MUHACİR ve ENSAR

Allah Katında İlk Kan Akıtan Sahabe Hz. Sa’d Bin Ebi Vakkas (r.a)
YAZI BOYUTU :

N. Mehmet SOLMAZ

Müşrikler, kimsesiz Müslümanlara özellikle ibâdet halinde gördükleri zaman işkence ediyorlar, rahat ibâdet etmelerine müsaade etmiyorlardı. Bir defasında Habbab bin Eret, Ammar bin Yasir, Sa’d bin Ebi Vakkas ve Said bin Zeyd ile “Ebü Lüb” vadisine gittiler. Habbab ile Ammar ibâdet ederken müşrikler geldi. Onlarla alay etmeye ve ibâdetlerine engel olmaya başladılar. Sa’d bin Ebi Vakkas, güçlü, kuvvetli bir insandı. Hakızlıklara tahammülü yoktu. Tam bir iman eri idi. İslâm’ın emirlerine bütün kalbi ile inanmış bir Müslümandı, usta bir binici idi. Kendisine İslâm’ın suvarisi denirdi. Müşriklerin Habbab ve Ammar ile alay etmelerini gördü, koştu, eline geçirdiği bir deve kemiği ile yakaladığı bir müşrik’e vurdu, kafasını yardı. Diğerleri kaçtı. Sa’d bin Ebi Vakkas, “Allah yolunda ilk kan akıtan sahabe” oldu.

 

 

Allah Katında İlk Kan Akıtan Sahabe

Hz. Sa’d Bin Ebi Vakkas (r.a)

(GEÇEN SAYIDAN DEVAM)

ÇOK YAŞAYACAKSIN

 Veda Haccı esnasında Sa’d bin Ebi Vekkas ağır hasta idi. Hastalığı ölümcüldü. Babası da bu esnada ölmüştü. Allah’ın Rasûlü ziyaretine geldi. 

Sa’d, Allah’ın Rasulüne şöyle dedi:

Ya Rasulallah! Siz Ashab ile Medine’ye gideceksiniz de ben buralarda ölüp kalacak mıyım?” 

Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: “Hayır! Yaşayacaksın. Hem de çok yaşayacaksın da senin hayatından bazı kavimler faydalanacak, bazıları da zarar görecektir” buyurdu. 

Sa’d bin Ebi Vakkas, ümitsiz bir hastalıktan iyleşip kalktı, 45 sene daha yaşadı. Peygamberimiz’in (sav) sözü mucize olarak tahakkuk etti. 

İbn-i Battal demiştir ki: Sa’d Irak emirliğine tayın edildiği zaman bir takım kabilelerin irtidat ettiklerini görmüş, bunların tevbe edip İslâm’a dönmelerini istemişti. Bunlardan bir kısmı tevbe edip İslâm’a döndüler, kurtuldular. Bir kısmı da irtidatta israr ettiler, Sa’d tarafından cezalandırıldılar, zarar gördüler. Bu konuda da Peygamberimiz (sav)’in sözleri de tahakkuk etti.(18 )

 

Sa’d bin Ebi Vakkas’ın Vasiyeti

Sa’d bin Ebi Vakkas, yine bu hastalığı esnasında kendisini ziyaret eden Peygamberimiz (sav)’e vaktiyle hicret ettiği bu topraklarda ölmek istemediğini, malının hepsini vasiyet etmek istediğini söyledi. Peygamberimiz (sav)

-Hayır, öyle yapma, buyurdu. Sa’d bin Ebi Vakkas:

-Yarısını vasiyet edeyim, dedi. Allah’ın Rasûlü:

Hayır, öyle yapma buyurdu. Bu defa Sa’d bin Ebi Vekkas:

Malımın üçte birisini vasiyet edeyim, dedi. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu:

-Evet sülüs (üçte bir) kafidir. Sülüs de çoktur. 

Bu hadise ile vasiyet miktarı belli oldu. Malın üçte birinden vasiyet yapılır. 

Üçte birinden fazlası vasiyet edilse, üçte birden fazlası uygulanmaz. Peygamberimiz (sav) üçte bir de çoktur, buyurmuş, buna göre fukaha dörtte birden vasiyet daha uygun olur, demişler. Amma üçte biri vasiyet etmede ulemanın icmaı vardır.

Peygamberimiz (sav) konu ile ilgili Sa’d bin Ebi Vekkas hazretlerine şunları da söyler:

“Ey Sa’d! Senin vereseni zengin bırakman, halka ellerini açarak derecede fakir bırakmandan hayırlıdır.

Ey Sa’d! İnşaallah sen yaşarsın. O zaman senin aileni infak ve iaşen de sadakadır.

Hatta o bir lokma ki, sen onu kaldırıp kadınının ağzına götürürsün, o da bir nevi sadakadır. 

 Ey Sa’d! Allah’ın kerem ve yardımından öyle umarım ki, Allah seni bu hastalıktan kaldırır, yaşatır. Senin fütühatından bir çok Müslüman faydalanır, bir çok müşrik de zarar görür.” Bu zaman Sa’d bin Ebi Vakas’ın sadece bir kızı vardı.(19) 

 Sa’d bin Ebi Vakkas, hastalıktan şifa bulup kalktıktan sonra bir çok erkek ve kız çocukları oldu. 

 Erkek çocuk olarak Ömer, İbrahim, Yahya, İshak, Abdullah, Abdurrahman, İmran, Salih, Osman isimleri bildirilir. On iki kız çocuğu olduğu bildirilir.(20)

 Sa’d bin Ebi Vakkas, bütün gazalarda bulundu. Peygamberimiz (sav)’in yanından hiç ayrılmayanlardandı. 

 Peygamberimiz (sav)’den 171 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan 115 hadis Buhari ve Müslimde ittifakla yer almıştır. 

 Tarihi Karar

 Hz. Ebubekir, Ömer bin Hattab, Abdurrahman bin Avf, Osman bin Affan, Ali bin Ebu Talib, Sa’d bin Ebi Vekkas, Ubu Ubeyde bin Cerrah, Talha bin Ubedullah, Zübeyr bin Avam, Sa’îd bin Zeyd, Bedir Savaşı’na katılan ve katılmayan Ensar ve mühacirin ileri gelenlerini topladı, onlara şu konuşmayı yaptı:

 “Aziz ve celil olan Allah’ın nimetleri sayılamaz. Ameller O’nun vaat ettiği mükafatlar yanında hiçtir. 

 Hamdolsun O’na. Sizleri bir araya getirmiş, aranızı bulmuş, İslâm yoluna iletmiş ve şeytanı sizin yanınızdan kovmuştur. Kendisine şirk koşmanızı katiyen arzu etmez. Ondan başkasını kendinize ilah edinmeyiniz. Araplar bugün aynı ana babanın çocukları gibidirler.

 Ben Müslümanları Rumlarla savaşmak üzere Şam’a göndermeyi düşünüyorum. Gayem, Allah’ın Müslümanları daha da güçlendirmesi ve dinini her tarafa hakim kılmasıdır. Bu seferde Müslümanların şansları pek boldur. 

 Zira savaşta ölen Müslüman şehid olacaktır. İyiler için Allah katındaki mükafatlar çok daha hayırlıdır. Sağ kalan Müslüman ise dinin müdafii olarak yaşayacak ve Allah’ın mücahitlere vaat ettiği sevaba hak kazanacaktır. Benim görüşüm bu merkezdedir. Herkes görüşünü bana bildirsin.”

Hz. Ömer şu konuşmayı yaptı:

“Kullarından dilediğine pek bol hayırlar ihsan eden Allah’a hamdolsun.

Allah’a yemin ederim, hayırda yaptığımız bütün yarışları sen kazandın. İşte bu, büyük lutuf sahibi Allah’ın dilediği kimseye verdiği bir fazilettir.

And olsun, benim diyecek olduklarımı sen söyledin. Ve görüşlerinde çok isabet ettin. Allah seni hak yola iletsin. 

Orduyu düşman üzerine kıt’a kıt’a, suvarileri de peşpeşe guruplar halinde sevket. Orduları birbiri peşinden gönder. Allah mutlaka dinine yardımcı olacak, İslâmı ve Müslümanları muzaffer kılacaktır.”

Toplantıda bulunanların hepsi aynı şekilde konuştular. Rumlar üzerine ordular gönderilmesine karar verdiler. Son söz olarak Hz. Ebubekir şunları söyledi:

“Ey insanlar! Allah sizlere din olarak İslâm’ı lutfetmiş, cihad ile sizleri şereflendirmiştir. Sizleri bu din sayesinde bütün dinlerin saliklerine üstün kılmıştır. 

Şam’da Rumlarla savaşa hazır olun ey Allah’ın kulları! Ben size kumandanlar tayin ediyorum, sancaklar teslim ediyorum. Rabbinize itaat ediniz. Kumandanlarınızın emirlerine karşı gelmeyiniz. Niyetleriniz, yedikleriniz, içtikleriniz güzel olsun. Allah emirlerine itaat eden ve iyilikler yapan kulları ile beraberdir.”(21) 

Peygamberimiz (sav) zamanında Mute Savaşı ile Rumlarla başlayan savaş, yeniden başlıyordu. Savaş başladı. Dalga dalga devam etti. Müslümanlar hep galip geliyor, Rumlar mağlup oluyordu. 

Bizans imparatoru Herakliyus, Arapları toptan yok etmek için ikiyüz bin kişilik bir odu ile Yermuk’e kadar gelmişti. Bu arada Hz. Ebubekir vefat etmiş, Hz. Ömer halife olmuştu. Halife, Halid bin Velid’i başkomandanlıktan almış yerine Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı getirmişti. Müslüman ordusu 35 bin kişiden ibaretti. Durum son derece nazikti. 

Savaş düşman hücumu ile başladı. Dalga dalga gelen düşman hücumlarından karşı hücum yapılamıyordu. Saatler geçti. Savaş bütün hızı ile devam ediyordu. Düşmanda yorgunluk alametleri gören Kays bin Habira kumandasında süvari birliği aniden öyle bir hucüm etti ki düşman suvarileri kaçarken kendi askerlerini ezdi. 

Halid bin Velid, Said bin Zeyd kumandasındaki birlikler düşmanın merkezine hücum etti. Düşman bozuldu. Bir daha toparlanamadı. 35 bin kişilik İslâm ordusu Allah’ın yardımı ile 200 bin kişilik Rum ordusunu yok etti. Düşmanın zayiatı 75-100 bin ölü, Müslüman şehit 3 bin idi. İmparator Herakliyus “Elveda Suriye” dedi. Bizans’a kadar kaçtı...

İran cephesinde de savaşlar devam ediyordu. Hz. Ömer, bu cephenin komandanlığına Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a)’ı tayın etti. Sa’d, cesur, cömert, özü sözü doğru bir insandı. Savaşmasını bilirdi. 

 

Hz. Ömer’in Sa’d b. Ebi Vakkas’a Tavsiyeleri

Hz. Ömer, Sa’d bin Ebi Vakkas’a şu tavsiyeler de bulundu:

“Ya Sa’d, Vüheyb oğullarının Sa’d’ı! Rasulallah’ın dayısı ve arkadaşı olman, seni mağrur ederek, Allah’ın emirlerinden ayırmasın. Allah kötülüğü kötülükle gidermez. Fakat, kötülüğü iyilikle giderir. Allah ile kişi arasında, itaatten başka bir bağ yoktur. İnsanların şereflileri ve hakirleri Allah nazarında müsavidir. Allah onların Rabbidir. Onlar da Allah’ın kullarıdırlar. Allah’ın lütfuyla birbirlerinden üstün olurlar. İtaat ederek onun katındaki nimetlere kavuşurlar.

Rasülullah’ın Peygamber olmasından, aramızdan ayrılıncaya kadar, şahit olduğun durumlarını gözden geçir. Onları yapmaya çalış. Asıl kurtuluş yolu ondadır. Bunlar benim sana nasihatlerimdir.

Bunları yerine getirmez, bunlardan yüz çevirirsen, amellerin mahvolur, hüsrana uğrayanlardan olursun.”

“Ben seni Irak üzerine yürüyen orduya kumandan tayin ettim. Tavsiyelerimi tut. Güç ve arzu edilmeyen bir işin başına geldin. Doğruluktan başka hiç bir şey seni kurtaramaz. Kendini ve beraberindekileri iyiliğe alıştır. İyilikle işe başla. Adet haline gelen her şeyin bir başlangıcı vardır. Hayrın başı da sabırdır. Başına gelen bela ve musibetlere karşı sabırlı hem de çok sabırlı ol. 

Sabır, sana Allah korkusunu öğretir. İki hususta, Allah’a itaat ve günahlardan kaçınmada Allah’tan korkulacağını bil. O’na, dünyaya buğz edip, ahreti severek itaat eden gerçekten itaat etmiş olur. Dünyayı sevip, ahreti buğz ederek ona asi olan da, gerçek asi olmuş olur. Kalpler, hakikat hazineleridir. Allah bu hakikatleri kalplerden bazen gizli, bazen de aşikar olarak ortaya çıkarır. Aşikare olarak ortaya çıkardığı hakikatler, kendisini öven ve yerenin haklarını eşit olarak vermesinde gözükür. Gizli olarak ortaya çıkardığı hakikatlerse, kalpteki hikmetin dilde zuhuru ve insanlara sevgi şeklinde tezahür eder. 

Halk tarafından sevilmeyi ihmal etme. Çünkü peygamberler, Allah’tan, kendilerini halka sevdirmesi niyazında bulunmuşlardır. Allah sevdiği kulunu sevdirir. Sevmediği kulunu da sevdirmez. Sen de, bizzat kendinin ve emrinde çalışanların halk katında mevkilerinizle, Allah katındaki mevkiinizi tayin edebilirsiniz.”(22) 

 

Sa’d b.ebi Vakkas (r. a)’ın İlk Cihad Konuşması

Kadisiye Savaşı günü Sa’d Müslümanlara şöyle bir hitabede bulundu:

Allah’a hamd olsun. 

“Hiç şüphe yok Allah gerçek ilahtır. Kainatta onun hiçbir ortağı yoktur ve o hiçbir zaman sözünden dönmez. En büyük övgülere layık olan Allah:

“Tevrattan sonra Zebur’da yazmıştıkYer yüzüne salih kullarım varis olurlar”. (Enbiya Sûresi: 105) buyurmuştur. Burası Rabbinizin size va’dettiği, 3 seneden beri her şeyi ile size bağışladığı, sizin hakkınız olan topraklardır. 

Bugüne kadar, O’nun her türlü nimetinden tattınız, yediniz, onlardan vergiler topladınız, onları esir ettiniz, hülasa sizden önce burada bir kısım topraklar fetheden Müslümanların elde ettiklerini aynen elde ettiniz. 

Arapların eşrafı, ileri gelenleri, her kabilenin seçilmiş zatları ve geride kalanlardan daha şerefli olduğunuz halde, bunlar, karşınıza böyle bir ordu ile çıkmışlardır. Eğer dünyada zühd ve takva ile çalışır, ahrete de rağbet ederseniz, Allah size hem dünya, hem ahiret saadetlerini bahşeder. 

Savaş, hiç kimseyi eceline yaklaştıramaz. Eğer dağılırsanız, kendinizi küçük ve zayıf görürseniz, başarısızlığa uğrarsınız. Böylece ahiretinzi de tehlikeye düşürmüş olursunuz.”

Asım b. Amr (r. a) da Şu Konuşmayı Yaptı

“Burası, halkını Allah’ın emrinize amade kıldığı bir ülkedir. 3 seneden beri onlardan, sizden alamadıkları şeyleri alıyorsunuz. Siz her bakımdan en üstünsünüz. Eğer onlara karşı ciddiyetle bütün gücünüzle ve sabırla savaşır, çarpışırsanız Allah sizinle beraberdir. Onların bütün malları, kadınları, çocukları ve ülkeleri sizin olacaktır. Fakat tereddüt gösterir de başarısızlığa düşerseniz-Allah sizi öyle bir durumdan korusun- kendilerini ortadan kaldırmak için tekrar üzerlerine yürürsünüz korkusuyla hepinizi yok ederler. Allah’ın emirlerini yapmakta acele, hem de çok acele edin!

Zafer günlerini ve Allah’ın o günkü lütuflarını hatırlayın. Arkanızdaki toprakların, bitkisiz, sığınılacak ve kuvvet kazanılacak tek bir sığınağı olmayan çorak, boş yerler olduğunu görmüyor musunuz?Gayeniz ahiret olsun.”(23) 

Sa’d bin ebi Vakkas, savaş başlamadan önce Kisra’ya elçiler gönderdi. Elçiler görüşmek için izin istedi. Kisra izin verdi. Halk da çıkmış onların kıyafetlerine bakıyordu. Elbiseleri, omuzlarına atılmış birer ridadan ibaretti. Ellerinde kamçılar, ayaklarında çarıklar vardı. Onların zayıf atları ayaklarıyla yerleri eşeliyor ve buldukları şeyleri yiyorlardı. Halk bunların sayı ve teçhizat bakımından çok üstün olan kendi ordularını nasıl yenebileceklerine hayret ediyordu. 

Yezdücerd’in huzuruna girdiklerinde kral onları karşısına oturttu. Yezdücerd gururlu ve kaba biriydi. Kıyafetlerinden başlayarak elbiselerinin, çarıklarının ve kamçılarının isimlerini soruyordu. Onların sorulara verdikleri her cevabı bir uğur telakki ediyordu. 

“Sizi buraya getiren nedir?İç karışıklıklarla uğraşmamız mı size güç verdi?”diye sordu. Numan:

“Allah bize acıdı. Hayrı iyiyi gösteren ve onu yapmamızı emreden, şerri ve kötüyü tanıtan ve ondan kaçınmamızı isteyen bir Peygamber gönderdi. Kendisine uyana dünya ve ahiret mükafatını vaad etti. İslâm’a çağırdığı kabilelerin hemen hepsini iki gruba ayırdı. Birisi kabul edip ona yaklaşıyor, diğeri ise reddediyor ve ondan uzaklaşıyordu. Onun dinine seçkin insanlar giriyordu. Allah’ın dilediği kadar bir süre böyle devam etti. Sonra kendisine karşı gelen Araplarla savaşması emrolundu. Böyle yaptı. Neticede onun dinine iki şekilde giren oldu. Bir grup istemeyerek girdi fakat sonra girdiğine memnun oldu.. Diğerleri isteyerek girdiler ve imanları daha da sağlamlaştı. Onun getirmiş olduğu dinin bizim içinde bulunduğumuz düşmanlık ve sıkıntılı halden çok daha üstün ve faziletli olduğunu anladık. 

Rasulallah önce yakın olan milletleri İslâm’a davet etmemizi emretti. İşte sizi dinimize davet ediyoruz. O hak din olan ve güzeli güzel olarak çirkini de çirkin olarak gösteren İslâm’dır. 

Eğer dinimize girmeyi kabul etmezseniz size zararı daha az olan cizye vermeyi kabul edin. Onu da vermezseniz o zaman savaşa hazır olun. 

Eğer dinimizi kabul ederseniz Allah’ın kitabını verir sizi ondaki hükümlerle amel etmek üzere memleketinizi terk ederek işlerinizle baş başa bırakırız. Şayet cizye verirseniz bunu da kabul eder ve sizi himayemize alırız. Bunların hiçbirini yapmazsanız sizinle savaşırız”diye cevap verdi. 

Yezdücerd:

“Yeryüzünde sizden daha fena, daha az ve daha kötü huylu bir kavim görmedim. Bize karşı ayaklanmamanız için, yaşadığınız köy ve badiyeleri size bırakıyor ve size dokunmuyorduk. İranlılar sizinle savaşmak istemiyor. Herhalde siz de onlara karşı savaşmak istemezsiniz. Eğer sayınız çoğaldıysa bu durum sizi bize karşı gururlandırmasın. Eğer sizi buraya geçim sıkıntısı getirdiyse bolluk zamanınıza kadar size nafaka bağlayabiliriz. Reislerinize ikramda bulunur, sizi de giydirir ve size gayet iyi davranan bir vali tayin edebiliriz. ”dedi. Müslüman heyet sustu. Muğire ayağa kalktı. Ve söze başladı:

“Ey kral, bu gördüklerin Arapların kumandanları ve onların ileri gelenleridir. Onlar asil insanlardır. Bunun için asil insanların karşısında edeplerini muhafaza ederler. Yine asillere asiller ikram ve saygıda bulunur. Asillerin hukukuna yine asiller saygı duyar. Onlar bildikleri her şeyi sana anlatmazlar. Her sözüne de cevap vermezler. Onların yaptığı iyiliğin, ikramın eşi benzeri yoktur. Şimdi bana cevap ver: Sana ben konuşacağım. Onlar da bu konuşmanın şahitleri olacaklar. Onlar adına konuşuyorum. Bir kere bizi bilmediğim bir takım sıfatlarla niteledin. Bizden daha güç şartlar içinde yaşayan yoktur. Bu husustaki sözlerin doğru. Açlığımız bildiğin açlığa benzemez. Dikenleri ve kötü kokulu otları akrep ve yılanları yiyorduk. Tabii gıdamız da bunlar. Evimiz yeryüzüydü. Deve ve koyun yününden ördüğümüz şeyleri giyiyorduk . Birbirimizi öldürmek ve birbirimizin hakkına tecavüz etmek dinimiz olmuştu. Yiyecek kıtlığından dolayı bazılarımız kızlarını diri diri gömerdi. Önceki durumumuz bundan ibaretti. 

Allah bize aslını neslini bildiğimiz tanıdığımız kişiyi peygamber gönderdi. Onun memleketi topraklarımızın en güzel yeriydi. Soylarımızın en asillerinden, aile ocağı bizimkilerden, kabilesi kabilemizin en hayırlı kabilelerindendi. Şahsı itibariyle en hayırlımız, hayatında en doğru ve huyu en yumuşak olanımızdı. Bizi İslâm’a çağırdığında davetini ilk kabul eden arkadaşı ve kendisinden sonra ilk halife olan Ebu Bekir’dir. 

O, davet vazifesini yaptı, biz inadımızda direndik. O, doğruya çağırdıkça biz yalanladık... Neticede ona inananlar çoğaldı, biz azaldık. Dediğinden hiç sapmadı. Sonra Allah kalbimize onu tasdik etmeyi ve ona uymayı ilham etti. Onun vasıtasıyla Hak dine girmiş olduk. Bize Allah kelamından başka söz söylemedi. Emirleri de Allah’ın emirlerinden başka bir şey değildi. Bize Rabbimizin şöyle buyurduğunu tebliğ etti. 

“Benim Allah. Tekim. Ortağım yoktur. Hiç bir şey yok iken ben vardım. Her şey yok olacak ve ancak ben baki kalacağım. Her şeyi ben yarattım. Her şey sonunda yine bana dönecektir. Rahmetim size erişti. Bu sebeple size bu zatı Peygamber olarak gönderdim. Böylece size, ölümden sonra azabımdan kurtaracak ve kurtuluşa erdirecek yolu göstermiş oluyorum.”

İşte biz onun getirdiğinin doğru olduğuna ve Allah’tan geldiğine inandık. Yine Allah’ın şöyle buyurduğunu nakletti. Peygamber:

“Bu hususta kim size tabi olursa o da sizin sahip olduğunuz hak ve mükellefiyetlere sahiptir. Kim de kabul etmezse, ona cizye vermesini teklif edin ve cizye veren kimseyi kendi şahsınızı koruduğunuz gibi koruyun. Cizye vermeyi reddedenle de savaşın. Sizin aranızda doğru ve yanlışı tayin edecek olan benim. Sizden kim savaşta öldürülürse onu cennetime koyarım. Hayatta kalanlarınızı da düşmanına karşı galip getiririm. Şimdi ya isteğinle cizye vermek veya savaşmak, yahut da Müslüman olarak kurtulmak cihetlerinden birini seç” dedi. 

Bunun üzerine Yezdücerd:

“Bunları bana mı söylüyorsun?” dedi. Muğire:

“Benimle konuşana söylüyorum. Eğer benimle senden başka biri konuştuysa o zaman sana söylemiyorum.”

“Eğer elçiye zeval olmasaydı sizi muhakkak öldürürdüm. Söylediklerinizin hiç birini kabul etmiyorum. ” Sonra yanındakilere:

“Bir torba toprak getirin ve bunların en asilinin sırtına yükleyerek Medain’den çıkıncaya kadar sırtında taşıtın. Kumandanlarınıza gidin ve üzerine kendisini ve askerlerini Kadisiye hendeklerine gömsün ve hakkınızdan gelsin diye Rüstem’i gönderdiğimi söyleyin. Onu Sabur’un yaptığından daha korkuncunu yapsın diye memleketinize göndereceğim.”

Sonra:

“En asiliniz kim?”diye sordu. Cevap veren olmadı. Fakat biraz sonra içlerinden Asım b. Ömer toprağın kendisine yüklenmesini isteyerek cevap verdi. 

“Benim bunların en asili. Bunların efendisiyim, toprağı bana yükle. ”dedi. Yezdücerd:

“Bu mudur?” diye sordu. 

“Evet” dediler. 

Toprağı onun sırtına yükledi. Asım torba sırtında saraydan çıktı. Bineğinin yanına geldi. Atına yükledi. Sa’d’a götürmek üzere yola çıktı. Hepsini geride bırakarak Kudeys sarayını geçti ve:

“Halifeye zaferi müjdeleyin, Allah’ın izniyle kazandık” dedi. 

Sonra toprağı götürüp ülkesinin topraklarına kattı. Döndü ve Sa’d’ın huzuruna girerek olanları haber verdi. 

“Müjdeler olsun, yemin ederim ki Allah yurtlarının anahtarlarını bize verdi” dedi. 

Müslümanlar bu hadiseyi “İran’ı fethedecekleri” şeklinde yorumladılar.(24)

__________________

(18) Buhari Tecridi Sarih 4/414, 8/213

(19) Buhari Tecridi Sarih 8/212-214)

(20) Buhari Tecridi Sarih, 8/213, Müslim, 8/174)

(21) Hadislerle Müslümanlık 2/443-445)

(22) Hadislerle Müslümanlık 2/707)

(23) Hadislerle Müslümanlık 2/456-457, 4/1405)

(24) Hadislerle Müslümanlık 1/221

 

 

 

 

 

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle