Misak Yayınları

Kurban Risalesi
YAZI BOYUTU :

 

Küçük Boy,
2. Hamur,
240 Sayfa
12,50 ₺

İSBN: 978-975-7719-35-9

SATINAL

Kitabın ücretini (12,50₺ ) en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle
Misak’ın 499943 no’lu hesabına yatırdığınızda en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.

Allah’ın (cc) indirdiği hükümlere kalben teslim olan ve sadece O’nun rızası için kurban kesen mü’minlerin, "Tevhid Mücadelesi"nde belirleyici unsur olan teslimiyetin keyfiyetini idrak etmeleri gerekir. İbadet ile adeti birbirinden ayıran en önemli unsur, mükellefin niyetidir. Bazı hadis mecmualarında; Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); ümmetine öğretmek niyetiyle, şu duayı yaptığı haber verilmiştir: "Allah’ım! Rahmetini umuyorum. Gözümü açıp-kapayıncaya kadar bile olsa, beni nefsimin hevâsıyla başbaşa bırakma. Her halimi ıslâh eyle. Senden başka ilâh yoktur." Nefsinin hevasına uyan ve kurban ibadetini ‘kavurma bayramı’ şeklinde ifade eden tufeylilerin, tevbe etmeleri zaruridir.

Bu eserde, ‘kurban ibedeti’ farklı bir usulle ve uslûpla kaleme alınmıştır. Günümüzde yaygın olan bazı hataların ve yanlışların tashih edilmesi açısından önem arzetmektedir. Bu risalenin, hayırlara vesile olmasını dileriz.

 

Misak Yayınları

Takdim

İslâm dininin temel hedeflerinden birisi, Allah’a(cc) Cemiyet halinde yaşayan insanların; siyasi, iktisadi, hukuki ve ahlâki hükümlere ihtiyaçları vardır. Bütün siyasi ve sosyal organizasyonların (devlet, hükümet, yargı ve diğer kurumların) insanoğlunun ihtiyaçları sebebiyle ortaya çıktığı malûmdur. Aydınlanma felsefesini savunan ilim adamları devleti; ‘aynı ülkenin vatandaşı olan insanların ortak ihtiyaçlarını karşılayan ve insanlığa hizmet eden hukuki-siyasi bir kurum’ olarak tarif etmişlerdir. Yaygın olan tarife göre devlet: "sınırları malûm bir ülkeye sahip olan, belirli anayasal düzeni bulunan ve teşkilâtlı millet topluluğunu meydana getiren siyâsi/hukuki bir kurumdur." Bu tarifin, yaygın olan genel kültüre uygun olduğunu söylemek mümkündür. Ancak doğru olduğunu ileri sürmek kolay değildir. Sınırları malûm bir ülkede egemen olmak ve anayasal (hukuki) düzeni sağlamak gibi unsurlar, devletin "olmazsa olmaz" şartıdır. Ancak günümüzde Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın üyesi olan her devletin, insanlığa hizmet ettiğini ve varlık sebebine bağlı kaldığını iddia etmek mümkün değildir.

Değişik çağlarda yaşayan filozofların devlet tarifleri, içinde bulundukları çevre şartlarına göre mahiyet kazanmıştır. Her filozof, kendi dünya görüşüne göre, devletin keyfiyetini tesbite gayret etmiştir. Filozof st. Augustin, devletin zaruri bir ihtiyaç olduğunu ifade etmiş ve şu tesbitte bulunmuştur: "Devlet, ilk günah neticesinde cennet’ten kovulan insanların yeryüzünde teşkilatlanmak mecburiyetinde kalmaları üzerine ortaya çıkmıştır." Fılozof Hegel’in tarifi ise şöyledir: "devlet ilâhî arzudur. Şu anlamda ki, yeryüzünde mevcut olan ve ortak şuurun örgütü olan tüzel kişiliktir. Devlet, malûm amaçlara, belli kanun ve ilkelerle ulaşır. Bu sebeple kendini bilen ve emreden ilâhi iktidardır. Ruhun sonsuz ve zorunlu varlığını temsil eder. Tanrı’nın dünyada yürüyüşüdür. " Totaliter karaktere haiz olan ve birbirinden farklı uygulamaları gündeme getiren siyasi rejimler, insanların temel haklarına ve hürriyetlerine fazla değer vermemişlerdir. Meselâ: Roma İmparatorluğu döneminde iktidar sahipleri, ‘istediklerini suçlu ilân etme ve cezalandırma’ haklarının bulunduğuna, diğer insanları inandırmışlardır. Hatta ilâhlıklarını kitlelere kabul ettirebilmek için, kur’a çekerek ölüm cezası verdikleri bile olmuştur. Çarmıha gerilen insanların çektiği acıdan ve arenalarda vahşi hayvanların insanları parçalamasından özel zevk almışlardır. Hevâlarını ilâh edinen devlet adamlarına karşı insanların, değişik vesilelerle ve farklı şekillerde isyan etmeleri, kanlı mücadelelere sebep olmuştur. İnsan hakları, günümüzde de en çok tartışılan konulardan birisidir. Hukuk sistemleri, siyasi rejimler, felsefi ve dini ekoller, insanın kişiliğine bağlı olarak; ‘dokunulmaz, vazgeçilmez ve başkalarına devredilemez hakların’ bulunduğunu kabul etmektedirler. Ancak insan haklarının mahiyeti ve sınırları konusunda henüz tam bir fikir birliği sağlanamamıştır.

Tarih boyunca filozoflar ve politikacılar tarafından devlet adına kurgulanan dünya görüşleri, vatandaşları için ’sivil din’ haline getirilmiştir. Ayrıca ‘hikmet-i hükümet’ felsefesini esas alan siyasi rejimlerde; servete ve silaha sahip olan zinde güçler, diğer insanları haklarına tecavüz etmişlerdir. Siyasi faaliyetleri ‘yönetim tekniği’ olarak değil, boğun eğdirme sanatı olarak gören totaliter zihniyetin sözcüleri ‘egemenliğin kaynağı nedir?’ Sualinin sorulmasından bile rahatsız olmuşlardır. Bunun bir değil, birden fazla sebebi vardır. Batı’da egemenliğin kaynağı konusunda, iki önemli görüş vardır.

egemenlik, kâinatı yaratan ve herşeyin sahibi olan allah’a mahsus olan ve o’nun adına kullanılması gereken bir haktır.

Birincisi:

egemenlik, halkın iradesine ve rızasına dayanan, yani kuvvet kullanma imtiyazını halktan alan devletin gücünü ifade eden bir kavramdır.

Kur’an-ı kerim’de yer alan "halife, ulûl’emr-i minkûm (sizden olan emir sahibi) ve imam’ kavramları ile siyasi faaliyetler arasında zaruri bir münasebet vardır. Peygamberiz Efendimiz’in

Velayet ve vekâlet hukuku ile ilgili olan halife, imam ve ulü’l-emr gibi kavramlar, tarih boyunca meşrû iktidarı ve yönetim tekniğini ifade için kullanılmıştır. Ehl-i sünnet ulemasının, İslâm fıkhını uygulayan iktidarı ifade için ‘hilafet’ kavramını tercih ettiği malumdur. Bunun sebebi, iktidarın meşrûiyyeti için ‘adaleti, liyâkatı ve müslümanların rızasını’ esas almalarıdır. Modern cumhuriyet anlayışının yayılması ve aydınlanma felsefesinin ‘devlet politikası’ haline getirilmesinden sonra, hilafet resmen ilga edilmiştir. (3 Mart 1924) zamanın adalet bakanı müderris Seyyid bey, hilâfetin ilgasıyla ilgili metne yazdığı gerekçede ve tasarıyı savunmak için meclis kürsüsü’nde yaptığı konuşmada ‘osmanlı hilafet sisteminin İslâm’a uygun olmadığını, meşveret, biat, seçim, murakabe ilkelerine riayet edilmediğini, saltanat ve istibdat olduğunu’ ileri sürmüştür. Tarih boyunca hilâfet, saltanat ve imamet gibi kavramlarla ifade edilen siyasi rejimler, müslümanların gündemini işgal etmiş ve farklı eserlerin kaleme alınmasına vesile olmuştur.

Elinizdeki bu eser, tarih boyunca kaleme alınan ve ‘ahkâmu’s sultaniye’ (iktidarın hükümleri) ismini taşıyan eserlerden farklı bir muhtevaya sahiptir. Bunun sebebi şudur: modern siyasi ideolojilerin yayılmasından sonra devlet ve siyaset meselesi, müslümanların zihninde değişik bir boyut kazanmıştır. Aydınlanma felsefesine göre ‘tüzel kişiliğe sahip olan, dokunulmazlık zırhı ile korunan ve vatandaşların hukukunu koruduğu ileri sürülen’ devlet kurumu, mücerred bir keyfiyete haizdir. Hükümet ise, devlet adına yürütme yetkisini kullandığı için daha müşahhas bir kavramdır. Bu eserde devlet, hükümet ve siyaset meselesi, değişik bir usûlle ve farklı uslûpla kaleme alınmıştır. Hayırlara vesile olmasını dileriz.


İkincisi:

Birinci görüşü savunan ruhban sınıfı; diğer egemen zümrelerle (feodal beyler, senyörler vs.) İşbirliği yaparak, uzun yıllar iktidarı elinde tutmuştur. Bazı medya aydınlarının ‘din nassa dayanır ve teokratik bir nizamı teklif eder. Çağdaş uygarlık, akla ve bilime dayanır. Bunun tabii sonucu ise demokrasidir’ şeklindeki iddiaları, avrupa ülkeleri için doğrudur. Zira halkı hristiyan olan ülkelerde insanları ‘ruhbanlar’ ve ‘lâikler’ şeklinde tasnif etmek mümkündür. Bu iki sınıfın; hem dünya görüşleri, hem de menfaatleri birbirinden farklıdır. İslâm toplumlarında, kendilerine mahsus imtiyazları olan ruhban sınıfının bulunmadığı malûmdur. Dolayısıyla batı’dan tercüme yoluyla aktarılan siyaset nazariyeleri ile İslâm toplumunun problemlerini çözmek mümkün değildir.

 





    Y O R U M L A R
 
  .    Yılmaz Sekmen    29.06.2010 04:37:54
Çok kıymetli Hocam a, bu kıymetli eseri istifadelerimize sundukları için,Allah cc razı olsun diyorum.Selamlar.
 

 
 
Yorum Ekle