Misak Yayınları

"Devlet ve Siyaset Üzerine Notlar" kitabının 3. baskısı yapıldı.
YAZI BOYUTU :

Yusuf KERİMOĞLU

Orta Boy,
Şamua iç kağıt,
Küks Cilt, Sıvama Kapak
544 Sayfa
40,00 ₺

İSBN:978-975-7719-66-3

KREDİ KARTIYLA
SATINAL

Kitabın ücretini (40,00 ₺) en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle Misak’ın 499943 no’lu hesabına yatırdığınızda en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.


Kitabın ilk baskısı “Devlet ve Siyaset” ismiyle 1995’te basılmıştı. Yeni baskı eski baskısından biraz daha farklı olarak basılmıştır. Gerek sayfa, gerekse makale düzeninde epeyce farklılıklar olmuş, hacim olarak büyümüştür. Ayrıca kitabın sonuna “bibliyografya” ve dizin eklenmiştir. Kitabın yazarı, dünya Müslümanlarının yakinen tanıdığı Yusuf Kerimoğlu Hocaefendidir. Yusuf Kerimoğlu Hocamız yıllarca fıkhi konularda yapmış olduğu ilmi çalışmalarla tanınmıştır. Meseleye bu yönüyle bakınca, “Devlet ve Siyaset Üzerine Notlar” isimli kitap daha bir önem kazanmaktadır. Yusuf Kerimoğlu hocaefendi’nin yarım asra yakın birikimiyle kaleme aldığı bu eser, yüzlerce fıkıh kitabında yer alan hükümleri ihtiva eden muhteşem bir eserdir., İslami iktidarın elde ediliş şeklini, İslami iktidarın nasıl teşekkül etmesi gerektiğini ve İslami iktidarın nasıl devredilmesi gerektiği ile ilgili meseleleri tüm boyutlarıyla dünya Müslümanlarının gündemine taşımıştır. Bu bakımdan “Devlet ve Siyaset Üzerine Notlar” isimli eser, tüm siyaset bilimciler için ellerinden düşürmeyecekleri başvuru kaynak kitap, tüm Müslümanlar için temel eser niteliğinde bir kitaptır.

 

Takdim

CEMİYET hâlinde yaşayan insanların; siyâsî, iktisadi, hukuki ve ahlâkî hükümlere ihtiyaçları vardır. Bütün siyâsî ve sosyal organizasyonların (devlet, hükûmet, yargı ve diğer kurumların) insanoğlunun ihtiyaçları sebebiyle ortaya çıktığı malûmdur. Aydınlanma felsefesini savunan ilim adamları devleti; ‘Aynı ülkenin vatandaşı olan insanların ortak ihtiyaçlarını karşılayan ve insanlığa hizmet eden hukuki-siyasi bir kurum’ olarak târif etmişlerdir. Yaygın olan târife göre devlet: “Sınırları malûm bir ülkeye sahip olan, belirli anayasal düzeni bulunan ve teşkilâtlı millet topluluğunu meydana getiren siyâsi/hukuki bir kurumdur.” Bu târifin, yaygın olan genel kültüre uygun olduğunu söylemek mümkündür. Ancak doğru olduğunu ileri sürmek kolay değildir. Sınırları malûm bir ülkede egemen olmak ve anayasal (hukuki) düzeni sağlamak gibi unsurlar, devletin “olmazsa olmaz” şartıdır. Ancak günümüzde Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın üyesi olan her devletin, insanlığa hizmet ettiğini ve varlık sebebine bağlı kaldığını iddia etmek mümkün değildir.

Birbirlerinden farklı zaman diliminde (çağlarda) yaşayan filozofların devlet târifleri, içinde bulundukları çevre şartlarına göre mâhiyet kazanmıştır. Her filozof, kendi dünya görüşüne göre, devletin keyfiyetini tesbite gayret etmiştir. Filozof st. Augustin, devletin zarûrî bir ihtiyaç olduğunu ifâde etmiş ve şu tesbitte bulunmuştur: “Devlet, ilk günah neticesinde Cennet’ten kovulan insanların yeryüzünde teşkilâtlanmak mecburiyetinde kalmaları üzerine ortaya çıkmıştır.” Filozof Hegel’in ‘devlet’ târifi ise şöyledir: “Devlet ilâhî arzudur. Şu anlamda ki, yeryüzünde mevcut olan ve ortak şuurun örgütü olan tüzel kişiliktir. Devlet, malûm amaçlara, belli kanun ve ilkelerle ulaşır. Bu sebeple kendini bilen ve emreden ilâhî iktidârdır. Ruhun sonsuz ve zorunlu varlığını temsil eder. Tanrı’nın dünyada yürüyüşüdür.”

Totaliter karaktere hâiz olan ve birbirinden farklı politik uygulamaları ön plâna çıkaran siyâsî rejimlerin; insanların can, mal, akıl, nesil ve din emniyetlerine (temel haklarına) fazla değer vermediklerini söylemek mümkündür. Meselâ: Roma İmparatorluğu döneminde iktidâr sahipleri, ‘istediklerini suçlu ilân etme ve cezalandırma’ gibi, gayr-i meşrû davranışlara yönelmişlerdir. Hatta siyâsî egemenliklerini kitlelere kabul ettirebilmek için, kur’a çekerek ölüm cezası verdikleri bile olmuştur. Çarmıha gerilen insanların çektiği acılardan ve arenalarda vahşi hayvanların insanları parçalamasından özel zevk almışlardır. Hevâlarını ilâh edinen devlet adamlarına karşı insanların, değişik vesilelerle ve farklı şekillerde isyan etmeleri, kanlı mücâdelelere sebep olmuştur.

İnsan Hakları, günümüzde de en çok tartışılan konulardan birisidir. Hukuk sistemleri, siyâsî rejimler, felsefi ve dini ekoller, insanın kişiliğine bağlı olarak; ‘dokunulmaz, vazgeçilmez ve başkalarına devredilemez haklarının’ bulunduğunu kabul etmektedirler. Ancak insan haklarının mâhiyeti ve sınırları konusunda henüz tam bir fikir birliği sağlanamamıştır.

Tarih boyunca filozoflar ve politikacılar tarafından devlet adına kurgulanan dünya görüşleri; iktidâr sahipleri tarafından vatandaşları için ’sivil din’ gibi dayatılmıştır. Ayrıca ‘hikmet-i hükûmet’ felsefesini esas alan siyâsî rejimlerde; servete ve silaha sahip olan zinde güçler, diğer insanların haklarına tecavüz etmişlerdir. Siyâsî faaliyetleri ‘yönetim tekniği’ olarak değil, boğun eğdirme sanatı olarak gören totaliter zihniyete hâiz devlet adamları ‘egemenliğin kaynağı nedir?’ sualinin sorulmasından bile rahatsız olmuşlardır. Bunun bir değil, birden fazla sebebi vardır. Batı’da egemenliğin kaynağı konusunda, iki önemli görüş vardır.

Birincisi: Egemenlik, kâinatı yaratan ve herşeyin sahibi olan Allah’a mahsus olan ve O’nun adına kullanılması gereken bir haktır.

İkincisi: Egemenlik, halkın iradesine ve rızasına dayanan, yani kuvvet kullanma imtiyazını halktan alan devletin gücünü ifâde eden bir kavramdır.

Birinci görüşü savunan ruhban sınıfı; diğer egemen zümrelerle (feodal beyler, senyörler vs.) işbirliği yaparak, uzun yıllar iktidârı elinde tutmuştur. Bâzı medya aydınlarının ‘din nassa dayanır ve teokratik bir nizâmı teklif eder. Çağdaş uygarlık, akla ve bilime dayanır. Bunun tabii sonucu ise demokrasidir’ şeklindeki iddiaları, Avrupa ülkeleri için doğrudur. Zira halkı Hristiyan olan ülkelerde insanları ‘ruhbanlar’ ve ‘lâikler’ şeklinde tasnif etmek mümkündür. Bu iki sınıfın; hem dünya görüşleri, hem de menfaatleri birbirinden farklıdır. İslâm toplumlarında, kendilerine mahsus imtiyazları olan ruhban sınıfının bulunmadığı malûmdur. Dolayısıyla batı’dan tercüme yoluyla aktarılan siyâset nazariyeleri ile İslâm toplumunun problemlerini çözmek mümkün değildir.

İslâm dininin temel hedeflerinden birisi, Allah’a (cc) iman eden ve bu sebeble birbirlerinin kardeşleri olan insanları cemiyet hâline getirmektir. Bu hedefe ulaşabilmek için siyâsî faaliyetlere ihtiyaç vardır. İnsanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak dinin ve hilâfetin aslıdır. İslâm âlimleri ‘manevi şahsiyete (tüzel kişiliğe) hâiz olduğu ifâde edilen ve dokunulmazlık zırhı ile korunan mukaddes devlet kavramı’ üzerinde hiç durmamışlardır. Akâid kitaplarında ve ‘Ahkamû’s Sultaniye’ (İktidârın Hükümleri) isimli eserlerde; ‘Halife, Emirü’l Mü’minin, Sultan ve İmamet-i Kübrâ’ gibi kavramların kullanıldığını söylemek mümkündür. Sahih, sünen ve müsned adını taşıyan hadis kitaplarında, bu kavramlar ’siyasi iktidârı’ kullanan kimseleri ifâde için kullanılmıştır. Meselâ: “Cihadın en efdali, zâlim sultan (Sultân-ı Câir) katında hakikati söylemektir” Hadis-i Şerif’inde yer alan sultân tabiri, iktidâr sahibi manasınadır. Bâzı Hadis-i Şeriflerde ise imam kavramı kullanılmıştır: “Her kim imama itaatten el kadar ayrılırsa; kıyamet gününde Allahü Teâlâ’ya (cc) amelî hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır. “

Kur’ân-ı Kerim’de yer alan “halife, ulûl’emr-i minkûm (sizden olan emir sahibi) ve imam” kavramları ile siyâsî faaliyetler arasında zarûrî bir münasebet vardır. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) vefatından sonra müslümanların karşılaştıkları problemlerden birisi, hilâfet makamına kimin getirileceği meselesidir. Medine’li müslümanlar “Sakifetû Ben-î Saide” gölgeliğinde toplanmış, halifenin kendilerinden olması gerektiğine karar vermiş ve Hz. Sa’d b. Ubade’ye (ra) bey’at edilmesini teklif etmişlerdir. Evs Kabilesi’ne mensup olan müslümanlar; Hz. Sa’d b. Ubade (ra) Hazreç Kabilesi’nden olduğu için, bu teklife fazla sıcak bakmamışlardır. Muhacir durumunda olan müslümanlar, hilâfet makamına kendilerinden birisinin getirilmesinin daha doğru olacağını ifâde etmişlerdir. Üçüncü bir grup ise, hilâfet makamına Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) mensubu olduğu ‘Benî Hâşim’ kabilesinden birisinin getirilmesinin isabetli olacağını beyan etmişlerdir. Onlara göre, Hilâfet makamına Hz. Ali b. Ebi Talip’in (ra) getirilmesi gerekir. Bâzı kaynaklarda, bu konuda yapılan müzakereler esnasında tarafların birbirlerine kızdıkları ve iddialarını sert bir uslûpla ifâde ettikleri belirtilmektedir. Başta Hz. Ömer (ra) olmak üzere; o mecliste bulunan sahabeler, Hz. Ebûbekir’e bey’at etmiş ve onu halife tâyin etmişlerdir.

Tarih boyunca velâyet ve vekâlet hukuku ile ilgili olan halife, imam ve ulü’l-emr gibi kavramlar, meşrû iktidârı ve yönetim tekniğini ifâde için kullanılmıştır. Ehl-i Sünnet ulemâsının, İslâm Fıkhı’nı uygulayan iktidârı ifâde için ‘Hilâfet’ kavramını tercih ettiği mâlûmdur. Bunun sebebi, iktidârın meşrûiyyeti için ‘adâleti, liyâkatı ve müslümanların rızasını’ esas almalarıdır. Modern Cumhuriyet anlayışının yayılması ve aydınlanma felsefesinin ‘devlet politikası’ hâline getirilmesinden sonra, Hilâfet resmen ilga edilmiştir. (3 Mart 1924) Zamanın adâlet bakanı müderris Seyyid Bey, hilâfetin ilgâsıyla ilgili metne yazdığı gerekçede ve tasarıyı savunmak için Meclis Kürsüsü’nde yaptığı konuşmada ‘Osmanlı döneminde uygulanan Hilâfet sisteminin İslâm’a uygun olmadığını, meşveret, biat, seçim, murakabe ilkelerine riâyet edilmediğini, saltanat ve istibdat olduğunu’ ileri sürmüştür. Tarih boyunca Hilâfet, Saltanat ve İmâmet gibi kavramlarla ifâde edilen siyâsî meseleler, müslümanların gündemini işgâl etmiştir.

Elinizdeki bu eser, tarih boyunca kaleme alınan ve ‘Ahkâmu’s Sultaniye’ ismini taşıyan eserlerden farklıdır. Bunun sebebi şudur: Hilâfet’in ilgâsından sonra; devlet ve siyâset meselesi, müslümanların zihninde değişik bir boyut kazanmıştır. Aydınlanma felsefesine göre ‘tüzel kişiliğe sahip olduğu’ iddia edilen devlet kurumu, mücerred bir keyfiyete hâizdir. Hükûmet ise, devlet adına yürütme yetkisini kullandığı için daha müşahhas bir kavramdır. Bu eserde devlet, hükûmet ve siyâset meselesi, değişik bir usûlle ve farklı uslûpla kaleme alınmıştır. Hayırlara vesile olmasını dileriz.

Misak Yayınları
 
İçindekiler
 
Takdim 9
Önsöz 15
 
I. BÖLÜM:
Siyâsetin Kaynağı, Keyfiyeti ve Hedefi
* Siyâsî Hâdiselerin Keyfiyeti ve Sünnetûllah 31
* İnsanın Yaratılış Hikmeti ve Tek Ümmet Dönemi 44
* İlâhî Tekliflerin Siyâsî Değeri 54
* Hikmet, Siyâset ve Hâkimiyet Kavramları 58
* Âdil Siyâsetin Temeli: Maslahat ve Mefsedet 68
* Nizâm-ı Âlem İdeali, İlim ve Nasihat 89
* Nasihat ve Vasiyet Üzerine Notlar 99
 
 
II. BÖLÜM:
Devlet, Anayasa Hukuku ve Sosyal Sistem
* Devletin Târifi, Kaynağı ve Keyfiyeti 111
* Devletin Keyfiyetini Belirleyen Unsur: Velâyet 115
* Tüzel Kişilik Teorisi ve Dokunulmazlık Zırhı 117
* Filozofların Devlet Anlayışları 121
* Anayasa Hukuku ve Devlet 126
* Devletin Varlık Sebebi: İnsanlığa Hizmet 138
* Meşrû İktidârın Zarûrî Unsurları 146
* Sosyal Sistem, Ferdî ve Siyâsî Ahlâk 154
* İnsan Hakları ve Küllî Kâideler 166
 
III. BÖLÜM:
Hükûmet Sistemleri ve Siyâsî Rejim
* Seküler-Profan Kültür ve Siyâsî Değişim 177
* Hükûmet Sistemleri, Yasama, Yürütme ve Yargı 187
* İslâm Âlimlerine Göre Hükûmetin Vazifeleri 191
* Beşerî Münâsebetler Velâyet ve Berâet Hukuku 198
* İslâmî Hükümlerin Tebliği ve Hisbe Hizmetleri 208
* Hükümlerin Uygulanması ve Amme Hukukunun Keyfiyeti 214
* Ehl-i Hâll ve’l Akd Şûrası 220
* Siyâsî Rejim Modelleri 231
 
IV. BÖLÜM:
Siyâset - İtikâd Münâsebeti ve Fırkalar
* Hidâyet Nimeti, Adâlet ve İhtilâf Ahlakı 277
* Asr-ı Saadetteki Genel Siyâsî Manzara 285
* Fitnetû’l Kübrâ, Saltanat İhtirası ve Siyâsî Kaos 298
* Tarihe Damgasını Vuran Siyâsî Fırka: Haricîlik 307
* Ehl-i Beyt Kavramı, Gadir-i Hum Teorisi ve Şia Fırkaları 319
* İktibas: Şiî Âlimlerden Ahmed El Kâtip Tarafından Kaleme Alınan
‘Yeni Şiî Beyânnâmesi’ 343
* Fırka İdeolojisi, Asabiyet Problemi ve Tekfir Meselesi 361
 
V. BÖLÜM:
İslâmî Hareketin Siyâsî Meseleleri
* İslâmî Hareketin Siyâsî Meseleleri 383
* Devlet, Demokrasi ve Cumhuriyet Meselesi 389
* Müslümanların İçinde Bulunduğu Hâlin Tahlili 397
* Pan-İslâmizm İdeolojisi ve İttihâd-ı Muhammedi Hareketi 406
* Kendi Nefislerine Zulmedenlerin Durumu 422
* Başkalarının Zulmüne Uğrayanların Problemleri 432
* Siyâsî ve Sosyal Değişimin Ahkâma Tesiri 448
* Cahiliye Ölümünün Keyfiyeti ve Bey’at Meselesi 476
* Medeniyet Tercihi ve Tasnifi 490
* Bibliyografya 508
* Dizin 517
* Biyografi 539

 

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle