Kanun Devleti, Yargı Reformu Paketleri ve Bağımsız Mahkemeler
Günümüzde kanun devleti şeklinde ifade edilen siyasi tercihin temelinde; kişiler, kurumlar ve hâdiseler değil, uygulanması gereken hukuk kurallarının olduğunu söylemek mümkündür. Kanun devleti anlayışının hayata geçebilmesi noktasında gerekli olan şartların hedefi, vatandaşların hukuki anlamda can ve mal güvenliğinin sağlanmasına vesile olmaktır. Yargı makamlarının bağımsız olması, yani hiçbir etki ve baskıya maruz kalmadan kararlarını verebilmesi gerekir. Türkiye’nin kanun devleti ve yargı bağımsızlığı açısından çok sıkıntılı bir dönemden geçtiğini söylemek mümkündür. Artık yargılamalar mahkemelerde değil, kamuoyu baskısı altında televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medya organlarında yapılıyor, kararlar da bu alanlarda veriliyor. Son yıllarda herkesin savcı ve hâkim olmaya soyunduğunu söylemek mümkündür. Geçtiğimiz ay ABD, Almanya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç ve Yeni Zelanda’nın Ankara büyükelçileri, ortak bir açıklama yayımlayarak tutuklu olarak yargılanan Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını istediler.Bu hadisenin dikkatle tahlil edilmesi gerekir.
Hüsnü AKTAŞ
20.11.2021 11:13
978 okunma
Tarih boyunca hakkı inkâr eden, adaleti hafife alan ve hevâlarını ilâh edinen devlet adamları, yeryüzünde fesadın yayılmasına vesile olmuşlardır. Siyasi literatürde kanun devleti şeklinde ifade edilen politik tercihin temelinde; kişiler, kurumlar ve hâdiseler değil, uygulanması gereken hukuk kurallarının olduğunu söylemek mümkündür. Hukuk devleti anlayışının hayata geçebilmesi noktasında gerekli olan şartların hedefi, vatandaşların hukuki anlamda can ve mal güvenliğinin sağlanmasına vesile olmaktır. Kara Avrupası yargı sisteminde ‘hukuk devleti’, Anglo-Sakson ülkelerde ‘hukukun üstünlüğünü esas alan devlet’ şeklinde ifade edilen siyasi tercih ile Türkiye’de yaygın olan ‘kanun devleti’ anlayışı birbirinden farklıdır. Modern-ulus devlet modelinde, vatandaşlık statüsünün esas alındığını ve farklı dini-etnik kimliklere haiz olan insanların haklarının, kanun devleti anlayışına göre tespit edildiğini söylemek mümkündür.
Yasama ve yürütme organlarının her türlü hukuka aykırılıklarını denetleyebilen yargı nizamı; bir vatandaşın diğer vatandaşlarla veya devletle olan ilişkilerinde ortaya çıkan ihtilafların çözülmesi açısından hayati bir öneme haizdir. Yargı makamlarının bağımsız olması, yani hiçbir etki ve baskıya maruz kalmadan kararlarını verebilmesi gerekir. Türkiye’nin kanun devleti ve yargı bağımsızlığı açısından çok sıkıntılı bir dönemden geçtiğini söylemek mümkündür. Artık yargılamalar mahkemelerde değil, kamuoyu baskısı altında televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medya organlarında yapılıyor, kararlar da bu alanlarda veriliyor. Herkesin savcı ve hâkim olmaya soyunduğunu söylemek mümkündür. Geçtiğimiz ay  ABD, Almanya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç ve Yeni Zelanda’nın Ankara büyükelçileri, ortak bir açıklama yayımlayarak tutuklu olarak yargılanan Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını istediler. Bu ortamda yargının bağımsız olabilmesi, hukuka ve vicdanına göre karar verebilmesi, “istenilen” veya “beklenen” den farklı bir karar alabilmesi mümkün müdür? 
Suç oluşturan bir fiil olmadığı sürece, siyasi/fikri mücadele yargı üzerinden yürütülemez, bu alanda hukuk silah gibi kullanılamaz. Bu; hukuku da siyaseti de fikri mücadeleyi de mahkûm eder, ülkenin itibarını zedeler. Bu şekilde ortaya çıkacak mağduriyet algısı, hak etmediği halde bazılarını “kahraman” haline getirebilir. Elbette faili kim olursa olsun, her suç şüphesi soruşturulacak ve gerektiğinde kovuşturulacaktırAncak hukuk devletine yaraşır biçimde ve kuralları içinde. Adil ve usul kurallarına uygun davranma gerekliliği, suçun türüne, ağırlığına veya kişiye göre değişmez, değişmemelidir. 
Hukuk ve kanunlar herkese eşit uygulanmak durumundadır. Kamuoyu bazen hukukun teknik özelliklerini bilmemekten, bazen de siyasi mülâhazalarla aşırı tepkiler verebilir. Ancak hukuk/yargı kin ve intikam duyguları ile hareket etmez, çığlıklar atmaz. Aksine kendi dar, soğuk, teknik kalıpları içinde ve sükûnetle hareket eder, kendi kuralları içinde bir sonuca ulaşır. Bu herkes için bir güvencedir. Hukuk güvenliğini ancak; kural ve kalıpları belli olan, yapısı itibariyle her türlü siyasi mülahaza veya benzeri saiklere kapalı olan teknik hukuk sağlayabilir. Bu şekilde ulaşılan sonuca da herkes saygı duymak durumundadır. Siyasi/fikri değerlendirme ile hukuki değerlendirme aynı şey değildir, birbirinden farklıdır. Hatırlayalım, daha önce de (yine içeriğinden bağımsız bakmak gerekir) bir istinaf dairesinin beraat kararı vermesinden sonra, beraat eden sanık, “kaçma şüphesi” gerekçesi ile tutuklanmış ve daire üyeleri (hâkimleri) hakkında HSK soruşturma başlattığı gibi, daireden alınarak başka yerlere gönderilmiştir. Yine pek çok kez, tahliye edilen şüpheli veya sanıkların, yoğun kamuoyu tepkisi üzerine tekrar tutuklandığına, tutuklananların ise tahliye olduğuna şahit oluyoruz. Oysa (en azından kağıt üzerinde) yürürlükteki Anayasa’nın 138.maddesi çok açıktır.
1-) “Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar.; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
2-) Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.
3-) Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. “ Bu anayasal hükmü ihlalin cezai yaptırımı temelde Türk Ceza Kanununun 277. maddesinde düzenlenen ‘Yargı Görevi Yapanı Etkilemeye Teşebbüs Suçu’, kısmen de aynı Kanunun 288. maddesinde düzenlenen Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs suçudur.
Hal böyleyken, HSK’nın/ iktidarın, belli çevrelerin yahut kamuoyunun bir kısmının kabullenmediği, tepkisini çeken kararlardan sonra bu kararları veren hâkimler hakkında soruşturma başlatması, yargıya bir “gözdağı”, “mesaj”, hâkimleri baskı altına alacak bir tür “tavsiye”, “telkin”, “talimat” özelliği taşıdığı gibi, kararı kabullenmeme, değiştirmeye (süreç henüz bitmemiştir) yeltenme olarak da nitelenebilir. Bu ise Anayasa’nın 138. maddesine açıkça aykırı olmaktadır. Soruşturma gerekçesi de (ihmal olabileceği) hiç inandırıcı değildir. Gerçekten bu, zaten her davada ortaya çıkabilecek bir ihtimal olmasına karşın, her davada gündeme gelmemektedir. Bu da olağandır, çünkü asıl olan bu değildir. Bir ihmalden söz edebilmek için bu hususta somut bilgi veya bulguya dayalı makul bir şüphenin varlığı gerekir. Aksi halde bu tür gerekçeler, minareye kılıf aramaktan öteye geçemez.
Hâkimler de insandır, aileleri ve hayatları, gelecek kaygıları ve endişeleri vardır. Hâkimler için getirilen teminatlar da bu tür “endişe” ve “kaygıları” en aza indirmek, hâkimlerin sadece hukuka ve vicdanlarına göre karar verebilmelerini sağlamak için vardır. Hal böyleyken, HSK’nın bu şekildeki tasarruflarından sonra, özellikle kamuoyuna mal olan, belli çevrelerin ve iktidarın yakın “ilgi” ve “takibi” altındaki davalarda hangi hâkim, nasıl bağımsız hareket edebilecek, nasıl sadece hukuka ve vicdanına göre yahut “beklenti” dışında bir karar verebilecektir? Önemle belirtmek isteriz ki, Anayasanın 138. maddesinin gerek birinci gerekse üçüncü fıkrası, HSK ve HSK üyelerini de kapsamakta ve bağlamaktadır.
Yargı bağımsızlığının en büyük teminatı olması gereken HSK bu şekilde, bir yandan Anayasal görevinin dışına çıkmakta, öte yandan belli şartlar gerektiren ve amaca uygun olarak başvurulması gereken “soruşturma” kurumunu adeta bir “sopa” gibi kullanarak yargı bağımsızlığına ve tarafsızlığına en büyük tehdit haline gelmektedir. Bu tür uygulamalarla gelinecek sonuç, sadece hukuka ve vicdanına göre karar verecek bağımsız mahkemelerin yerine, “istenilen”, “beklenen” kararları vermeye zorunlu kılınacak, HSK veya iktidar “daireleri” olacaktır. Bu ise herkesin hukuk güvenliğini tehlike altına koyacak bir durum olur. Yargısı bağımsız olmayan bir ülkede hiç kimsenin hukuk güvenliği olmayacağı gibi, bu gibi tasarruflara karşı, başta ve özellikle hukuk kurumları ve hukukçular olmak üzere kamuoyu gerekli tepkiyi göstermezse, yargı ve mensupları yalnız bırakılırsa korkarım gün geldiğinde kimse derdini anlatacak, adalet talep edip bekleyecek mahkeme ve hâkim bulamayacaktır. Bu tablo içinde bağımsız ve tarafsız mahkemelerden söz etmek inandırıcı olabilir mi?.
Mahkemeler, (hukuk ve adalet dışında bir saikle verilen kararlar hariç) Türk milleti adına karar verdiğine göre, millet de mahkemelerine, yargısına, kendi hükümranlığına sahip çıkmalıdır.  Mahkemelerin bağımsızlığının sadece Anayasada, mevzuatta yer alması ne yazık ki yetmiyor. Uygulamada, fiiliyatta da bunun sağlanması gerekiyor. Oysa gelinen noktada anılan Anayasal hüküm kâğıt üzerinde kalıyor. 
Yargı mekanizması hiçbir şekilde iktidar mücadelelerinin, siyasi mülahaza ve çekişmelerin arenası haline getirilmemelidir. Bir suçun varlığına veya yokluğuna, suçun türüne, tarihine, failine yargı dışında kimse karar vermemelidir. Elbette ki yargı bağımsızlığı, hakimlerin dosya içeriği ile uyumlu olmayan kabul ve gerekçelerle, keyfi karar verebilmesi anlamına gelmez. Bu gibi durumlarda kuşkusuz idari veya gerektiğinde adli bir süreç söz konusu olacaktır. Bu konuda mevzuatta gerekli hükümler vardır. Bununla birlikte, içeriğinden bağımsız olarak sadece verdikleri kararlar sebebiyle hâkimler hakkında bu şekilde derhal soruşturma başlatmak, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı ile izah edilebilecek bir durum değildir. Kaldı ki yerel mahkeme kararları nihai kararlar olmayıp, üst derece hukuki denetim yolları bulunmaktadır. Ancak bu gibi tepki ve tasarruflar karşısında, denetim mercilerinin (İstinaf veya Yargıtay daireleri) verilen “mesajı” alıp almayacağı, ne kadar bağımsız hareket edebilecekleri de tartışmalı hale gelmektedir. Oysa yargı ve yargı kararları üzerine hiçbir gölge düşmemelidir.
Bu tutum ve uygulama, HSK’nın Anayasal statüsünün, oluşum biçiminin ivedilikle yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Ne yazık ki 2010 referandumundan itibaren, bilinçli olarak ileri sürülen “yargı vesayeti” nidaları altında hukuk ve yargı üzerinde gerçek bir vesayet sistemi kurulmuştur. İktidarın etkisine son derece açık HSK da bu vasilerden birisi gibi gözükmektedir.
Diger taraftan karar ile ilgili olarak konumu dikkate alındığında Cumhurbaşkanı’nın veya bakanların yaptığı açıklamalar da Anayasa’nın 138. maddesine aykırıdır, düşündürücüdür. Bu açıklamalar; adeta mahkemeleri iktidarın veya toplumun beklediği kararları vermeye zorunlu kılar şekilde tavsiye ve telkin, hatta talimat niteliğinde olup, yargı kararına saygı duyulması gerektiği yönündeki resmi söylemlerle çelişmektedir. Beğenilmeyen karara tepki göstererek saygı duymamak, beğenilene ise saygı duymak yahut saygı duyulması gerektiğini söylemek olmaz. Özellikle “davanın ve sürecin takipçisi olunacağı” yönündeki ifade, yargının üzerinde sallanan bir kılıç gibi durmaktadır. Konumu ve sıfatı ne olursa olsun Cumhurbaşkanı da “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi” arasında yer almaktadır. Aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı olan Cumhurbaşkanı kuşkusuz olaylar ve kişilerle ilgili siyasi tespitler yapabilir. Ancak konum ve sıfatı sebebiyle (Yeni sistemin özellikleri de dikkate alındığında) Cumhurbaşkanı’nın yargı süreci ile ilğili ilgili olarak hiç konuşmaması, hiç olmadı çok az konuşması gereken kişidir. Bu tür uygulama ve tutumlar; zaten tetikte bekleyen Türkiye düşmanlarına koz vermekte, ülkenin itibarını, zedelemekte, olumsuz algıları ortaya çıkarmakta, önemli davalarda verilen kararların meşruiyetini tartışmalı hale getirebilmektedir. Bunun yanı sıra ilgilisine de yapay bir “mağduriyet” algısı sağlamaktadır. Bunların ülkemizin menfaatine olmadığı açıktır. Oysa en büyük güç ve dayanak, hukuk devleti ilkelerine uyulması ve bununla koşut olarak bağımsız bir yargının varlığıdır. Bu yapı ve işleyiş, uluslararası alanda pek çok maksatlı söylem ve propagandayı da boşa çıkaracaktır. Bu tabloya bakıldığında, yere göğe konulamayan sözde yargı reformlarının, paketlerin ne kadar anlamsız olduğu da görülmektedir. Daha en temel mesleki/bireysel güvencesi sağlanamayan yargı mensubunun, “coğrafi” güvencesinden söz etmek bir tür kara mizahtan öte geçmemektedir. Yargı bu şekilde kuşatılıp “paketlenirken” bu “paketlere” gereğinden fazla önem atfedip sahiplenenlerin, adeta kutsallaştıranların da bu hususta herhalde söyleyecekleri olsa gerek.
Türkiye, bu şekilde sadece iktidarla sınırlı olmayacak biçimde dört bir yandan (basın, sosyal medya, kamuoyu vs) kuşatılan, sıkıştırılan, zaman zaman adeta meydan dayağına maruz kalan bir yargı ile bir yere gidemez, hukuk güvenliğini sağlayamaz. Nitekim yukarıda belirtildiği üzere, artık kararlarda (gerek esasa ilişkin olanlarda, gerekse tutuklama gibi ceza yargılaması önlemlerinde) kamuoyu dahi kabul edilemeyecek ölçüde etkili olabilmektedir. Bu orta ve uzun vadede kimsenin yararına değildir. Eğer soruşturmalar Cumhuriyet savcılarınca yürütülmeyecekse, kararlar hâkimler tarafından verilmeyecekse, hukuk eğitimi almamış olanlar davalarla ilgili bu denli değerlendirme yapma hakkını kendilerinde bulabilecekse, artık kararlar kolektif olarak medyada veya sosyal medyada verilecekse bunca hukuk fakültesine ve hukuk eğitimine ne gerek vardır?
Herkes işini yapmalı, HSK dahil kimse “kürsüye çıkmaya”, savcı ve hakim olmaya soyunmamalı, yargı oraya buraya çekiştirilip adeta “şamar oğlanına” dönüştürülmemelidir. Elbette soruşturma ve yargılamaları kanuna ve hukuka uygun yapmayan, keyfi kararlar veren yargı mensupları denetlenecektir, denetlenmelidir. Kanun devletinde kimse mutlak sorumsuz olamaz, keyfi davranamaz. Son yıllarda iktidarın hazırladığı yargı reformu paketleri, istenilen neticelerin elde edilmesine vesile olmamıştır. Bu gerçeğin altını çizmekte fayda vardır.

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
...