Misak Yayınları

Medeni Vahşet Davası
YAZI BOYUTU :

Laiklik ideolojisini keyiflerine göre yorumlayan ve İslâm Fıkhı’nı mahkûm etmeye çalışan bürokratların, ‘Devletin temel nizamlarını dine uydurmak için propaganda yapmayı’ yasakladıklarını, düşünen ve düşündüklerini ifade eden insaları ‘sanık sandalyesine’ oturtmayı marifet zannettikleri gizlenemez bir gerçektir. Yazar Hüsnü Aktaş’ın; hevâlarını ilâh edinen ve keyiflerini kanun haline getiren zorbaların dünya görüşlerini reddetmek için kaleme aldığı ‘Medeni Vahşet’ isimli eseri; hem modern hurafelere inanan ‘aydınları’(!), hem de ‘zinde güçleri’(!) çileden çıkarmıştır.

Bu eserin konusu, 12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonra yazarın 1984-85 yıllarında tutuklu olarak yargılandığı Ankara Ulucanlar ve Mamak Askeri Cezaevi’nde yaşadığı hadiselerdir.

İlk baskısı (1987) ‘Ölçü Yayınevi’ tarafından yapılan “Medeni Vahşet Davası”nın dokuzuncu baskısını yapmak yayınevimize nasip olmuştur.


Küçük Boy,2. Hamur, 220 Sayfa, 
ISBN: 978-975-7719-37-3

12,50 ₺


SATINAL
 

Kitabın ücretini (12,50 ₺) en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle
Misak’ın 499943 no’lu hesabına yatırdığınızda en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.


 

 

Takdim

Zaman içinde meydana gelen hadiseleri konu alan tarih ilmi, insanlığın ortak hafızasını şekillendiren bir keyfiyete haizdir. İnsanların dünya görüşlerine ve inançlarına göre değişen siyasi yorumlar, tarihin bu keyfiyetini ortadan kaldıramaz. Bazı mütefekkirler tarihi, devamlı hareket halinde olan bir trene benzetmişlerdir. Bu teşbihin sebebi, tren güzergâhında olduğu gibi, tarihte de ‘makas değiştirme’ noktalarının bulunmasıdır. Dünya siyasetinde belirleyici güce sahip olan devletlerin, uluslararası düzeni bir halden, başka bir hale dönüştürmeleri mümkündür. Tarihin dönüm noktaları, son derece hassas olan, hatta ülkelerin istikbalini belirleyen noktalardır.

Tarih boyunca adaleti hafife alan ve hukukun üstünlüğünü kabul etmeyen devlet adamları; zulmün yayılmasına vesile olmuşlardır. İnsanları kayıtsız ve şartsız kendilerine itaate çağıran ve hevâlarını ilâh edinen devlet adamlarının, hukuka ihtiyaçları yoktur. Kendi dünya görüşlerini ve menfaatlerini korumak için iyilikleri yasaklamaları ve kötülükleri de kanun haline getirmeleri mümkündür. Modern-ulus devletlerin; tabii hukuka uygun olsun veya olmasın, resmi ideolojilerini korumak için çıkardıkları kanunları vardır. Meseleyi izah edebilmek için ‘Adalet’ ve ‘Hukuk’ kavramları üzerinde kısaca durmakta fayda vardır. Adalet, doğruluğu zihinlerde kesinlikle yer etmiş, sâbitleşmiş olan şey demektir ki; doğru olmak, doğru davranmak, batıl olan hükümlerden uzaklaşmak ve hakikate teslim olmak gibi zengin bir anlam bütünlüğüne haizdir.1 Diğer bir tanımla adalet, zulmün zıddı, insaf, hakkaniyet, herkese hakkını vermek, hakka ve hukuka uygun olmak, zulüm ve eziyetten uzaklaşmak ve hakikate uygun amellerde bulunmak gibi manâlara gelir.

Bazı İslâm âlimlerine göre adalet, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve iktidar sahipleri ile insanların ilişkilerini Allah’ın indirdiği hükümlere (hakikate) göre düzenlemektir. Dolayısıyla Allahü Teâla’nın (cc) her emrini, emrettiği gibi yerine getirmeye adalet denilir.2 Muhkem nasslarla sabit olan ve bütün insanları ilzam eden hükümler adaletin kaynağıdır. Lugat âlimlerinden İmam Râgıb el İsfehânî adaleti iki kısma ayırmıştır: Birincisi, aklı selimin kendisi hakkında her zaman için güzel ve iyi olduğuna hükmettiği şeydir. Bu durumda hiç bir zaman adâlet geçerliliğini yitirmez ve hiçbir şekilde haddi aşmak gibi bir sıfatla vasıflanamaz. “Sana iyilik edene iyilik etmen, sana eziyet edene zulmetmemen gerekir” sözünde olduğu gibi. İkincisi:, Allahû Tealâ’nın (cc) indirdiği hükümlerle (vahiyle) bilinen adalettir.3

Adalet ile birlikte ele alınması gereken, “Hak” kavramı üzerinde de kısaca durmakta fayda vardır. Hak kelimesi Arapça olup, lûgatlarda “yâkin, sabit, hakkında şüphe bulunmayan şey, hüküm, kaza olunmuş iş, adalet, İslâm, hisse ve fasıl” gibi manalara gelir. Usul ulemâsı: ”İslâm fıkhında her bakımdan sabit ve şüphesiz bir mahiyette mevcut olana hak denir”4 tarifini esas almıştır. İbni Abidin: “Hukuk kelimesi, hak kelimesinin çoğuludur. Hak lûgatta batılın zıddıdır”5 diyerek bu inceliğe işaret etmiştir.

İslâm’ın temel hedeflerinden birisi de adaletin sağlanmasına vesile olmaktır. Adalet, Allahû Teâla (cc)’ya iman ve teslimiyet ile ilgili bir kavramdır. Kur’anı Kerim’de; “And olsun ki, biz peygamberlerimizi açık belgelerle gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları için beraberlerinde kitabı ve mizanı da indirdik”(El Hadid Sûresi: 25) hükmü beyan buyurulmuştur. Adâletin ihyasından (ayakta tutulmasından) maksad; Allah’ın (cc) indirdiği hükümlerle amel edilmesidir. Bu tesbitten sonra, adaletin ihyasına engel olan ve hukuku ortadan kaldıran fiillerin keyfiyeti üzerinde durmakta fayda vardır.Devlet adamlarının hevâlarını ilâh edinmeleri, adaletin gerçekleşmesine engel olur. Arapça olan hevâ kelimesi, değişik keyfiyetleri ifade için kullanılan bir kelimedir. Sözlükte hevâ, yukarıdan aşağıya şahinin inişi gibi hızlı süzülüp inmek, fırlamak, rüzgâr gibi esmek, batmak ve kabın boş olması gibi manâlara gelir. Bazı İslâm âlimleri, hakkı inkâr edip, nefsi emmarenin şehvetlerine tabi olmaya hevâ denilir’ tarifini esas almışlardır. Hevâya tabi olmak; insanın hidayetten uzaklaşmasına, amellerinde zulüm, cevr ve bağy etmesine sebeb olur.6 Cemiyet hayatında adaletin gerçekleşmesine engel olan ve gözle görülmeyen bazı unsurlar da vardır. Bunları hased, kin ve düşmanlık duygusu olarak ifade etmek mümkündür. Bu duygular öfkeyi ve kızgınlığı beraberinde getirir. Adaletin sağlanmasına engel teşkil eden bütün hastalıkların, fesadın yayılmasına vesile olduğunu söylemek mümkündür. Neseb ve sebeb asabiyetine (taassubuna) kapılan insanlar; adaleti değil, kendi süfli menfaatlerini ön plânda tutarlar. Müslümanların hem kendi nefislerine, hem de diğer insanlara karşı âdil olmaları farz kılınmıştır. Ayrıca adaletin gerçekleşmesine engel olan halleri, iyi tesbit etmeleri ve bunları ortadan kaldırmaları zaruridir. Bu hakikat, muhkem nassla haber verilmiştir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletten uzaklaştırmasın. Adaletli olun. Bu takvaya daha uygundur. Allah’a isyandan sakının, Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (El Mâide Sûresi: 8) Dikkat edilirse; “...bir topluluğa (inançlarından, düşüncelerinden, etnik kökeninden veya diğer sebeblerden dolayı) duyduğunuz kin, sizi adaletten uzaklaştırmasın” emri verilmiştir. Buradaki emir, umumî bir beyandır. Allah Teâlâ, haklarında hüküm verilecek veya şahitlik edilecek insanlar hakkında dikkatli olunmasını ve adalete riayet edilmesini emretmektedir. Daha açık bir ifadeyle hased, kin veya başka duyguların tesirine kapılmadan, adalet ve insaf ile hükmedilmesi farz kılınmıştır. Bazı muteber kaynaklarda, ‘Darû’l İslâm’ (İslâm ülkesi) kavramının müradifi olarak ‘Darû’l Adl’ (Adalet ülkesi) kavramının kullanıldığı malûmdur.

Türkiye’de İslâm Fıkhı’na meydan okuyan devlet adamları; önce lâiklik felsefesine uygun olduğuna inandıkları kanunları çıkarmışlar, daha sonra kendi çıkardıkları kanunları ‘mukaddes metinler’ gibi savunmaya başlamışlardır. Vatandaşların neye inanacaklarını, hangi kıyafetle sokağa çıkacaklarını, neyi düşüneceklerini ve bu düşüncelerini nasıl ifade edeceklerini tesbit eden sivil ve asker bürokratların; ‘Çağdaş Uygarlık’ adına totaliter devlet anlayışını ön plâna çıkardıkları malûmdur.

Laiklik ideolojisini keyiflerine göre yorumlayan ve İslâm Fıkhı’nı mahkûm etmeye çalışan bürokratların, ‘Devletin temel nizamlarını dine uydurmak için propaganda yapmayı’ yasakladıklarını, düşünen ve düşündüklerini ifade eden insaları ‘sanık sandalyesine’ oturtmayı marifet zannettiklerini gizlemenin bir anlamı yoktur. TCK’nın 163’üncü maddesinin, “Devletin temel nizamlarını dine uydurmak için propaganda yapmayı ve dini cemiyet tesis etmeyi” yasakladığı malûmdur. Yazar Hüsnü Aktaş’ın; ’hevâlarını ilâh edinen ve keyiflerini kanun haline getiren zorbaların dünya görüşlerini reddetmek için kaleme aldığı ‘Medeni Vahşet’ isimli eseri; hem modern hurafelere inanan ‘aydınları’(!) , hem de ‘zinde güçleri’ (!) çileden çıkarmıştır. 12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonra müellif hakkında; bu eserin beşinci baskısından dolayı Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nde dava açılmış, tutuklama kararı çıkarılmış ve Mamak Askeri Cezaevi’ne konulmuştur. Müellif, 1984-1985 yılları arasında tutuklu olarak yargılanmış ve Mahkeme’nin verdiği zaman aşımı kararı ile tahliye edilmiştir.

Elinizdeki bu eser; müellifin 1984-1985 yılları arasında, Ankara-Ulucanlar ve Mamak Askeri Cezaevi’nde yaşadığı hadiseleri konu alan bir eserdir. İlk baskısı (Yıl 1987) ‘Ölçü Yayınevi’ tarafından yapılan bu eserin dokuzuncu baskısını yapmak yayınevimize nasip olmuştur. Hayırlara vesile olmasını dileriz.

Misak Yayınları, OCAK 2009

Gazeteci - Yazar Abdulkadir Özkan'ın, Hüsnü Aktaş ile "Medeni Vahşet Davası" Üzerine Bir Sohbet Medeni Vahşet Davası, Misak Yayınları, Ocak 2009, Sh:207

 


[1] İbn Manzur Lisanû’l Arab, Beyrut: 1955 C:11 Sh: 431.
[2] İmamı Şafii -Er Risale -Kahire: 1979 ( 2. Bsm) Sh: 25 Madde: 71
[3] İmam Ragıp El İsfehânî - El Müfredat- Beyrut: 1992 Sh: 551
[4] İmam Abdülaziz El Buhari -Keşfû1 Esrar- İst: 1308 C: 4 Sh: 134
[5] İbni Abidin- Reddul Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar İst: 1984 C: 11 Sh: 164
[6] İmamı Kurtubi- El Ahkâmü’l Kur’an- Kahire: 1967 C: 5 Sh: 412

 


 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle