Şeytanın Aldatmalarından, Sapık Fikir ve Fırkalardan Korunmanın Çareleri
İnsan ve cin şeytanlarının aldatmalarına karşı koymak için her mükellefin, üzerine farz-ı ayn olan ilimleri öğrenmesi şarttır. İbnul Cevzi (rha); “Şeytanın ilk hilesi insanı ilimden alıkoymasıdır. Çünkü ilim nurdur. Eğer nuru söndürürse, onlara karanlıkta istediği gibi vurur” diyerek ilmin olmadığı yerde karanlığın olduğunu, karanlıkta yol almaya çalışan kişinin ise şeytanın tuzaklarına kolayca düştüğünü ifade etmiştir. Özellikle karanlık geceler gibi fitnelerin olduğu zamanlarda ilme olan ihtiyaç, ekmek ve suya olan ihtiyaçtan daha da fazladır. “İnsanlar içinde yürümesi için kendisine ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp oradan bir çıkış yolu bulamayan kimse gibi midir?”(Enam Sûresi: 6/122) buyuran Rabbimiz, zulmün (karanlıkların) bol olduğu yerlerden, ancak ilmin ışığı ile aydınlığa çıkılabileceğini bu ayeti ile bizlere haber vermiştir.
İbrahim DÖNERTAŞ
20.11.2021 11:10
1.098 okunma
Bir önceki “Durum Tahlilimiz ve Zayıflayan Mücadele Azmimiz” başlıklı yazımızda, Müslümanlar olarak genel durumumuza baktığımız zaman, bundan otuz kırk yıl öncesine nispetle gerek amel yönünden, gerekse motivasyon eksikliği açısından oldukça geriye gittiğimizi ve İslâmi hassasiyetlerimizde zayıfladığımızı dile getirmiştik. Olumsuz yönde seyreden bu çizginin kişiyi haramlara ve hatta şirke sürükleme tehlikesine dikkat çekerek, İslâm topraklarında topluca bir irtidat oluşumuna engel olmak ve hatta kendimizi bu tehlikeden korumak için "en azından bulunduğumuz hali korumak adına neler yapılabilir?" sorusunun cevabını bulmak, biz Müslümanlar açısından oldukça önemlidir.
İmam Zernûci’nin; “Amellerin en üstünü, kişinin bulunduğu hali korumasıdır” sözü üzerinden, Peygamber (sav)’in özellikle ümmetini uyardığı, “İleride kapkaranlık geceler gibi fitneler gelecektir” diyerek zorlu günlerin varlığına işaret ettiği bozuk din anlayışı, sapık fikirler ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyan şehevi arzular, tüm hatları ile Müslümanların üzerine ölümcül bir hastalık olarak çöktüğü için, birbirimizi bu tehlikelere karşı uyarmak öncelikli görev hâline gelmiştir. Geçmişte salih kimseleri ve hatta peygamberleri bile zorlayan bu hususlar, günümüzde daha da güçlüdür. Belki de şeytanın en az zorlandığı devir, bu devirdir. Çünkü çoğu insan şeytan olmuş, hatta şeytanları bile kıskandıracak derecede uzmanlaşmış bu kişiler, Müslümanları kandırma hususunda ihtisas yapmış, alanlarında yüksek lisans ile profesör, doçent ve uzman sıfatı ile kendilerine düşen görev alanlarında vazifelerini icra etmektedirler. Genel mevzileri sosyal medyanın tüm çeşitleri, üniversiteler, basın ve yayın organları, tağuti rejimler tarafından oluşturulan veya desteklenen resmi din anlayışını yerleştirmek için özellikle öne çıkarılan dernekler, vakıflar, başkanlıklar ve diğer toplulukların yer aldığı kürsü sahibi mekânlardır. Bütün bu sapıklıklara karşı yapılması gereken nedir?
İns ve Cin Şeytanlarının Aldatmalarına
Karşı Koymak İçin İlim Öğrenmek Şarttır
İbnul Cevzi (rha); “Şeytanın ilk hilesi insanı ilimden alıkoymasıdır. Çünkü ilim nurdur. Eğer nuru söndürürse, onlara karanlıkta istediği gibi vurur” diyerek ilmin olmadığı yerde karanlığın olduğunu, karanlıkta yol almaya çalışan kişinin ise şeytanın tuzaklarına kolayca düştüğünü beyan eder. Özellikle karanlık geceler gibi fitnelerin olduğu zamanlarda ilme olan ihtiyaç, ekmek ve suya olan ihtiyaçtan daha da fazladır.
“İnsanlar içinde yürümesi için kendisine ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp oradan bir çıkış yolu bulamayan kimse gibi midir?”(Enam Sûresi: 6/122) buyuran Rabbimiz, zulmün (karanlıkların) bol olduğu yerlerden, ancak ilmin ışığı ile aydınlığa çıkılabileceğini bu ayeti ile bizlere beyan eder. İlim ehli kişiler, doğru olanı bildiği gibi, yanlış olanları da bilir ve hatalı olan yollara girmezler. Allah’ın yasak kıldığı şeyleri tanır ve onlardan uzak dururlar. Hz.Ömer‘e filan kişi şerri bilmemektedir denilince: “O takdirde o kişinin şerre düşmesi kuvvetle muhtemeldir” cevabını verir.(1)
İmam Zernûci(rha): “Bilgisizlikle zühd ve takva geçerli değildir.”(2) diyerek müttaki ve zahid görünümünde olan kişilerin ilimsiz olarak yaptıklarının makbul olmadığını beyan eder. Böyle kişiler âbid gibi gözükseler de, yanlış örnek teşkil ederek hem kendileri için, hem de çevreleri için büyük tehlike arz ederler. Dolayısı ile şeytan böyle kişileri rahip Bersisa örneğinde olduğu gibi kandırabilir. Peygamber (sav) şöyle buyurmuşlardır: “Şeytana karşı bir fıkıh âlimi, bin ibadet ehli (cahilden) daha güçlüdür.”(3) Hadisin devamında şu açıklama vardır: “Çünkü şeytan insanlara sapık yolları emreder."
Fıkıh bilgini ise imanı, Allah’a itaati emreder. İnsanları şeytanın yolundan uzaklaştırıp, Allah’ın yoluna dönmelerini emreder. Cahil olan âbidde bu sayılanların hiçbiri görülmez. Cahil olan âbid bunların hiçbirini yapamaz. Velilik derecesine ulaşsa da, bir fıkıh bilgini, böyle cahil bir abidden daha üstündür. Şeytan cahil sofuyu yoldan çıkarmakta zorlanmaz.”(4) O halde özellikle günümüzde, mevcut bir İslâm devleti olmadığından, din emniyetinin sağlanamadığı ve hatta sapıklıkların teşvik edildiği, uzman kadrolar tarafından Müslümanlar üzerine oyunlar oynandığı bir ortamda, sapanlardan ve saptıranlardan olmamak için “ilmihal” bilgimizi öğrenmemiz zaruridir. İlim olmadan kendilerine yol çizenler, şeytanın sapık yollarına düşmeye mahkûmdurlar.
Allah Korkusu ve Allah Korkusu İçin İlim
Aynı zamanda nefsin arzu ve isteklerinden korunmak için, bu istekleri bastırabilen ve daha başka hedefleri ön plana çıkarabilen daha kuvvetli bir güç gerekmektedir ki, bu da Allah (cc) korkusudur. Allah korkusu ise ancak ilim ile elde edilebilir. Çünkü “Allah’tan en çok âlimler korkar.”(Fatır Sûresi: 35/28) Bu hususta şu açıklama gerçekten güzeldir: İmam Şâtıbi(rha), el-Muvâfakât isimli Fıkıh Usülüne ait eserinde; “Mukallid biri, dinî bir mesele ile karşılaştığı zaman (kendisi ictihâd edemeyeceğine göre) mutlaka sorarak (ilim öğrenerek) amel etme yoluna gidecektir. Çünkü Allah Teâlâ, insanlardan körü körüne kullukta bulunmalarını istememektedir. Onlardan istediği, 'Allah’tan korkun! Allah size öğretiyor'(Bakara Sûresi: 2/282) Ayetinin gerektirdiği şekilde kullukta bulunmalarıdır. Bu âyeti birçokları 'Allah’tan korkun ki, o size öğretsin' şeklinde anlamışlardır. Oysa ki âyetin mânâsı nahiv imamlarının izah ettiği gibi: “Allah Teâlâ size her hal üzere öğretmektedir; dolayısıyla O’ndan korkun!' şeklindedir. Bu durumda sanki ikincisi yani öğretme, birincisi hakkında sebep olmaktadır.
Buna göre Allah’tan korkulmasını isteyen emir, manevî bir bina şekliyle 'öğretme' işlemi üzerine kurulmuştur. Bu da amelden önce mutlaka ilmin olması sonucunu gerektirir. Bu mânâya delâlet edecek deliller çoktur”(5) açıklamasını yaparak, kulluk yapmak için Allah’tan korkmak gerektiğini, korkmak için de ilim öğrenilmesi gerektiğini beyan eder. Kişi ne kadar çok öğrenir ise, o kadar çok Allah’tan korkar. Ne kadar çok korkar ise o kadar da çok güzel amellerde bulunur ve de ayrıca, korunur. Kısaca ilim, beraberinde Allah’tan korkmayı getirdiği için, nefsin isteklerinden ve hatalara düşmekten insanı korur. Konu ile ilgili Misak Dergisi Aralık 2016’da yayınlanan “Allah Korkusu” ile ilgili yazımız tetkik edilebilir.
Özellikle günümüzde Müslümanların sağlıklı bir İslâmi eğitim alamamaları cehaletlerine sebep teşkil ettiği gibi, tam aksine sapık fikirlerin güç oluşturarak İslâm adı altında özellikle Müslüman gençlerin pozitif enerjisini verimsiz ve hatta zararlı ortamlarda erittiği sabittir. Bir kısım gençler tağuti rejimlerin çarkları içinde, sisteme angaje edilerek mevcut olan zulüm düzeni içinde yok olmakta, bir kısmı ise tam tersi ilim eksikliği, usül bozukluğu ve şer’i ilimleri gereği üzere tahsil etmekten uzak, tağutlara olan şiddetli öfke duyguları ile kontrolsüz bir güç olarak, duygusal hareketler içinde yer almaktadırlar.
Hatta bu tepki öylesine güçlü olmakta ki, her iki fırka için de, ilim denilen şey yerini tamamen terk edebilmekte ve hatta ilmi dahi eğip, bükebilmektedir. Bir tarafta iyi niyetle de olsa ilimsizce, sünnet dışı ve hatta şirk amelleri içinde kaybolmuş bir cihad (!); diğer tarafta tamamen samimiyete dayanmış, öfke patlaması içinde, tepki veren fakat usül ilmine sahip olmayan ve bu sebeple diğer Müslümanları davaları adına tekfir eden ve hatta katleden bir cihad (!)... İki aşırı uç! Her ikisi de dinamik, samimi, kendi alanlarında gayretli ve ihlâslı, fakat her ikisi de şeytanın sapık yollarına girmiş, aldatılmış, ilimden uzak serserice hareket eden oluşumlar... Allah (cc) bizleri ilim üzere, ihlas ile amel eden kullarından eylesin. Sapıklıktan da muhafaza etsin.
Câhiliye Ölümünden Korunmak ve İslâm
Üzere Ölmek Cemaat İle Mümkündür
Müslümanların genel manada İslâm’ı yaşamaları için mutlaka bir cemaate ihtiyaçları vardır. Cemaat olmaz ise, ortada (kâmil manada) İslâm da olmaz. Hz.Ömer bu hususta: “İslâm, İslâm olmaz cemaat olmadıkça” diyerek bu hususa işaret etmiştir. Bir Müslüman için imamsız yani dolayısı ile cemaatsiz kalmak, onun câhiliye ölümü ile ölmesine sebep olabilir. “Bir imama biat etmeden ölen, câhiliye ölümü ile ölür” metni ile Türkçe’ye tercüme edilen ve Sahihi Müslim’de geçen bu tarz hadislerde kast edilen, imamsızlığın yani cemaatsizliğin kişiyi, zamanla sahipsiz kalmasından dolayı sapık inanışlara sürükleyebileceği ve imansız olarak bile ölebileceğine işaret etmektedir. Çünkü böyle kişiler, kendilerini uyaran bir hisbe teşkilatından mahrum oldukları gibi, cemaatin kazandıracağı diğer faydalardan da uzaktırlar. Bu durumu ifade eden ayetlerden bazıları şunlardır. Allah (cc) Kur’an’ı Kerim’de: “Allah’tan hakkı ile korkun ve ancak Müslümanlar olarak ölün”(Âl’i İmran Sûresi: 3/102) ayeti hakkında İbn Abbas (ra)’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Bu âyet nazil olduğu zaman, müslümanlara zor geldi. Çünkü ‘Nasıl ittikâ etmek lazımsa öyle korkun’ âyeti, Allah’a mutlak manada itaat edip, bir an bile olsa, isyan etmemeyi; daima şükredip nankörlük etmemeyi ve dâima O’nu anıp, hiç unutmamayı, ifâde eder.”(6) Bu ise Müslümanların yapması çok zor bir husustur.
Bu zor hususun nasıl yerine getirileceğinin formülünü hemen bir sonraki ayette yine Allah (cc) açıklamıştır: “Allah’ın ipine (İslâm cemaatına) sımsıkı sarılın”(Âl’i İmran Sûresi: 3/103) buyuran rabbimiz, iman edenlerin İslâm cemaatine sarılması ile takva sahibi olabileceğini ve son nefeslerine kadar imanlarını koruyabileceklerini beyan etmiştir. Cemaat’e (hablullah’a) sarılan Müslümanlara da, bir sonraki ayet ile “Emri bi’l mâruf Nehyi ani’l münker” yapacak, iyiliği emredecek, kötülükten de nehyedecek, sapıklıklara karşı kişiyi muhafaza edecek, gevşeklikleri tespit ederek müdahale edecek, fitnelere karşı koruyarak önceden uyaracak ve bu yol ile Müslümanları câhiliyenin ve şeytanların aldatmalarından muhafaza edecek bir ihtisab müessesesi oluşturmalarını farz kılacak ayet ile beyan etmiştir. “İçinizden insanları hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun.”(Âli İmran Sûresi: 3/104)
Kısaca bu üç ayetteki mesaj şudur: Allah’tan korkarak son nefese kadar Müslüman kalabilmenin şartı cemaat, cemaatin muhafaza edilmesinin şartı ise, muhtesiblerin cemaat vasıtası ile yetiştirilmeleri ve uyarıcılığın işlev haline dönüştürülmesidir. Tevbe Sûresi: 122. Ayette de aynı mahiyeti görebiliriz. Ayetleri tersine doğru anlamaya çalışır isek (Âli İmran Sûresi: 104-103-102): “Eğer siz birbirinizi uyarmaz, gerekli hisbe teşkilatını oluşturmaz iseniz, aranızdaki adalet tesis edilemez, adalet oluşmayınca aranıza fitne girer, sevgi yok olur, kardeşlik yok olur. Kardeşlik yok olunca da topluca İslâm cemaatine, hablullah’a yapışamaz, dağılır gidersiniz. Dağılıp gidince de fert planında kalır, şeytanın aldatmalarına kolay aldanıp, son nefesinize kadar iman üzere kalmanız mümkün olmaz” mesajını görürüz ki, işte yukarıda ki, “Bir imama biat etmeden ölen câhiliye ölümü üzerine ölür” hadisinde anlatılan husus ortaya çıkar. Yani; "İmamsızlık cemaatsizliği, cemaatsiz olmak ise muhafaza edilmekten ve uyarılardan uzak olmayı, uyarılardan uzak olmak da ameli ve imani hataları beraberinde getireceğinden câhiliye üzerine ölmeyi mümkün kılar" anlamındadır.
İslâm dini cemaat dinidir. Hiçbir kimse Müslüman olduğu halde fert planında kalamaz. Kesinlikle diğer Müslümanlarla beraber, bir cemaat halinde İslâm'ı yaşamak zorundadır. Çünkü Allah (cc)'nün emri budur. Fert planında İslam'ı yaşamaya çalışan kimselerin imanlarını kaybetme durumu kuvvetle muhtemeldir. Bu hususta Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tefsirinde; "Ben, kendi başıma, yalnızca dinimi, imanımı koruyabilirim” demek tehlikelidir.
Kendi başına kalmak isteyen fertlerin, iman ve İslâm üzere hüsn-i hatime (iyi sonuç) ile ahirete gidebilmesi şüpheli olur”(7) diyerek, yalnız kalmanın tehlikelerinden haber vermiştir. Bu hususta Muaz bin Cebel (ra)'dan; “Şüphesiz ki şeytan insanın kurdudur. Tıpkı koyunların sürüden ayrılmış olanı kapması gibi. O bakımdan sakın kenardaki uzak yollara gitmeyin. Size cemaate, umumi olarak müslümanlarla birlikte olmaya ve mescide devam etmenizi tavsiye ederim”(8)şeklinde beyan edilen hadis, yalnız kalmanın olumsuz sonuçları ve şeytanın aldatma tehlikesi üzerine Müslümanları şiddetle uyarmıştır. Ne demişler; Sürüden ayrılanı kurt kapar!
Şeytanın Adımlarına Uymamak
“Cemaat” ile Mümkündür!
Ey iman edenler, hepiniz topluca İslam’a girin ve şeytanın adımlarına uymayın(Bakara Sûresi: 2/208) Ayeti Kerimesi iman edenlere, İslâm’a girmelerini, imanın gereği olan İslâm’ın hükümlerine tabi olmayı emretmektedir.“İslâm” yani emredilen şeylerin tümü, imanın hemen peşinden gelmesi gereken bir ameller zinciridir. Allah (cc) bu ayette iman edenlere, “İslâm’ı yaşayın” emrini buyurmuş fakat ince bir detayı, şartı hemen beraberinde zikretmiştir; “kâffe” yani topluca, hep beraber, cemaat halinde İslâmı yaşayın, fert olarak yaşamayın, tek başına kalmayın aksi halde “şeytanın adımlarına ittiba edersiniz”, şeytan sizi çok kolay kandırır, diye uyarmaktadır. İman edip de İslâm’ı yaşamayanlar ya da İslâmı yaşamaya çalışsa bile bu işi cemaat halinde yapmayanlar, ayetin devamında olduğu gibi şeytana tabi olanlar sınıfına dahil olurlar. Şeytan’a ittiba etmemek, tuzaklarına aldanmamak, topluca İslâm’ı yaşamak ile mümkündür.
Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberindeki tevbe edenlerle beraber(Hud Sûresi: 11/112) ayeti de bu hususta oldukça önemli bir kılavuz niteliğindedir. Allah (cc) burada sapmadan, dosdoğru yürümeyi emretmiştir. Allah’ın dosdoğru yolunda yürümek oldukça zor ve dikkat isteyen bir iştir. Fakat kişi ne kadar dikkat ederse etsin muhakkak bu yolda gerek nefsi, gerekse şeytanın aldatmaları hususunda hataya düşer. Bu kaçınılmazdır. Çünkü Müslümanın hayatı inişli çıkışlı ve son ana kadar iman ve amel hususunda dikkat etmeyi gerektirir. Şeytan ve uşakları, tağutlar, belamlar ve söz sihirbazları bu yolun üzerinde bulunan saptırıcı unsurlardır. Bu yolu tek başına kat etmeye çalışanlar bu tuzaklara düştükleri gibi diğer insanlar ile yardımlaşmadan bu çukurdan çıkamazlar.
İbn Abbas (ra) yukarıda mealini verdiğimiz ayet ile ilgili olarak; “Rasûlullah (sav)'ın üzerine bundan daha ağır ve bundan daha zor herhangi bir âyet inmiş değildir. İşte bundan dolayı Ashab'ı kendisine: Saçların çabuk ağarmaya başladı, dediklerinde, o: 'Hûd ve kardeşleri olan diğer sûreler saçlarımı ağarttı' diye cevab vermiştide"(9) İmam Kurtubi bu ayetin tefsirinde; Ebu Abdu'r-Rahman es-Sülemî'den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Ben Ebu Ali es-Serî'yi şöyle derken dinledim: Peygamber (sav)'i rüyada gördüm ve: Ey Allah’ın Rasûlü dedim, senden: 'Hûd Sûresi saçlarımı ağarttı' dediğin rivayet edildi. O: 'Evet' diye buyurdu. Ben ona: Peki o sûreden saçlarını ağartan nedir? Peygamberlerin kıssaları ve ümmetlerin helak edilmeleri mi? O: Hayır ama yüce Allah’ın: 'Emrolunduğun gibi dosdoğru ol' buyruğudur (saçlarımı o ağarttı).” naklini yaparak bu ayetin mana ağırlığını izah etmeye çalışır. “Dosdoğru olmak” basit bir iş değildir. Çünkü bu kavram bir Müslümanın akide, amel ve ahlak ile ilgili hususlarının tamamını kapsamı içine alır. Bu hususlarda da ifrat ve tefrite düşmeden, dengeli bir biçimde hareket etmek gerçekten çok zordur.
Bu dosdoğru olan, müstakim olan yolun her iki tarafı da uçurumdur. Yolun genişliği içinde hareket etmek, onun sınırlarının dışına çıkmamak için kişi her an tetikte olmalı, attığı adımları görerek atmalı ve sağa sola yalpalamadan istikamet üzere titizlikle yol almalıdır. İman etmek çok kolaydır fakat onu koruma oldukça zordur. Kişi doğru yolu bulabilse bile, şeytanın diğer yollarına düşmese de bu yolda sebat etmesi, tekrar sapık yollara düşmeden yolun sonuna kadar bu halde gitmesi de o derece zor ve önemlidir. Yola tabi olmak bir maharet, onun dışına çıkmadan sonuna kadar o yolda kalmak ayrı bir maharettir.
Fitnelerin kol gezdiği, sapık fırka ve fikirlerin zirve yaptığı, cehennemin kapılarından gelen davetin ziyadesi ile arttığı dönemlerde kurtuluş reçetemiz yine Müslümanlarla beraber olmak, cemaat halinde İslâm’ı yaşamaktır. Bu hususta Hz. Huzeyfe (ra) vasıtası ile bizlere gelen rivayet bir ilaç mesabesindedir.
 
Fitne Zamanlarının
Kurtuluş Reçetesi: Cemaat
Hz. Huzeyfe (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav)’a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım” iyerek bu hayır günlerinden sonra gelecek olan fitnelerden sormuştur. O fitne günlerine ulaştığı zaman ne yapması gerektiği hakkında Rasûlullah (sav)’den almış olduğu cevap “Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma”(10) şeklindedir. Hadiste özellikle dikkat çeken iki noktadan biri, Hz.Huzeyfe’nin “şer” karşısındaki şiddetli korunma hassasiyeti ve diğeri de Rasûlullah(sav)’in çözüm olarak vermiş olduğu “cemaat” cevabıdır. Fitnelerin geldiği zamanlarda cemaat, sapıklıklara karşı bir kale mesabesindedir.
Bu hususta son bir örnek daha verecek olur isek, şu ayet oldukça önemlidir. Özellikle sapıtanlara ve saptıranlara karşı korunmanın çaresini içinde barındırmaktadır. Allah(cc): “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olursanız, sapıtanlar size zarar veremez”(Maide Sûresi: 5/105) buyurmuşlardır. Bu ayet; “Siz, cemaat olarak doğru yolda olursanız, sapıtanlar size zarar veremez” şeklinde tefsir edilmiş olup, kurtuluşun çaresi topluca, "cemaat olarak doğru yolda olmak” şartına bağlanmıştır. Kişi bir cemaat içinde olsa ve o cemaat de doğru yolda olmasa, o zaman sapıklıklardan korunmak da mümkün olmaz. Doğru cemaat, usülleri farklı, beslendikleri kaynaklar değişik olan bir topluluk değildir, yani Ehl-i Sünnet akaidini ve fıkhını kendilerine referans almamış, kendi fıkıhlarını kendileri oluşturan topluluklar bizim tarifini vermeye çalıştığımız manada cemaat değildirler.
Bizim arzu ettiğimiz cemaat, istişare ile ehil kimseler tarafından seçilen, kendisine itaat edilen, ehli hal vel akd uleması olan, işlerini istişare ile gören, kadısı, muhtesibi ve amilleri olan, kâfirlerden imtina etmiş, Allah’ın dinini nefislerinde ve bulundukları beldelerde hakim kılmak için gayret sarf eden, birbirlerini seven, ihlas sahibi insanların oluşturdukları topluluklardır. Ya da en azından bu sıfatları taşıyamasa da arzusu ve gayretleri bu doğrultuda olan topluluklardır. Müslümanların; Allah’ın rızasına ulaşmak istiyorlarsa, hangi zamanda ve mekânda olurlarsa olsunlar imamet ve cemaat hususunda gayret etmeleri bir vecibedir.
Yukarıda mealini verdiğimiz; “Ey iman edenler! siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olursanız, sapıtanlar size zarar veremez” ayeti hakkında Ebu Sa'lebe el Huşeni (ra)(*) Peygamber (sav)’e ne manaya geldiğini sormuş, açıklanması ihtiyacını hissetmiştir. Peygamberimiz de ona; “Ya Ebu Sa'lebe! İyiliği emret! Kötülükten alıkoy! İtaat edilen bir cimriliği, arkasından gidilen bir hevayı, seçilen bir dünyayı ve her fikir sahibinin kendi görüşüne güvendiğini gördüğün zaman, sadece kendini kurtarmaya bak! Halk tabakasının durumunu oluruna bırak! Muhakkak sizin arkanızda kapkaranlık gecenin parçaları gibi fitneler vardır. O fitneler içerisinde sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan bir kimse için sizden elli kişinin ecri kadar ecir vardır. ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Onlardan elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır değil mi?" (‘Sizden’ ibaresi yanlışlıkla mı kullanıldı?)’ diye sorulduğunda, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Hayır! Sizden elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır. Çünkü onlar hayrı işlemek hususunda bir yardımcı bulamazlar"(11) buyurmuşlardır. Hadiste özellikle dikkatimizi çeken husus, “Muhakkak sizin arkanızda kapkaranlık gecenin parçaları gibi fitneler vardır” şeklindeki beyan edilen, gelecekteki Müslümanların hâl durumu ve yine böyle bir durumda Müslüman kişilerin “Hayrı işleme noktasında bir yardımcı bulamamaları” yani sapıklıkların zirve yaptığı zamanlarda cemaat şuurunun yok olması ve hayır hususunda kişilerin kötülükleri önleme hususunda yalnız kalmalarına işaret edilmiştir. Fitneler öylesine şiddetlidir ki, uyarılar fayda vermediği gibi, uyaran kişiler de yardımdan yoksundurlar. Çünkü omuz omuza vererek, kötülükleri önleme hususunda yardımlaşacakları kimse kalmamıştır. Yardımlaşmak, beraber olmak ve örnek almak gibi hususların Müslümanlar üzerine büyük etkisi vardır.
Günümüz İslâm Hareketleri ve
Müslümanlar Üzerine Etkileri
1979 yılında İran İslâm Devrimi her ne kadar Şii bir yapılanma da olsa, o yıllarda kendini bu derece Ehl-i Sünnet düşmanı olarak açık etmemesi nedeni ile zafere susamış Müslümanların duygularını adeta şaha kaldıran bir husus olarak gönüllerimizde yer almıştı. Yenilmez zannedilen kâfir güçlerin hezimete uğraması, o güne kadar her alanda ezilen, horlanan ve dışlanan Müslümanlar için adeta bir can suyu mesabesinde idi. Dünyanın değişik coğrafyalarında hayat süren Müslümanların tamamı, İran’daki İslâm’ın zaferi nedeni ile tekrar motive olmuş ve hareket kazanmışlardı.
Bu durumun yansımalarını, hemen görmeye başlamıştık. Mesela aynı yılda 1979 Kasım ve Aralık ayında Suudi Arabistan’da vuku bulan Cuheyman el-Uteybi’nin isyanı, Suriye’de Said Havva ve Mervan Hadid’in başını çektiği İslami cihad hareketleri ve sonrasında gelen Hama katliamı, Daha sonra yine İslami Cihad Hareketi’nin düzenlediği Mısır’da Zevahiri’nin de içinde olduğu Mısır Asyut ayaklanması vb. hareketler İran’daki tecrübeyi yaşamak ve bu tecrübeyi kendi ülkelerine taşımak isteyen Müslümanların yapmış olduğu çalışmalara örnek teşkil eder.
Özellikle günümüzde Müslümanların zaferi ile sonuçlanan Afganistan cihadı, biz Müslümanlar için her zaman beslenmiş olduğumuz İslâmi hareketlerdir. Ehl-i Sünnetin günümüzdeki bu başarısı İslâm düşmanlarını, Şia’nın başarısından bile bu derece etkilenen Müslümanları harekete geçirmesi hususunda oldukça tedirgin etmektedir. Müslümanlar için imkânsız gibi gözüken tabular bir bir yıkılmakta ve Müslümanlar tekrar eski izzetli günlerine kavuşmanın heyecanını yaşamaktadırlar.
Bu heyecan, dünyaya dalmış, pasifize olmuş Müslümanlar için taze kan olarak gündeme gelse de, bu heyecanı yok etmek ya da eritmek amacında olan İslâm düşmanları, heyecanın dozunu yüksek perdeden tutarak, özellikle genç, tecrübesiz ve ilimsiz Müslümanları, usül dışı, duygusal hareketler ile bir oluşum etrafında toplayarak, bu enerjiyi kâfirlere olduğu kadar, belki de daha fazla diğer Müslümanlara karşı kullanmışlardır. Bu hususta İbni Teymiyye (rha); “Hariciler yüzünden mü’minler sıkıntı, müşriklerse huzur içindedir”(12) diyerek kâfirlerden daha fazla, Müslümanlara zarar veren kişilerden bahseder.
Kendilerinden başkasını Müslüman görmeyen ve hatta birbirlerini en küçük hususlar nedeni ile tekfir eden bu enerjik, tepkisel, öfkeli ve hatta çok samimi fakat bir o kadar da toy Müslümanlar, kendilerine ilim öğreten kişileri, hocalarını bile pasiflikle suçlayarak mürted ilan etmişler, cihadlarında bunları cezalandırmayı öncelikli olarak ilan etmişlerdir.
Sonuç olarak motivasyon denilen şey, harekete geçirici bir unsur olarak mutlaka gerekli olmakla birlikte, İslâmi hareket için sadece bir motordur. Bu motorun direksiyonu olmaz ise varacağı yer cehennemdir. Fiiliyata dökülmeyen ilim veya heyecan üzere kurulu ilimsiz, usülsüz hareketler bizlere en çok zarar veren oluşumlardır. Günümüzde Afganistan İslâm Devleti'ne ve kurucuları Taliban’a en sert tepkiyi verenler demokratlar, laikler, İslâm düşmanı Avrupa olduğu gibi, belki de daha fazlası Taliban’ı sadece tasavvuf kökenli olduğu ve Maturîdî-Hanefî olduğu için mürted gören Işid ve benzeri hareketlerdir. Müslümanları katleden böyle yapılanmalar, enerjik de olsalar cehennemdedirler.
Bize düşen güzel örnekler ve güzel kişiler üzerinden imanlarımızı güçlü kılmak, mücadele azmimizi arttırmak, dengeli hareketler ile şeytanın ve tağutların aldatmalarından, tuzaklarından uzak kalmaktır.
Amel Zayıflığı ve Mücâdele Azmi
Önündeki Diğer Engeller
İçinde bulunduğumuz toplum, insanların cennet için hazırlandığı ve Allah’ın razasını esas aldığı bir çalışma içinde olmadığı gibi, bu toplumu yöneten kanunlar ve yöneticiler de İslâm’ın hayata hakim kılınması için var değillerdir. Bilakis İslâm'ı hayattan silen bir oluşum içindedirler. Bütün hedefler dünya ve bâtıl değerler uğrunadır. Böylesine bir ortamda Müslümanın bu olumsuz durumdan etkilenmesi kaçınılmazdır. Özellikle televizyon programları, cep telefonundaki oyun ve video programları şahsımızı ve ailelerimizi derinden etkileyen, yönlendiren, oyalayan ve hatta ahlaksızlaştıran unsurların en başında gelen unsurlardır. Haber programlarında bile Müslümanları kötüleyen, kâfirleri öven haberler oluşturulmakta, bu yolla insanların fikirleri sapık alanlara çekilmektedir.
Ayrıca komşuluk, akrabalık ve kardeş ziyaretleri sosyal hayatın olumsuzluklarından etkilendiği için, sosyal birlikteliğin getirdiği sevgi, saygı, merhamet, yardımlaşma ve güzel örnek oluşturma gibi değerler bu sebeple pasifize olarak, akrabalar, Müslümanlar ve hatta komşular ve insanlar birbirlerine yabancılaşmaktadır. Bu yabancılaşmanın etkileri de özellikle dini tebliğ etme ve yayma hususunda gerekli olan ortamları ortadan kaldırmaktadır.
Özellikle seksenli yıllarda evlerde, Darul Erkam dediğimiz mekânlarda, eşlerimiz ve çocuklarımız ile yapmış olduğumuz ev dersleri, yerini dernek ve vakıfların toplantı salonlarına terk ettiği için, Müslüman aileler birbirleri ile sıcak iletişimler kuramadığı gibi tam aksine var olan dostluklar da zamanla zayıflamakta ve hatta kaybolmaktadır. Sevgi ve kardeşliğin oluşmadığı topluluklar zayıf ve güçsüz oldukları gibi zamanla da yok olmaya mahkûmdurlar. Bu birliktelik vesilesi ile birbirini iyice tanıyan ailelerin çocuklarının birbirleri ile evlenerek, sağlam aileler kurulması, nitelikli bir İslâm cemaatinin oluşmasında en büyük etkenlerden biri iken, maalesef bu durum da yerini, Müslümanların çocuklarının bile sosyal medyadan tanıştığı kişilerle aile oluşturmasına sebep olmuş, bu durum da beraberinde bozulmaları ortama taşımıştır.
Bıkkınlık, bezginlik, arzu edilene ulaşamama, Müslümanlar ile yapılan ticari ve sosyal ilişkiler sonucunda yaşanan hayal kırıklıkları ve özellikle fıkhi ve akidevi ihtilafların getirdiği küskünlük, günümüz Müslümanlarını ve İslâmi hareketlerini derinden yaralayan unsurların en önemlilerindendir.
Bir de bu kadar sıkıntı içine ekonomik zorluklar eklenince, Allah’ın dini için mücâdele azmi olan çok az sayıdaki Müslümanın da iş yerlerinde ziyade çalışmalarını gerektirdiği için, derslere gelemeyen, Müslümanlar ile yeteri kadar görüşme imkânına ulaşamayan kişilerin de kapitalist sistemin çarkları arasında kaybolmasına vesile olmaktadır ki, bu da büyük bir olumsuz faktör olarak günümüzde karşımıza çıkmaktadır.
Meseleyi toparlar isek, bütün hastalıklarımızın çaresi, Allah’ın hükümlerini uygulamaya çalışan, kendisi, ailesi ve çevresi için örnek teşkil edecek çekirdek İslâm cemaatlerini ve daha doğru bir ifade ile İslâm cemaatini oluşturmaktır. Böyle bir cemaat önce kendi içinde sağlıklı olmalıdır. Sağlıklı olması için de istişare, hisbe ve özellikle takip edilen usûl noktasında doğru çizgiler içinde olması gerekmektedir. Kendisi hasta olan toplumlar, ancak hastalık yayarlar. Bu çizgiler sağlam olur ise, cemaat içindeki hasta fertlerin hastalığı cemaate zarar veremediği gibi tedavi imkânı da kolay olur. Hasta olan fertler değil, tedavi şekilleri olur ise toplum ifsad olur.
Ehl-i Sünnet akidesini ve fıkhını esas almamış, bozuk usûl üzere oluşmuş topluluklar hastalıklardan korunamadıkları gibi bilakis hastalık yayarlar. Bu sebeple cemaat olmak, cemaatte de usûl birlikteliği içinde olmak şarttır. Günümüzün cemaatlerinin hastalıklarının en büyüğü ve ve tüm sapıklıkların başlangıç kaynağı usûl bozukluğudur. Usûlü bozuk olanların elde ettikleri ilim fayda vermediği gibi bilakis zarar verir. Usûlümüz, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat müçtehid ulemasının Kur’an ve sünnetten çıkardıkları tedvin edilmiş, akide ve fıkıh oluşumudur. Sımsıkı yapışmak ve gereği üzere amel etmek üzere, Allah’a emanet olun!
____________________
(1) Zuhayli c.1sh.219 Bakara 102 tefsiri.
(2) Tâ’lim’ül Müteallim, Burhanuddin ez-Zernûci,sh.45.
(3) Münzirî, et-Terğib c.1 sh.102.; İbni Mâce, c.1 sh.80 hadis no.22 Kitabu’l ilim
(4 Tâ’lim’ül Müteallim, Burhanuddin ez-Zernûci,sh.19
(5) Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: ٤/٢٦٥-٢٦٦.
(6) Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Al’i İmran 102 tefsr.
(7) Elmalılı M.Hamdi Yazır, Âl’i İmran 102 tfsr.
(8) Ahmed,5/232-233; El-Akidetu’t-Tahâviyye,İbn Ebi’l-İzz el-Hanefî,Guraba yay.İst.2008,shf.570.
(9) Tirmizİ, Tefsir 56.sure; İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 9/166-167.
(10) Buharî, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1
(11) Ebu Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce; İhyâ’u Ûlumiddin,İmam Gazali,٣.cilt.Emri bil maruf bahsi
(12) El-İstikâme 346
(*) Bedir ehlinden olan ve hakkında, peygamber(sav) zamanında zekat vermekten imtina ettiği hakkında müçtehid ulemanın farklı görüşler beyan ettiği Ebu Salebe bin Malik ile yukarıdaki hadisin ravisi olan Ebu Salebe el Huşeni farklı kişilerdir, karıştırılmamalı!
...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
...