Muhkem Hükümlerin Keyfiyeti ve Hükümet Meselesi
Cemiyet halinde yaşayan insanların; siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlaki hükümlere ihtiyaçları vardır. İslâm âlimleri, bütün cemiyetler için geçerli olan ve değişmeyen kanunları ‘sünnetûllah’ kavramıyla ifade etmişlerdir. İslâm âlimlerinin ‘Ümera âyetleri’ adını verdiği muhkem nasslarda; emanetleri ehline vermenin ve adaletle hükmetmenin zaruri olduğu haber verilmiştir. Meselâ: “Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Hakikat Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor!. (İyi düşünün) Şüphe yok ki Allah hakkı ile işitici ve (bütün yaptıklarınızı) hakkı ile görücüdür.”(En Nisa Sûresi: 58) Mekke’nin fethedildiği gün inen bu Ayet-i Kerime ile öncelikle ‘Kamu Otoritesini’ temsil eden kimselere (emir sahiplerine) siyasi kararlarının meşruiyeti için zaruri olan iki unsur hatırlatılmıştır.
Yusuf KERİMOĞLU
20.11.2021 11:02
808 okunma
Cemiyet hâlinde yaşayan insanların; siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlaki hükümlere ihtiyaçları vardır. İslâm âlimleri, bütün cemiyetler için geçerli olan ve değişmeyen kanunları ‘sünnetûllah’ kavramıyla ifade etmişlerdir.Tarih boyunca cari olan sünnetûllah şudur: Allah (cc) her kavme; önce kendi içlerinden, kendi dilleriyle konuşan bir peygamber göndermiş, daha sonra kendilerine hidayeti veya dalâleti tercih etme mes’ûliyetini yüklemiştir. İmtihan dünyasında, insanların kendi cüz’i iradesiyle yapmış olduğu tercihlerin ‘belirleyici unsur’ olduğunu unutmamak gerekir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin kâfir, zalim ve faasık vasfına haiz olduklarını beyan eden âyetler (El Maide Sûresi: 44, 45, 47) hem adaletten ayrılan kimselerin vasıflarını, hem gayr-i meşrû siyasi tercihlerin neticelerini haber vermektedir. Bu noktada ‘Hüküm’ kelimesinin terim ve ıstılâh manaları üzerinde kısaca durmakta fayda vardır. Arapça bir kelime olan hüküm, “Ha-Ke-Me” fiilinden masdardır. Lugatta “karar vermek, bir şeyi, diğer bir şeye isbat veya nefy suretiyle isnad etmek, güç ve tahakküm” gibi manalara gelir. Araplar atı gemlemeye de “hüküm” demişlerdir. Dolayısıyla “zapt-û rapt altına alıp terbiye etme ve boyun eğdirme” manası da kullanılmıştır. Hâkim, mahkeme ve hakem gibi, günlük hayatta sık sık kullandığımız kelimeler de aynı kökten gelir. Bazı ûsul alimleri, “Mükellefin fiillerine iktiza eden hitab-ı ilâhinin eserine hüküm denilir” tarifini benimsemişlerdir.
Kavmi, rengi ve dili ne olursa olsun her insanın; hayatının korunmasını, inandığı gibi yaşama imkânının sağlanmasını ve adaletle muamele edilmesini arzu ettiği malûmdur. İslâm âlimlerinin ‘Ümera âyetleri’ adını verdiği muhkem nasslarda; emanetleri ehline vermenin ve adaletle hükmetmenin zaruri olduğu haber verilmiştir. Meselâ: “Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Hakikat Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor!. (İyi düşünün) Şüphe yok ki Allah hakkı ile işitici ve (bütün yaptıklarınızı) hakkı ile görücüdür.”(En Nisa Sûresi: 58) Mekke’nin fethedildiği gün inen bu Ayet-i Kerime, öncelikle ‘Kamu Otoritesini’ temsil eden kimselere (emir sahiplerine) siyasi kararların meşruiyeti için zaruri olan iki unsur hatırlatılmıştır.(1) Hanefi ulemasından İmam-ı Zemahşeri; “Allah, yöneticilere ‘emanetleri ehline vermelerini ve adaletli olmalarını’ buyurunca (En Nisâ Suresi: 58) halka da yöneticilerine itaat edip, onların hükümlerine uymalarını emretmiştir. Ayetteki ‘Sizden olan ulü’l-emr’den’ maksat, hakka riayet eden adil yöneticilerdir. Zira Allah ve Rasûlü, zalim yöneticileri sevmez. Zalim yöneticilere itaatin vacip olduğu konusunda, Allah ve Rasûlü’ne atıfta bulunulması caiz değildir. (...) Allah (cc), ulü’l-emre itaat emrini, en ufak bir şüpheye mahal vermeyecek bir şekilde vaz’ etmiştir. Şu halde zalim yöneticilere itaat nasıl mümkün olur? Allah (cc) bu konu çerçevesinde, evvelemirde emanetlerin ehline verilmesi, hüküm konusunda adaletli davranılmasını, son olarak da ihtilâf konusu olan meselelerde Kur’an ve Sünnete başvurulmasını emretmiştir. Oysa zalim yöneticiler ne emaneti ehline teslim eder, ne adaletle hükmeder, ne de herhangi bir konuda Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine müracaat ederler. Onlar sadece kendi arzuları ve hevesleri doğrultusunda hareket ederler. Dolayısıyla onlar, Allah ve Rasûlü’nün nezdindeki ulü’l-emr’e mahsus vasıflardan uzaklaşmış olan kimselerdir. Bu tip yöneticilere yakışan en güzel vasıf 'Hırsız Müstekbirler' (diktatörler) vasfı olsa gerektir”(2) diyerek, ümera âyetlerinin keyfiyetini izah etmiştir.
Siyaset ve ahlâk konusunda önemli eserler veren İmam-ı Maverdî; “İmam, ümmetin haklarını yerine getirdiği zaman, Allah’ın (cc) hukukuna da riayet etmiş olur. Bu durumda ümmetin; İmamın durumu değişmediği sürece, iki borcu vardır: İtaat ve yardım”(3) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Bu tesbitte yer alan “İmamın durumu değişmediği sürece” kaydı, adaletten uzaklaşması ve emanete ihanet etmesi hâlinde, kendisine itaatin ve yardımın caiz olmadığını beyan içindir. Her türlü emanetin mutlaka ehil olan kimselere teslim edilmesi zaruridir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); “Emr (iş) ehil olmayan kimselerin eline geçtiği zaman kıyameti gözetleyiniz(4) buyurduğu ve müslümanları ikaz ettiği malûmdur. Müslümanların din ile siyaseti birbirinden ayırmaları ve seküler-lâik politika kültürünü benimsemeleri caiz değildir. Bazı İslâm âlimleri “İnsanları hidayete ve hayra (dünyevi ve uhrevi saadete) ulaştırmak, onları fesaddan kurtarabilmek için, takip edilmesi gereken en güzel yola siyaset denilir”(5) tarifini esas almışlardır. İbn-i Abidin; “Siyaset, halkı dünyada ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salâh ve menfaatleri için çalışmaktır” tarifini yapmış ve bahsin devamında şöyle demiştir: “Siyaset ağır bir şeriat olup iki nevidir. Siyaseti zalime; halkın haklarına zıt olan siyasettir ki, şeriat bunu haram kılmıştır. Siyaseti Adile; halkın haklarını zalimlerin elinden kurtaran, zulüm ve fenalıkları defeden, fitne ve fesad ehlini meneden siyasettir ki şeriattan sayılır.”(6) Bu tariflerde yer alan ortak keyfiyeti şöyle ifade etmek mümkündür. Adaletin mülkün (devletin/iktidarın) temeli olduğuna inanan ve siyasetle meşgul olan her mükellefin, insanlığa hizmeti esas alması zaruridir. Tarih boyunca İslâm âlimleri; “Zalim ve faasık olan bir kimsenin devlet başkanlığı (imameti) sahih midir?” sualine cevap vermeye gayret etmişlerdir. Daha değişik bir ifadeyle, İmamın (devlet başkanının) adil olması şart mıdır, değil midir? İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye (rha) göre adalet, hilâfet nizamının zaruri bir şartıdır. Zâlim ve fâsık olan kimse, meşru halîfe, kadı, müftü veya amir olamaz. Şayet olmuşsa, bu bâtıldır ve insanların ona itaat etmeleri farz değildir.
Bazı muteber kaynaklarda meselede müctehid olduğu ifade edilen İmam Ebu Bekr el Cassâs, bu meseleyi “Ahkâmû’l Kur’ân” isimli eserinde şu şekilde izah etmiştir: “Zâlimin peygambere halîfe, kadı veya müftü olması caiz değildir. “Zâlimler benim ahdime erişemez”(El Bakara Sûresi: 124) âyeti, adaletin zaruri şart olduğunun delilidir. Bu âyetten istinbat edilecek hüküm şudur: Zalim ve fâsık kimsenin imameti batıldır. Halîfe olamaz. Fâsık olduğu halde bu makamı ele geçiren kimseye, müslümanların itaat etmeleri farz değildir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); “Allahü Teâlâ’ya isyan hususunda mahlûka itaat yoktur. İtaat ancak ma’ruftadır” buyurduğu sabittir. Bu, aynı zamanda fâsıkın kadı olamayacağını, mahkemede şahitlik vazifesini edâ edemiyeceğini, müftüyse fetvasının kabul edilmeyeceğini de gösterir.” İmam Ebu Bekr el Cassâs, bu tesbitlerin İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin görüşü olduğunu ifade etmiş ve şöyle demiştir: “İnsanlardan bazıları, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin, fâsıkın hilâfetine cevaz verdiğini ileri sürmüşlerdir. Bu konudaki zihin karışıklıkları şundan ileri gelmiştir: “Kadı bizzat kendisi adaletli olur, fakat zâlim bir sultan tarafından bu göreve atanırsa, hükümleri geçerli ve sahihtir, Böylelerinin arkasında namaz kılmak da caizdir. Bu, doğru bir görüştür. Bunda, fâsıkın imametine cevaz verdiğine delâlet yoktur.”(7) Hz. Aişe (ranha) validemizden rivayet edilen Hadis-i şerif’te Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) “insanların rızalarını esas almayan, zorbalığa yeltenen ve yalanı ön plâna çıkaran sultanları” lanetlediği malûmdur.(8) Bu genel tesbitten sonra, tarih boyunca değişik açılardan tahlil edilen hüküm, hükümet ve Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetme meselesine geçebiliriz.
Kur’an-ı Kerîm’de hüküm kelimesinin, öncelikle ‘haklarının ihlâl edildiğini iddia eden tarafların aynı mecliste yargılaması ve ihtilâfları ortadan kaldırması’ anlamında kullanıldığı malûmdur. Aynı kökten gelen “hikmet” ve “itkân” (sağlam ve iyi yapma) terimleri, hükümlerin keyfiyetiyle ilgilidir.(9) Buna göre, bu kelimenin otorite anlamını ifade etmesi; hem yargılama, hem de ihtilafları ortadan kaldırma imkânı ve hükümleri uygulama (İcra etme) kudretiyle ilgilidir. Hâkimiyet kavramını iki açıdan tahlil etmekte fayda vardır.
Birincisi: Allahü Teâlâ’nın (cc) fiilen mutlak hâkim ve mutlak hükümranlığı meselesidir. O, her şeyi yaratan ve hükmünü iptal edip bozacak birisi olmayan yegâne varlıktır. Hakim-i Mutlak olan yegane âmirdir. Bu keyfiyeti ifade eden âyetler meâlen şöyledir: “Hüküm, ancak Allah’a aittir. Başkasına değil, yalnızca kendisine ibadet etmenizi emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir, fakat insanların çoğu bilmezler.”(Yusuf Sûresi: 12/40) “Hüküm, Allah’ındır. O’nun hükmünü bozacak yoktur.” (Ra’d Sûresi: 13/ 41) “Göklerin ve yerin hükümranlığı, O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülür.” (Hadid Sûresi: 57/ 5)
İkincisi: Hâkimiyet kelimesinin, insanların siyasi haklarını ve tercih hürriyetlerini sınırlandırmak için kullanılması doğru değildir. İslâm tarihinde; başta hariciler olmak üzere, bazı mübtedi fırkaların bu hataya düştüklerini gizlemek mümkün değildir. Allah’ın (cc) hakimiyeti meselesini keyiflerine göre yorumlayan (tahrif eden) zalim sultanlar, kendi siyasî ihtiraslarını gerçekleştirmek için istismar etmiş ve kullanmışlardır.(10) Allah’ın (cc) hâkimiyeti; muhkem nassla sabit olan emirler, yasaklar ve mükellef olan kimseler için uyulması/uygulanması vacip olan bütün hükümleri içine alır. Son tahlilde “hakimiyet Allah’ındır” ifadesi, müsbit olan bütün ahkâma teslimiyeti beraberinde getirir. Ayrıca Allah’ın (cc) hükümlerini uygulama makamında olan (kamû otoritesini temsil eden) emir sahiplerinin ictihadi tercihlerine saygı duymayı ve tabi olmayı da beraberinde getirir. Hülâfa-i Raşidiyn döneminden sonra ortaya çıkan ve uzun yıllar devam eden saltanat rejimlerinde; iktidarın teşekkülü, denetlenmesi ve devredilmesi gibi konularda bir değil, birden fazla bid’atların ortaya çıktığını söylemek mümkündür.
Kur’an-ı Kerim’de yer alan ve Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin, vasıflarını haber veren (kâfir, zalim ve fasık) âyetlerin keyfiyeti üzerinde durulması da zaruridir. Bu farzın aynı sûrede arka arkaya zikredildiği malûmdur: “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler var ya işte onlar kâfirlerdir” (Maide Sûresi: 5/ 44)“Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler var ya işte onlar zâlimlerdir.” (Maide Sûresi: 5/ 45)“Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler var ya, işte onlar fâsıklardır.” (Maide Sûresi: 5/ 47) Kitabın indirilmesinin bir sebebi de “Allah’ın indirdikleriyle hükmetme” amelinin edâ edilmesidir. Kur’an-ı Kerim’de, Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) hitaben “Hakikat, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitab’ı sana hak olarak indirdik; hakkı gözet, hainlerden yana olma”(Nisa Sûresi: 4/ 105) emri verilmiştir. İmam-ı Kurtubî, bu ayetin tefsirinde şunları zikretmektedir: “Allah’ın sana gösterdiği gibi” hükmü; vahye veya nassların teşri hikmetine uygun bir şekilde hükmedilmesini ifade etmektedir. Muhkem nassların teşri hikmeti ile kıyas-ı fukahayı ve ictihadı birbirinden ayırmak doğru değildir. Hz. Peygamber’in (sav) kendi ictihadına (reyine) göre hüküm verdiğinde isabet ettiği, bu ayetle sabittir. Şanı yüce olan Allah (cc) Peygamberini hatadan korumayı garanti etmiştir.”(11) Müfessirler “Allah’ın indirdikleriyle hükmetme” ifadesinin/farzının yer aldığı âyetlerin nüzul sebebini şöyle açıklamışlardır: Ayetler, aralarında ortaya çıkan ihtilâfta hakemlik yapmak üzere Hz. Peygamber’e (sav) giden bir grup Yahudi hakkında ve bu olayla ilgili olarak nazil olmuştur.(12) Bu âyetlerde gelen hükümlerin, lâfızlarının umumî oluşu dolayısıyla haklarında nazil olmayanları da içine alacak şekilde genel mi, yoksa nüzul sebebinin özelliği dolayısıyla sadece haklarında nazil olanlarla ilgili olup-olmadığı konusunda, müfessirlerin farklı te’villerinin bulunduğu malûmdur. Bazıları âyetlerin nüzûl sebebleri ile sınırlandırmış ve ehli kitaba mahsus olduğunu ileri sürmüşlerdir. İmam-ı Kurtubî; “Sana da, daha önceki Kitabı tasdik etmek ve onu korumak üzere hak olarak kitabı (Kur’an’ı) gönderdik!..Artık aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet; Sana gelen hakikati bırakıp da onların hevâlarına uyma“(Maide Sûresi: 5/ 48) âyetinin tefsirinde şu tesbitte bulunmuştur: “Bu âyette zikredilen kitabın, Kur’an-ı Kerim olduğu ve Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) kitapta yer alan ahkâmla hükmetmesi emredilmiştir. Buna göre Allah’ın (cc) indirdiği ile hükmetmeyi emreden (El-Maide Sûresi: 44, 45 ve 47) âyetlerinin ‘ hepsi kafirler hakkında inmişse de, bunda gizlilik (idmâr) vardır. Yani, Kur’an-ı Kerimi reddeden ve Hz. Peygamber’in (sav) tebliğini/nübüvvetini inkâr ederek Allah’ın (cc) indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirdir.”(13) İmam-ı Taberî, bu ayetlerin sadece Ehl-i Kitap için değil, bütün kâfirler hakkında indirildiğini ifade etmiştir. Bazıları, bu ayetlerde geçen kitabın Kur’ân-ı Kerim değil, Tevrat ve İncil olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir.(14) Halbuki nüzul sebebleri dikkate alındığı zaman; bu âyetlerde yer alan hükümden kastedilen, yargılamadır. Çünkü bu âyetler; yahudilerden bir grubun, Peygamberimiz Efendimiz’i (sav) hakem tayin etmeleri ve neticelerine razı olmamalarıyla ilgilidir. Bazı çağdaş İslâm alimleri; hüküm teriminin Kur’ân’da “hem yargılama, hem hükümet etme’ anlamını ifade ettiğini ifade etmişlerdir.(15) Dolayısıyle bu kelimenin tarihi anlamıyla ilgili bir mesele söz konusudur. Acaba hüküm kelimesi, Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemde ve ilk müslümanların (ashabın) zihninde “hükümet” kelimesiyle aynı anlamı ifade ediyor muydu? Arapça mütehassısları, kaleme aldıkları lugat kitaplarında bu terimin anlamını izah ederken, “hükümet” mânası üzerinde durmamışlardır. Hükümet kelimesini ilk defa (hakem olayını te’vil eden ve kendilerine daha sonra ‘Harici’ vasfı verilen kimselerin iddialarına cevap verirken) Halife Hz. Ali (ra) kullanmıştır: “Size bu iki kişinin vereceği karar ve hükümet (hakemlerin hükmü) hakkında söyleyeceğimi daha önce söylemiştim.(16) Burada Halife Hz. Ali (ra) “hükümet” kelimesini, tahkim (hakem tayini) meselesinin keyfiyetiyle sınırlı tutmuştur. Elbette tahkim (hakem tayini) siyasi anlamda hükümet değildir. Yani yürütme gücü veya yönetim anlayışıyla bir ilgisi yoktur. İhtilafı (uyuşmazlığı) ortadan kaldırma ve yargılama anlamını da taşımaktadır. Kur’an-ı Kerim’de hüküm kelimesi, devlet başkanı olmamalarına rağmen, bazı peygamberelere de nisbet edilmiştir.(17) Dolayısıyla bu kelimenin, öncelikle “yargılama ve ihtilafları ortadan kaldırma’ anlamını ifade ettiği malûmdur. Bu noktada şu sualin zihnimize takılması mümkündür: Hüküm kelimesinin yargılama ve ihtilâfları çözme anlamına geldiğini kabul etmemiz halinde, devletin yasama ve yürütme kuvvetini inkâr ettiğimiz anlamına gelir mi? Günümüzde yaygın olan siyasi kültüre göre, devletin üç temel erki (yasama, yürütme ve yargı) vardır. Hükümet sistemlerinin tasnifinde, yasama, yürütme ve yargının birbirleriyle olan münasebeti, belirleyici bir unsurdur. Hüküm kelimesini, sadece yargılama ve ihtilâfları ortadan kaldırma erkini (yargı erki) ifade için kullanabilir miyiz? İslâm fıkhını esas alan devlette; yasama faaliyetini yürüten kimselerin, öncelikle Allah’ın Kitabı’na ve Peygamber Efendimiz’in sünnetine bağlı kalmaları zaruridir. Yasama gücünün ümmete ve ümeraya (devlet yöneticilerine) bırakılan kısmı, ictihadî hükümlerle veya örfi hukukun kaideleriyle sınırlıdır.(18) Bu hakikati dikkate aldığımız zaman; Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek, Kur’ân ve sünnette yer alan hakikatlerin, devlete hâkim olması anlamına gelir. Devletin siyasetini uygulamakla vazifeli olan iktidarın/hükümetin, yasama gücünü öncelikle Kur’ân ve Sünnet'te yer alan hükümlerle (yani Allah’ın indirdikleriyle hükmetmekle) sınırlandırmak durumundadır. İkinci olarak cemiyet hayatını tanzim eden kararları; ‘Ehlû’l İhtiyar’ adı verilen kimselere (İslâmi şûra üyelerine) danışmaksızın, tek başına almamaları gerekir. Bu noktada şu inceliğe işaret etmekte fayda vardır. Allah’ın indirdikleriyle hükmetme farzının edasıyla ilgili değişik görüşlerin sebebi, aynı kelimenin çeşitli anlamlarda kullanılmasıyla ilgilidir. Bunun delili, aynı konuyu araştıran herkesin kabul ettiği apaçık ve ispata ihtiyaç olmayan işlerin bulunmasıdır. Zira Allahü Teâlâ’nın (cc) kitabında bulunan muhkem ayetlerin hükmünde ihtilâf etmek caiz değildir. Bu hükümlerin hayata geçirilmesi, aynı zamanda Allah’ın indirdikleriyle hükmetme farzının edâ edilmesidir. Muhkem nassla sabit olmayan konularda (fer’i meselelerde) müctehitlerin fetvaları ve içtihatları, onların tesbitlerini ifade eder. Bu ictihadların ümmetin ihtiyaçlarına zamanın ruhuna, maslahata, örf ve adetlere göre değişmesi mümkündür.
Müslümanların kendi içlerinden seçtikleri liderleri; (halife, imam, ûlû’l-emr), hukuk kurumu olan devleti, İslâm fıkhına göre tanzim etmek ve insanlığa hizmet eden bir müessese haline getirmek zorundadır. Bu liderin, mukaddes bir vasfı veya dokunulmazlığı yoktur. Devlet başkanı, Allahü Teâlâ’nın (cc) vekili veya siyasi anlamda O’nu temsil eden birisi değildir. Nitekim Hz. Ebu Bekir (ra), kendisini “Halifetullah” diye çağıran birisine, “Allah’ın halifesi” olmadığını söylemiştir.(19) Dolayısıyle Haricilerin ve “hakimiyet” kavramını yanlış yorumlayan bazı kimselerin düşündüğü gibi; hükmün Allah’a ait olması ile siyasi otoriteyi İslâma uygun olarak yürüten imama veya ümmete ait olması arasında bir tearuz (çelişki) sözkonusu değildir. İslâm fıkhını esas alan devletin yöneticilerinin, Allah’ın (cc) indirdikleriyle hükmetmeleri farzdır.(20) Bu hakikati kabul eden, fakat nefsine uyduğu için Allah’ın (cc) indirdikleriyle hükmetmeyen kimselere zâlim ve fâsık denilir.Bu noktada bir inceliğe daha işaret etmekte fayda vardır. İslâm fıkhında hâkimiyet ile iktidar kavramlarının; birbirleri ile ilgili olmakla beraber, farklı keyfiyetleri ifade ettiğini söylemek mümkündür. Öncelikle teşri hakkı, Allahü Teâlâ’ya (cc) mahsustur. Hakimi mutlak olan O’dur. İktidar ise, mukaddes emâneti yüklenen insanoğluna, imtihan için tevdi edilen bir emanettir. İnsanların vekâletlerini (rızalarını) alarak iktidara gelen kimseler; hem Allahü Teâlâ’nın (cc) hukukunu korumak, hem de insanların haklarını (aynı zamanda zaruri maslahatlarını) muhafaza etmekle yükümlüdürler. Zerre miktarı hayrı küçük görmeyen ve hesap gününü düşünen müslümanların; iyiliklerin yayılması ve kötülüklerin önlenmesi hususunda birbirleriyle yardımlaşmaları da farzdır.
___________________
(1) İbn-i Kesir- Tefsirul Kur’ani’l Aziym Beyrut: 1969 C: 1 Sh: 515 vd.
(2) İmam-ı Zemahşeri- El Kaşşaf ‘An Hakikatû’l Tenzil- Beyrut: 1977 C: 1 Sh: 535-536
(3) İmam-ı Maverdi- El Ahkamû’s Sultaniye- Kahire: 1973 Sh: 17
(4) Sahihi Buhari- İst: 1401 C: 1 Sh: 21 K.İlm: 2
(5) İbn-i Kayyım El Cezviyye- Et Turukû’l Hükmiyye fi Siyaseti’ş Şer’iyye- Kahire: ty. (Thk. Muhammed C. Gazi) Sh: 16
(6) İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar- İst: 1983 C: 8 Sh: 186
(7) İmam Ebu Bekr el Cassâs- Ahkamû’l Kur’an- Kahire: 1947 C: l Sh: 8081
(8) Şeyhülİslâm Mustafa Sabri Efendi- Mevkıfû’l Beşer- Kahire: 1352 Sh: 26
(9) M. Fuad Abdülbaki -El Mu’cemu’lMüfehres li Elfâzi’l Kur’an’il Kerim-Beyrut: 1987 Sh: 151-152
(10) Muhammed Ammâra- El İslâm ve’s Sultatû’d Dîniyye- Kahine: 1977 Sh: 310
(11) İmam-ı Kurtubî- El Câmi li Ahkâmi’l Kur’ân -Kahire: ty C: 4 Sh: 1946
(12) İmam-ıTaberî -Muhtasaru Tefsiri’l İmâmi’t Taberî -Kahire: 1980 Sh: 126
(13) İmam-ıKurtubî- A.g.e C: 4 Sh: 2187
(14) Muhammed Ammâra- A.g.e. Sh: 5960
(15) H. Muhammed Hâlid- Ed Devle fi’l İslâm -Kahire: 1981 Sh: 34
(16) İbn Kuteybe- El İmâme Ve's Siyâse- Kahire: 1969 C: 1 Sh: 143
(17) Muhammed Ammâra- A.g.e. Sh: 4245
(18) Prof. Dr. Abdulvehhâb Hallâf -Es Siyâsetu’ş Şer’iyye -Kahire: 1977 Sh: 1517
(19) İbn Haldun –El Mukaddime- Kahire: ty C: 2 Sh: 689
(20) İmam-ı Kurtubî -A.g.e. C: 4 Sh: 218 vd..

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
...