TEFSİR

Hududullah’ın Muhafızlığı
YAZI BOYUTU :

Mustafa YUSUFOĞLU

Yeryüzüne mü’minlerin müşterek vazifelerinden birisi de Hududullah’ın muhafızlığıdır. Bir anlamda hesap gününe hazırlanan mü’minler, bütün zamanlarda ve mekânlarda Hududullah’ın muhafızlarıdır. Asrımızda Müslümanlar çocuklarını Kur’ân hafızı yaptılar ama ahkâm-ı Kur’ân’ın muhafızı yapmadılar ve yapamadılar. Müslümanlar “Hafızlık Kursları” gibi “Muhafızlık Kursları”nı da açmalıdırlar. Müslümanlar ahkâm-ı Kur’ân’ın muhafızlığını yapmazlarsa, Kur’ân’ın muarızlarından olma tehlikesinin içine düşmekten kurtulamazlar. Günümüzde Müslüman olduklarını söylemelerine rağmen cahili statükonun muhafızlığını yapanlar, Hududullah’ın muhafızlığını yapmayanlardır. Hududullah’ın muhafızlığını yapmayan ve evladlarını Hududullah’ın muhafızları olarak yetiştirmeyenler, Hududullah’ın muarızlarının taarruzlarından kurtulamazlar.

 
Hududullah’ın Muhafızlığı 
 
 
“BUNLAR, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele.“(1)
Yeryüzüne mü’minlerin müşterek vazifelerinden birisi de Hududullah’ın muhafızlığıdır. Allah’a karşı hudud yarışına kalkışanlara meydan vermeden Hududullah’ın muhafızlığını yapanlar kimlerdir? Ayet-i kerime, müjdelenmeyi hak etmiş bu kişilerin vasıflarıını beyan etmektedir. Müfessirin ulemadan Fahreddin-i er-Razî (rh.a.) der k: “Bu âyette yer alan yedi sınıf, bir önceki âyette canlarını ve mallarını cennet karşılığında Allah’a satarak Allah’ın müjdesini hak etmiş olan mücahidlerin vasıflarıdır.“(2)
Bu Âyet-i Kerime’de gündeme gelenler, Allah’ın müjdesini hak eden mü’minlerdir. Bunlar, yani bu sözü edilen mü’minler o tevbekârlar ki, âbidler; Allah’a ihlas ile ibâdete devam edenler, hamidler; gerek sevinçli, gerek sıkıntılı zamanlarında, hangi durumda olurlarsa olsunlar Allah’a sürekli hamd edenler, seyyahlar, gezginlerdir. Hareket ve bereket ehli insanlardır. Bunlar, hayatları boyunca kendilerini bir tek Allah’ın hududlarıyla mukayyed bilirler. Allah’a karşı hudud yarışına kalkışanlar karşısında dik dururlar, omurgasızlık yapmazlar.
Hududullah’ın muhafızları; Tabiûn ve Abidûndur onlar. Çokça tevbe ederler. Mallarını ve canlarını ortaya koyarak, malları ve canları konusunda Allah’ı söz sahibi bilerek Allah yolunda yaptıklarını yetersiz görürler. “Acaba güzel yapamadık mı? Acaba gücendirdik mi Rabbimizi? Acaba Rabbimizin rızasına uygun yapamadık mı?” diye sürekli kendilerini kontrol ederler. Sürekli Rab’lerine yönelirler, Rab’lerinin hayat programına yönelirler. Yönleri, yörüngeleri hep Allah’adır onların. Bir kulluktan başka bir kulluğa koşarlar. Tüm zamanları, tüm ömürleri Allah yolunda, Allah’ı hoşnut etme yolundadır onların. Tüm hareketleri ibâdettir. Tüm hayatlarında gönül hoşnutluğu ile Rab’lerine kulluktadırlar onlar. Ötekiler gibi, önceki âyetlerde anlatılan münâfıklar gibi cereme ve angarya olarak zoraki kulluk yapmazlar onlar.
Hududullah’ın muhafızları; Hamidûndur onlar. Hamd ederler Allah’a. Yüceltirler Rab’lerini. Darlıkta ve bollukta, hastalıkta ve sağlıkta, savaşta ve barışta hep Rab’lerinin şeriatini, dinini, hükümlerini ve hâkimiyetini gündemde tutarlar, överler. Allah’tan gelmeyen, Allah’ın şeriatine dayanmayan, Allah’ın indirdiği hükümleri yalanlayan hükümleri, sistemleri övenler, Allah’a olan iman iddialarını, hamdlerini yalanlayanlardır. Hamidûn olanlar, sadece Rab’lerini eksiksiz ve mükemmel görürler. Sadece O’nun dinini, sadece O’nun programını, sadece O’nun yolunu, sadece O’nun istediği hayatı kabullenirler. Sadece O’nun rızasını gözetirler. Sadece O’nun için bir hayat yaşarlar. Sadece O’nu ve O’ndan gelenleri hamd edip sahiplenirler. Allah’a hamd etmeyenler, Allah için harekete geçmezler. Allah’a hamd etmek, bir tek Allah’ın indirdiği şeriati saadet-i dareyn/iki cihan saadeti için kâfi görmektir. Allah’ın indirdiği vahiyden razı olmaktır. Allah’ın şeriatini, vahyini bırakıp da başka hayat nizamı aramamaktır. Allah’ın hükümleriyle itminana ermek, Allah’a hamd etmektir. Allah’a hamd etmek de bunu gerektirir. Allah’a hamd etmekle birlikte Allah’ın dininden alınmayan, Allah’ın dinine uygunluk arz etmeyen, bilakis Allah’ın indirdiği hükümlerle çelişen ve çatışan hükümlerden, sistemlerden, yasalardan ve anayasalardan medet umanlar, Allah’a olan hamdlerine, imanlarına ihanet edenlerdir.
Hududullah’ın muhafızları; Saihûn olanlardır. Allah’a iman etmenin, hamd etmenin bedeline katlananlardır. Onlar yere mıhlanıp kalmazlar. Onlar seyyahtırlar. Onlar kâim oldukları kadar sâimdirler. Çünkü Peygamber (s.a.v) Efendimiz. “Ümmetimin seyahati oruçtur”(3) buyurmuştur. Abdullah b. Mesud’dan, İbnü Abbas’dan, Hz. Aişe’den, Ebu Hureyre ve daha başkalarından rivayet yoluyla gelen tefsir budur. Orucun iki bakımdan seyahata benzerliği vardır: Birisi sûrenin başında da işaret olunduğu üzere, seyahat eden kimse, işin icabı olarak gerek yiyip içmek, gerek dinlenmek ve daha başka nefsinin istekleri hususunda tutumlu davranmak ve bazı sıkıntılara katlanmak zorunda kalır. Oruç tutmak da insanı nefsani arzulardan uzak tutmak açısından çok önemli bir yolculuğa benzer. Birisi de seyahat, insanın görmediği, bilmediği bir takım şeylerle karşılaşmasına vesile olan bir dış dünya yolculuğudur. Bunun gibi, oruç da insanın kendi iç dünyasında gizli kalmış bir takım özelliklerin tanınmasına, mülk ve melekût âleminin bir takım sırlarına vakıf olmasına vesile olur. Seyahat bir bedenî riyazet olduğu gibi, oruç da bir ruhî riyazet ve seyahattır. Ayrıca Ata’dan yani seyahat edenlerin, mücahidler olduğuna dair bir rivayet nakledilmiştir. Ebu Umame’den rivayet edilmiştir ki, bir adam Hz. Peygamber’den seyahata çıkmak için izin istemişti. Peygamber Efendimiz de ona; “Benim ümmetimin seyahatı Allah yolunda cihad etmektir” buyurmuştu. Bununla beraber bu âyetteki maksadın genel olarak yeryüzünde seyahat edenler demek olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bunlardan bir kısmı, “Mekke’den Medine’ye hicret edenlerdir” demişlerdir. Bir kısmı da “İlim tahsili için yolculuk yapanlardır” demişlerdir. Başkaları da “Allah’ın yarattığı âyetleri ve yeryüzündeki gariplikleri görüp tanımak ve onlara ibretle bakmak için seyahat edenlerdir” demişlerdir ki, “De ki, yeryüzünde gezip, dolaşın ve olup bitenlere dikkatle bakın!”(4) âyetlerindeki emir gereğince sırf Allah’ın kudretini eserlerinde görüp tanımak için seyahat edenler demek olur. (Âl-i İmran Sûresi âyet 137’nin tefsirine bakınız).(5)
“Seyahat edenler;” İbn-i Mes’ud, İbn-i Abbas ve başkalarından nakledildiğine göre oruç tutanlar demektir. Yüce Allah’ın: “Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona, sizden daha hayırlı, Müslüman, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibâdet eden, seyahat eden, dul ve bakire eşler verebilir”(6) buyruğu da bu kabildendir. Süfyan b. Uyeyne de der ki: Oruç tutana “seyahat eden” denilmesinin sebebi onun, yiyecek, içecek ve cinsel ilişki gibi bütün lezzet alınan şeyleri terk etmesinden dolayıdır.
Hz. Aişe (r.anha)’den: “Bu ümmetin seyahati oruç tutmaktır” dediği rivayet edilmiştir ki; Taberi bunu senedi ile zikretmektedir. Ebu Hüreyre (r.a.) ise bunu Peygamber (sav)’den merfu bir hadis olarak rivayet etmiştir. 
Ez-Zeccac der ki el- Hasen’in görüşüne göre “seyahat edenler” farz orucunu tutanlar demektir. Oruçlarını devamlı sürdürenler diye de açıklanmıştır. Ata ise der ki; sehayat edenlerden kasıt, cihad edenlerdir. Ebu Umame’nin rivayetine göre de bir adam Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’den seyahata çıkmak için izin istemişti. Peygamberimiz (s.a.v.) ona şöyle buyurmuştur: “Benim ümmetimin seyahati, Allah yolunda cihad etmektir.” (7) Ebu Muhammed Abdülhak bu hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.(8)
Seyahat edenlerin hicret edenler olduğu da söylenmiştir ki, bu görüş Abdurrahman b. Zeydin görüşüdür. İkrime’nin görüşüne göre; bunlar, hadis ve ilim yolculuğu yapanlardır. Bir diğer görüşe göre “seyahat edenler” den kasıt; Rablerinin tevhidi, melekûtu, O‘nun yaratmış olduğu tevhid ve tazimine delâlet eden ibret ve alâmetler üzerinde tefekkür edenlerdir. Bunu da en-Nakkaş nakletmektedir.
Nakledildiğine göre çok ibâdet edenlerden birisi gece namazı kılmak için abdest almak üzere su kabını almış, parmağını kulpuna sokmuş ve tan yeri ağarıncaya kadar oturup düşünüp durmuş. Bu husus kendisine sorulunca şöyle demiş: Parmağımı kabın kulbuna soktum, yüce Allah’ın “O zaman boyunlarında tasmalar ve zincir bulunacak…”(9) buyruğunu hatırladım ve ben bu tasmaların bana nasıl vurulacağını hatırladım, gece boyunca hep bu halde devam ettim. Derim ki; (“Seyahat” kelimesinin kökünü teşkil eden) “sin”, “ye” ve “ha” harfleri bu görüşlerin doğruluğuna delildir. Çünkü “seyahat” asıl anlamı itibari ile suyun akıp gittiği gibi, yer üzerinde gitmek demektir. Oruç tutan bir kimse, yemek ve benzeri şeyleri terk etmek suretiyle itaate devam eden bir kimsedir. O da bu yönüyle seyahat eden kişi durumundadır. Tefekkür eden kimseler de tefekkür ettikleri hususlar üzerinde kalpleri dolaşır, durur.
Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: “Muhakkak Allah’ın ufuklarında seyahat eden, yürüyen melekleri vardır.(10) Bunlar bana ümmetimin salât (ve selamlar)ını tebliğ ederler.“(11)
Âyette geçen “Seyahat edenler” hakkında Mehmed Vehbi Efendi (rh.a.) şunları söylüyor: “Seyahat’la murad; tahsil-i ilim için talebe-i ulûmun ve cihad için guzât-ı müsliminin seyahatlarıdır. Bunlar bir beldeden diğer beldeye intikal ederler ve bu intikal ve seyahatta tehzib-i nefis ve tahsin-i ahlâk gibi birçok menafi de istihsal ederler. Rızayı ilâhiye muvafık her nevi seyahata âyetin şamil olmasında bir mani de yoktur. Meşru surette seyahat memduh olup fevaidden hâlî olmadığı için Cenab-ı Hak seyahati rükû’ ve sücud gibi evsaf-ı memduha sırasında saymakla seyahat eden kimseleri methû sena buyurmuştur.”(12) Seyahat edenler, “Dünyada yolcu gibi yaşayanlar” dır. Âyette geçen “es-sâihûn” kelimesinin sözlük anlamı “seyahat edenler”dir. Birçok sahâbî, Hz. Peygamber’in “Ümmetimin seyahati oruçtur” meâlindeki bir hadisine dayanarak âyetteki bu kelimeyi “oruç tutanlar” şeklinde yorumlamışlardır.(13) Seyahat ve oruç arasındaki benzerlik daha çok şu şekilde açıklanmıştır: Her ikisinde kişi birtakım zorluklara ve mahrumiyetlere katlanır; seyahatte kişi görmediği, bilmediği yerleri ve durumları görüp gözlemleyebilir, oruç tutan mümin de ruhen yücelerek melekût âleminin birtakım özel hallerine muttali olabilir. Allah yolunda sürekli cihad için seyahat ederler. Yeryüzünün her yerinde Allah egemenliğini gerçekleştirmek için çırpınırlar. Yeryüzünün her bir karış bölgesine Allah’ın dinini, Allah’ın kitabının âyetlerini ulaştırmaya, onlarla Allah kullarını diriltmeye koşan tebliğcilerdir onlar. Hem kendilerine hem de diğer insanlara faydalı olma adına seyahat ederler.
Hudullah’ın muhafızları; Allah’a rükû edenler, secde edenlerdir. Rakiûn ve Sacidûndur onlar; Allah önünde, Allah’ın arzu ve emirleri önünde eğilenler, boyun bükenler, teslimiyet gösterenlerdir. Allah ne demişse doğrudur direyerek, Rabbim ne buyurmuşsa kabulümdür diyerek teslim olanlardır onlar. Allah karşısında ukalâlık etmeyenler, Allah karşısında bilgi iddiasında, güç iddiasında bulunmayarak yokluklarını, hiçliklerini ortaya koyanlardır onlar. Onlar, Rab’lerinin emirlerini duyar duymaz hiç beklemeden uygulamaya koyanlardır. Yani rükû’uyla, secdesiyle namazı tamı tamına ve hakkıyla kılanlar, maruf ile emredenler, yani iyiliği belli olan, herkesçe iyilik olduğu bilinen konuları telkin ve tavsiye edenler, yani imanı ve Allah’a itaatı emredenler, münkerden (kötülükten, şirk, imansızlık ve günanlardan) nehyedenler Allah’ın hududunu koruyanlar yani Allah Teâlâ’nın beyan edip açıkladığı, sınırlarını kendisinin belirlediği gerçekleri ve şeriatın kurallarını ve bu kuralların inceliklerini bilerek bunlara riayet edenler... Şeriatın inceliklerine titizlikle uyanlar ve insanları o yola yönlendirenler... Velhasıl o müjdeye, o ilâhî vaade layık olan müminler, bütün bu güzel hasletlere, bu üstün özelliklere sahip olan, bunları kendi şahsında toplayanlardır.
Abdullah b. Abbas Hazretleri demiştir ki, “Allah mü’minlerden canlarının ve mallarının, karşılığında cennet vermek suretiyle satın aldı” âyeti nazil olduğunda, ashaptan birisi, “Ya Rasulallah! Şayet o kişi zina da etse, hırsızlık da yapsa, içki de içse bile mi?” demiş ve işte bu “Tevbe edenler...” âyeti bunun üzerine nâzil olmuştur.(14)
Hududullah’ın muhafızları; iyiliği, ma’rufu emreden, münkerâtı da nehyedenlerdir onlar. Kendileri Rab’lerinin iyi dediklerine, hayırlı dediklerine koştukları gibi toplumda herkesin onlara koşmasını sağlayan, kendileri cennete koştukları gibi çevrelerinin de koşmasını sağlayan, kendileri kötülüklerden, cehennemden kaçtıkları gibi insanların da kaçınmalarını sağlayan insanlardır onlar. Toplum içinde iyilikleri yayıp kötülüklerin, ahlâksızlıkların kökünü kazımak için çırpınan kimselerdir onlar. Ve bütün bunları yaparken de Allah’ın Hûdudunu, Allah’ın sınırlarını muhafaza edenlerdir onlar. Namaz kılarken, tevbe ederken, hamd ederken, överken, Allah yolunda cihada çıkarken, Rablerine rükû ve secdeyi gerçekleştirirken, emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i anil’ münker yaparken Allah’ın yasalarına, Allah’ın hudutlarına riâyet edenlerdir onlar. Bütün bunları Allah nasıl istemişse, nasıl tarif buyurmuşsa öylece yaparlar onlar. Allah’ın sınırlarını taşarak kendi kendilerine usuller, şekiller, yöntemler geliştirmezler. Allah’ın çizdiği sınırların dışına taşarak kendi kendilerine; Efendim şöylesi daha iyi, böylesi daha uygun” diyerek yeni yeni hudutlar, yeni yeni usuller geliştirmezler onlar. Allah’ın dediğinin dışında takva modelleri, tevbe modelleri, rükû ve secde usulleri geliştirmezler onlar. Çünkü sınır çizmek, hudut koymak sadece Allah’ın hakkıdır başkalarının değil. Bunlar Allah yasalarını bırakıp kendi kendilerine kanunlar koyuyorlar diye kâfirleri eleştiren müslümanlar kendileri aynı yanlışa düşmemelidirler. Allah’ın dinini değiştirmeye, Allah’ın hudutlarını aşmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Aklı vahyin önüne geçirip yeni yeni din belirlemeye kimsenin hakkı yoktur. Allah’a kulluk borcumuzu yerine getirirken Hudûdullah’ı muhafaza etmek zorundayız. Allah’ın hudûdunu muhafaza ederek yaptığımız ameller ancak kabul görecektir. Evet, Hududullaha riâyet eden mü’minler cennete girecektir. Allah’ın haram ve helâl hududunu kuruma, Allah’ın helâl ve haramlarına riâyet etme cennete girme sebebidir.
Allah yolunda Allah için yapılan bütün ibâdetler, bütün hizmetler, Hududullah ile mukayyeddirler. Hududullah’ın dışına çıkan ve taşan hizmetler kimin tarafından yapılırsa yapılsın gayr-i meşrûdurlar.
Şehid Seyyid Kutub (rh.a.) bu âyetin tefsirinde şunları söylüyor: “ Geçmişte yaptıkları kötülüklerden dolayı, “Tevbe edenler;” bağışlanma dileyerek Allah’a dönenlerdir. Tevbe, geçmiş şeylerden dolayı pişmanlık duymaktır, geri kalanlar için de Allah’a yönelmektir. Günahlardan uzak durmak ve iyi işler yapmak, tevbenin fiilen gerçekleştiğinin ifadesi olduğu gibi günahları terketmek de bunun ifadesidir. Buna göre tevbe; temizliktir, arınmadır, Allah’a yöneliştir, davranışları Allah’ın direktifleri doğrultusunda düzeltmektir.
“Sırf Allah’a kulluk edenler.” O’nun ilahlığını kabul etmenin somut ifadesi olarak kullukla, ibâdetle sadece yüce Allah’a yönelen kimselerdir. Bu sıfat ‘onların kişiliklerinde yer etmiştir. Bireysel ibâdetler bu sıfatın tercümanı niteliğindedir. Nitekim her davranışta, her sözde, her itaatte ve her tâbî oluşta sadece Allah’a yönelmek de bu sıfatın tercümanıdır. Bu da yüce Allah’ın ilahlığını ve Rabblığını onaylamanın pratik ve realist ifadesidir.
“Hamd edenler” gönülleri, nimetleri veren yüce Allah’ın nimetine karşı şükran duygusu ile dolup taşanlardır, dilleri bollukta ve yoklukta Allah’ı hamd edenlerdir. Bollukta nimetin dış görünüşünden dolayı teşekkür ederler. Yoklukta da yüce Allah’ın imtihan etmesi suretiyle O’nun kendilerine yönelik rahmetinin bilincinde olurlar. Allah’a hamd etmek, sadece bolluk zamanında nimetlere karşı hamd etmekten ibaret değildir. Aynı şekilde mü’min gönül, yüce Allah’ın kullarına merhamet ettiğinin, onlara adil davrandığının, mü’minleri kendisinin bildiği bir iyilik amacı ile imtihan ettiğinin, kullar bunun farkında olmasalar bile durumun bundan ibaret olduğunun bilincinde olduğu zaman, yoklukta da Allah’a hamd etme olayı gerçekleşir.
“Allah yolunda geziye çıkanlar.” Bunlar hakkında değişik rivayetler yer almıştı. Bu rivayetlerin bazısına göre bunlar Muhacirler’dir. Bazısına göre mücahidlerdir. Kimi rivayetler de bunların ilim elde etmek için geziye çıkanlar olduğunu ifade etmektedir. Bunlardan maksat oruç tutanlardı diyenler de olmuştur. Biz bunların yüce Allah’ın yarattıklarını ve onun evrene yerleştirdiği tabiat kanunlarını düşünen kimseler olduklarını kabul ediyoruz. Nitekim başka bir yerde de benzerleri hakkında şöyle denmektedir:
“Göklerin ve yeryüzünün yaradılışında, gece ile gündüzün birbirini kovalayışında derin düşünceliler için birçok ibret dersi vardır.”
“Onlar ayakta, otururken ve yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yeryüzünün yaratılışı hakkında kafa yorarlar ve derler ki; “Ey Rabbimiz, sen bu evreni boşuna yaratmadın, sen (böyle bir anlamsızlıktan) münezzehsin, bizi cehennem azabından koru!”
Bu sıfat, tevbe, kulluk ve hamd etmeden sonra oluşan atmosfere son derece uygun düşmektedir. Çünkü tevbe, kulluk ve hamd ile birlikte insanı Allah’a döndürecek, yarattıklarındaki hikmetini ve bu yaradılışın dayanağı olan hakkın özünü kavratacak şekilde yüce Allah’ın mülkünü düşünmek de yer alır... Ne var ki, bu kavrama ile yetinmemek lâzım, ömrü sadece düşünmek ve Allah’ın yaratıcılığını itiraf etmekle geçirmemek lâzım. Yapılması gereken bundan sonra hayatı bu kavrama esasına dayandırmak ve doğrultuda geliştirmektir.
“Rükûa varanlar, secde edenler”. Namazı kılanlar ve namazı kendilerinin ayrılmaz bir niteliği haline getirenlerdir. Öyle ki, rükû ve secde onların insanlar arasındaki ayırıcı özellikleri haline gelmiştir...
“İyiyi emrederek kötülükten sakındıranlar...”
Allah’ın şeriatı ile yönetilen müslüman bir toplum oluştuğu ve başkasına değil sadece Allah’a uyulduğu zaman, bu toplumun içinde iyiliği emretme, kötülüğü yasaklama görevi yerine getirilir. Bu toplum içinde meydana gelen yanlışlıklar Allah’ın sisteminden ve şeriatından sapmalar ele alınır. Fakat yeryüzünde bir müslüman toplum varolmadığı zaman, yani, yeryüzünde hâkimiyetin sadece Allah’a ait olduğu, sadece O’nun şeriatının egemen olduğu bir toplum varolmadığı zaman; iyiliği emretme görevi ilk etapta, en büyük iyiliği emretmeye yöneltilmelidir. Bu da yüce Allah’ın tek ve ortaksız ilahlığını gerçekleştirmektir. Aynı şekilde kötülükten sakındırma görevi de, daha baştan en büyük kötülüğü ortadan kaldırma amacına yöneltilmelidir. Bu kötülük, tağutun egemenliği ve bu egemenlik aracılığı ile insanları Allah’ın şeriatının dışında, O’ndan başkasına kul yapmalarıdır... Hz. Muhammed’e -Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun- inananlar, hicret edenler, ilk başta Allah’ın şeriatının egemen olduğu müslüman bir devlet kurmak ve bu şeriatla yönetilen bir Müslüman toplum oluşturmak için cihad edenler, bu hedeflerini gerçekleştirdikten sonra ibâdetlere ve günahlara ilişkin ayrıntı sayılan konularda iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini üstlenmişlerdir. Bir Müslüman, devlet ve Müslüman bir toplum kurulmadan önce, kesinlikle bu tür ayrıntılara dalmamalıdır. Çünkü bu ayrıntılar ancak bir kökten kaynaklanabilir. En büyük iyilik ve en büyük kötülük sorunu çözülmeden önce, ayrıntı sayılan iyilikler ve kötülükler sorununa değinmemek gerekmektedir. Nitekim ilk defa müslüman toplum oluştuğu zaman sorun bu şekilde ele alınmıştı.
“Allah’ın sınırını gözetenler.”
Allah’ın koyduğu kuralları hem kendi şahıslarına, hem de insanlara uygulayanlar. Bu kuralları ortadan kaldıranlara ve çiğneyenlere karşı koyanlar... Ne var ki bu görev de, tıpkı “iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama” görevi gibi; sadece müslüman bir toplumda yerine getirilebilir. Müslüman toplum da sadece bütün alanlarda Allah’ın şeriatının egemen olduğu toplumdur. Müslüman toplum, ilahlıkta, Rabblıkta, egemenlikte ve yasamada Allah’ı bir ve ortaksız kabul eden ve Allah’ın izin vermediği her türlü yasada somutlaşan tağut’un yönetimini reddeden toplumdan başkası değildir. İşte bütün çabalar ilk başta böyle bir toplumu oluşturma amacı etrafında yoğunlaştırılmalıdır. Bu toplum oluştuğu zaman, Allah’ın koyduğu kuralları gözetenler, kendilerine bu toplum içinde yer bulabilirler. Tıpkı ilk defa müslüman toplum oluştuğu zaman olduğu gibi.
İşte yüce Allah’ın kendileriyle alışveriş sözleşmesi yaptığı mü’min toplum budur. Bunlar da bu toplumun nitelikleri ve ayırıcı özellikleridir. Kulu Allah’a döndüren, günah işlemekten alıkoyan ve onu iyi işler yapmaya yönelten tevbe... İnsanı Allah’a ulaştıran, yüce Allah’ı insanın mabudu, gayesi ve yöneliş mercii yapan kulluk. Yüce Allah’a eksiksiz teslim oluşun, O’nun rahmetine ve adaletine kesinlikle güvenmenin sonucu olarak bollukta da, yoklukta da Allah’ı hamd etme... Yaratılışın planında yeralan hikmet ve gerçeği gösteren evrende dile gelen Allah’ın ayetleriyle birlikte Allah’ın mülkünde geziye çıkma... Kişisel ıslahı aşıp kulların ve hayatın ıslahına yönelen, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma... Allah’ın sınırlarını gözetleme... Bunları çiğnemeye ve geçersiz kılmaya yeltenenleri vazgeçirme... Bu sınırları saldırıdan ve ayaklar altına alınmaktan koruma...
İşte yüce Allah’ın cennet üzerine sözleştiği ve peygamberler gönderildiği, Allah’ın dini insanlara duyurulduğu günden beri yürürlükte olan Allah’ın kanunu doğrultusunda yol almaları için canlarını ve mallarını satın aldığı mü’min toplum budur. Bu kanun Allah’ın sözünü yüceltmek için savaşmak, Allah’a isyan eden, Allah’ın düşmanlarını öldürmek ya da hak ile bâtıl, islâm ile cahiliye, şeriat ve tağut, doğru yol ile sapıklık arasındaki kesintisiz savaşta şehit düşmektir.
Hayat oyun ve eğlence değildir. Hayvanlar gibi yemek ve çeşitli zevkler tatmak değildir hayat. Hayat onur kırıcı bir barış ortamında yaşamak demek değildir. Değersiz bir huzur, ucuz bir güvenlikten hoşnut olmak değildir hayat. Hayat, hak uğruna çarpışmak, iyilik yolunda cihad etmek, Allah’ın sözünün yücelmesi için üstünlük sağlamaktır, kötülüğe galip gelmektir. Ya da bu uğurda Allah yolunda şehit düşmektir... Sonra da cenneti, Allah’ın hoşnutluğunu elde etmektir.” (15)
Hududullah’ın muhafızları; Allah’ın emirlerinin, nehiylerinin, şeriatinin işaretlerinin muhafızlarıdır.(16) Allame Kadî Beyzâvî (rh.a.) der ki: “Hududullah’ı muhafaza ederler” ifadesiyle daha önce tafsilen beyan edilmiş olan bir kısım faziletli durumlar icmalen edilmiştir. Şöyle denildi: Bunda, sayılan vasıfların yedinci ile bittiğini bildirmek vardır. Çünkü yedi tam bir sayıdır, sekizinci ise atıf ile başka bir sayımın başlamasıdır. Bundan dolayı bu vav harfine “vav-i samaniye” denilir. Âyette “onlar” yerine “Mü’minleri” demesi onları bu özelliklere sevkeden şeyin imanları olduğuna, ayrıca kâmil mü’minde bu özelliklerin bulunması gerektiğine tenbih içindir. Kendisiyle müjdelenen cennetin burada ifade edilmeyişi, tazim içindir. Sanki şöyle denilmiştir: “Onları fehimlerin ihata edemeyeceği ve kelam kalıplarına sığmayacak kadar büyük olan şeyle müjdele!” (17)
Netice olarak mü’minler bütün zamanlarda ve mekânlarda Hududullah’ın muhafızlarıdır. Asrımızda Müslümanlar çocuklarını Kur’ân hafızı yaptılar ama ahkâm-ı Kur’ân’ın muhafızı yapmadılar ve yapamadılar. Müslümanlar “Hafızlık Kursları” gibi “Muhafızlık Kursları”nı da açmalıdırlar. Müslümanlar ahkâm-ı Kur’ân’ın muhafızlığını yapmazlarsa, Kur’ân’ın muarızlarından olma tehlikesinin içine düşmekten kurtulamazlar. Günümüzde Müslüman olduklarını söylemelerine rağmen cahili statükonun muhafızlığını yapanlar, Hududullah’ın muhafızlığını yapmayanlardır. Hududullah’ın muhafızlığını yapmayan ve evladlarını Hududullah’ın muhafızları olarak yetiştirmeyenler, Hududullah’ın muarızlarının taarruzlarından kurtulamazlar.
____________________
(1) Tevbe Sûresi/ 112
(2) Tefsiru Kebir (Fahreddini Er Razi) C:4, Sh: 503, İst/ 1308
(3) İmam Suyuti, Dürrü’l-Mensur, 4/297-298
(4) Ankebut Sûresi/20: Rum Sûresi/42
(5) Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C:4, Sh: 2621-2624, İst/ 1971
(6) Tahrim Sûresi/ 5
(7) Sünen-i Ebî Davud, Cihad: 6; Beyhakî, Şuabu’l İman: 4, Sh: 14, Beyrut/ 1990
(8) Er- Risaletü’l Mustatrafe, Sh: 173
(9) Mü’min Sûresi/ 71
(10) Sünen-i Tirmizi, Deavât: 129; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/251
(11) Nesâî, Sehv: 46; Dârimî, Rikak: 58; Ahmed b. Hanbel, Müsned, C:1, Sh: 387, 441, 452
(12) Hulâsatü’l Beyan Fi Tefsiri’l Kur’ân (Konyalı Mehmed Vehbi Efendi) C: 6, Sh: 1233, İst/ 1960
(13) Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Camiu’l Beyân Fi Tefsir’il Kur’ân, C:11, Sh: 28, Mısır/ 1324
(14) Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C: 4, Sh: 2625, İst/ 1971
(15) Fizilal’il Kur’ân (Seyyid Kutub) C: 3, Sh: 1719-1721, Beyrut/ 1982
(16) en-Nesefi, Medâriku’t-
Tenzîl ve Hakâiku’t- Te’vîl, C: 2, Sh: 148, İst/ 1984
(17) Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl (Allame Kadî Beyzavî) C:1, Sh: 522-523, İst/ 1285
 




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle