TEFSİR

“Tafakkuhu’d- Din” Allah’ın Emridir (1)
YAZI BOYUTU :

Mustafa YUSUFOĞLU

Dinin doğru anlaşılması için yapılacak ilk iş kuşkusuz din ilimlerine gereken emeğin verilmesidir. İhyau ulumi’d-din (dini ilimlerin ihyası), Tafak-kuhu’d din’in vazgeçilmez rükünlerindendir. Dinin fıkhı, din ilimlerinin ihyası ile kâimdir. Allah’ın (cc) razı olduğu din; sahih iman ve ilim ile yaşanır. İmanın ve ilmin olmadığı yerde din yaşanmaz. Dersimizin konusu olan âyet-i kerime, bize bu hakikati hatırlatmaktadır. Âyetin gramer açısından farklı anlamalara imkân veren bir söz dizimine sahip olması sebebiyle değişik yorumlar yapılmış olmakla beraber, İslâm âlimleri genellikle bu âyette ilmin önemine değinildiğini kabul edegelmişlerdir. Rabbimiz kendi yolunda kendi rızası için cihad etmemizi bizden istediği gibi, “Tafakkuhu’d-din”i de bizden istemektedir. Bu âyette gündeme gelen fıkıh, tamamen ilm-i dindir. Allah’ın dininin kendisiyle bilindiği ve yaşandığı bir kılavuzdur.

“Tafakkuhu’d- Din” Allah’ın Emridir (1)
 
 
 
 
“MÜ’MİNLERİN topyekün savaşa çıkmaları uygun olmaz. Her fırkadan bir grup da dinde tefakkuh için çıkmalıdır. Böylece döndüklerinde kendi kavimlerini uyarırlar ve onlar da belki, sakınırlar”(1)
Allah’ın (cc) razı olduğu din; sahih iman ve ilim ile yaşanır. İmanın ve ilmin olmadığı yerde din yaşanmaz. Bu âyet-i kerime, bize bu hakikati hatırlatmaktadır. Rabbimiz kendi yolunda kendi rızası için cihad etmemizi bizden istediği gibi, “Tafakkuhu’d-din”i de bizden istemektedir. Bu âyette gündeme gelen fıkıh, tamamen ilm-i dindir. Allah’ın dininin kendisiyle bilindiği ve yaşandığı bir kılavuzdur. Fıkıh sözlükte; anlamak, kavramak, bilmek, keskin zekâ (fıtnat) gibi anlamlara gelmektedir. Kelimenin kökünde yarmak ve açmak anlamı da vardır. Bu da “fıkıh” kelimesinin sıradan bir bilme değil, bilinen şeyin, sanki yarıp içine girmiş gibi künhüne nüfuz eden ince ve etraflı bir bilme olduğunu gösterir. Bunun için sözlük anlamında “fıkh”ı, söz sahibinin sözündeki meramını, gayesini, sözün hikmetini ve bu sözün sarf edilmesine sebep olan maksadı bilme, kafa yormayı gerektiren bir şeyi anlama, görünenin (şahidin) bilgisiyle görünmeyenin (gâibin) bilgisine ulaşma, açık olmayan (mücerred) şeyleri kavrama...(2) diye anlatmışlardır ki, bu sonuncusu aynı zamanda fıkhın ıstılahî manalarından biridir. Bu manada “fıkıh” “ilm” in bir alt dalıdır. (İlim umumî, fıkıh hususîdir). Kelimenin ism-i fâili “fakîh” ya da uzatmasız olarak “fakuh” şeklinde kullanılır. Çoğulu “fukahâ” dır. Kadın için “fakîhe” ya da yine uzatmasız olarak “fakuhe” denir. Bunun çoğulu da “fakâih” tir. Dilin bu özelliği, kadının da fakih olabileceğine işaret etmesi yönüyle önemlidir. “Tefâkkuh”, meselenin inceliklerini (fıkhını) teatî etme anlamına gelir. “Tefkîh” ya da “İfkâh” ise, talim gibi öğretme, kavratma demektir. Dişisine aşmakta mahir olan koç ya da boğaya da “fahlün fakîhün” tabir edilmesi, kelimenin kök anlamında bir maharet ve becerikliliğin de bulunduğunu gösterir ki, bu da yine işin inceliklerine vakıf olunmakla mümkündür. “Mufâkaha”, ilimde münazara anlamına geldiği gibi, kelimenin kökünün “fakaha-hu” şeklindeki kullanılışı da “ilimde rakibine galebe çaldı, onu yendi” demek olur. “Müstefkıha”, ölüsü için sayıp döken kadın demektir. Onun hayatında ağlamaya vesile olabilecek ne varsa onları didik didik araştırmasından ötürü bu adı almış olmalıdır. “Fakâhet,” kök kelimenin mastarı olmakla beraber, bazılarına göre sadece şahidin, şahitlik ettiği konu hakkındaki isabetli kavrayışına ad olmuştur. Bunun da kök mana ile ilişkisi açıktır. “Fıkıh” bilâhare sadece din ilmi için kullanılacaktır. Bunda şöyle ince bir mana aranabilir: Sanki en ince detaylarına kadar ve iyice kavranılarak bilinmeye en layık konu dindir. Çünkü onda tesadüfe yer olmadığı gibi, ondaki en küçük bir hata da ebedî zararla sonuçlanır. Binaenaleyh, “fıkıh” ıtlak edildiğinde “din ilmi” akla gelir olmuştur. Fıkhın din ilmine ıtlak edilmesinin bir başka sebebi de, fıkh’ın daha ziyade Kelâmı anlama demek olmasındandır. Çünkü din ilminin esası ve kaynağı Kelâmullahtır. Dinde tafakkuh bir uzmanlık ve maharet işidir ve bununla meşgul olanın, seferberliğe dahi katılmamasını gerektirecek kadar önemlidir. Zor ve çaba isteyen bir uğraştır. Bu Hâliyle de ilmi bir disiplin olmaya namzet bir alandır.
“Din” üzerinde yapılan bir anlama faaliyetidir. Sahibine insanları uyarma yetki ve görevi verir... İnsanlar oturdukları yerde dinde tafakkuh edemezler, çıkmalı, yani varlığı tanımalıdırlar. Ayette bu son açıklamaya işaret vardır, yani “tafakkuh” çıkmayıp oturmak değil, çıkıp varlığı, insanı ve toplumu tanımakla mümkün olur. Ama ne hikmetse Türkçe meallerin tamamına yakını bu ifadeyi, “çıkmasınlar da dinde tafakkuh etsinler” diye çevirmişlerdir. İleride bu yanılgının sebepleri üzerinde duracağız. Bunlar içerisinde “tafakkuh”un asıl anahtar anlamı, onun “Din” üzerinde icra edilen bir anlama faaliyeti olmasıdır. Yani “tafakkuh,” “Din” in kavranılması çabasıdır. “Din” ise vahyidir. Bu hususu da yine Kurân-ı Kerim’den öğrenmekteyiz: “Bugün sizin Dininizi tamamladım” (Mâide Sûresi/3) buyurulurken, tamamlanan şeyin Kur’ân olduğu açıktır. Ebu’d Derdâ’nın; “Kur’ân’ın içerdiği manaların pek çok nüansını fark edemedikçe tafakkuh etmiş olamazsınız” sözü de bunu gösterir.(3) Öyleyse tamamlanan şey vahiydir ve öyleyse “Din” de sadece odur. Bu anlayışa göre sünnet vahyin isabetli tefsiri, beyanı ve tatbikinden ibarettir. Din’de tafakkuh etmek ise; ahlâk, ahkâm ve akîde diye ayırmadan onu bütünüyle kavramaya çalışma ameliyesidir. Binaenaleyh, bu anlamda “fıkıh” sadece vahiy üzerinde olur ve onun konularının bütününü kapsar. Sünnete de bir yönüyle vahiy, bir yönüyle de örnek ve isabetli bir “tafakkuh” ürünü denebilir. Ancak fıkıh çabayı (tafakkuh) gerektiren bir bilgi, Sünnet ise verilen bir bilgi olduğu için olmalıdır ki, sünnet, “fıkıh” değil de “hikmet” diye adlandırılmıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Sünnet’e “hikmet” tabir edilmektedir. Hz Peygamber (sav) için hiç “fakîh” tabiri kullanılmamış olması da bu yolla izah edilmelidir. Ve hikmet, verilen bir bilgidir. Hz. Peygamber’den sonraki te’vil, tefsir ve içtihatlara, din denmese de, onlar dini anlama çabalarıdır ve isabet ederlerse onlar da hikmet olmuş olurlar. Fıkıh bir bilgi türü olmakla beraber, Allah’ın ilmi de, aynı sebepten ötürü fıkıh diye adlandırılmaz. “Tafakkuh” kelimesi de “fıkıh” ile aynı kökten olmakla beraber, kalıbının (bâbının) özellikleri gereği, fıkhın ifade ettiği bilme işinde çaba kavramaya uğraşmayı ifade eder. Bu özelliğiyle kelime mana olarak “ictihad” kavramına yakındır. Nitekim “Tefe’ul” kalıbı Arapça’da bir şeyi kolay olmayan bir yolla ve zorlanarak elde etmeyi ifade eder. Mesela; “Teşebbüh”, benzemeye çalışmak, bunun için çaba sarfetmek, “Teraccul,” erkekleşmeye çalışmak, erkek gibi olmaya özenmek. “Tahannüs”, hünsalaşmaya, yani kadına benzemeye çalışmak, buna özenmek anlamlarına gelir. İşte “Tafakkuh” da, meselenin özünü kavramaya, fıkıh elde etmeye çalışmak, bunun için uğraşmak, bu yolda zorlanmak ve kendini yormak anlamlarını ifade eder. Şu Hâlde fıkıh bilgisini elde etme (tafakkuh) zor bir iştir ve zor olduğu kadar da önemlidir. Böyle olduğunu yukarıda zikredilen ayetteki üç mühim işaretten anlıyoruz:
1. “Tafakkuh,” her zümreden en az bir grup insanın, seferberlik gibi çok önemli bir harekete katılmamalarını dahi gerekli ve meşru kılan bir iştir.
2. İfade biçimindeki “tefe’ul” kalıbı, yapısı gereği bu işin zor olduğunu anlatır.
3. Herkesin değil, sadece belli bir grubun Tafakkuh etmesinin istenmesi de işin zorluğunu gösterir.
“Fıkıh” kavramının hadislerde, Kurân’daki anlamında olmak üzere, ama ondan farklı olarak daha özel ve tariften ziyade misallendirici tarzda kullanıldığı da çoktur. Bu özel anlamlarda olmak üzere; “kişinin maişetinde rifk ile davranması onun fıkhındandır,”(4) “İnsanın bilmediği konularda bilmiyorum, Allah bilir, diyebilmesi onun fıkhından (işin ciddiyet ve boyutlarını kavradığının delillerinden) dır.”(5) “Kişinin namazını uzun, hutbesini kısa tutması fıkhının göstergelerindendir.”(6) “Asıl fakîh, dünya konusunda tok (zâhid) olandır,” “Asıl fakîh Allahtan korkandır,”(7) gibi kullanışları mevcuttur. İşte fıkhın genel anlamları içerisindeki bu özel kullanış, Kur’ân-ı Kerim’de bulunmamaktadır. Allah Rasulü (sav) Abdullah b. Amr’ın çok fazla Kur’ân okuması sebebiyle onu ikaz ederken “… üç günden daha kısa sürede okuma, çünkü bu kadar hızlı okuyan, Kur’ân’ı fıkh edemez/anlamaz” buyururken de fıkhı mutlak anlama manasında kullandığı açıktır.(8) Sünnette “tafakkuh” kalıbı da yine Kur’ân’dan daha özel anlamda olmak üzere kullanılmıştır; “Dinde tafakkuh etmeyen, bizim pazarımızda alışveriş yapamaz.”(9) “Bir işin idaresine getirilmezden önce tafakkuh edin”(10) hadisleri, bu konuların ahkâmını iyi belleyin anlamında olarak daha özel bir kullanıştadırlar. “Bu sözümü duyup ta, başkalarına ulaştıranın yüzünü Allah ak eylesin. Çünkü nice fıkıh taşıyıcıları vardır ki, kendileri fakih değildirler. Nice fıkıh taşıyıcıları vardır ki, (fakih olsalar da) bunu kendilerinden daha fakih olana taşırlar.”(11) Bu meşhur hadisi şerifte dikkat çeken hususlardan birisi, Hz. Peygamber’in sünnetten fıkıh diye tabir etmesidir. Çünkü taşınan şey, onun sözleridir. Hadisi şeriflere fıkıh denmediğine göre, bu isimlendirme onların fıkha maHâl/kaynak olmaları alâkasıyla (hâlliyet-maHâlliyet) yapılmış olmalıdır. “Bir tek fakîh şeytan için bin abidden daha zor bir avdır.”(12) “Sizin seçkin olanlarınız, fıkhetmesi şartıyla ahlâkı güzel olanlarınızdır.”(13) “İnsanların câhiliyede seçkin olanları, fıkhetmeleri şartıyla İslam’da da seçkinlerdir.”(14) “İki özellik vardır ki, onlar münafıkta birlikte bulunmazlar: Güzel ahlâk ve dinde fakih olma.”(15) “Allah kime hayır dilerse onu dinde fakîh kılar.”(16) Bu hadisi şerifin bir başka rivâyetinde: “Değer vermediğini ise fakih kılmaz” ilavesi vardır ki bu, fıkhın kutsi ve sadece mü’minlerin elde edebileceği bir bilgi olduğunun delillerindendir. “Dünyanın çeşitli bölgelerinden size gelip dinde tafakkuh etmek isteyen insanlar var. Size geldiklerinde onlarla hayırda tavsiyeleşin”(17) “İbn Abbas için: “Allahım, onu dinde fakîh kıl.”(18) İbn Ömer’in nakline göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ne dediğini düşünmeden Kur’an okumanın ve fıkıhsız ibâdet yapmanın hayrı olmaz. Fıkıh öğrenilen meclislerde bulunmak, altmış yıllık ibâdetten daha iyidir.”(19) Şu hadiste ise fıkıh ilim anlamındadır: “Fıkıh talep etmek her müslümanın görevidir.”(20) Ayrıca hadislerde iyice belletme ve öğretme anlamında “tefkîh” ve “anlamak istemek” manasında “istifkâh” ve bunların türevleri de geçmektedir. Sünnetteki kullanılışını gördükten sonra fıkhın artık daha da genişleyeceğine muttali olacağız. Hz. Ömer şöyle der: “Cahiliye döneminde eşraftandım (seyyid), ama fakih değildim. Müslüman olunca fakih oldum, (meseleyi kavradım).”(21)
Dinde tafakkuh” kavramı önemli bir Kur’ân kavramıdır ve bunun için, sanıldığı gibi “çıkmayıp bir yerde kalmak” değil, aksine çıkmak ve dolaşmak gerekir. Hâl böyle iken ne hikmetse ülkemizde Kur’ân-ı Kerim meali yapanların çoğu ayetteki “ve-levlâ nefera” kelimelerini, “çıkmasınlar” diye tercüme etmişlerdir. Oysa “lev-lâ”, bilindiği gibi, Arapçada harfi tahdîd’dir ve bir şeyin yapılmasına teşvik anlamına gelir. Bu sebeple “velevlâ nefera” yı, ‘çıkmasalar’ değil, ‘çıksalar’ diye anlamak gerekir. Sanıyorum mealcileri bu yanılgıya götüren sebepler şunlardır: Söz konusu âyetin bağlamı, Tebük Seferi’dir ve eli yeten dizi tutan herkesin bu sefere çıkması istenmiştir. Her kesimden bir grup insanın dinde tafakkuh etmesi bu bağlamda söz konusu olunca, tafakkuh etmesi gerekenlerin, herkesin hilâfına çıkmamaları gerektiği sanılmıştır. İkinci olarak, bir önceki ayette: “Mü’minlerin topyekûn savaşa çıkmaları uygun olmaz…” denmiş olması, muHâlif mefhum olarak âyetin, bir kısmının da çıkmamaları gerektiğini söylüyor olduğu sanılmıştır. Oysa “Mü’minlerin topyekûn savaşa çıkmaları uygun olmaz…” ifadesini, diğer bir muHâlif mefhum olarak: “Hepsi savaş için değil, bir kısmı da tefakkuh için çıkmalıdır” diye anlamak da mümkündür. Üçüncü olarak, muhtemelen bir önceki âyetin manasına aldanılarak bu seferde Hz. Peygamber’in çıkmayıp Medine’de kaldığı vehmedilmiştir. Böyle sanılınca da dinde tafakkuh edecek olanların savaşa çıkmayıp, Medine’de onunla kalmaları ve dini emir ve yasakları öğrenmekle meşgul olmaları buna uygun düşmektedir. Oysa bu bir hatadır ve Tebuk Seferi’ne bizzat Hz. Peygamber komuta etmektedir. Medine’de ev işlerine bakmak üzere damadı Hz. Ali’yi, vali olarak da Muhammed b. Mesleme’yi bırakmıştır. (22) Bu durumda tafakkuh edeceklerin Medine’de kalmalarının bir anlamı yoktur. Mademki, din Hz. Peygamber’den öğrenilmektedir, o Hâlde onu daha iyi öğrenmek için onunla beraber olmak daha elverişlidir. Şu Hâlde tafakkuh için ‘çıkmamak’ değil, aksine ‘çıkmak’ gereklidir.
Allahû Teâla’dan gelmiş olan din, hayattır. Dinden kaynaklanan ve dine bağlı olarak gelişen ve genişleyen fıkıh, hareket ve bereket ilmidir. Fıkıhsızlık; hareketsizliğin ve bereketsizliğin, fıkıh ise hareket ve bereketin ifadesidir. “Fıkıh”: “Tafsîlî delillerden istinbat edilen şer’î-amelî hükümleri bilmek” veya “Tafsili delillerden istinbat edilen şer’i hükümlerin toplamıdır” diye tarif edilir.(23) Bu mânâsıyla “fıkıh,” farz, vacib, sünnet, mendub, helal, haram, mekruh, mübah olarak bilinen hükmün bütün çeşitlerini, ferde veya aileye taalluk eden hükümleri ve vasiyet, vakıf ve mirasa ait hükümleri içine alır. “Fakih” ise bu usul kaidelerini cüz’i meselelere tatbik eden mesela “Namazı kılın” (24) delilinden namazın farz olduğu hükmünü, “Erkek ve kadın hırsızlık yapanın elini kesin”(25) delilinden hırsızlığın haram olduğu hükmünü çıkaran kişidir. 
Fıkhın konusu, hakkında şer’i hükümlerin sabit olması açısından ‘mükellefin fiili’dir. Fakih de, alış veriş, kira, rehin, vekâlet, namaz, oruç, ikrar, şahitlik, vasiyet, vakıf, öldürme, iffetliye iftira, hırsızlık, zina, haram yoldan mal yeme… gibi mükellefin fiil ve faaliyetlerinin hükmünü araştıran kişidir.(26)
Fıkhın bir diğer özelliği ise sadece insanlara özgü olmasıdır. Hâşâ Allah için fakih denemez, çünkü fakih olabilmek için bir çaba gerekir ama Rabbimiz çaba ile bir şeyi elde etmez. Dört Hâlife ve Tâbiûn devrindeki fıkıh kelimesiyle ilim kastediliyordu. Fıkh-ı Ekber tabiri akâid ve tevhid ilmini; Fıkh-ı Vicdâni kavramı nefis terbiyesi ve ahlâk ilmini, sadece fıkıh kelimesi ise ameli konuları kapsıyordu. Usul-i Fıkıh ilmi ise, kişinin lehinde ve aleyhindeki haklarını öğrenmesinde takip edeceği kaide ve tavırlar konu alan ilimdi. İmam Ebû Hanife (Ö. -150/767)’nin fıkhı “kişinin leh ve aleyhinde olan hükümleri bilmesi” şeklindeki tarifi, genel bir tarif olup, şeriatullah’tan kaynaklanmış olan ana ilimlerden bağımsızlaşmamış, bu yüzden “el-Fıkhu’l-Ekber” adlı eseri itikâdi konuları kapsadığı Hâlde bu ismi almıştı. Ancak giderek fıkıh ilmi yalnız ibâdet, muamelât ve ukubâti içine alacak şekilde “amellerin” ilâvesiyle tarif edilmiştir. Mecelle’nin 1. maddesindeki târifte şöyle denilmiştir: “İlm-i fıkıh mesâil-i şer’iyye-i ameliyye”yi bilmektir. Fıkıh usulüne büyük hizmeti geçen İmam Şâfiî (Ö. 204/819)’nin tarifi de şöyledir: “Fıkıh, dayandığı delillerden çıkarılmış şer’i, amelî hükümleri bilmektir.”(27) İnsanın lehindeki ve aleyhindeki bütün haklarını delillere dayanarak çıkarmak fukahanın görevidir. Din hususunda Rasûlüllah (sav)’dan başka kimseye ilmi bir delile dayanmadan dinde söz söyleme hakkı tanınmamıştır. İlmi bir delile dayanmadan kasıt edille-i şer’iyye, yani dört delildir. Bunlar, Kitap, Sünnet, icma ve kıyastır. 
Fıkıh; dinin kaynaklarından yola çıkarak elde ettiğimiz bilgilerin derin bir anlayışa dönüşerek hayatımıza renk vermesi, hayatımızı şekillendirmesidir.
Bu âyet-i kerime’de istenen iki sahih salih maksad vardır: İlmin öğrenilmesi ve öğretilmesidir. Her kim bu iki gayenin dışında ilim tahsil ederse onun maksadı dini değil dünyevidir. Dolayısıyla ilmi öğrenenin maksadı; insanlara karşı üstünlük taslamak, ülkeleri ele geçirmek değil, istikamet ve tebliğ-i şeriat olmalıdır. (28) M. Tahir İbn-i Âşûr (rh.a.) bu hususta şöyle diyor: “Ümmetin arasında İslâmî ilimlerin ve âdabların yayılması, İslâm’ın maksadlarındandır. Hâkezâ ilm-i din ile kâim olan bir cemaatin oluşturulması ve Müslümanların zihinlerinin arındırılıp temizlenmesi de İslâm’ın maksadlarındandır. Ancak bu şekilde dinin kastettiği ümmetin siyaseti ıslah olunur.” (29)
Dinde yeterli bilgi sahibi olmaları istenenlerin sefere çıkanlar arasında mı yoksa geride kalanlar arasında mı bulunacakları hususunda da farklı yorumlar yapılmıştır. Bir yoruma göre maksat şudur: Hz. Peygamber bir yere ordu gönderirken kendisi Medine’de kalıyorsa, daha önce inen bazı âyetlerde yer alan topluca sefere çıkma buyruğu katı bir biçimde uygulanmamalı, Rasûlüllah yalnız bırakılmamalı ve bir grup onunla kalıp dinde yeterli bilgileri elde etmeye çalışmalıdır. Diğer bir yorum şöyledir: Her kesimden bir grup Rasûlüllah ile sefere katılmalı ve yanında bulunup ondan dini daha iyi öğrenmeye çalışmalıdır. Dinde yeterli bilgiye sahip olmaya çalışma buyruğunun sefere katılarak gerçekleşeceği noktasında bu yorumla birleşen diğer bir izah tarzı, sefere iştirak edenlerin başta Allah’ın Müslümanlara üstün lütufları ve onlara nasip ettiği zaferler olmak üzere sefer esnasında dersler çıkaracakları olayları gözlemleyecekleri, sonra bunları memleketlerine döndüklerinde geride kalmış olanlara anlatacakları şeklindedir. Bu yorum esas alındığında âyetin meâli şöyle olmaktadır: “Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve döndüklerinde toplumlarını uyarmak üzere sefere çıkmalıdır/toplanmalıdır.” Bu âyeti Tebük Seferi veya başka bir sefer arasında bağ kurmaksızın tefsir edenlere göre burada anlatılmak istenen şudur: Dini öğrenmek üzere bütün müslümanların bizzat Hz. Peygamber’in yanına gelmeleri gerekmez; her topluluktan bir grubun gelip dinlerini öğrenmeleri ve sonra dönüp kendi topluluklarına onu anlatmaları yeterlidir.(30) Âyette Müslümanlardan dinde tafakkuh sahibi olmalarının istenmesinin maksadı, İslâm’a giren kavimlerine mürşid olsunlar diyedir.(31) 
Âyetin gramer açısından farklı anlamalara imkân veren bir söz dizimine sahip olması sebebiyle değişik yorumlar yapılmış olmakla beraber, İslâm âlimleri genellikle bu âyette ilmin önemine değinildiğini kabul edegelmişlerdir. Bu noktadan hareketle yapılan izahları şöyle özetlemek mümkündür: Dinin sağlıklı bir biçimde tebliği için maddî güç ve düşmana karşı ordu hazırlamak yeterli değildir. İslâmiyet’in hedeflediği medeniyete ilimsiz, irfansız ulaşılamaz. Bu itibarla Müslümanların kendilerini aydınlatacak ve gerekli durumlarda uyaracak derin bilgi sahibi kimseler yetiştirmek için üzerlerine düşeni yapmaları bir görevdir. Dinin doğru anlaşılması için yapılacak ilk iş kuşkusuz din ilimlerine gereken emeğin verilmesidir. İhyau ulumi’d-din (dini ilimlerin ihyası), Tafak-kuhu’d din’in vazgeçilmez rükünlerindendir. Dinin fıkhı, dini ilimlerinin ihyası ile kâimdir.
__________________
(1) Tevbe Sûresi/ 122
(2) Râğib el-Isfehânî, el-Müfredât fî-Ğarîbi’l-Kurân, “Fıkıh” md.
(3) Hakîm Tirmizî, Nevâdiru’l Usul Fi Ehadisir-Rasûl, s. 28 38
(4) Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 194 
(5) Sahih-i Müslim, Münafıkûn 40. 
(6) Sahih-i Müslim, Cum’a 47 
(7) Sünen-i Dârimî, Mukaddime: 29
(8) Ahmed b. Hanbel, Müsned X, 55 
(9) Sünen-i Tirmizî, Vitir: 21 
(10) Sahih-i Buharî, İlim: 15
(11) Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime 18; Ebu Davûd, İlim 10; Tirmizî, İlim 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned III, 225 40
(12) Sünen-i Tirmizî, İlim: 10
(13) Ahmed b. Hanbel, Müsned II, 467, 469, 481
(14) Sahih-i Müslim, Fedâil 199; Darimî, Mukaddime 24; Ahmed b. Hanbel, Müsned II, 257, 260
(15) Sünen-i Tirmizî, İlim: 10
(16) Sahih-i Buharî, I, 16, IV, 175; Darimî, I, 74; Ahmed b. Hanbel, Müsned I, 306
(17) Sünen-i Tirmizî, İlim: 10
(18) Sahih-i Buharî I, 28; Ahmed b. Hanbel, Müsned I, 266
(19) Hatîb el-Bağdâdî, el-Fakîh ve’l-Mütefakkih, I, 51
(20) Hatîb el-Bağdadî, el-fakîh ve’l-Mütefakkih, I, 171
(21) Zemahşerî, Esâsü’l Belâğa, f-k-h md
(22) Bkz. Muhammed el-Hudarî, Nûru’l-Yakîn fî Sîrati Seyyidi’l-Mürselîn, Sh: 292, Beyrut/1987
(23) Tenvir ve Tahrir/M.Tahir İbn-i Âşûr, C: 11, 62, Tunus/ 1984
(24) Bakara Sûresi/43
(25) Maide Sûresi/38
(26) Vehbe Zuhayli, Fıkıh Usulü, Risale Yayınları: 12
(27) İmam-ı Şâfiî, er-Risâle, Kahire 1979, 503 vd).
(28) Fethu’l Beyân Fi Makâsıd-ı Kur’ân/ Muhammed Sıddîk Han b. Hasan b. Ali El-Kannevci, C: 5, Sh: 425, Beyrut/ 1996
(29) Tenvir ve Tahrir/M.Tahir İbn-i Âşûr, C: 11, 59, Tunus/ 1984
(30) Camiu’l-Beyân fi Tefsîri’l-Kur’ân (İbn-i Cerir et-Taberî) XI, 66-71; el Muharraru’l Vecîz Fi tefsiri’l Kitabi’l Azîz (İbn Atıyye) III, 96-97; Râzî, XVI, 225-228
(31) Tenvir ve Tahrir/M.Tahir İbn-i Âşûr, C: 11, 59, Tunus/ 1984




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle