TEFSİR

Akitlerimize Sadakat Rabbimizin Emridir (2)
YAZI BOYUTU :

Mustafa YUSUFOĞLU

Hesap gününe hazırlanan müslümanların, yapmış oldukları anlaşmalara ( akitlere) sadık kalmaları zaruridir. Bunun delili ‘Ey iman edenler, akitlerinizi yerine getirin’ âyetidir. Âyette geçen Ukûd, akidler demektir. Akid lügatte, bağlamak manasınadır. Bir kimse bir ipi başka bir iple düğümlediğinde bu kelime kullanılır. Daha sonra, çeşitli anlamlar için müstear olarak kullanıldı. Zemahşerî şöyle demiştir: Akid, verilen sağlam söz, ahit demektir. Bu ahit, ipin düğümlenmesine benzetilmiştir. Şair Hutaye şöyle der: Bu öyle bir topluluktur ki, komşuları ile anlaşma yaptıklarında ipleri bağlar ve sıkı sıkıya düğümlerler, yani anlaşmayı sağlam yaparlardı. Ebu Bekir Râzî (rh.a.) bu fıkhî mânâ ile “Ahkâm-ı Kur’ân”da der ki: ‘Akidleri yerine getirin’, ukud (akidler) isminin ulaşmış olduğu bütün akidlerin yerine getirilmesini gerektirir.’ Ahid, asıl lügatte bir şeyi halden hale saklayıp gözetlemektir. Böyle gözlenmesi istenen, gerekli görülen belgelere de ahid (anlaşma) ismi verilir.

Akitlerimize Sadakat Rabbimizin Emridir (2)
 
 
 
GEÇEN SAYIDAN DEVAM...
RASÛLÜLLAH (sav)’e itaat etmeyi reddeden, Allahû Teâla’ya itaat etmeyi de reddetmiş sayılır. Çünkü Allahû Teâla’ya itaatin alâmeti, onun Rasûlüne itaat etmektir. İmam Şafiî (rh.a.) de bu âyetin yorumunda şunları söylemiştir:
“Ayette geçen “İtaat” kelimesinin Allah için olduğu gibi, Hz. Peygamber (sav) için de ayrıca tekrarlanması, O’nun  Kur’an’ın dışında yaptığı emir ve yasaklarına karşı da itaat etmenin gereğine işaret etmek içindir. “Sizden olan emir sahiplerine de” ifadesinde görüldüğü üzere, emir sahipleri için ayrıca bir “itaat” kelimesinin kullanılmaması, aksine cümle içerisinde (atıf yoluyla) Allah ve Rasûlüne karşı yapılması istenen itaate tâbi kılınarak ifade edilmesi, onlara yapılacak itaatin mutlak olmayıp, Allah’ın kitabı ve elçisinin sünnetine uyma şartına bağlı olduğunu göstermek içindir.”(30) Dolayısıyla âyetin genel manası: Ey iman etmiş olan müminler, bağlandığınız bütün akid (anlaşma)leri ifa ediniz. Yani ilk önce iman bir akiddir. Ve siz bu akid ile Allah’a karşı bir takım sözleşmeler ve akidler yaptınız, bağlandınız. Sonra kendiliğinizden veya kendi aranızda veya bütün insanlar arasında birtakım akidler daha yapar bağlanırsınız. İşte bütün bu akidleri ifa ediniz. Dinin kökü, imanın hükmü, Allah’ın emri kısaca budur. Şimdi sûrenin ismiyle uyuşmuş olmak üzere önce geçim vasıtalarından başlayarak bunun biraz açıklamasına gelelim:
Size çeşitli hayvanlar helâl kılındı. Bunlardan faydalanır ve helâl helâl yiyebilirsiniz. Ancak haram olması okunan veya aşağıda geleceği üzere okunacak olanlar müstesna. Ki bu cümleden olarak gelecektir. Daha önce bilhassa şu dikkat çekicidir ki siz ihramlı iken avlanmayı helâl kılamayacağınız, ihram halinde avlanmayı ve av eti yemeyi caiz göremeyeceğiniz halde çeşitli hayvanlar, müstesna tutularak helâl kılındı. Yani ey mü’minler, siz hayvan öldürmek caiz olmayan ihram halinde avdan ve av eti yemekten yasaklanmışsınız. Fakat bu halde bile bir akdin meyvesi olmak üzere et yemekten mahrum bırakılmadınız. Siz ihramlı iken, av olmamak şartıyla ihramda bulunmayanların kestikleri hayvanlardan yiyebilirsiniz ki, bu helâl ve haram olma birer ilâhî akiddir. Ve böyle başkasının kestiği hayvanın etini yiyebilmeniz, herhalde kendi aranızda yapacağınız alış-veriş ve hibe gibi bir akdin meyvesidir. Şu halde bununla akidlerin faydalarını ve İslâm dininde geçiminizin nasıl genişletildiğini takdir edin ve bu helâl ve haramı ifa eyleyin de helâli haram, haramı helâl yapmayınız. İlerde açıklanacağı üzere görülecektir ki, ihram halinde haram olan av, deniz avı değil kara avıdır. Buradaki av da kara hayvanları, demek olan behime-i en’âmdan istisna yerinde bulunmak bakımından buna bir işareti içerir. “Behime”, esasen aklı olmayan herhangi bir hayvan demektir ki “İbham” (kapalı bırakma) mânâsından alınmıştır. Sonra bu isim kara ve denizde yaşayan dört ayaklı hayvanlarda daha çok kullanılarak onlara tahsis edilmiştir. Burada helâl kılınan ise mutlak behâim (hayvanlar) değil, kara ve denizde yaşayan dört ayaklı hayvanlardır.
“EN’AM” da (ne’am) ın çoğulu olup, En’am sûresinde: “Hayvanlardan da kimi yük taşır, kiminin tüyünden döşek yapılır. Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin” (En’âm, 6/142), “Sekiz çift (hayvan), koyundan iki, keçiden iki”. (En’âm, 6/143) “Ve deveden iki, sığırdan iki” (En’âm, 6/144) diye açıklandığı üzere ehli hayvanlardan deve, sığır, davar, yani koyun ve keçiye söylenir ki, yumuşaklık mânâsına olan “nu’ûmet”den alınmıştır. Pençeliler şöyle dursun beygir, katır, eşek gibi “hafir” denilen tek tırnaklı hayvanlar bile “en’âm”da dâhil değildirler. Nitekim Nahl sûresinde; “Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için ısınmanızı sağlayan şeyler ve daha bir çok yararlar vardır. Ve onlardan kimini de yersiniz”(31) “Binmeniz ve süs için atları, katırları ve eşekleri ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler yaratmaktadır.”(32) buyurulmuştur. Şu halde “behimetü’l-en’âm” terkib-i izâfi (isim tamlama)si ya “çam ağacı” gibi izafet-i beyaniyye olup “en’âm denilen kelimeler” demektir ki, bu şekilde diğer bir âyetteki “Size okunup açıklananlar dışındaki hayvanlar sizin için helâl kılınmıştır.”(33) gibi doğrudan doğruya en’âmın helâl oluşu nasla bildirilmiş ve bunlara benzeyen ceylan, geyik ve diğerleri gibi av hayvanları en’âma katılarak helâl kılınmış olur. Veya “behime” den maksad en’âmın dışından olarak izafet-i lâmiye-i teşbihiyye ile “en’âm gibi olan behâim” demektir ki, bu şekilde de geviş getirmek ve köpek dişleri olmamak bakımından en’âme benzeyen geyik ve diğer vahşi hayvanların helâl olduğu ve helâl olma sebebine işaret edilmiş olur. En’âmın helâl olması ise daha önce diğer nass (dinî metin) ile açıklanmış olduğu gibi, buradan da müşebbehün bih (benzetilen) bir asıl olmak üzere yine bi’l-işâre (işaretle) anlaşılır. Ve bundan “avı helâl saymaksızın” hâl kısmı ile avın istisnası (hariç tutulması) bir istisnâ-i muttasıl (bitişik istisna) yerinde bulunacağı “behîme” kaydı da te’kide değil, te’sise sarfedilmiş olup fazla bir menfaat ifade edeceğinden bazı tefsirciler bu şekli tercih etmişlerdir. Fakat bunda ihram durumuna bakarak kelâmı, sırf haram kılmaya yöneltmek vardır. Ki, “akidleri ifa edin” sözünün akışına pek de uygun değildir. Zira vahşi hayvanlardan faydalanmak ava dayandığı için, bunu müteakip ihram halinde avın yasaklanması açıklanırken ihram haline göre bu helâl olmanın hiç hükmü kalmamış ve o halde kelamın gelişi büsbütün haram bulmaya yönelmiş ve şu halde bu yasaklama halinde en’amın helâl olmasından faydalanma ve anlaşmaların semerelerinden isifade etme hususu nasla bildirilmemiş ve bu İslâm nimeti ile başa kakma mânâsı gösterilmemiş olacaktır. Gerek bu ince beyan zevki ve gerekse en’amın aslında helâl oluşunun bilinmesi sebebiyle tefsircilerin çoğu da birinci izafet-i beyaniyye şeklini tercih etmişlerdir. Ki bunda “behime” lafzı helâl olma sebebini araştırmamakla beraber, buna işaret etme nüktesinden de uzak değildir. Vahşi hayvanların bunun hükmüne girmesine vasıta olur. Ve her iki takdirde behime-i en’am (kara hayvanları), deniz hayvanlarını içine almaz.
Şimdi bu ilâhî nimetlere karşı acaba bu helâl ve haram olma niçin böyle oluyor? Niçin hayvanlar, ihramlı ve ihramsız bütün hallerde mübah kılınır da, avlanmak bazan mübah, bazan haram oluyor? Hayvanların hepsi can değil midir?
Nasıl oluyor da ilâhî hükümde bu hayvanların, isterse bazıları insanlara helâl olabiliyor, gibi birtakım düşüncelere de gerek yoktur. Helal ve haramın hükümlerini sebeplerini aramaktan çok Allah’a kullukla yerine getirmelidir. Zira şüphe yoktur ki, Allah neyi irade ederse onu hükmeder. Hükmünde serbesttir. Yani esas itibarıyla bütün hükümler onun istek ve iradesine tabidir. İlâhî irade üzerinde tesir icra etmesi düşünülen hiçbir sebep, hiçbir kuvvet yoktur. Gerçi birçok defalar geçtiği üzere Allah Teâlâ hikmet sahibi olduğundan Allah’ın tekliflerinin dayanağı da kulların iyilikleri ve menfaatleridir. Helâl ve haram da birçok yüksek hikmetleri içermektedir. Fakat bütün bu hikmetler, ilâhî iradenin meyveleri ve sıralanmış hükümlerinden başka bir şey değildirler. Asıl hükmün sebebi, o hikmetler, o iyilikler değil, Allah’ın iradesidir. Mesela insan, hayvanlara tercih edilmiş ve en’am (hayvanlar) insana mahsus hayatın iyiliğine diğerlerinden daha elverişli yaratılmış ve bu gibi fıtri hikmet ve iyiliklerden dolayı en’am helâl kılınmış denebileceği farzedilsin. Fakat buna karşı acaba bu hilkat, bu nizam niye böyle olmuş? Bunda ne zaruret varmış, sorusu derhal ortaya çıkar. Bunun ise tek cevabı Allah’ın böyle istemiş ve böyle hükmetmiş olmasıdır. Şu halde esas itibariyle bunların hiç birinde özel zaruret yoktur, hepsi mümkün olan şeylerdendir. Bütün gerekliliğin, zaruretin ve güzelliğin kaynağı Allah’tır. Hüküm, hikmet, hukuk, şeriat hep bu iradenin ortaya çıkmasıdır. Ve bunun için tekliflerin güzel ve çirkin oluşu da her şeyden önce yaratan ve yaratılan, Allahlık ve kulluk ölçüsüyle Allah’ın iradesine dayanmaktadır. İlim ve hukuk hikmeti ne kadar derinleştirilirse derinleştirilsin, esasında hukuk konusundan dışarı çıkamaz.
Asıl hikmet eşyanın tabiatı değil, onların yaratıcısı ve “her şeyi kuşatıcı” olan Allah’ındır. Din açısından helâl ve haram sırf onun iradesinin eseridir. Bunun için; Ey iman edenler ne Allah’ın şeâirine, yani iradesini gösteren merasim ve dini sorumluluklarına, ibâdet ve taatlarına nişane olanı işaret edici alâmetlerine, mesela hacc için ihram, mikatlar, cemreler, Safa ve Merve, Meş’ar-i haram, Arefe ve rükun, tavaf ve sa’y, kurban, traş olma ve ıhlal gibi menasik denilen şiarlara ve ne bu alâmetlerden sayılan haram aya, yani savaş haram olan Receb, Zilkade, Zilhicce, Muharrem dört aydan birine (Bakara Sûresi 2/194. âyetine bkz.) ve ne hedye, yani Kabe’ye hediye edilen kurbanlıklara, ne de kılâdelere, yani kurbanlık nişanesi olmak üzere kurbanlıklara herhangi bir şeyden takılan gerdanlıklara ve özellikle bunların takıldığı gerdanlıklı kurbanlıklara ve Kabe’ye doğru gelenlere, Rabblarından hem bir fadl (dünyaya ait bir ticaret) ve hem hoşnutluk ümit ederek ziyaret kastedenlere hürmetsizlik etmeyin. Yani bütün alametlere hürmet edin, hürmeti terk etmeyin. Bu cümleden olarak haram aya savaş ve nesi’ (haram ayı tehir etmek) sûretiyle riâyetsizlikte bulunmayın, hediye kurbanlık ve gerdanlıkların hürmetini ihlal etmeyin, diğerlerinin sevk ettiklerine hücum etmeyin. Kendinizin kurbanlık götürüp, ona bir nişane takmanız da ihramlının yapacağı işlerdendir. Öyle ise bozmayın, derhal elbisenizi çıkarıp ihrama girmekle ve bundan sonra bunların etlerini sadaka olarak vermekle bu hürmeti koruyun. Hem ziyaret, hem ticaret kastıyla Kabe’ye gelenleri yasaklamayın, hacıların yolunu kesmeyin. Kabe’ye dışardan gelenler de Mekke’ye ihramsız girmesin. Avlanacaksanız ihramdan ve Harem’den çıkıp, hılle (harem dışına) girdiğiniz zaman avlanın. O zaman Harem dışında avlanmaya izin var. Fakat harem avı, ne ihramlı, ne ihramsız hiç bir halde caiz değildir.
Bir zamanlar sizi Mescid-i Haram’dan yasaklamaları sebebiyle bir kavme olan buğz (kızgınlık) sizi kendilerine taarruz ve tecavüzünüzle günaha sokmasın, şeârie hürmetsizlik etmek cürmüne düşürmesin. İbnü Kesir ve Ebu Amr kırâetlerinde “hemze”nin esreriyle okunduğuna göre: Bir toplum sizi Mescid-i Haram’dan men ederse, onlara buğz ve kininiz şeâire hürmetsizlik ederek kendilerine tecavüz etmeniz suretiyle sizi günaha sokmasın. iyilik ve takva üzerinde yardımlaşın da, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, ve Allah’tan korkun, bu emirlere karşı gelmekten çekinin. Çünkü Allah’ın azabı çok şiddetlidir, dayanılır şey değildir.
Rivâyet edildiğine göre bu âyetin başlıca iniş sebebi Benu Dubey’a b. Sa’lebe’den Hutam b. Hindi Bekri olayı olmuştur. Bu Hutam Medine’ye gelmiş, atlarını Medine dışında bir yere bırakmış, yalnızca Peygamberimizin huzuruna varmış, bir kavmin davetçisi olduğunu ve arkadaşlarıyla beraber gelip Müslüman olacaklarını vaad etmiş. Çıktığı zaman Resulullah: “Bu adam bir günahkâr yüzüyle girdi ve bir hain kafasıyla çıktı” buyurmuş. Sonra Medine’den çıkmış, Medine halkının yayılmakta olan develerine rastgelmiş sürmüş götürmüş. Haber alınınca takip edilmiş, yetişilememiş, ertesi sene yani kaza Umresi senesi Bekir b. Vail hacıları yanında Yemâme’den çıkmış, hacca gelmiş ve beraberinde hayli ticaret malı varmış. Sürüp götürdüğü develerden bir çoğunu gerdanlıklarla süsleyip Kabe’ye hediye olarak sevk etmiş. Müslümanlar karşıdan bunların geldiklerini işitince karşılayıp vurmak için Rasûlüllah’tan izin istemişler, bu âyet inmiş, izin verilmemiştir.
Kaza Umresi zilkade ayında vaki olduğundan “eş-Şehra’l-Haram” önceden ve bizzat buna işaret demektir. Diğer taraftan İbnü Zeyd’in rivâyetine göre Mekke’nin fethi senesi müşrikler de Kâbe’yi ziyarete geliyorlar ve Umre yapıyorlardı. Müslümanlar, “ey Allah’ın Rasûlü bunlar müşrik, biz de bunları bırakmayalım baskın edelim” demişler. “Kabe’ye doğru gelenlere engel olmayın” âyeti nazil olmuş, Hudeybiye’yi hatırlatan kısmı da buna daha çok yatkındır.
Bu rivâyetlerde gösterilen nüzul sebebine göre yalnız Müslüman hacıların değil, müşriklerin bile Kâbe’yi ziyaretten yasaklanmamalarını emreder ve hoşnutluk isteği kendi mezheplerine göre “kendi kanaatlarınca” demektir. O halde Berae sûresinde: “Müşrikler, nefislerinin küfrünü göre göre Allah’ın mescidlerini onaramazlar”(34) ve “Müşrikler pisliktir, artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar” (35) âyetleriyle hicri dokuzuncu seneden sonra müşrikler Mescid-i Haram’a yaklaşmaktan yasaklandıkları zaman bu umûm neshedilmiş, yalnız müslüman hacılara mahsus kalmıştır. Aynı şekilde hükmü de Bakara sûresinde açıklandığı üzere “Onları nerede yakalarsanız öldürün”(36) gibi genelleştirme âyetleriyle neshedilmiştir. Âlimlerin çoğunluğunun görüşü de budur. Fakat bazı âlimler haram ayda hücum harbinin yasaklanmasının baki olduğuna ve taarruzu yasaklayan hükmünün kaldırılmadığı görüşüne sahip oldukları gibi, esasen de Müslümanlardan başkasına şamil olmadığına ve çünkü sevap arzusu ve ilâhî rıza mânâsıyla mü’minlerin şiarında açık bulunduğuna, dolayısıyla müşriklerin yasaklanmasını emreden Berâe âyetlerinin bununla ilgisi olamayacağı görüşüne sahip olmuşlardır. Bunun için Hasen (r.a.), “Mâide sûresinde neshedilmiş âyet yoktur” demiş. Ebu Meysere’nin, “Bu sûrede onsekiz farz vardır ve bunda neshedilmiş âyet yoktur” dediği de nakledilmiş ve bu konuda yukarıda anılan: “Mâide sûresi, nüzul bakımından Kur’anın sonlarındadır, helâlini helâl, haramını haram kabul edin” hadis-i şerifi ile de delil getirilmiştir ki, bunlar sûrenin tamamının Veda Haccı senesinde inmiş olduğu rivâyetine taraftar olmuşlar demektir. Bununla beraber Mâide sûresinin iki âyetinin dışında neshedilmiş âyet bulunmadığı hakkında da bütün tefsircilerin ittifakı vardır. Hz. Ebu Bekir’in hacc ile görevlendirildiği Hicri dokuzuncu seneye kadar Arap müşriklerinin hacdan yasaklanmadıkları bilinmektedir. Zikredilen Berâe âyetlerinin inişi üzerine bu seneden sonra yasakladıklarında ve hicrî onuncu senesinde Rasûlüllah’ın bizzat başkanlık yaptığı Veda haccında kâfirlerden hiç birinin yaklaştırılmadığında da ihtilaf yoktur. Fakat mesele bundan önce kâfirlerin yasaklanmaması, yasaklanmaya dair bir emir varid olmamasından mıdır? Yoksa yasaklanmamaları bu âyet ile emredilmiş olmamasından, yani kâfirleri de içine almış bulunduğundan mıdır? İşte ihtilaf bu noktadadır. Ve bilinmektedir ki nesih, nassın kalanındakinin kesinliğine zarar vermeyeceğinden, her iki şekilde kısmının önce ve sonra Müslüman hacıların hacdan yasaklanmaları hükmündeki hükmü kat’i ve muhkemdir. Berâe âyeti de müşrikler aleyhinde muhkemdir. Ve bugün ihtilafın semeresi, ancak “haram ay” meselesinde açıkça olabilecektir. Zira bazı âlimlerin dediği gibi burada nesih yoksa Müslümanlar “haram ay” denilebilen dört ayın hiçbirinde saldırıcı olarak harp ilan etmeye izinli değillerdir. Çoğunluğun dediği gibi nesih varsa, lüzumuna göre, gerek savunma ve gerek saldırı savaşı edebilmek için bu dört ay da diğer aylar gibidir. Daha önce mevcut olan “haram aylar” kaydı bugün kaldırılmıştır. Biz de çoğunluk ile beraber bu kanaatteyiz. (37) 
Bu âyet-i kerime ile yeniden Kur’ân-ı Kerim’in medeniler kitabı olduğunu idrak ediyoruz. Âyet-i kerime Allah’ın şiarları hususunda tefsiri manayla bizleri şöyle uyarıyor: Ey îman edenler, Allah’ın şiarlarına, Allah’ın sembollerine, Allah’ın sınırlarına, haram olan aya, kutsal aya, haram olan aylarda savaşıp kan dökmeye, kurbanlık hayvanlara, Kâbe’ye adanmış kurbanlık hayvanlara ve onlardaki gerdanlıklara, yâni Kâbe’ye kurbanlık olarak adandığı bilinsin diye boyunlarına gerdanlık nişanesi asılmış hayvanlara ve de o hayvanların sahiplerine hürmet edin. Onlara saygısızlık etmeyin. Onlara saldırmayın. Onları helâllemeden yana bir tavır sergilemeyin. İşte bunlar, burada sayılanlar, kitabımızın başka âyetlerinde sayılanlar Allah’ın şiarlarıdır, Allah’ın şeairidir, Allah’ın sembolleridir. Sakın ha Allah’ın şiarlarını yok etmeden yana, hürmetini ihlâl etmeden yana, helâl saymadan yana bir tavır sergilemeyin.
Biliyoruz ki her dinin, her inanç sisteminin, her siyasal sistemin kendisine özgü şiarları, sembolleri, düşünce biçimleri, akide şekilleri vardır. Bir alâmet, bir görüntü, bir sembol, bir amblem ki görülür görülmez hemen akıllarda o sistemi çağrıştırıyorsa, işte o, o sistemin sembolüdür, o sistemin dokunulmazıdır. Resmi bayraklar, paralar, üniformalar, tapınaklar, Mescitler, Kiliseler, Havralar, Haç, orak çekiç belli dinlerin, belli ideolojilerin, belli sistemlerin, devletlerin saygın, dokunulmaz sembolleridirler. Bunlara karşı yapılacak bir saygısızlık o sisteme karşı yapılmış bir saygısızlık anlamına gelir.
İşte görüyoruz, dün de, bugün de Allah’a küfretmek isteyenler, Allah’a hakaret etmek isteyenler hep O’na ait olan sembollere, O’na ait olan şiarlara saldırmaktadırlar. Kahrolsun şeriat teraneleri atanlar, Allah’ın şeriatını, Allah’ın yasalarını, Allah’ın dinini lânetleyenler başka değil sadece Allah’a düşman kesilmekte, Allah’la bir savaş vermektedirler. Öyle değil mi? Allah’a küfredemeyenler, bunu beceremeyenler O’nun dinine, O’nun âyetlerine, O’nun sembollerine küfretmektedirler.
İşte aynen bunlar gibi Rabbimizin de sembolleri vardır. Varlığı Allah’ı ve O’nun dinini, O’nun sistemini çağrıştıran ezan gibi, namaz gibi, hac gibi, Kâbe gibi, mescid, cuma, bayram, Safa, Merve, say, Arafat, Mina, Müzdelife, kurban, tesettür, Allah’ın istediği hayat, Allah’ın emirleri, Allah’ın yasakları, Allah’a Allah’ın istediği saf kulluğu gösteren işaretler, izler, alâmetler. Bunlar ve kitabımızın değişik yerlerine anlatılanlar Allah’ın şiarlarıdır.
Her şiarın, her sembolün kendisine göre sembolize ettiği, çağrıştırdığı bir hakikat, bir mesaj vardır. Onun içindir ki o sembollerin ortadan kaldırılması, değiştirilmesi o hakikatin ortadan kaldırılması anlamına gelecektir. Onun içindir ki Rabbimiz bu sembollerini helâllemeden yana, onların varlıklarını ortadan kaldırmadan yana, onların içini boşaltıp, işlevlerini bitirmeden yana bir tavır almayın buyuruyor.
Namazı, haccı, Allah’ın istediği hayatı, Allah’ın istediği kulluk birimlerini korumadan, onları ihya etmeden, onları yüceltmeden yana bir tavır almamızı istiyor. Kitabımızın bir başka âyetinin beyanıyla işte kalplerin böylece takvaya ulaşacağı anlatılır.
Evet, işte takvanın işareti, takvanın göstergesidir bu. Kim bu Allah sembollerine, bu Allah işaretlerine saygılı olursa bu onun kalbinde takva olduğunu gösterir. Bu Allah âyetlerine, Allah nişanelerine, görülünce Allah’ın hatırlanacağı bu Allah sembollerine saygılı olmayanların da kalplerinde takvanın olmadığı anlaşılacaktır.
Öyleyse Müslümanlar, Allahû Teâlânın kıyamete kadar Müslümanlara şeair olarak bildirdiği namazı, haccı, kurbanı, bayramı, camiyi, mescidi, cumayı, Kâbe’yi, tesettürü, Allah’ın istediği hayatı sürekli ayakta tutmak ve onlara sahip çıkmak zorundadırlar. Birileri bunları elimizden almak, bunların içini boşaltmak, bunların fonksiyonlarını yok etmek savaşına girseler de Müslümanlar bunlardan vazgeçmemek zorundadırlar. Bunlara var güçleriyle sahip çıkmak zorundadırlar. Bilinçli olarak varlığı Allah’ı hatırlatan bu şiarları yok etmeye çalışanlarla bilinçli olarak bizler de savaşmak zorundayız. Birilerinin bu sembollere müdahalesine izin vermediğimiz gibi kendimiz de içerden bunları kaldıracak, bunların içini boşaltıp şekilden ibaret bir hale getirecek bir müdahalede bulunmamalıyız.
Namazı içini boşaltıp sadece şekilden ibaret bir hareketler manzumesine dönüştürmemeliyiz. Haccı anlamını yitirip tüm hayatı düzenleyici fonksiyonunu kaybedip, Kâbe’den, Arafat’tan, Safa’dan, Merve’den, Say’den, İbrahim (a.s)’dan, Hacer anamızdan bağımsız sadece turistik bir seyahate dönüştürmemeliyiz. Ezanın Allah’a boyun bükmeye çağırıcı fonksiyonunu yitirip sadece bir bağırıp çağırma hâline getirmemeliyiz. Orucun anlamını yitirip sadece bir perhiz ameliyesi hâline sokmamalıyız. Cumanın hayatı düzenleyici yasaların ilân edildiği haftalık bir şûrâ oluşunu kaybedip içini boşaltmayın.
Ve yine bu Allah şiarlarından olarak kutsal aylara, haram aylara saygısızlık yapmayın. Onların hürmetlerini ihlâl etmeyin. Bu aylarda savaşıp kan dökmeye kalkışmayın. Bu aylarda hacca gelen insanları rahatsız etmeyin. Yine Allah’a, Allah adına Kâbe’ye adanmış kurbanlıklara saygısızlık etmeyin.
Haccı bitirip de ihramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Ama ihramlıyken avlanmanız gibi kimi helâller geçici bir süre bir imtihan sebebiyle yasaklanmıştır. “Sizi Mescid-i Haram’dan menettikleri için, zulmederek sizi oradan çıkardıkları için sakın bir topluluğa olan kininiz, onlara aşırı gitmenize sebep olmasın. Onlara olan düşmanlığınız sakın sizi onlara karşı saldırgan hale getirmesin. Düşmanlarınız bile olsalar onlara karşı Allah’ın istediği gibi davranmaktan vazgeçmeyin” buyurarak Rabbimiz burada en güzel bir ahlâk ilkesi vazediyor. Sizler ey Müslümanlar zulme maruz kalmış olsanız bile asla zulmetmeyin. Çünkü Müslüman asla zulmedemez. Hiçbir gerekçe adına Müslüman zulmedemez. Hele hele Allah adına hiçbir zaman zulmedemez. Çünkü Müslümanın hayatında egemen yegâne otorite sahibi Allah’tır.
Müslüman hayatının tümünde Allah’ı söz sahibi bilmiş, Allah’ı velî kabul etmiş ve tüm hayatında O’nun kararlarını uygulamaya inanmış kimsedir. Ve inandığı Allah da hiçbir dış baskı olmaksızın kendi rahmet ve merhameti gereği zulmü kendisine haram kılmış bir Allah’tır. Şimdi yeryüzünde Allah adına adâleti gerçekleştirmek için ayağa kalkmış bir Müslüman, gerekçesi ne olursa olsun nasıl zulmedebilir? Öyleyse ey İslâm’a teslim olan Müslümanlar! İyilikte, takvada, Allah’a kullukta, Allah’ın emirlerini yerine getirmekte, yeryüzünde Allah’ın istediği hayatı gerçekleştirmede ve fenalıklardan, kötülüklerden, zulümlerden, Allah’ın istemediği tavırlardan sakınmakta birbirlerinizle yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın.
Allah’tan sakının, unutmayın ki Allah’ın cezası şiddetlidir. Evet, takvayı icra etme, Allah’ın istediği kullukları icra etme, iyilikleri gerçekleştirme konusunda birbirlerinizle dayanışma içinde olun. Allah’ın emirlerine uyma konusunda bir fıtrat şuuru içinde olun. Tüm iyilerin ve iyiliklerin yanında ve desteğinde yer alın. Ama zinhar kötülerin ve kötülüklerin destekçisi olmayın. Kötülük yolunda, günah ve zulüm yolunda yardımlaşmayın.
Evet, iyiliğe karşı iyilik kolaydır, ama kötülüğe karşı iyilik, kötülere, kötülük sahiplerine karşı iyilik zordur. Unutmayın ki siz onlardan farklısınız. Siz Müslümansınız. Siz Allah’a teslim olmuş insanlarsınız. Siz yeryüzünde Allah adına hareket eden kimselersiniz. Sizin hayatınızda belirleyici unsur, hakim unsur Allah’tır. Sizin hayat programınızı belirleyen varlık, yeryüzünde zulmü kaldırmak onun yerine adâleti tesis etmek isteyen varlıktır. Siz yeryüzünde bunun için varsınız. Sizin varlık sebebiniz budur. Unutmayın ki sizin bu dünyada varlık sebebiniz zulmü onaylamak, zulmü yerleştirmek değil onun kökünü kazımak ve onun yerine Allah’ın istediği adâleti ikame etmektir. Öyleyse muttaki davranın. Rabbinizin koruması altına girin. Rabbinize karşı sorumluluklarınızın bilincinde, kulluklarınızın farkında olun. Eğer böyle takva içinde bir hayat yaşar, Rabbinize karşı duyarlı olmayı becerebilirseniz, işte o zaman her tür zulümden uzak kalmayı da becerebilirsiniz.(38)
İyi insanlarla iyi bir dünya kurmaya çalışanların iyiliklerini desteklemek, onlardan maddi ve manevi yardımları esirgememek, Birr ve Takva üzere yardımlaşma cümlesindendir. Allah’ın emrine uymadır.
İyilik, Allah’a itaat olunan her husustur. Allah’a itaati ifade eden her şey, iyiliğin ta kendisidir. Allah’a itaatin bulunduğu her hususta yardımlaşmak bizim üzerimize vaciptir. Bizim dışımızda Allah’a isyan üzerinde bulunanlara yardım etmekten menolunmuşuz.(39) Dolayısıyla Allah’ın indirdiği hükümleri çirkin görüp onlara mukabil kendi heva ve heveslerinden hükümler icad edenlere yardım edilemez. Bunların Allah’a, Allah’ın hükmüne ve hâkimiyetine isyanı esas alan cahiliyye düzenlerine de yardım edilemez. Varlık sebepleri Allah’a isyan olan, helâlleri yasaklamak haramları ise yaymak olan düzenlere, sistemlere, sosyal ve siyasal kadrolara yardım edenler, Allah’ın emir ve nehiylerini ihlal etmiş olanlardır.
___________________
(30) bk. İmam Şafii, er-Risale, 79-80
(31) Nahl Sûresi/5
(32) Nahl Sûresi/8
(33) Hacc Sûresi//30
(34) Tevbe Sûresi/17
(35) Tevbe Sûresi/28
(36) Bakara Sûresi/191
(37) Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C:3, Sh: 1548-156, İst/ 1971
(38) Besairu’l Kur’ân (Ali Küçük) Maide suresi
(39) Cessâs, Ahmed b. Ali Ebû Bekir er-Râzî, Ahkâmü’l-Kur’ân, C: 2, Sh: 303, Beyrut/1338




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle