SİYASET

Devlet, Demokrasi ve Cumhuriyet Üzerine Notlar
YAZI BOYUTU :

Yusuf KERİMOĞLU

Günümüzde devlet denilince göze çarpan ilk unsurun, kamu hizmetleri olduğunu ifade etmek mümkündür. Yani devlet, toplumda birçok hizmeti (güvenlik, sağlık, eğitim, ulaşım, alt yapı vs.) yerine getiren bir kurum olarak düşünülmektedir. Ancak birtakım hizmetleri yerine getirmesi, devlet kurumunun “belirleyici unsuru” veya temel niteliği değildir. Devletin diğer otoritelerden farklı olan niteliği “Egemenlik” (yasama, yürütme, yargı vs) yetkisini kullanan müessese olmasıdır. Egemenlik imtiyazlarını hevâlarına/keyiflerine göre kullanan siyasi iktidarların, akla-hayale gelmeyecek cinayetleri işlediklerini gizlemek mümkün değildir. Günümüzde bazı modern-seküler (lâik) ulus devletler, insani değerlerin en büyük düşmanı haline gelmişlerdir. 

Devlet, Demokrasi ve Cumhuriyet Üzerine Notlar

İNSANLARIN kuvvet, zekâ, eğitim, yaş ve sağlık açısından birbirlerinden farklı oldukları (tabiî anlamda bir eşitliğin bulunmadığı) malûmdur. Ayrıca toplumda meydana getirilen siyasi farklılaşma ve ekonomik dengesizlikler, sürekli bir mücadelenin yaşanmasına vesile olabilir. Dolayısıyla “devlet, demokrasi ve cumhuriyet” gibi kavramlar, cemiyet hayatında yaşanan siyasi mücadelelerin safhalarını/hallerini ifade için kullanılan kavramlardır. Günümüzde devlet kavramı, herkesin günlük hayatında ve siyasi müzakerelerde kullandığı kavramların başında gelir. Bütün toplumlarda siyasi iktidar; “devlet” denilen müessese içerisinde oluşmakta ve “Kuvvet Kullanma” imtiyazını ve tekelini elinde bulundurmaktadır. Günümüzde devlet denilince göze çarpan ilk unsurun, kamu hizmetleri olduğunu ifade etmek mümkündür. Yani devlet, toplumda birçok hizmeti (güvenlik, sağlık, eğitim, ulaşım, alt yapı vs.) yerine getiren bir kurum olarak düşünülmektedir. Ancak birtakım hizmetleri yerine getirmesi, devlet kurumunun “belirleyici unsuru” veya temel niteliği değildir. Devletin diğer otoritelerden farklı olan niteliği “Egemenlik” (yasama, yürütme, yargı vs) yetkisini kullanan müessese olmasıdır. Eğemenlik imtiyazlarını hevâlarına/keyiflerine göre kullanan siyasi iktidarların, akla-hayale gelmeyecek cinayetleri işlediklerini gizlemek mümkün değildir. Günümüzde bazı modern-seküler (lâik) ulus devletler, insani değerlerin en büyük düşmanı haline gelmişlerdir. 
Siyasi rejim olan demokrasiyi takdis eden aydınlara, bazı incelikleri hatırlatmakta fayda vardır. Siyasi literatürde “Aralarında hiçbir ayırım gözetmeksizin bütün vatandaşların katıldığı yönetim biçimi” şeklinde ifade edilen demokrasi; İslâm’ın tebliğinden on asır önce, eski yunan şehirlerinde (Atina ve Isparta’da) uygulanan bir siyasi rejimdir. Bu noktada “Yunanca ‘Demos’ (halk) ile ‘Cratos’ (güç, idare) kelimelerinin birleştirilmesiyle elde edilen bu terimi ilk defa kim kullanmıştır?” sualine cevap vermekte fayda vardır. Eski Yunan tarihçisi Thucydid’e göre demokrasi kelimesini ilk defa Perikles, Atinalılar’a verdiği nutukta kullanmıştır. Perikles, aristokrasi rejimini eleştirmiş, demokrasinin iyilik ve faziletleriyle ilgili olarak da şu tesbitte bulunmuştur: “Bizde devlet, bir azınlığın değil, çoğunluğun yararına göre idare edildiği için, bu idare şekli demokrasi adını almıştır. Özel farklılıklara gelince, eşitlik kanunlar tarafından herkese temin edilmiştir. Fakat umumi hayata katılmaya gelince, kendi değerine göre her fert saygı görür ve ait olduğu sınıf, şahsî değerinden daha az önemlidir. Nihayet hiç kimse, fakirlik ve sosyal durumun karanlığına mahkûm edilemez. Eğer siteye (şehrimize) hizmet edebilirse...” 
Demokrasi rejiminin ilk defa, Atina ve Isparta Site (şehir) Devletleri’nin sakinleri tarafından uygulandığını söylemek mümkündür. O dönemlerde bu iki şehirde (sitede) birbirinden ayrı iki devlet vardır. Şehirlerde oturan kimseler; ilân edildiği günde genel toplantılara katılıyor, yönetimle ilgili meleseleri görüşüyor, kuralları tesbit ediyor ve çıkarılan kanunların uygulanmasını takip ediyorlardı. Kurallara muhalefet edenlere verilecek cezaları tesbit ediyor ve bu cezaları suçlulara tatbik ediyorlardı. Siyaset uzmanlarına göre demokrasinin (halk eğemenliği) gündeme girmesi, bir anlamda azınlığın çoğunluğa hâkim olduğu ve insanlar arasında eşitsizliğin geçerli bulunduğu Yunan toplumu için önemli bir hadisedir. Fakat bu Yunan Şehirleri’nde farklı şekillerde demokrasi uygulamaları ön plâna çıkmıştır. Demokrasinin gündeme girdiği ilk yıllarda, filozoflar lehinde ve aleyhinde değişik görüşlerini ortaya koymuşlardır. Filozof Aristo’ya göre demokrasi, avamın egemenliğidir. Oligarşi ve tiranlıkla birlikte, üç kötü hükümet biçiminden birisidir. Bu üç hükümet biçimi de yöneticilerin kendi çıkarlarını sağlama esasına dayanır.(1) Filozof Aristo’nun ifadesiyle, ‘Atina ve Isparta’da görülen demokrasi uygulamaları, kısa zamanda demogoji fesadına sebep olmuştur. O’na göre demagoji, bir toplumun duygularını istismar ederek kendi çıkarlarını elde etme sanatıdır. Atina ve Isparta’da uygulanan demokrasi, demagogların etkisinde kalan halkın (iki şehir devletinin) savaşmalarına sebep olmuş, her iki şehir kısa zamanda harabeye dönmüştür. Eski Yunan kültüründen sonra demokrasi uzun yıllar unutulmuş, yerini “krallık” tarzındaki idarelere bırakmıştır. Demokrasinin yeniden gündeme girmesi, Rodos adalarında (1641 yılında) yaşayan kimselerin hazırladığı siyâsî anayasa ile sağlanmıştır. Çünkü bu anayasa ilk defa, kanunları hazırlayacak bir hükümet heyetinden bahsedilmiş ve bunun seçimle sağlanacağı ifade edilmiştir. Bu tarihten sonra demokrasi kavramı, diğer ülkelerde yaşayan kimseler tarafından da kullanılmaya başlanmış ve bugünkü muhtevasına yakın bir idare tarzını ön plâna çıkarmıştır.(2)
Siyasi düşünceleri zamanla sınırlayan modernist aydınlar; İslâm’ın tebliğinden on asır önce, eski Yunan şehirlerinde uygulanan demokrasinin çağdaş bir siyasi rejim olduğunu ileri süremezler. Aydınlanma felsefesini (modernizmi) savunan siyaset uzmanlarının, klasik Hellenist kültürden etkilendikleri malûmdur. C. Henry Dawson: “Hellenizmi bir yana bırakacak olursak ne Batı medeniyeti, ne de Avrupa insanı düşüncesinin doğması mümkün değildir”(3) diyerek, bu inceliğe işaret etmiştir. Demokrasinin mahiyeti konusunda Batı’da farklı yaklaşımların ortaya çıktığı bilinmektedir. Abraham Lincoln’ün “halkın halk tarafından, halk için idaresi” olarak tarif ettiği demokrasi, Churehille’e göre “demokrasi en iyi idare şekli değildir. Fakat kötü tarafları az olan idare şeklidir. Demokrasi, liberal değerleri esas alan Batı toplumunun simgesi haline gelmiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Marksizmi savunan siyaset uzmanlarının da demokrasiye sahip çıkmaya başladıkları malûmdur. Onlara göre liberalizmi takdis eden burjuva sınıfı; demokrasiyi yozlaştırmış, hatta tanımlanamaz hale getirmişlerdir. Sınıflı toplumlarda demokrasi hâkim olan sınıf tarafından yürütülen modern diktatörlük şeklidir. Formel olarak ilân edilen siyâsî haklar için herhangi bir garanti söz konusu değildir.’ Kuvvetler ayrılığı (yasama, yargı ve yürütme) ilkesi, burjuva demokrasisinin tipik özelliklerinden birisidir. Sosyalizmi esas alan demokrasi rejimi, iktisadi açıdan üretim araçlarını kamu mülkiyetine dahil ettiği için, burjuva sınıfın ortaya çıkmasını ve diğer insanları teslim almasını engeller. Sosyalist demokrasinin daha da geliştirilmesi, bir anlamda halk devletinin ortaya çıkmasına vesile olur.(4)
Günümüzde de demokrasi rejiminin üzerinde ittifak edilen bir tanımı ve değişmeyen objektif ölçüleri yoktur. Tıpkı “kültür” kelimesi gibi demokrasinin de, yüzlerce tanımı vardır, ama “halk egemenliği” iddiasının dışında hiçbir belirleyici özelliği yoktur. Genelde demokrasinin en yaygın ve kabul gören tanımı cemiyet/devlet halinde yaşayan insanların kendi kendilerini yönetmeleridir. Demokrasiyi savunan siyaset uzmanları; ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerin uygulamalarını ön plâna çıkarmayı ve bir anlamda bu rejime uluslararası meşrûiyet kazandırmayı tercih etmektedirler. Merhum Cemil Meriç, “Demokrasi” meselesinde yaşanan belirlisizliği ifade ederken, şu tespitte bulunmuştur: “Her çağ kendi rüyalarını, kendi emellerini söyletmiş bu kelimeye! Her demogog kendi yalanlarını! Uğrunda sel gibi kan akıtılmış. Nedir bu demokrasi? ‘Katıksız demokrasi, ayak takımının despotizmidir’ diyor Voltaire. ‘Demokrasinin temeli fazilettir’ diyor Montesquieu! De Maistre ‘Hırstır’ diyor. ‘Demokrasi adaletin temelidir’ Vacherat’a göre. Proudhon’a göre ‘Ruhani ve cismani bütün iktadırların sona ermesidir.’ Thierryi için ‘Demokratik cumhuriyetlerin sonu ahlâki bir alçalıştır.’ Günümüze gelelim: Weberci bir sosyologa göre demokrasiyi diğer siyasi rejimlerden ayıran ön faraziye: Hürriyet! Hürriyet demokrasinin başlangıcından itibaren mevcuttur. Derece kabul ermeyen bir hürriyet. Bu mefhum demokrasinin amacını da belirler: Eşitlik!“(5) Kaf dağının arkasındaki zümrüt-i anka kuşu gibi; herkesin tercih ettiği şekle bürünen ‘Demokrasi’, son yıllarda bazı tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Tartışmaların iki önemli noktada toplandığını söyleyebiliriz. Birincisi: Halkın egemenliği ne anlama gelir. Eğer halkın hâkimiyeti/ eğemenliği söz konusu ise (yani bir anlamda halk yönetici ise) yönetilen kimselerin vasfı nedir? Onların siyasi varlıklarını hangi kelime ve kavram ile ifade etmemiz gerekir? İkincisi: İnsanların birbirlerine eşit olmasının nazari ve pratik açıdan keyfiyeti nedir? Eşitlik noktasında istisnai haller var mıdır, eğer varsa bu istisnalar kim tarafından ve nasıl belirlenecektir?’
Günümüzde dünyada yaygın olan siyaset anlayışının “demokratik devlet” olduğunu söylemek mümkündür. Hemen her devlet, demokratik olduğunu ileri sürmekte ve bununla iftihar etmektedir. Demokratik devlet kavramı tahlil ederken, demokrasi ile cumhuriyet arasındaki münasebeti dikkate almamız gerekir. Son tahlilde cumhuriyet bir devlet projesidir. Egemenliğin, toplumu teşkil eden bütün vatandaşlara tahsis edilmesi ilkesine dayanır ve “tek başına haklı olmaktansa, hep birlikte yanılmak daha iyidir” anlayışını ön plâna çıkarır. Kişi veya zümreye ait olan devlet anlayışından farklı bir keyfiyete haizdir. Bazı siyaset uzmanları, cumhuriyetin bir hükümet şekli olduğunu ileri sürmektedirler. Bu iddianın temelinde, devlet organlarının veraset yoluyla değil, yapılan seçimlerin neticesinde belirlenmesi ilkesi vardır. Ancak unutulmaması gerekir ki cumhuriyet, siyasi rejim anlamında demokrasi değildir. Tarihte, ortaçağ sonunda kurulan yeni yönetimlere demokrasi değil, cumhuriyet denilmiştir. Demokrasi kelimesi, modern-teknik anlamda, yirminci yüzyılda gündeme girmiştir. Yirminci yüzyıla kadar bu iki kelimenin aynı anlamda (birbirinin müradifi gibi)kullanıldığını söylemek mümkündür. Bazı Avrupa devletleri (İngiltere, Hollanda, İsveç, Norveç, Danimarka, ve Belçika) bütün aksi iddialara rağmen cumhuriyete geçmek istememişlerdir. Halen senbolik keyfiyete haiz olduğu iddia edilse de babadan oğula veya kıza geçen (krallık, kraliçelik gibi) bir yönetim anlayışı söz konusudur. Geçtiğimiz yıl İngiltere’de yapılan bir ankette halkın önemli bir bölümü( %65 civarında) Kraliçe’den ve Saray’dan memnun olduklarını ifade etmişlerdir. Ama Krallıkla yönetilen AB ülkelerinin tamamı, siyasi rejim olarak demokrasiyi benimsemişlerdir. Cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının anlamı, yirminci yüzyılın başında iyice birbirinden ayrılmıştır. Demokrasi için, cumhuriyet şart değildir. Cumhuriyet vatandaşlar tarafından oluşturulan anonim şirket gibidir. Türkiye’deki siyaset anlayışına göre cumhuriyet, saltanatın (tek adam rejiminin) olmamasını, demokrasi ise totaliter keyfiyete haiz siyasi rejiminin bulunmamasını ifade eder. Bazı siyaset uzmanları cumhuriyet yönetimini/anlayışını ikili tasnife tabi tutmuşlardır. Birincisi: Totaliter Cumhuriyet anlayışıdır. Yazılı Anayasa hukukunda devletin ‘Resmi ideoloji’ tercihinde bulunması totaliter cumhuriyet anlayışını ön plâna çıkarır. Bunun en güzel örneği Türkiye’de uygulanan cumhuriyettir. Halen yürürlükteki Anayasa’da ‘değiştirilemez, hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ hükmüne yer verilmiştir. Vatandaşlara seçme ve seçilme hakkı, totaliter cumhuriyet rejimini tercihle sınırlandırılmıştır. İkincisi: Demokratik Cumhuriyet anlayışıdır. Seçmen olan vatandaşlarına herhangi bir ideolojiyi dayatmayan ve onların siyasi tercihlerini devletin ‘olmazsa olmaz’ şartı haline getiren cumhuriyet anlayışını ön plâna çıkarır. 
Osmanlı toplumunda meşrûtiyet rejimi ile birlikte, yazılı anayasa hukuku ve demokrasi gibi konuların gündeme girdiğini söylemek mümkündür. Sadrazam Mithat Paşa’nın mutemed adamlarından Kadı Seyfeddin Efendi; meşrûtiyet rejiminin, Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnete uygun olduğu iddiasını ön plâna çıkarmıştır. İnsanların rızasına ve adalete dayanan demokrasi ile hilâfet rejimi arasında herhangi bir fark olmadığını savunan aydınların siyasi yorumları, yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Yazılı anayasa hukukunu ve demokrasi yorumlarını lüzumsuz bulan askeri bürokratlar (paşalar) bazı tehlikelerden söz etmişlerdir. Prof. Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma” isimli eserinde; anayasa hukuku ve siyasi rejim ile ilgili tartışmaları izah ederken, şu tesbitlerde bulunmuştur: “Anayasaya karşıt olan görüşün en aşırı biçimini, Arapça’dan çevrilen eski bir kitabın mukaddimesini kaleme alan Nusret Paşa ifade etmiştir. Nusret paşaya göre ‘Hıristiyan dünyasında yalnız iki devlet rejimi vardır: Aristokrasi ve Demokrasi!.. Demokrasi, gençlerimizi uygar sandığı Avrupa’da, belirli fikir ve inançlara dayanır. Şimdi bizde de hafif akıllı, yeni moda aydınlar dehriliği Avrupa’dan taklit ederek, bir üstünlük imiş gibi bize getirmeye kalkışıyorlar. Sözde terakki adı altında İslâm Devleti’nin de din ve ahlâkta demokratik, olduğunu iddia ediyorlar. Hâlbuki İslâm Devleti; Avrupa’nın aristokrasi ve demokrasi devlet biçimlerinin ikisinden de farklıdır ve onlarla uzlaşamaz. İslâmi devlet; mutlak tevhid inancı ile kitap ve sünnete dayanır. İslâm dininde ‘iyiliklerin yayılması ve kötülüklerin önlenmesi’(Emr-i bi’l ma’ruf-Nehyi ani’ münker) esasına göre; mü’minlerin emirine itaat, her Müslümanın üzerine farzdır. Onun yetkilerini şarta bağlamak veya ortadan kaldırmak caiz değildir.”(6) 
Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile başlayan ve Meşrûtiyet Dönemi’nde yaygınlaşan siyasi değişim projeleri, aydınlanma felsefesine (modernizme) iman eden elit zümrelerin yönetici sınıf haline gelmelerini sağlamıştır. Batılı tarzda eğitim veren okullardan mezun olan ve zaman içinde ûlemanın yerini alan aydınların, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve zamanın ruhuna uygun olan yeni bir siyasi rejimin kurulmasını teklif ettikleri malûmdur. Siyasi rejim anlamında cumhuriyeti savunan ve Batı’nın siyasi kültüründe önemli yeri olan ‘Teb’a/vatandaş kimliğini’ ön plâna çıkaran devlet adamları; Batı’nın kültür değerlerini savunmaya başlamışlardır. Bu tarihten sonra, siyasi rejim ve meşrû iktidar problemi ile ilgili tartışmalar gündeme girmiştir. Son bir asır içerisinde meşrutiyet, cumhuriyet ve demokrasi gibi siyasi kavramların ön plâna çıkarıldığını, vatandaş kimliğinin esas alındığını ve Müslüman kimliğinin insanların vicdanlarına mahkûm edildiğini gizlemek mümkün değildir. 
_______________________________________
(1) Orhan Hançerlioğlu -Felsefe Ansiklopedisi- ist.: 1977 C: 1, Sh: 299.
(2) Geniş bilgi için/İhsan Sezal- Sosyal Bilimlerde Temel Kavramlar-Ankara 1981 Sh: 43 vd.
(3) C. Henry Dawson - Batı’nın Oluşumu - İst:1976 Sh:25.
(4) Geniş bilgi için/Aclan Sayılgan-Ansiklopedik Markisist Sözlük-(Demokrasi) İstanbul 1976 Sh: 56
(5) Cemil Meriç -Bu ülke- İst.: 1975 (2. Bsm.) Sh:75.
(6) Geniş Bilgi için/ Prof. Niyazi Berkes -Türkiye’de Çağdaşlaşma-İst:1979 Sh:315-31




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle