Fütüvvet Ahlâkı ve Vakıf Muamelesi Üzerine Notlar
Müslümanların birbirlerini sevmeleri ve fütüvvet ahlâkına uygun davranmaları, kelime-i şehadete dayanan bir hadisedir. Günümüzde yaşayan Müslümanların; önce “nizam-ı âlem” idealini esas alan devletlerini, sonra birbirlerine karşı olan sevgilerini kaybettiklerini ifede etmek mümkündür. Sahih bir iman ve bu imana dayanan sevgi (saygı) anlayışı ihya edilmediği müddetçe imtihanı kazanmak kolay değildir. Hesap gününe hazırlanan insanların birbirlerini Allah (cc) için sevmeleri, fütüvvet ahlâkının zaruri bir neticesidir. Herhangi dünyevi bir karşılık beklemeden, ihtiyaç sahiplerine yardımı ön plâna çıkaran vakıf müessesesi, Hz. İbrahim’den (as) itibaren iyilik ve takva hususunda yarışan mü’minlerin gayretiyle önemli hizmetlere vesile olmuştur. Bazı müfessirlerin, doğrudan vakıfla ilgili olduğunu beyan ettikleri Ayet-i Kerime mealen şöyledir: “Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça tam hayra (birre) erişemezsiniz” (Al-i İmran, Sûresi: 92)
Yusuf KERİMOĞLU
04.11.2021 11:04
624 okunma

ZERRE miktarı iyiliğin de, zerre miktarı kötülüğün de hesabının sorulacağı hesap gününe hazırlanan her mükellefin; kendisine ihsan edilen malların bir imtihan vesilesi olduğunu bilmesi gerekir. Bu hakikat, muhkem nassla sabittir: “Sizi yeryüzünün halîfeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi imtihan etmek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Doğrusu Rabb’in, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, esirgeyendir.” (El En’am Sûresi: 165) Bilindiği gibi her insanın hayatını devam ettirebilmesi için ihtiyaç duyduğu malları temin etmesi gerekir. Hanefi fûkahasından İbn-i Nüceym “Yeryüzünde neler varsa hepsini sizin için yarattı” (El Bakara Sûresi: 29) ayetini esas almış ve malı şöyle tarif etmiştir: “Allahû Teâla (cc) tarafından, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yaratılan ve istenildiği zaman elde edilip kullanılabilen, insanlardan maâda (gayri) şeylere mal denilir.’’(1) Bunun dışında, malın başka tarifleri de vardır. Bazı muteber fıkıh kitaplarında “insan tabiatının meylettiği, ihtiyaç için toplanan ve biriktirilen şeylere mal denilir” şeklinde ifade edilmiştir. İmam-ı Serahsi (rha) Müslümanlar için dünya malını elde etmek üzere çalışmanın önemini izah ederken’ şu tesbitte bulunmuştur: 'Namaz kılmak için abdest almak farz olduğu gibi, mükellefin nafakasını elde etmesi için çalışması da farzdır. Bunu değişik vecihlerle izah etmek mümkündür. Mükellefin farz ibadetleri yerine getirmesi için, bedeninin sıhhatli/kuvvetli olması gerekir. Bedenin sıhhati ve kuvveti ise, normal gıdasını almasıyla olur. Gıda sağlamanın da bir takım yolları vardır. Çalışıp kazanmak, yağmalamak, hırsızlık yapmak ve zorla almak (gasp) gibi! Yağmalamak, hırsızlık ve gasp fesada sebeb olur. Allah (cc) ise fesadı sevmez. Dolayısıyle mükellefin rızkını/gıdasını temin etmek için çalışıp kazanması farzdır.'(2)

Meşrû yoldan mal elde etmek ve bu malı Allah’ın (cc) razı olacağı şekilde harcamak salih bir ameldir. Bazı mütefekkirler, “İnsan yemek için mi yaşar, yaşamak için mi yer?” sualine cevap bulmaya gayret etmişlerdir. Bilmece gibi olan bu sualin, tek bir cevabı yoktur. İnsanların yemekle ve içmekle ilgili davranışları, dünya görüşlerine (inançlarına) göre keyfiyet kazanır. Bir hadis-i şerifte, mü’min ile kafir arasındaki kültür farkı şöyle ifade edilmiştir: “Bir kimse çok yiyordu, müslüman oldu ve bu sefer az yemeye başladı. Bu durum Rasûl-i Ekrem’e (sav) bildirilince, şöyle buyurdu: “Mü’min bir bağırsağını (midesini) doldurmak için yer. Kafir ise yedi bağırsağını doldurmak için yer.”(3) Müslümanların bariz vasıflarından birisi, dünya malının bir imtihan vesilesi olduğunu bilmeleri ve hesap gününe hazırlanmalarıdır. Kur'ân-ı Kerim’de mü’minlerin bu vasıfları, hesap günü endişeleri ve bu iki unsura dayanan davranışları, meâlen şöyle haber verilmiştir: “Yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksulu, yetimi, ve esiri doyururlardı. “-Biz size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür istemeyiz. Çünkü biz Rabbimizden, o suratların ekşiyeceği çetin günden korkarız” derlerdi. Bundan dolayı Allah, o günün şerrinden onları korumuş (yüzlerine) bir güzellik, (kalblerine) sevinç vermiştir.”(El İnsan Sûresi: 8-11) İmam Teberani “Mecmuatu’z Zevâid” isimli eserinde; Sahabe-i Kiram’ın iyilik ve takva hususunda birbirleriyle yarıştıklarını ve en sevdikleri şeyleri Allah (cc) rızası için tasadduk ettiklerini izah etmiştir.

Müslümanların birbirlerini Allah’ın (cc) rızasını kazanmak niyetiyle sevmeleri ve fütüvvet ahlâkına uygun amellerde bulunmaları zaruridir. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde yaşayan Müslümanların; önce “nizam-ı âlem” idealini esas alan devletlerini, sonra birbirlerine karşı olan sevgilerini kaybettiklerini ifade etmek mümkündür. Sahih bir iman ve bu imana dayanan sevgi (saygı) anlayışı ihya edilmediği müddetçe imtihanı kazanmak kolay değildir. Hesap gününe hazırlanan insanların birbirlerini Allah (cc) için sevmeleri, fütüvvet ahlâkının zaruri bir neticesidir. Hz. Ali’nin bir suali üzerine, Resûl-i Ekrem (sav) fütüvvet ehlinin alâmetlerini şöyle açıklamıştır: “Ya Ali!. ümmetimin fityanının on alâmeti vardır: Adil olmak, ahde vefa etmek, yalan sözden kaçınmak, emaneti muhafaza etmek, yetime iyilik etmek, isteyene vermek, hediyeleşmek, faydalı işler yapmak, münakaşayı terketmek, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek. “ Bu on âlameti muhafazayla ilgili olan fütüvvet; sadece ahlâkî plânda kalmamış, içtimaî ve iktisadî müesseselerin kaynağı haline gelmiştir.

Herhangi dünyevi bir karşılık beklemeden, ihtiyaç sahiplerine yardımı ön plâna çıkaran vakıf müessesesi, Hz. İbrahim’den (as) itibaren iyilik ve takva hususunda yarışan mü’minlerin gayretiyle önemli hizmetlere vesile olmuştur. Bazı islâm âlimleri “Vakıf”, “Habs “ ve “Sadaka-i Cariye” kavramlarını birbirinin müradifi olarak kullanmışlardır. Vakf kelimesi (va-ka-fe) kökünden Arapça bir mastar olup; sözlükte; hapsetmek ve alıkoymak demektir. Kök anlamın kapsamı zaman içerisinde genişlemiş ve bir malı; mülkiyetin nakli sonucunu doğuran tasarruflardan menedip, gelirini sürekli olarak yoksullara tahsis etmek anlamını kazanmıştır. Çoğulu “evkâf” ve “vukûf ‘tur. Vakıf kelimesi bir isim olarak, edilgen kök, yani “vakfedilen mal” anlamını ifade eder. Osmanlı Devleti uygulamasında “evkaf ‘ tabiri, bu anlamda vakfın çoğuludur.(4) Bazı hadis-i şeriflerde, vakıf yerine müradifi (eş anlamlısı) olan “habs” kelimesi kullanılmıştır.(5) İmam Şafiî (rh.a) eserlerinde Rasûl-i Ekrem’in (sav) ifadelerine sadık kalmış ve vakıf için “habs” ile çoğulu olan “ahbâs” terimlerini kullanmıştır.(6) Vakıf yerine “sadaka” kelimesini kullanan fakihlerin varlığı da malûmdur. Bilindiği gibi sadaka; yoksullara Allah rızası için verilen şeyi veya sevap kazanmak amacıyla hibe edilen malı ifade eden bir kavramdır. Sadaka kelimesine muharreme (dokunulmaz hâle gelen), müebbede (ebedî kılınan) veya câriye (devam eden) gibi sıfatları ekleyen ve vakfın müradifi olarak kullanan fakihlerin varlığı da malûmdur.

Vakıf, bir hukukî müessese olarak şöyle tarif edilmiştir: Vakıf; kendisinden yararlanmak mümkün ve caiz olan bir malı, devamlı olarak Allah’ın mülkü olmak üzere temlik ve temellükten menetmek ve menfaatını Allah rızası için bir hayır cihetine tasadduk etmektir. Burada mal, vakfedenin mülkiyetinden çıkar ve Allah’ın (cc) mülkü haline gelir. Böyle bir malın tasarrufu vakıfnamedeki şartlara ve genel esaslara göre yapılır.(7)

 

Vakfın Esbab-ı Mucibesi

Kur’ân, Sünnet ve İcmâ-i ümmetle sabit olan vakfın sebebi, mükellefin Allah’ın rızasını arzu etmesidir.(8) Bazı müfessirlerin, doğrudan vakıfla ilgili olduğunu beyan ettikleri Ayet-i Kerime mealen şöyledir: “Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça tam hayra (birre) erişemezsiniz” (Al-i İmran, Sûresi: 92). Ashab-ı Kiram’dan Hz. Ebu Talha (ra) bu âyet-i kerime inzal olunca: “Rabbimız bizden mallarımızı kendi yolunda harcamamızı istiyor. Ey Allah’ın elçisi, en sevdiğim Beyruhâ arazimi Allah için tasadduk etmek istiyorum” demiştir.(9) Müfessirlerin büyük çoğunluğu ve bazı muhaddisler bu âyette yer alan “malı Allah yolunda harcama” amelini vakıfla izah etmişlerdir.(10) Rasûl-i Ekrem’in (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ademoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır. Üç kimse bundan müstesnadır. Sadaka (sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma yararlı bir ilim (eser) bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk bırakanlar.”(11) Bu hadis-i şerif’te geçen “sadaka-i câriye” ile vakıf arasında zaruri bir münaseset vardır. Hz. Aişe’den (ranha) nakledildiğine göre, Rasûl-i Ekrem (sav) Medine’deki yedi parça mülkünü vakfetmiştir. Bu mülkler: A’vaf, Sâfiye, Delâl, Müseyyeb, Bürka, Hismâ ve Meşrebe’dir. Nadiroğuları’ndan Hz. Muhayrîk (ra) isimli sahabe, Uhud Şavaşı esnasında, şöyle bir vasiyette bulunmuştur: “Ben öldüğüm zaman, bütün mallarımı Resûllullah’ın kullanmasını istiyorum. O dilediği yere sarfetsin.” Hz. Muhayrîk’in , savaş esnasında şehit olması üzerine Peygamberimiz Efendimiz (sav) bu malları, Müslümanların acil ihtiyaçlarının karşılanması şartıyla vakfetmiştir. İslâm’da ilk vakfın bu olduğu kabul edilir.(12) Hz. Ömer (ra) çok sevdiği bir araziyi “Vakıf Mülkü” haline getirişini şöyle ifade etmiştir: “Resûlullah’a (sav) “Hayber arazisinin taksimi neticesinde, ömrümde sahip olmadığım güzel ve değerli bir bahçe bana isabet etti!.. "Bunu ne yapmamı tavsiye edersiniz? 'sualini sordum. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “İstersen malın mülkiyetini elinde tut, semere ve gelirini ise yoksullara tasadduk et” tavsiyesinde bulundu. Bu tavsiyeye uygun olarak “Hayber’deki arazimi “satılmamak, bağışlanmamak ve varislerinin mülkiyetine geçmemek üzere, yoksullara, yakın hısımlara, miskinlere, yolda kalmışlara, Allah yolunda savaşanlara ve azatlık anlaşması yapan kölelere” vakfettim. Bir vakıfnâme düzenleyerek kızım Hafsa’ya (ranha), sonra da nesline teslim ve vasiyet ettim.(13) Ashâb-ı kiramın pek çoğu mallarını vakfetmişlerdir. Hz. Hâlid bin Velid’in (ra) zırhını ve savaş atlarını vakfettiği, bir çok muteber kaynakta zikredilmiştir.(14) Hz. Osman (ra) susuzluk çekildiği bir dönemde; Medine’li bir Yahudi’den Rume kuyusunu satın almış ve suyunu ebedi olarak topluma bağışlamıştır.(15) Hz. Câbir bin Abdillah’ (ra) sahabenin vakıfla ilgili tutumunu şöyle izah etmiştir: "Ben Mekke’li ve Medine’li Müslümanlardan mal ve mülk sahibi olup da, vakıf yapmamış bir kimse bilmiyorum."(١6)

Vakfedilecek Malda Aranan Şartlar

İslâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre vakıfta ebedilik (te’bid) şart olduğu için, vakfedilecek malın buna elverişli olması gerekir. Diğer yandan maldan yararlanmanın da mümkün ve caiz olması gerekir. Bunun için vakfedilecek malda aşağıdaki özelliklerin bulunması şarttır:

1) - Mütekavvim Mal Olması: Kendisinden yararlanmak mümkün ve meşru olan mala “mütekavvim”, bu özelliği taşımayan mallara ise “gayri mütekavvim” denir. İnsan fıtratının kendisine meylettiği, değer verdiği ve ihtiyaç için biriktirdiği malların vakfedilmesi mümkündür. Vakfedilecek şeyin, ev, dükkân, arazi gibi ayn’ından veya gelirinden yararlanılması caiz olan mal niteliğinde bulunması gerekir.

2) Malın Belirli Olması: Vakıf malın anlaşmazlığa yol açmayacak şekilde belirli bir mal olması gerekir. Şu evimi veya dükkânımı vakfettim, demek gibi. Yer ve miktarını belirtmeksizin “Şu toprağımın bir bölümünü veya beş-on tane zeytin ağacımı vakfettim” gibi sözlerle yapılacak vakıf, anlaşmazlığa yol açabileceği için geçerli olmaz.(17)

3) Vakfedenin Mülkü Olması: İslâm uleması; vakfedilen malın, vakfedenin mülkü olmadıkça, vakıf tasarrufunun geçerlilik kazanamayacağı konusunda ittifak etmiştir.

4) İfraz Edilmiş Olması: Kendisinden ancak ayn’ıyla intifa olunabilen mabed, hastane, kabristan ve kütüphane gibi vakıflarda, vakfedilen malın ifrazı (bağımsız birim haline getirilmiş olması) şarttır. Tapusu hisseli olan yerler bu gibi vakıflar için elverişli değildir. Allah rızası için yapılması gereken vakıfla ortaklık bağdaşmaz. Bir gayrimenkulün bir ay mabed, bir ay da iş yeri olarak kullanılması düşünülemez. Ancak alt katların dükkân ve üst kattarın mescid yapılması halinde vakfa gelir sağlamak amacıyla, bu caiz görülmüştür.(18) Ayn’ıyla intifa olunmayan, sadece gelirinden yararlanılan şâyi hisseli yerden bir hissenin vakfedilmesi çoğunluk İslâm hukukçularına göre caiz olup, böyle bir vakfın bağımsız birim haline getirilmesi (ifraz) şart değildir. İmam Muhammed eş-Şeybânî, vakıfta mütevelliye teslimi şart koştuğu için, hisse vakfını caiz görmez. O, bu konuda vakfı; bağışlama ve sadaka tasarrufuna benzetmiştir . Osmanlı Devleti uygulamasında, fetvaya çoğunluğun görüşü esas alınmakla birlikte, şer'iyye sicillerinde İmam Muhammed’in görüşü doğrultusunda kararlar verildiği de görülmüştür.(19)

 

Menkullerin Vakfı

Vakıfta devamlılık (te’bid) esas olduğu için, prensip olarak vakfın gayr-i menkul kabilinden olması gerekir. Bu vasfa sahip olmayan menkulleri vakfetmek caiz değilse de Hanefilere göre şu üç istisna saklı tutulmuştur:

A) Gayr-i Menkule Tabi Olma: İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed eş-Şeybânî'ye (rha) göre teâmül bulunmasa bile, menkul malların bir gayr-i menkule bağlı ve tabi olarak vakfedilmesi mümkündür. Arsa ile birlikte binayı, arazi ile birlikte bazı hayvanları ve tarım âletlerini vakfetmek gibi.(20) Mütemmim cüzler, yol, geçit, su içme, su alma hakkı gibi irtifak hakları da gayri menkule bağlı olarak kendiliğinden vakfedilmiş sayılır. Mâlikîlere göre, intifa hakkı ve sınırlı bazı aynî haklar bağımsız olarak da vakfedilebilir.

B) Hakkında Eser (Hadis) Bulunması:

Vakfın gayri menkul olması prensibinin ikinci istisnası, vakfedilmesinin cevazı konusunda hadis bulunmasıdır. Silah ve at gibi savaş âleti ve malzemelerini vakfetmek gibi. Meselâ: Hz. Hâlid bin Velid (ra) savaş silahını ve zırhını Allah yoluna vakfetmiştir. Peygamberimiz Efendimiz bunu tasvib etmiştir. Mü’minlerin annelerinden Hz. Hafsa’nın (ranha) Kur’ân vakfettiği nakledilir.(21) İmam Ebû Yusuf (rha) menkul vakfını bu hadislerle sınırlı tutarak, sadece savaş için at, deve ve silahların vakfedilebileceğini belirtmiştir. O’na göre, “kıyasa aykırı olduğu sabit olan hüküm, başka bir hükme esas olamaz. Çünkü vakıfta gayri menkul olma esas olduğu için, menkul vakfı temelde kıyasa aykırıdır.”(22)

C) Teâmülün Bulunması: İmam Muhammed eş-Şeybânî'ye göre, hakkında nass (âyet-hadis) bulunmasa da, vakfedilmesi teâmül haline gelen menkullerin vakfı geçerlidir. İmam Muhammed (rha) bu meselede “istihsan” deliline dayanarak, kıyası terketmiştir. Bu duruma göre, bu beldede menkul bir malın vakfedilmesi örf ve âdet halini almışsa, bu çeşit menkullerin vakfı geçerlidir.(23) Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında, “teâmül” kriteri esas alınmış ve menkullerin vakfı caiz görülmüştür.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Vakıf müessesesi, insanın fıtratında mevcut olan yardımlaşma duygusunu ve ihtiyacını karşılayan en önemli müessesedir. İslâm âleminde vakıfların dinî bir mahiyet taşıması, onların devamlılığını sağlayan en önemli unsurdur. İslâm ümmetinin hayatında istikrar sembolü haline gelen vakıflar, hukuki bir keyfiyete haiz kılınmıştır. İslâm alimleri “vakfedilen gayr-i menkullerin herhangi bir sebeple müsadere edilemeyeceğini, statülerinin değiştirilemeyeceğini ve vakfiyedeki esaslara aykırı davranmadıkları müddetçe mütevellilerinin azledilemeyeceği” gibi hükümlerde ittifak etmişlerdir. İslâm toplumunda vakıfların, siyasî ve idarî müdahalelerin dışında tutulduklarını söylemek mümkündür. Günümüzde vakıfların, her türlü siyasi ve idari baskıyla karşılaştığı malûmdur.

 
____________________
 
(1) İbn-i Nüceym - El Bahru’r Raik -Kahire: 1311 C: 5 Sh: 277.
 
(2) İmam-ı Serahsi- El-Mebsût- Kahire: 1324 Bsk. Ofset Beyrut: ty C: 30 Sh:246.
 
(3) İmam-ı Suyuti- Mütevatir Hadisler-Ankara: 1992 Sh: 124 Hadis No: 75, Ayrıca M. Fuat Abdülbaki-El Lü’lüü ve’l Mercan- C: 2 Sh: 828 Had.No: 1335,
 
(4) İbn Manzur- Lisanu’l-Arab- Beyrut: 1955 C:3 Sh: 969 vd.
 
(5) Sahih-i Buharî- İst: 1401 K. Vesaya, 22, 28
 
(6) İmam-ı Şafiî- El Ümm-Beyrut : 1973 C: 4 Sh: 51 vd.
 
(7) İmam-ı Serahsî- El Mebsut- Kahire: 1324 C: 12 Sh: 27 Ayrıca İbnü'l-Hümâm- Fethû’l Kadir- C: 5 Sh: 40
 
(8) Seyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400 C:2 SnH 352 ( Dürri’l Muhtar’da:”Vakfın sebebi dünyada insanlara ihsan ve ikramı, ahirette sevabı irade ve kasdetmektir” hükmü kayıtlıdır. Mahiyeti aynıdır)
 
(9) Sahih-i Buharî-İst: 1401 K. Zekat: 44
 
(10) İmam-ı Cessas- Ahkâmü’l-Kur’ân- Beyrut: 1335 C:2 Sh: 18 Ayrıca İmam-ı Kurtubî- El Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân- C: 4 Sh: 132 vd.
 
(11) Sahih-i Müslim-İst: 1401 K. Vasıyye, 14; Ayrıca Sünen-i Ebû Davud- İst: 1401 K. Vesâyâ: 14; Sünen-i Tirmizî-K.Ahkâm, 36.
 
(12) İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned- İst: 1401 C: 1 Sh: 45, Ayrıca Sahih-i Müslim-İst: 1401 K.Fezâilü’s-Sahâbe: 196
 
(13) Sahih-i Buharî-İst: 1401 K. Vesâyâ: 22, 28, Eymân, 33; Ayrıca Sahih-i Müslim-İst: 1401 K. Vasiyye, 15, 16.
 
(14) Sahih-i Buharî-İst: 1401 K.Cihad 89, Zekat, 49; Ayrıca Sahih-i Müslim-İst: 1401 K. Zekat: 11; Sünen-i Ebu Dâvud K. Zekât: 22.
 
(15) Sahih-İ Müslim-İst: 1401 K. Şürb: 1, Ayrıca Sünen-i Tirmizî-İst: 1401 K. Menâkıb:18.
 
(16) İbn Kudame- El Muğnî- Kahire: 1970, C:4 Sh: 4.
 
(17) İbn Nüceym- A.g.e.-C: 5 Sh: 217
 
(18) İmam-ı Serahsî- A.g.e. C: 12 Sh: 37 Ayrıca İbnu'l-Humâm-a.g.e., C:5 Sh: 46.
 
(19) Molla Hüsrev-Düreru’l-Hukkâm- İstanbul 1317, C: 2 Sh: 134.
 
(20) İbnu'l-Humâm- A.g.e-C:5 Sh: 48
 
(21) İmam-ı Serahsî- Şerhû's Siyeri’l Kebîr-Kahire:1972 C: 5 Sh: 2104
 
(22) İbnü'l-Hümam-A.g.e. C:5 Sh: 49 vd.
 
(23) İmam-ı Serahsî- Şerhû's Siyeri’l Kebîr-Kahire:1972 C:5 Sh: 2083-2087, Ayrıca İbn Kudame- A.g.e. C:5 Sh: 585

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
...