gerektiğini öğretmek ve hatta onları İslâm dışı ilan etmek çok çok daha kötü bir fiildir. Dillerimizi, özellikle bedel ödemiş, kan, ter ve gözyaşları içinde bir yaşam ile tüketmiş, dünya zevklerinden uzak, izzet ve şeref ile kâfirlere karşı dimdik duran, Allah’ın dinini hâkim kılmak için uğraşan, onurlu kardeşlerimiz için çok dikkatli kullanalım. Oturdukları rahat koltuklarında, onlara dil uzatan sakallı kişilerin sakalları ot olsaydı da, mücahidlerin atlarına yem olur ve bir işe yarardı. Sadece Nakşibendi kökenli oldukları için “Sofi Taliban!” diyerek tüm Taliban’ı tekfir eden, mürted ilan eden ve öldürülmelerini önceleyen Işid, Sunni olduğu için Taliban’a köstek olan ve kendisine bağlı gruplar ile daha cihadın başladığı ilk yıllarda bile mücahid gruplara karşı ve sonrasında “Afganistan İslâm Emirliğine” karşı savaş veren, engel olmak isteyen İran Şia’sı ve diğer sapık devletler ve fikirler. Şimdilerde de, kendilerini sunniliğe nispet eden Afganistan’dan, Taliban’dan habersiz masabaşı mücahidleri, hepsi bir olmuş, kâfir ve mürtedlerin, münafıkların cephede yapamadıkları “yok etme” operasyonlarının, sosyal medya’daki kısmına maşa olmaktadırlar. Allah(cc) ıslah etsin!
Ehl-i Sünnet Bakış Açısı Ölçümüzdür
Bugün her kişi Afganistan’a bakış açısını titizlikle gözden geçirmelidir. Bakar iken de hangi gözlük ile bakmış olduğu oldukça önemlidir. Demokratların, laiklerin, dünya sevicilerinin ya da ırkçı faşist inanışların ve hatta dinini bilmeyen, dostunu düşmanını tanımayan, İslâm’ın ilmini bilmekten uzak cahil Müslümanların ve kendilerini yöneten tağuti iktidarların beyin yıkama operasyonları ile mankurtlaşan Müslümanların bakış açısı ile değil de, meseleye ilim ile bakanların baktığı gibi bakmalıyız. İmam Gazali’nin dediği gibi “Akıl göz ise, ilim de ışıktır” o halde rabbimizin bizlere vermiş olduğu kalb gözlerimiz ile görebilmek ancak, ilim olarak kabul ettiğimiz “Ehl-i Sünnet akidesi ve fıkhı” ölçülerini temsil eden “Ehl-i Sünnet gözlüğü” ile Afganistan’a ve Afgan cihadının galibi olan Taliban’a, dengeli bir bakış açısı ile bakabilmek ile mümkündür. Müslüman firaset ehlidir. Onun bakış açısı çok geniştir. At gözlüğü ile Afgan cihadına ve Taliban’a baktırılanlar, İslâm düşmanlarının ve Ehl-i Sünnet düşmanlarının beyin yıkama operasyonları ile kilit altına alınmış kör taklitçilerdir. Dostunu ve düşmanını İslâm düşmanlarından ve Ehl-i Sünnet düşmanlarından öğrenenler, şeytan’ın haber kaynaklarını, kendisine rehber edinen cahil kimselerdir. O halde ehli tevhid bir haber kaynağından (*Mepanews)öğrenelim; Taliban kimdir? Nasıl oluşmuştur? İnançları ve amaçları nedir? sorularına cevap bulmaya çalışalım.
Taliban Kimdir?
Taliban “İslâm Emirliği” nin kökeni, Afganistan-Pakistan-Hindistan bölgesindeki Diyobend medreselerine ve ülkedeki medrese kültürüne dayanmaktadır. Din alimleri ve hocalarından oluşan bu hareket içerisinde Nakşibendi geleneğine yakın olan alimler de önemli yer tutmaktadır. Bu özelliğinden dolayı tasavvufu tamamen reddeden tekfirci akımlar tarafından toplu bir hüküm ile tekfir edilmişler ve “Afganistan İslâm Emirliği”, IŞİD gibi usülsüz gruplar tarafından topluca mürted” ilan edilmiş ve halen de fiili saldırılarına maruz kalmakta, âlimleri şehid edilmektedir.
Taliban’ı oluşturan dini gelenek ve anlayış 1700’lü yılların başına uzanıyor. Hanefi Diyobendi gelenekten gelen bu anlayışın temelini, 1700’lü yıllarda Hindistan’da yaşamış ünlü İslam alimi Şah Veliyullah Dehlevi’nin oluşturduğu biliniyor. Bu alimin birçok ilmi eseri olmakla birlikte “Hüccetullâhi’l-Bâliga” isimli eseri müthiş bir eserdir ve okunması tavsiye olunur.
Özellikle Hindistan-Pakistan-Afganistan bölgesinde yaygın olan bu İslâmi hareket, temelini Hanefi fıkhının sistematik olarak öğretildiği Diyobend medreselerinden almaktadır. Medreselerde müfredata esas olarak tefsir, hafızlık, Arapça sarf ve nahiv, Farsça, Urduca, İslam tarihi, fıkıh ve şeriat yer verilmektedir. Diyobend medreseleri, Hanefi-Maturidi anlayışını esas almaktadır. Şah Veliyullah kendisi Nakşibendi imamlarındandır. Diyobendiler, gerek geçmişte, gerekse günümüzde bölgedeki Sufi ve Selefi düşüncedeki bidatlere karşı çıkmakta, dinin temiz kaynaklarına müracaat etmektedirler.
Çoğunluğu Diyobendi gelenekten gelmekle beraber, Taliban bünyesinde aynı zamanda farklı İslami ekollerden kişiler de bulunuyor. Bunlar arasında en dikkat çekeni ise, ülkenin doğusundaki Kunar ve Nuristan gibi bölgelerde yaklaşık 50 yıllık bir geçmişe sahip olan Selefi anlayışa sahip din alimleridir. Bu yapılar 1980’li yıllarda Sovyetler Birliği’ne karşı savaşmış, zaman içerisinde Taliban’a katılarak, biat etmişlerdir.
Taliban’ın Oluşum Süreci
1989 yılında Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesi ile ülkede bulunan komünist iktidara karşı savaş veren rejim karşıtı gruplar, kendi aralarında da büyük savaşlar yaşamışlardır. Bu savaşların temelinde, ülkedeki direniş sürecinin organize ve kontrollü bir biçimde değil, daha çok yerel teşkilatlanmalar, etnik ve kabilevi bağlar, şahsi ilişkiler ve güç merkezleri üzerinden yürütülmüş olması idi. Direniş gruplarıyla bağlantılı yapılar, bazı suç çeteleri, Komünist rejimin kalıntıları ve savaş ağaları, 1989 yılının ardından ciddi bir kaos süreci başlattı. Bu doğrultuda sivil hayat, eğitim, ticaret, emniyet ve hukuk tamamen durmuş, ülkede büyük bir kriz başlamıştı.
İşte Taliban bu kriz sürecinin bir sonucu olarak doğdu. İç savaş sürecine katılmayan ve medreselerdeki eğitimlerine dönen, çoğunluğu Hareket-i İnkılab-i İslami üyesi olan din adamları, ülkedeki kaos ortamına karşı harekete geçti. İlk başta 1994 yılında güneydeki Peştun mollalar üzerinden başlayan bu yapılanma, bir yıl içerisinde ülkenin diğer etnik grup ve kesimlerine yayıldı. Birçok bölge çatışmasız şekilde Taliban’a katıldı.
Taliban’ın kurucu lideri Molla Muhammed Ömer, hareketin kuruluş sürecinin 1994 yılında, “kendisinin bölgede devam eden kaosu sona erdirmek için yaptığı çalışmalarla” başladığını ifade ediyor. Molla Ömer, bölgedeki medreselerin mollalarını ve talebelerini ziyaret ettiklerini ve bu girişim için ikna ettiklerini, bölgeden borçla aldıkları silahları kullanarak yerel savaş ağalarını mağlup ettiklerini söylüyor.
Bu sürecin ardından hareket, Kandahar ve Hilmend’den başlayarak kısa bir süre içerisinde birçok bölgeyi kontrolü altına aldı. Bu bölgelerde düzenli bir yönetim kurulmaya, şeriat mahkemeleri tesis edilmeye, iç ve dış taraflarla ilişkiler kurulmaya başlandı. 1996 yılının Eylül ayında, iç savaşta yer alan grupların arasındaki ihtilaflardan yararlanarak başkent Kabil’i ele geçiren Taliban, “Afganistan İslam Emirliği”ni ilan etti. 2000 yılına gelindiğinde ülkenin yüzde 90’ından fazlası Taliban kontrolündeydi. 1996-2001 yılları arasında “Afganistan İslam Emirliği” adı altında Taliban Afganistan’ı idare etti. Bu dönem kimilerince “Osmanlı’nın ardından dünyada İslam şeriatıyla yönetilen ilk devlet” olarak nitelendirilmiştir.
Taliban, iktidar olduğu süreçte ilk olarak İran, Hindistan, Rusya, ABD, Türkiye, Tacikistan, Özbekistan gibi taraflarca desteklenen Kuzey İttifakı güçlerine karşı savaştı. Taliban’a karşı olan bu ittifaka, Suudi Arabistan’ın desteklediği Abdurrasul Seyyaf’ın grubu, İran’ın desteklediği Şii Hazara milisler gibi taraflar da katılmıştı. Bunun yanı sıra yerel savaş ağalarına, uyuşturucu kaçakçılığı yapan gruplara karşı da savaş açıldı. Uyuşturucu üretimi amacıyla ekimi yapılan afyonun ekilmesi yasaklandı. Bu paralelde, Afganistan’da afyon ekimi ve bağlantılı olarak uyuşturucu üretimi yüzde 100’e yakın bir oranda azaldı. ABD işgali sonrasında ise bu oran tam tersi olarak 13 kattan fazla artacaktı.
Taliban’ın en çok eleştirildiği nokta ise İslam hukukunu uygulama konusundaki tavırda yaşanan sertliklerdi. Özellikle Hanefi fıkhının tavizsiz bir şekilde uygulanması, Bamyan’daki Buda heykellerinin yıkılması bazı tepkilere yol açtı. Bu tavrın, Batı medyasının Taliban karşıtı kampanyalarıyla birleşmesi sonucunda, dünya genelinde Taliban karşıtı düşünceler güçlendi. Taliban özellikle kadın eğitimine karşı olmak, sakal uzatmayı mecburi tutmak, kadınların dışarı çıkmasını ve çalışmasını engellemek gibi uygulamalarla suçlanırken, hareket bunların gerçek olmadığını savundu. Taliban’ın propaganda ve medya kapasitesinin Batı medyasıyla boy ölçüşemeyecek derecede kısıtlı olması, dünyanın Afganistan’a dair bakışının Batı medyası ekseninde gelişmesi sonucunu doğurdu.
El Kaide ve Yabancı Savaşçılar
Sovyet işgali döneminde Afganlara destek için bölgeye giden Arap yabancı savaşçıların bir kısmı daha sonra bölgede El Kaide’yi oluşturmuştu. Taliban, 1995-1996 sürecinde Afganistan doğusunu ele geçirdiği süreçte ilk olarak El Kaide ile temas kurdu. Bu temaslar bir süre sonra yakın ilişkilere ve iş birliğine dönüştü.
El Kaide maddi imkânlarını, tecrübelerini ve küresel bağlantılarını Taliban’ın hizmetine sunarken, Taliban da El Kaide’nin ülkede sığınmasına izin verdi. El Kaide mensuplarının dışında, diğer birçok yabancı savaşçı da Taliban iktidarı döneminde Afganistan’da yaşadı. Bunlar etkin bir şekilde Taliban’ın “Afganistan İslam Emirliği”ne destek oldu. Özellikle, 1996 sonrasında Taliban’ı Kabil’den atmak için düzenlenen birçok saldırı yabancı savaşçıların desteği sayesinde başarısızlıkla sonuçlandı.
El Kaide’nin ABD’ye karşı küresel ölçekli olarak düzenlediği Kenya ve Tanzanya elçilik saldırıları ve Yemen USS Cole saldırısı gibi saldırılar sonrası, Taliban tepki çekmeye devam etti. Taliban’ın El Kaide’yi barındırdığı gerekçesiyle Birleşmiş Milletler, ABD ve diğer ülkelerin birçoğu Taliban’a yaptırım uygulamaya başladı.
Taliban’ı resmi iktidar olarak tanıyan üç ülke bulunuyordu; Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. Bu süreçlerin ardından Taliban’ın üç ülke ile de ilişkileri bozuldu. Taliban, başta Usame bin Ladin olmak üzere El Kaide mensuplarını iade etmeyi reddetti. 11 Eylül 2001 Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon Saldırıları sonrasında da bu kişiler iade edilmedi.
Taliban, 1990’lı yılların ardından Çeçenistan’ın bağımsızlığını tanırken, ülkesine sığınan Çeçenleri de kabul etti. Taliban; Doğu Türkistan’da Çin rejiminden kaçan Uygurların, Tacikistan’dan kaçan Taciklerin ve Özbekistan’dan kaçan Özbeklerin de ülkeye sığınmasını kabul etti. Bu sebeple Taliban’ın tüm komşuları ile ilişkilerinde sorunlar yaşanmış oldu. Bu sorunlarda ABD, Fransa, İngiltere, Çin ve Rusya’nın bölge ülkelerine baskısı da rol oynadı. İran ile de ilişkiler, Tahran yönetiminin ülkede Şii Hazaralara desteği ve Afganistan sınırına asker yığması sebepleriyle gerilmişti.
11 Eylül sonrası ABD ve İngiltere öncülüğünde NATO, Afganistan’da Taliban rejimini devirmek için askeri hamle başlattı. Ve Afganistan’ın yeni işgalcileri daha açık bir şekilde ortaya çıktı. İşgal sürecinde ABD ve Batı sahaya danışmanlarını yollarken, Rusya ve Çin'den de siyasi destek gördü. Pakistan açık bir şekilde ABD tarafında yer aldı. Birçok Taliban lideri hapsedildi, yabancı savaşçılar esir alınarak ABD’ye teslim edildi. İran da gerek Herat gibi sınır şehirlerinin alınmasında, gerekse Kuzey İttifakı’nın desteklenmesinde ABD ile beraber hareket etti. ABD işgalinde kara gücü olarak görev alan Kuzey İttifakı İran tarafından yoğun olarak destekleniyordu.
İşgal Süreci ve Yeni Hükümet
2001 yılının Ekim ayında başlayan işgal sürecinde Taliban, sahada konvansiyonel bir askeri direniş göstermedi. ABD ve desteklediği Kuzey İttifakı güçlerinin, savaş esiri olan Taliban mensuplarını öldürmesi dışında, Taliban iktidarının devrilmesi sürecinde hareket büyük bir kayıp vermedi. Kırsal kesime ve Pakistan’daki Peştun bölgelerine çekilen hareket, uzun soluklu bir gerilla savaşını planlamaya başladı.
İşgal sonrasında, ülkede yeni bir hükümetin kurulması için girişimlere başlandı. Hükümete Taliban'dan ayrılan grupların da dahil edilmesi ve Taliban’ın parçalanması isteniyordu. Ancak birkaç isim haricinde Taliban saflarından ayrılan olmadı. Özellikle ülkenin doğusunda etkin olan Celaleddin Hakkani grubuna yeni hükümete katılması teklif edilirken, Hakkani bunu kabul etmedi ve Taliban’ın direniş sürecine katılma kararı alarak Taliban ile cihada devam etti.
Taliban’ın Geri Dönüşü
Taliban, 2002 yılında başlayarak ABD öncülüğündeki güçlere karşı savaşına start verdi. ABD ve İngiltere liderliğinde düzenlenen kapsamlı operasyonlara Taliban ciddi bir mukavemet gösterdi. 2001 işgaliyle bitmesi beklenen Taliban direnişi, bu tarihin ardından sürekli olarak yükselen bir ivme gösterecekti.
2006-2007 dönemi sonrasında Taliban’ın geri dönüşü ve yürüttüğü savaş daha organize bir hal aldı. Taliban 2007’den itibaren her yıl “bahar saldırıları” düzenlemeye, il ve ilçe merkezlerini tehdit etmeye başladı. Taliban’ın geri dönüşü şiddetlenirken, ABD ve Batı koalisyonunun ülkede verdiği kayıplar da arttı. 2008-2011 sürecinde yabancı güçlerin verdiği kayıplar doruğa çıkarken, ABD ülkeden çekilme sürecine başlayacağını açıkladı. Bölgede düzenlediği insansız hava aracı saldırılarına ağırlık verdi. Bu saldırılarda özellikle El Kaide’nin lider kadrosu hedef alındı.
Taliban Bu Güne Nasıl Geldi?
Taliban ilerleyişine engel olamayan ABD, kontrollü bir biçimde ülkeyi terk etme, sorumluluğu Kabil hükümetine bırakma eğilimini benimsedi. Bunda en büyük etken, ülkede yaşadığı kayıplar ve savaşın yol açtığı masraftı. Afganistan savaşı ABD’ye doğrudan ve dolaylı olarak 2 trilyon doları aşkın masrafa sebebiyet verdi.
Ülkenin her tarafında organize olan Taliban hareketi, özellikle kuzey bölgelerdeki Türk ve Tacik nüfus içerisinde de yapılandı. Zamanla bu iki etnik unsura bağlı gruplar da Taliban içerisinde ciddi bir yer tutmaya başladı.
2018 yılında ABD, ülkeden imajını kurtaracak bir barış anlaşmasıyla çekilmek ve çekildikten sonra da ülkenin kontrolsüz bir biçimde Taliban eline geçmesine engel olmak için, Taliban ile barış görüşmelerine başladı.
Taraflar, 2020 yılının Şubat ayında Katar’ın başkenti Doha’da imzalanan anlaşmayla süreci netleştirdi. ABD Afganistan’dan 2021 yılında çekilecek, Taliban da ülke topraklarının ABD’ye karşı kullanılmamasını sağlayacaktı. Taliban, ülkede İslami bir yönetim kurulacağını ifade etti.
Doha Anlaşmasında Dikkati Çeken Hususlar
Bu anlaşmada en başta Taliban heyeti, son 20 yılda merkezi hükümete karşı yürüttükleri savaşın “cihad” olarak anılmasını istemektedir.
Ayrıca Sunni-Hanefi fıkhının müzakere sürecinde tek hukuki dayanak olarak esas alınması ve ABD-Taliban barış anlaşmasının Afganlar arası barış görüşmeleri için “ana anlaşma” olarak kabul edilmesini istemektedir. Çünkü Taliban mevcut Kabil yönetimini “işgale uğramış bir ülkenin sömürge yönetimi” olarak görmektedir. Yıllardır Kabil hükümetini “ABD’nin maşası olduğu” gerekçesi ile muhatap olarak almayan bir Taliban var. Bu sebeple yapılan anlaşmada, Kabil hükümetinin meşruiyetini tanımama faktörü devreye girmektedir.
Buna göre müzakere süresince karşılaşılan ihtilaflar Hanefi fıkhı ve içtihadına göre çözülecek. Fakat bunun dışındaki konularda Şiilerin ve diğer dini azınlıkların Ahval-i Şahsiye hukukuna(doğum,ölüm,ehliyet,velâyet,vesâyet,evlenme, boşanma,ve mirasla ilgili hallerde kendi hukuklarına göre ve cemaat mahkemelerinde yargılanmaları) riayet edilecektir.(iramcenter.org İRAM İran araştırmaları Merkezi, Rahimullah Farzam, 30.09.2020)
Taliban’ın anlaşma maddelerindeki hassasiyetlerine baktığımız zaman onun dengeli bir Hanefi-Maturidi çizgide olduğu ve diğer inanışlara da ölçülü ve adaletli bir yaklaşım içinde olduğunu görebilmekteyiz.
Taliban’ın Rusya, İran,
Çin ve Pakistan ile İlişkileri
Taliban’a dair en çok gündeme gelen iddialar arasında, hareketin Rusya, İran, Çin ve Pakistan gibi taraflarla ilişki içerisinde olduğu söylemleri var.
Hareketin kurulduğu ilk yıllarda Pakistan’ın, Orta Asya’ya giden ticaret rotalarını korumak ve sınır hatlarındaki istikrarsızlığı sona erdirmek için Taliban ilerleyişine ses çıkarmadığı bilinen bir gerçek. Ancak birçok uzman, Pakistan’ın Taliban’ın bu denli uzun soluklu ve etkin bir hareket haline dönüşeceğini tahmin edemediği fikrinde birleşiyor.
Öte yandan Pakistan, ülke içerisinde yaşayan yaklaşık ٤٥ milyon Peştun nüfusa sahip. Bunların -net bir rakam bilinmemekle birlikte(4 milyona yakını Afgan mülteciler) bu kişiler ülkedeki en büyük ikinci etnik grup ve Afganistan sınırının tamamında bu etnik gruplar yaşıyor. Pakistan’ın bölgede Taliban’a nispeten göz yummasındaki diğer büyük etken de, devletin kendisinin de bu bölgeleri tamamen ele alacak bir güce sahip olmayışı. Bunun ötesinde Pakistan, özellikle 2001 sonrasında Taliban’ın başta Molla Abdulgani Birader olmak üzere birçok üst düzey ismini hapsetti. Hapiste bulunanlardan, Molla Ubeydullah ve Üstad Yasir gibi birçok isim de Pakistan tarafından öldürüldüğü öne sürüldü. Taraflar arasında bir mecburiyet ilişkisi olsa da, bu olaylar sebebiyle ciddi bir gerilim mevcut.
İran ile Taliban ise en başta mezhepsel bir gerilime sahip. ١٩٩٠'lı yıllarda birçok kez savaşın eşiğine gelen tarafların ilişkileri, İran'ın işgal sürecinde ABD'ye destek olmasıyla daha da gerildi. Aynı şekilde Rusya ve Çin'in de Taliban'a destek olduğu iddiaları asılsız ve yalancı söylemlerdir. Özellikle Rusya'nın Taliban'ı terör örgütü kabul ettiği, Orta Asya ülkeleri ve Kafkaslardan gelen savaşçıları bünyesinde barındıran Taliban'a karşı bölgede tedbir aldığı biliniyor. Aynı şekilde Çin ile Taliban'ın ilişkileri de Uygur Türkleri nedeniyle gergin. Taliban'ın Afganistan’daki savaşta kullandığı silahların piyade tüfekleri, roketler, el yapımı patlayıcılar ve bunun gibi kolayca temin edilebilecek ekipmanlardan ibaret olduğu biliniyor.
Taliban’ın cephaneliği büyük ölçüde ABD destekli güçlerden ele geçirilen silahlardan müteşekkil. İran, Pakistan, Rusya ve Çin yapımı uçaksavarlar, güdümlü tanksavar füzeleri ve diğer gelişmiş askeri ekipmanlar ise hiçbir zaman Afganistan’da savaş sahnesinde yer almadı. Bu da Taliban’ın bu taraflarla ilişkilerine dair iddiaların gerçeği yansıtmadığına bir kanıtıdır. Eğer öyle bir durum olsa idi, Taliban’ın elinde Kabil hükümetinin elinde bulunan gelişmiş silahlar ve ekipmanlar olur idi. Ve kendilerini eğiten teknik uzmanlar, bu ise hiçbir zaman olmadı.
Taliban Ne İçin Savaşıyor?
ABD ve NATO işgalinin tamamen sona erdirilmesi, “kukla” olarak nitelendirilen Kabil hükümetinin yıkılması ve Afganistan’da İslami bir yönetimin kurulması.
Hareket, İslam esaslarına dayanan, Afgan kültürü ve değerleriyle uyumlu, bağımsız bir yönetimin Afganistan’da egemen olması gerektiğini savunuyor.
Taliban, bu yolda yöntem olarak “silahlı mücadele” ve “ıslah hareketi” olarak nitelediği yöntemleri benimsiyor. Hareket, toplumun ve siyasi ortamın seçimler ve demokratik yöntemler kullanılarak düzeltilemeyeceğini savunarak, ülke için en iyi yönetimin İslami ilkeler temelinde bir hükümet kurulması olduğunu beyan ediyor. Ayrıca “ehl el hal vel akd” ismi verilen, siyasi, sosyal ve İslami yönden önde gelen ve ilim sahibi kişiler öncülüğünde kurulacak sistemin ülke halkının istekleri ve İslami esaslar temelinde ülkeyi yönetmesi gerektiğini düşünüyor.
Taliban Nasıl Bir Ülke İstiyor?
Taliban, özellikle son dönemde yerel basına ve dünya basınına sıklıkla açıklamalarda bulunuyor. Bu açıdan hareketin, 1990’lı yıllarda olduğu gibi medyanın olumsuz etkilerine maruz kalmak istemediği dikkat çekiyor.
Hareketin sözcüleri ülkede İslami bir yönetim kurulacağını, komşularıyla saygılı ilişkiler kurmak istediklerini, insanların tüm haklarını tanıyacaklarını, eğitim ve istihdama önem vereceklerini, kadınların da eğitim ve çalışmasına izin vereceklerini vurguluyor.
ABD işgali öncesi dönemde olduğu gibi uyuşturucuyla mücadeleye devam edileceğini ifade eden hareket, ilk etapta ülkenin kalkınması için çalışacaklarını ifade ediyorlar. Ülkenin kalkınabilmesi için ise başta halkı Müslüman ülkeler olmak üzere dünyaya, bölgede kalkınma faaliyetleri yürütme çağrıları yapıyorlar, bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmaya çalışıyorlar.
Afganistan’da olası bir istikrarın ve İslami bir yönetimin kurulmasının Orta Asya, İran, Pakistan, Keşmir, Doğu Türkistan gibi bölgelere de önemli yansımalarının olabileceği düşünülüyor. (Kaynak: Mepa News Akademi)
Dünya Müslümanlarının,
Taliban’ın Zaferinden Etkilenmesi Endişesi!
Dünyada şöyle bir endişe var. Ehl-i Sünnet fıkhına uygun hareket eden devletleşmiş bir ülke yok. Suudi Arabistan bunu temsil etmiyor. İran da Şii olması sebebi ile bunu temsil etmiyor. Taliban’ın böyle bir devlet haline gelebilmesi çok çok önemli bir olay. Neden önemli bir olay? Çünkü ilk defa geniş bir kitle tarafından makul görülen bir İslâmi hareket, devlet olacak. Bunun da özellikle Ortadoğu’da İslami hareketleri, İslami cemaatleri etkileyebileceğine dair önemli endişeler vardır. Çünkü nerede bir yerde Müslümanlar bir zafer kazansa, bunun dünya çapında etkileri olmaktadır. 1979 yılında İran’da bir devrim olunca, bunun İslâm dünyasında çok büyük yansımaları olmuştur. Aynı yıla Suudi Arabistandaki Cuheyman el-Uteybi’nin 20 Kasım 1979’da 200 kişi ile yaptığı, 6 gün sürdüğü ve sonunda Fransız komandoları ile sonlandırabildiği Kâbe baskını oldukça önemli bir olaydır. Bu olay Suudi Arabistan’ı modern dünya siyasetinde kırk yıl etkilemiştir. Usame bin Ladin de bu hareketten oldukça etkilenen bir kişidir. Suriye’de Said Havva ve Mervan Hadid gibi kişilerin bir İslâmi harekete girişmesi ve 1982 Hama katliamı aynı yıllarda oluşmuştur. Küresel cihadın öncülerinden Dr. Abdullah Azzam, Mervan Hadid’den en çok etkilenen kişiler arasındadır. Yine aynı şekilde Mısır’da Asyut Ayaklanması Zevahiri’nin de içinde olduğu bir hareket Mısır İslâmi Cihad örgütünün düzenlediği bir harekettir. Yani İran’da Şii bir devrim olmasına rağmen birçok İslâmi cemaati etkilemiştir. Bu hareketler İran’dakine benzer bir şekilde aynı tecrübeyi yaşamak ve kendi ülkelerine bunu taşımak istediler. Taliban’ın da bu şekilde iktidara gelmesi benzer durumların yaşanması ihtimalini taşıdığından batılılar bu hususta endişe etmektedirler. Böyle bir şey yine ortaya çıkabilir diye düşünmektedirler. Şii bir inanç bu etkiyi gösterir ise, genel manada dünya Müslümanlarının kabul ettiği sunni bir hareket çok çok daha etkili olacak ve sunniliğin de kendini sahada ispat ettiği bir örnek olarak tüm dünya İslâmi hareketlerine örnek teşkil edecektir.
Türkiye’nin %61’i
Afganistan’dan Çekilmek İstiyor!
Metropoll Araştırma’nın Türkiye’nin Nabzı-Temmuz 2021 araştırmasının sonuçlarına göre, katılımcıların yüzde 61.6’sı Türkiye’nin Afganistan’dan askerlerini çekmesi gerektiğini düşünüyor. Bir önceki aya göre yapılan anketin artış yönü Türk askerlerinin çekilmesi hususuna ait. Ankette sorulan bir diğer soruda da “Taliban’ın İslâm anlayışı ile sizin İslâm anlayışınız aynı mı?” sorusuna Yüzde 57’lik bir kesim “İslâm anlayışımız farklı” derken sadece yüzde 22.6’lık bir kesim “İslâm anlayışımız aynı” cevabını vermiştir. Bu cevabın nedenleri üzerinde birçok farklı şey söylense de, kesin olan şudur ki, diğer yerlerde olduğu gibi Türkiye’de de Taliban aleyhine yürütülen karalama kampanyası ne acıdır ki işe yaramaktadır.
Taliban Afganistan’da
Neden Son Günlerde Bu Kadar Hızlı İlerledi?
Afganistan, uzun bir süredir dünyanın ve bölgenin gündemine oturmuş durumda. Taliban, ABD’nin ülkeyi tamamen terk etmeyi taahhüt ettiği Mayıs ayının gelmesiyle ülke genelinde ilerleyişe geçmiştir. Hareketin hedefinde ilk olarak tüm kırsal bölgeleri ve bu bölgelerdeki askeri üsleri kontrol altına almak vardı. Geniş kırsal alanları temel alan klasik gerilla stratejisi, Kabil hükümetini oldukça zor durumda bırakmıştır.
Taliban, askeri ilerleyişin yanı sıra yerel isimlerle siyasi uzlaşıyı da önemli bir silah olarak kullandı. Birçok nokta savaşsız olarak teslim alındı. Taliban ilerleyişini mümkün kılan etkenlerden biri şüphesiz halk desteğidir. Özellikle kırsal alanlarda yaşayan halkın büyük desteğini alan Taliban, bu sayede kendisine büyük güç alanları oluşturmayı başarabildi. Buna ek olarak, ele geçirilen şehirlerde de Taliban’a yönelik halk desteği göze çarptı. Bunun en büyük örneklerinden biri de Herat şehrinde yaşandı. Kabil hükümeti ve milis grupların kontrolündeki şehir, hükümetin kalelerinden olarak anılmasına rağmen, Taliban’ın şehre girebilmesine olanak sağlayan şeylerden biri de şehirde yaşayan Taliban destekçisi halk oldu.
Bir diğer önemli etken de, Taliban’ın yerel güç unsurlarına yaklaşım tarzı oldu. Aşiret liderleri, kanaat önderleri, din adamları, siyasiler ve diğer güç odaklarıyla ciddi ilişkiler kuran hareket, tüm bu kesimlere güvence verdi. Bu güvenceler doğrultusunda, şehirlerin savaşsız olarak teslimi ve Kabil yönetimi güçlerinin teslim olmaya ikna edilmesi sağlandı. Taliban’ın 14 Ağustos itibariyle ele geçirdiği 24 şehir merkezinden yalnızca Hilmend vilayeti merkezi Leşkergah’ta şiddetli çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalarda da ABD’nin düzenlediği hava saldırıları rol oynadı. Taliban, şehirde sadece hükümete ait birkaç merkezde çatışmak zorunda kalırken, bunlar da birkaç hafta sonra teslim olma konusunda anlaşmaya vardı.
Hareket, toplumun tüm etnik kesimlerinden mensupları ve liderleri olmasını da iyi değerlendirdi. Güneyde Peştun ve Beluç, batıda Tacik, Peştun ve Aymak, kuzeyde Özbek, Tacik, Türkmen ve Aymak Taliban mensupları dikkat çekti. Bu mensupların etkin katılımıyla birçok bölge kolaylıkla ele geçirildi.
Afganistan’dan Kaçanlar
“Kanada ülkeye 20 bine yakın Afgan sığınmacı alacak. Kanada Göçmenlik Bakanlığı ülkeye 20 bine yakın Afgan sığınmacı alınacağını duyurdu. Ülkesinin yaklaşık ٢٠ bin Afgan sığınmacıyı kabul edeceği bilgisini paylaşan Mendicino, bunların arasında halen ülkede bulunan ya da komşu ülkelere kaçan kadın hareketi liderleri, aktivistler, gazeteciler, azınlıklar, eşcinseller ve yabancı güçler için çalışan Afganlar olacağını söyledi.”
Suriyelilere ve diğer mazlumlara kadın çocuk demeden kapılarını kapatanların, kimlere kucak açtığı da bu haberle belli olmuştur. Bu sebeple Afganistan’dan kaçanların kimler olduğu çok iyi anlaşılmış oldu.
Şii İran’ın, Sunni Afganistan Endişesi!
17 Nisan 2021 tarihli bir açıklamada İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Taliban’ın demokratik yöntemi benimsemesi gerektiğini ifade etti. “İslâm Emirliği İran’a tehdit oluşturur” başlıklı yazıda, Cevad Zarif, taliban’ın Afganistan’da bir “İslâm Emirliği” kurmasının Pakistan’ın varlığını, İran ile Hindistan’ın ulusal güvenliğini tehdit ettiğini belirtti.(mepanews.com 17 Nisan 2021)
Amerika ve Afganistan İslâm Devletinin
Ortak Çıkarları ve Doha Anlaşması
ABD emperyalizmi askeri olarak çekilse de siyasi varlığını kendisinin de faydalanacağı bir şekilde korumak istiyor. Çin ve Rusya arasında Orta Asya’da stratejik bir öneme sahip olan Afganistan, ABD açısından stratejik öneme sahip. Bu sebeple Afganistan’a tamamen sırtını dönmektense, bölgedeki çıkarları için Taliban ile iyi ilişkilerini sürdürmek istemektedir. Afganistan İslam Emirliği ise, kuracakları sistemin yaşaması için, uluslararası alanda destek bulması çalışmaları içinde olması gerçekten önemli bir husus.
Bu sebepten dolayı Amerika’ya karşı askeri bir alanda üstünlük sağladıkları halde, Amerika ile Doha’da siyasi bir anlaşmayı da yapmaları bu husus sebebi ile olsa gerek. Sahada kazandıkları zaferi, masada da siyasi olarak belgelemek istediler. Çünkü iktidara geldiklerinde başka devletlerin onları tanıması gerektiğini çok iyi biliyorlar. Aksi halde uluslararası sistemin dışında kalmaktasın. Ticaret yapamıyorsun, yatırım alamıyorsun, askeri alanda yaptırımlara tabi tutuluyorsun. Bütün bunlar ülkenin uzun vadede ayakta kalmasını zorlaştıran unsurlardır. Şu anda Taliban Amerika ile anlaştığı halde, BM tarafından ekonomik ve askeri yaptırımlara maruz kalmaktadır. Bu da Taliban ile iş yapacak olan ülkeler için BM ile sorun yaşamak anlamına geleceği için, birçok ülke bundan dolayı geri durmaktadır. Bunun için seninle iş yapacak, devletlere ihtiyaç vardır. Bu devletler de Afganistan’ın çevresinde sınırlıdır. Bu sebeple Taliban Çin ile görüşmelerde bulunmaktadır. Çin de o bölgeyi ABD’ye kaptırmamak ve Rusya’ya bırakmamak için, Afganistan ile iyi ilişkiler kurmak istemektedirler. Bunlar karşılıklı çıkarlardır.
Bu sebeple Çin, Taliban Kabil’i de ele geçirince yapmış olduğu en son beyanatta: “Afgan halkının istek ve tercihlerine saygılıyız” diyerek Afganistan İslâm Devleti için olumlu diyalog mesajları vermiştir. Afganistan İslâm Devleti açısından da, bu ilişkiler doğrultusunda dünya kamuoyunda meşru bir aktör olarak kabul edilme imkânı oluşmaktadır. Bu sebeple Taliban Doğu Türkistan’daki Uygurlara yapılan zulme bir etkisi olamayacağından, ilk anda kendi alanında güçlenmesi için bu hususu da askıya almaktadır ve Çin ile ilişkilerini geliştirmek durumundadır. Zaten kendisi ayakta kalma mücadelesi vermeye çalışan bir oluşumdan da böyle bir şey beklemek makul değildir. Sahip olduğu stratejik önem sebebi ile ve maddi çıkarların ön planda olması, Afganistan çevresinde sınır komşusu olan ülkelerin, Taliban iktidarı ile iyi ilişkiler kurmaya çalışması, ülkede şeriat yasalarının uygulanmasının görmezden gelinmesine sebep teşkil edebilecektir. Bu durumun aynısını İran İslâm Devleti ile ona şiddetle karşı olan ülkeler arasında da yaşanmıştı. Yeter ki çıkarlar korunabilsin.
Öncelik Arzeden Sorunlardan Biri, Yoksulluk!
Her ülkenin kendine göre iç dinamikleri vardır. Afganistan’da da ciddi fakirlik vardır. Taliban iktidara geldiği zaman özellikle bu hususa çözüm bulması gerekmektedir. Eğer fakirliğe bir çözüm bulunamaz ise, iktidarda sevdikleri ve tasvip ettikleri bir Taliban da olsa, bu durum halk nezdinde ciddi sıkıntılar oluşturacaktır. Afganistan’da asıl savaş şimdi başlamıştır. Bu savaş Rusya ve Amerika ile yapılandan daha da zor bir sınavdır. Çünkü bütün şer güçler ve ruhlarımıza sirayet eden şeytan imanı zayıf olan ve yoksulluk içinde olan halkı bu noktadan kışkırtmaya çalışacaktır. Bu sebeple idari kadronun işi çok zor ve gündemleri de oldukça yoğun olacaktır.
Özellikle ekonomik alanda ciddi atılımlar yapmaları gerekmektedir. Bunları yapabilmeleri için de İslâm ölçüleri içinde dünyaya entegre olmaları şarttır. Afganistan’da her ne kadar İslâmi bir devlet oluşsa bile yine de “her şey çok güzel olacak” anlayışı ile manzaraya tozpembe bakmamak gerekmektedir. Çünkü bu işler o kadar kolay olmamaktadır. İran İslâm devrimi olduğu zaman “Devrimin başarıya ulaşması için bir nesil geçmesi gerekir” söylemleri revaçta idi. Aradan geçen 42 senelik bir zamanda İran’ın bugünkü durumu da meydandadır.
Afganistan İslâm Devleti her şeyden önce kendi içinde, kendi halklarına huzur getirmeli, Can, Mal, Nesil ve Akıl emniyetlerini sağlaması gerekmektedir. Bizlerin de bu hususta onlara elimizden geldiği kadar yardımcı olmamız gerekmektedir. Bu sebeple kendi iç güvenliklerine yoğunlaşmaları gereken bu yapıya her şekilde destek olmamız oldukça önemlidir. Ellerimizle bir yardım yapamasak da dillerimizi, kâfirlerin ve fâsıkların kışkırtmaları ile “Afganistan İslâm Devleti” aleyhine kullanmayalım yine de yeter!
*Yazımızdaki bilgiler, büyük ölçüde, güvenilir bir haber kaynağı olan, Mepanews’den faydalanılarak yazılmıştır.
...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
...