MAKALE

İmam Ebû Hanîfe’ye Atfedilen Bir Söz Üzerine
YAZI BOYUTU :

Muhammed İMAMOĞLU

İslâm düşünce tarihi, bir bakıma görüşleriyle toplumu etkileyen ve şekillendiren nev-i şahsına münhasır şahsiyetlerin gayretlerinin ürünüdür diyebiliriz. Hiç kuşkusuz bu nev-i şahsına münhasır şahsiyetlerin başında imam Ebû Hanîfe gelmektedir. İmam Ebû Hanîfe, ortaya koyduğu görüşlerle sadece bir fıkıh mezhebinin kurucusu olmakla kalmamış, aynı zamanda İslâm düşüncesi üzerinde kalıcı bir etki meydana getirmiştir.Gerçekte Hanefîliği benimsemediği hâlde, Ebû Hanîfe’nin ve Hanefî mezhebinin otorite ve saygınlığından istifâde etmek isteyen bazı bid’atçı kişiler/gruplar hep olagelmiştir. Kendilerini ‘sûfî veya mutasavvıf’ olarak lanse eden bazı kişilerde bu ‘Son iki yılım olmasaydı Nûman helâk olmuştu.’ meâlinde bir sözü İmam Ebû Hanîfe’ye atfederek güyâ imam Ebû Hanîfe’nin saygınlığını kendi amaçları için kullanmak istemişlerdir. Yazımızın konusu olan İmam Ebû Hanîfe’ye atfedilen bu sözün keyfiyetini tahlille sınırlıdır.

İmam Ebû Hanîfe’ye
Atfedilen Bir Söz Üzerine

İSLÂM düşünce tarihi, bir bakıma görüşleriyle toplumu etkileyen ve şekillendiren nev-i şahsına münhasır şahsiyetlerin gayretlerinin ürünüdür diyebiliriz. Rasûlullah döneminden itibaren İslâm ümmetinin yüz yüze geldiği sorunları ele alan ve bu konuda görüşler serdeden nice âlim, ortaya koyduğu görüşlerle yalnızca kendi dönemlerini değil aynı zamanda çağlar ötesini etkileme gücüne sahip olabilmişlerdir. Hiç kuşkusuz bu nev-i şahsına münhasır şahsiyetlerin başında imam Ebû Hanîfe gelmektedir. İmam Ebû Hanîfe, ortaya koyduğu görüşlerle sadece bir fıkıh mezhebinin kurucusu olmakla kalmamış, aynı zamanda İslâm düşüncesi üzerinde kalıcı bir etki meydana getirmiştir.(1)

İtikatta ve amelde imâmımız olan Ebû Hanîfe rahimehullâh hakkında döneminden itibaren, değişik görüşteki birçok âlim ve müellif tarafından lehte ve aleyhte çok şey söylenmiş ve yazılmıştır. Hayatı ve görüşleriyle ilgili olarak teşekkül eden bu zengin menkıbe ve rivâyet birikimi içerisinde mezhep taassubunun ve diğer birçok âmilin yol açtığı birtakım aşırılıkların bulunması tabiidir.

İmam Ebû Hanîfe gerçekten de paylaşılamayan bir değerdir. Mutezile, Ehl-i Sünnet, tüm fıkıh geleneği, sûfîler, Şia’dan Zeydiyye, İmam Ebu Hanife’yi kendilerinden saymışlar ya da değerini takdir etmişlerdir. Bu sahiplenme günümüzde de devam etmektedir. Öyle ki kendilerini ‘Kur’an Müslümanı’ niteleyen Mustafa İslâmoğlu(2) ve Mehmet Okuyan(3) gibileri dâhi hevâî görüşlerine İmam Ebû Hanîfe’yi refere etmekteler.

Gerçekte Hanefîliği benimsemediği hâlde, Ebû Hanîfe’nin ve Hanefî mezhebinin otorite ve saygınlığından istifâde etmek isteyen bazı bid’atçı kişiler/gruplar hep olagelmiştir. Örneğin İsferâyînî, bu konuda şöyle der: “Ehl-i re’yden bazı türediler çıkıp Kaderiyye ve Râfıziyye’nin (Mu’tezile ve Şîa’nın) görüşlerine yapışmış ve onları taklid etmişlerdir. Bunlar, Ehl-i Sünnet’in kılıçlarından çekindikleri için sahip oldukları habîs itikâdı Ebû Hanîfe’ye nisbet edip onunla kendilerini gizlemeye çalışmışlardır. Bu görüşlerin Ebû Hanîfe’ye ait olduğu iddiası sizi aldatmasın. Zira Ebû Hanîfe, bunlardan ve bunların nisbet ettiği şeylerden berîdir.”(4)

Kendilerini ‘sûfî veya mutasavvıf’ olarak lanse eden bazı kişilerde bu meyanda ‘Son iki yılım olmasaydı Nûman helâk olmuştu.’ meâlinde bir sözü İmam Ebû Hanîfe’ye atfederek güyâ imam Ebû Hanîfe’nin saygınlığını kendi amaçları için kullanmak istemişlerdir.

Yazımızın konusu olan İmam Ebû Hanîfe’ye atfedilen cümleyi tahlil etmeden önce, imam Ebû Hanîfe rahimehullâh’ın hayat hikâyesini özetleyelim(5)

İmam-ı Âzam ‘en büyük İmam’ lâkabıyla bilinir.(6) Ebû Hanîfe künyesiyle meşhurdur.(7) Asıl adı Nu’mân b. Sâbit olup, 80/700 yılında Kûfe’de doğmuştur. Ailesinin Arap olmadığı hemen hemen kesin olmakla birlikte, onun Araplık dışında hangi millete mensup olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Fârisî veya Türk olduğu şeklinde değişik fikirler ileri sürülmektedir.(8)

İslâm’ın toplumsal hayata egemen olduğu bir ortamda yetişen imam Ebû Hanîfe, küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetti. Kırâatı, yedi kurrâdan biri olarak tanınan İmam Âsım (v.127/745)’dan aldı.(9) Kaynakların belirttiğine göre, imam Ebû Hanîfe, gençliğini ticaretle geçirdikten sonra İmam Şa’bî (v.104/722)’nin tavsiye ve desteğiyle öğrenimine devam etti. Arapça, edebiyat, sarf, nahiv ve şiir öğrendi. Yetiştiği Kûfe şehri ve bütün Irak bölgesi müslim-gayrimüslim birçok düşüncenin, itikadî fırkaların bulunduğu, itikatla ilgili ateşli tartışmaların yapıldığı rey ehlinin yerleştiği bir şehirdi. Rivâyete göre, görüştüğü ve kendilerinden istifâde ettiği âlimlerin sayısı 4000’e ulaşmıştır. Bunlar içerisinde en önde geleni Hammâd b. Ebî Süleyman (v.120/737)’dır.(10)

İmam Ebû Hanîfe, 102 (720) yılından itibaren hocasının vefatına kadar on sekiz yıl süreyle onun ders hâlkasına devam etmiş, en seçkin öğrencileri arasında yer almış, hocasının bulunmadığı zamanlarda ona vekâleten ders verecek seviyeye yükselmiştir. Hammâd’ın 120 (738) yılında ölümü üzerine, kırk yaşlarında iken arkadaşları ve öğrencilerin ısrarları üzerine hocasının yerine geçerek ders okutmaya başlamış, bu hocalığı bazı aralıklarla ölümüne kadar sürmüştür. Son derece vakarlı, mütevazı ve üstün anlayış sahibi olan imam Ebû Hanîfe’nin derslerine o günkü İslâm ülkesinin her tarafından öğrenciler katılmış ve etrafında geniş bir ders hâlkası oluşmuştur. Yetiştirdiği öğrencilerin sayısının birkaç bini bulduğu, bunlardan kırkının ictihad edecek dereceye ulaştığı belirtilir. İmam Ebû Hanîfe’nin ilmi, hocası Hammâd’ın aracılığıyla İbrâhim en-Nehaî ve Ebû Amr eş-Şa‘bî’den, dolayısıyla Mesrûk b. Ecda’, Kâdî Şüreyh, Esved b. Yezîd ve Alkame b. Kays’tan, bunların ilimleri de sahâbenin en âlimlerinden olan Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Mes’ûd ve Abdullah b. Abbas’tan gelmektedir. Esâsen imam Ebû Hanîfe’nin ictihadlarında bu silsilenin büyük tesiri görülür.

Onun Basra, Kûfe ve Irak bölgesinin ileri gelen üstatlarının hadis ve fıkıh meclislerine zaman zaman iştirak ettiği, 100’e yakın tâbiîn âlimiyle görüştüğü ve birçok kimseden hadis dinlediği rivâyet edilir. Seyahatleri sırasında bizzat Atâ b. Ebû Rebâh, İkrime ve Nâfi’den hadis dinlemiş, onlar vasıtasıyla Mekke ve Medine ilmini, özellikle Hz. Ömer, Abdullah b. Abbas gibi fakih sahâbîlerin görüş ve fetvalarını öğrenme imkânı bulmuştur. Çeşitli vesilelerle Mâlik b. Enes, Süfyân b. Uyeyne, İmam Zeyd b. Ali, Muhammed el-Bâkır, Abdullah b. Hasan b. Hasan, Ca’fer es-Sâdık da dâhil birçok âlimle görüşerek onlarla bilgi ve fikir alışverişinde bulunmuştur. Hatta imam Ebû Hanîfe, devrinin sapık fırka mensuplarının Câbir b. Yezîd el-Cu’fî gibi sahasında yetişkin olanlarıyla ve fikrî önderleriyle de görüşüp münâzara etmiştir. Hac münasebetiyle gittiği Mekke’de döneminin seçkin ilim adamlarıyla karşılaşarak görüş ve fetvalarını onlarla tartışma imkânı bulmuştur. Bütün bu temasların, imam Ebû Hanîfe’nin bilgi birikimine ve fıkhî meselelere bakış açısına önemli ölçüde katkısının bulunduğu açıktır.

Bütün biyografi ve tabakât kaynaklarının ittifakla dile getirdiklerine göre, dört büyük mezheb imâmı içerisinde Sahâbîlerden bazılarını gören, onlarla mülâkî olan sadece odur. Şâfiî fakîhi Ebû İshâk eş-Şîrâzî Sahâbeden dört kişiyle görüşmesinden dolayı İmam Ebû Hanîfe’yi Kûfe de yaşamış tâbiîler arasında zikreder. Bunlar; Enes b. Mâlik (v.93/711), Abdullah b. Ebî Evfâ el-Ensârî (v.87/705), Sehl b. Sa’d es-Sâidî (v.91/710) ve Ebû’t-Tufeyl Âmir b. Vâsile (v.100/718)’dir.(11)

İbn Ebi’l-Avvâm es-Sa‘dî ‘Fedâilü Ebî Hanîfe’ adlı eserinde de anlattığına göre,(12) imam Ebû Hanîfe, güzel sakallı, yakışıklı bir görünüme sahipti. Varlıklı bir kimse olduğu giyim-kuşamından da belli oluyordu. Güzel, temiz ve şık giyinir, güzel kokular kullanırdı. Kimi zamanlarda başına kalensüve denilen uzunca siyah bir başlık takardı. Bazen otuz dinar değerinde elbise giyer, ilim tahsil eden öğrencilerine de temiz ve şık giyinmeleri yönünde öğüt verirdi. Ama bunu yaparlarken daima âlimlik vakarıyla hareket etmelerini, bu konumda olan kimselerin diğer insanların nefretini çekecek görüntü ve davranışlardan sakınmaları yönünde uyarılarda bulunurdu.

En önde gelen talebesi Ebû Yûsuf’un anlattığına göre imam Ebû Hanîfe, dış görünüşü itibariyle orta boylu, güzel yüzlü olup, konuşması gâyet beliğ, sözleri insicamlı ve akıcıydı. Bu yüzden maksadını ve merâmını iyi ifâde ederdi.(13) Oğlu Hammâd babasını, “Uzunca boylu, az esmer, güzel ve yakışıklı bir yüze sahipti. Sürekli heybet ve vakarını korur, soru sorulmadıkça konuşmaz, gereksiz ve boş işlerden kaçınırdı.” biçiminde tanıtır.(14)

İmam Ebû Hanîfe yaşadığı asrın siyasî arenasında, Emevî devletinin yıkılışına Abbasî devletinin ise kuruluşuna şahit oldu. Bu devletlerin hâlife ve yöneticileriyle müspet menfi çeşitli münasebetleri oldu. Onun siyasî tavrı, toplum üzerindeki geniş nüfuzundan dolayı siyasî erk tarafından dikkate alınmaktaydı. İlmî otoritesini ve nüfuzunu kendi lehlerine kullanmak isteyen idarecilere, kendisine teklif edilen devlet görevlerini kabul etmeyerek müsaade etmedi. Emevî yöneticilerinin Arap ırkçılığına kayan tutumları, Ehl-i Beyt’e ve kendisinin de dâhil olduğu mevâliye karşı takip ettikleri politikalar imam Ebû Hanîfe’nin genelde muhâlif kanatta yer almasına sebep oldu. Özellikle zulme uğradığını gördüğü Ehl-i Beyt mensuplarının düzenlediği isyanlara, fikrî ve maddî destekte bulundu. Onun bu tutumu iktidarları rahatsız ettiği için, bazen fetva vermekten men edilmesine bazen de hapsedilip işkence görmesine yol açtı.

Fetihlerin İslâm bünyesine kattığı Arap olmayan unsurların, kendi kültürlerinden getirmiş oldukları birikimler, bir yandan yeni düşünce kapıları açarken bir yandan da birçok problemin doğmasına sebep oldu. İmam Ebû Hanîfe, farklı kökenli millet ve dinlere mensup insanların yaşadığı Kûfe şehrinde Müslümanların, günlük hayatta karşılaştıkları problemlere fetvâ almak için başvurdukları bir otoriteydi. Onun sorunlara getirdiği çözümler ve makul yaklaşımları, insanların onun etrafında kümelenmesini sağlamıştı. Bu da, ona haset eden ve fikirlerinden rahatsız olan muhâlefetin oluşmasının sebeplerinden biri oldu.

İslâm dünyası geçirdiği siyasî buhranlar sonucu çeşitli fırkalara ayrılmıştı. Bu fırkaların önder ve taraftarları, kendi düşüncelerinin doğruluğunu ispatlamak, kendi imam ve fırkalarının faziletlerini, diğerlerinin ise rezâletlerini ortaya koymak için Kur’ân, Sünnet ve sahabe hayatından deliller getirmeye, bazen bu kaynaklarda istediklerini bulamayanlar da “rivâyet ihdas etmeye” başladılar. İmam-ı Âzam bu faaliyetlerin en yoğun olduğu bir dönem ve bölgede yaşamaktaydı. İlmî kudreti ile asrının dinî otoritelerinden biri olan imam Ebû Hanîfe’nin çevresindeki bu cereyanlar, onun rivâyetlere karşı biraz daha temkinli hareket etmesine sebep oldu. İsnad ve tedvin hareketlerinin yeni yeni başladığı bu dönemde o, rivâyetleri kendi koyduğu kıstaslarla değerlendirmekteydi. Kendisine ulaşan bazı rivâyetleri (haberi vâhidleri), Kur’ân ile mütevatir ve meşhur sünneti referans kabul ederek değerlendirmeye tabi tutuyor ve bunlardan bir kısmını reddediyordu.(15) Onun bu yaklaşımı, mutaassıp ve hasetçi muhâlifleri tarafından yoğun bir şekilde eleştirilmesine yol açan hususlardan biri oldu.

Abbâsi emiri Halife Mansûr, imam Ebû Hanîfe’nin kendisine bağlılığını da denemek amacıyla yeni kurulan Bağdat şehrinin kadılığını ona teklif etmiştir. Bu teklifi kabul ettiğini ve görevinin çok kısa sürdüğünü söyleyenler varsa da daha sağlam rivâyetlere göre kadılığı kabul etmemiş, bunun sonucu olarak Bağdat’ta hapse atılmış, işkence edilmiş ve dövülmüştür. Ebû Hanîfe 150 yılının Şâban ayında (Eylül 767) Bağdat’ta vefat etti. Zehirlenerek öldürüldüğü ve hapisten cenazesinin çıktığı da söylenir. Ancak olayların gelişmesi, cenaze namazında hâlifenin bizzat bulunması göz önüne alınırsa, imam Ebû Hanîfe’nin hapisten çıktıktan bir süre sonra öldüğü şeklindeki rivâyeti tercih etmek gerekir. Böylece hâlife hâlk nazarında ağır bir töhmetten zâhiren de olsa kendini kurtarmıştır. Cenazesi vasiyeti üzerine Hayzürân Kabristanı’nın doğu tarafına defnedildi. Daha sonra Şerefülmülk Ebû Sa‘d el-Müstevfî tarafından 459 (1067) yılında üzerine bir türbe yaptırılıp çevresine de medrese inşa ettirilmiştir. Kabri bugün Bağdat’ta kendisine nisbetle Âzâmiye diye anılan mahâldedir.

İmam Ebû Hanîfe’nin hayatını böyle kısaca özetledikten sonra gelelim onun tasavvufla irtibâtına. İmam Ebû Hanîfe ve tasavvuf denince ilk akla gelen ona atfedilen sözdür. Tasavvufçuların ağızlarından düşürmediği bu sözü günümüzün yaşayan şeyhlerinden Osman Nuri Topbaş’(16) ın kaleminden nakledelim:

“Ebû Hanîfe Hazretleri; ömrünün son iki yılında Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin sâdık bir talebesi ve müridi oldu. Bu yıllar için; ‘Son iki yılım olmasaydı Nûman helâk olmuştu.’ diyerek Hak dostlarının sohbetinin ehemmiyetini dile getirmiştir.” (17)

Yukarıdaki ifâdeler, tarikat şeyhlerine intisab etmiş sofilerce ve hatta naklettiğimiz üzere bazı şeyhlerce tarikata girmenin gereğini ifâde etmek için, İmam-ı Âzam’a izâfe ederek çok kullandıkları bâtıl sözlerden biridir. Hemen ifâde edelim: Bu söz mânâ itibariyle yanlış ve kesinlikle Ebû Hanife rahmetullâhi aleyhe ait değildir. Bu büyük imama yapılan büyük bir iftirâdır. Böyle bir iddia hem aklen hem de naklen batıldır, imkânsızdır. İmam Ebû Hanîfe son iki senesinde İmam-ı Âzam olmadı. Zamanının en büyük fakihi olup, bugün dahi yeryüzü müslümanlarının en az yarısının kendisinin fıkhıyla Allah’a ibadet ettiği bir âlimin bütün mücadelesini, ilmini, fıkhını mahvolunacak bir hâl ve itikad olarak görmek, imam Ebû Hanîfe’nin İslâm âlemindeki itibarını istismar etmek isteyen bazı Şiîlerin bilerek ve bazı saf niyetli câhillerin düşünmeden attıkları bir iftirânın ürünüdür.(18)

Doğu ulemâsından (merhum) İsmail Çetin, kendisine ‘bu sözü İmam Ebû Hanîfe söylemiş midir?’ suâlini şöyle cevaplamıştır: “Oradaki ifâdenin Arapça aslı ‘Levlâ Sünnetân le heleke Nu’mân’dır. Yani “İki Sünnet olmasaydı Numan helak olurdu” demektir. Bu iki sünnetten kasıt nedir? 1-Rasûlullah’ın (Aleyhissalatu vesselam) sünneti. 2-Ashabın Sünneti’dir. İrbâd bin Sâriye’den gelen bir hadiste: “Muhakkak benden sonra sizden kim yaşarsa, elbette birçok ihtilaflar görecektir. İş böyle olunca, size sünnetim ve sünnetimle amel edip nefislerini kemale erdiren, Allah Teâlâ’nın onları hak ve doğruya ilettiği Halifelerin sünneti gerek”(19) buyrularak ikinci sünnete de işaret edilmiştir. İmam Ebû Hanîfe’nin ifâdesi “Eğer Rasûlullah’ın (Aleyhissalatu vesselam) ve ashâbının Sünneti, amelleri, fiilleri, sözleri, yolları olmasaydı, helak olmuştum” manasında olduğu hâlde, sonradan câhilin biri “Sünnetan”(İki Sünnet) ifâdesini “senetân” (İki sene) olarak okumuş ve bu söz câhiller arasında yayılmıştır. İmam Ca’fer’in babası İmam Muhammed Bâkır, İmam-ı Âzam’ın hadiste şeyhlerindendir. Ondan hadis almıştır. Hal böyleyken nasıl olur da İmam-ı Câfer’i son iki senesinde tanımış olsun?(20)

İmam Ebû Hanîfe’nin böyle bir şey dediğine dair hiçbir güvenilir kaynakta bilgi yoktur, bunu diyen geçmiş yüzyılda Hanefi mezhebinin en önemli temsilcilerinden olan Muhammed Zâhid el-Kevserî’dir.(21)

Ayrıca şunu da ilâve edelim, pek çok kaynağa göre İmam Ca’fer Sâdık(22), İmam Ebû Hanîfe’den 2 yıl önce vefat etmiştir. Dolayısıyla İmam-ı Âzam’ın son iki senesinde ona intisap etmesi ve İmam-ı Âzam’a şeyhlik yapması mümkün değil! Hurâfe uydururken bari doğum ve vefat tarihlerine baksalar. Nerde! Nasıl olsa bu hikâyeyi okuyacak veya dinleyecek olanlar daha câhil.

Bu konuyu araştırırken yine Osman Nuri Topbaş’ın yazısında rastladığımız şu rivâyeti de aktaralım: “Anlatıldığına göre, bir gün Hak dostlarından İbrahim bin Edhem’in yolu İmâm-ı Âzam Hazretleri’ne uğradı. Ebû Hanîfe’nin etrafındakiler, İbrahim bin Edhem’e garipseyici ve küçümseyici şekilde baktılar. İmâm-ı Âzam rahmetullâhi aleyh bu hâli gördü ve İbrahim bin Edhem’e; “–Buyurun efendimiz, meclisimize şeref veriniz!” diye seslendi. İbrahim bin Edhem, mahcup bir edâ ile selâm verip geçti. Etrafındakiler, İmâm-ı Âzam’a sordu: “–Bu perişan adam, efendilik ve büyüklük sıfatına ne bakımdan lâyıktır? Sizin gibi bir zât, ona nasıl; ‘Efendimiz’ der?” Bunun üzerine İmâm-ı Âzam, şu mütevâzı cevâbı verdi: “–O; dâimî bir sûrette Allah ile meşgul, biz ise işin zâhiriyle ve ifâdesiyle meşgulüz…”(23)

Yine menkıbe kitaplarında yer alan ve aslı astarı olmayan bir nakil. İlim ehlini küçük gören güyâ Allah dostları olarak nitelenen kişileri öven bir yaklaşım. Hâlbuki İmam Ebû Hanîfe’nin evliyâ kavramına yüklediği anlamı Ali Pekcan Hoca’nın kaleminden nakledelim: “İmam Ebû Hanîfe’nin yaşadığı dönemde ilim öğrenmeden zühd ve takva iddiasında bulunanların sayısı oldukça artmıştı. Bu sözde zâhitler, şer’i ilimler sahasında hizmet veren ulemayı, zâhircilikle, dinin özüyle değil sadece kabuğuyla meşgul olmakla suçluyorlar, hâlkın âlimlere olan güven ve itimadını ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. İşte selef âlimleri bu sapmayı tespit etmişler, bu konuda yanlış anlayışlar olabileceği konusunda ilim yolcularına uyarılarda bulunmuşlardır. Bu yanlış anlayışı ret babında İmam Nevevî (v.676/1277) Hatîb el-Bağdadî (v.463/1070)’den(24) hem İmam Ebû Hanîfe’den hem de İmam Şâfiî’den onların şu tespitini nakleder: “Eğer Allah’ın velîleri ulemâ ve fukahâ değilse, [yeryüzünde] Allah’ın hiçbir velîsi yok demektir.” İmam Şâfiî’den yapılan bir başka rivâyete göre yukarıdaki ifâde, ‘fukahâ’dan amel edenler’(25) biçiminde kayıtlı olarak gelmiştir.”(26)

Şurası bir hakikattir ki, İmam Ebû Hanîfe’nin yaşadığı dönemde şu an çokça tartışılan râbıta, istimdâd, vahdet-i vücud, nûr-u Muhammedî meseleleri gündemde olmadığı için, kitaplarında bu konular yer almamaktadır. Sadece tevessül konusunda şu sözleri nakledilmiştir: “Ebû Hanîfe dedi ki: ‘Bir kimsenin Yüce Allah’a ancak onu vesile kılarak ve ancak Yüce Allah’ın şu buyruğundan anlaşıldığı üzere emrolunmuş ve izin verilmiş surette duâ etmesi gerekir: ‘En güzel isimler Allah’ındır. O hâlde O’na bunlarla duâ edin. Onun isimlerinde eğriliğe sapanları terkedin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını çekecektir.’ (A’raf, 180)”(27) “Duâ eden kimsenin filânın hakkı için yahut peygamberlerinin ve rasûllerinin hakkı için Beyt-i Haram’ın ve Meş’ar-i Haram’ın hakkı için senden dilekte bulunuyorum demesi mekruhtur.”(28) “Herhangi bir kimsenin Allah’a ancak onu vesile ederek duâ etmesi gerekir. Bir kimsenin senin Arşının izzet noktaları hakkı için yahutta mahlûkatının hakkı için demesini mekruh görüyorum.”(29)

Tevessül meselesinde bile bu kadar titiz olan İmam Ebû Hanîfe’nin istigâse ve istimdâd gibi meselelerdeki hükmünü tahmin etmek zor değil.

Selef âlimlerinden bazıları tasavvufu, ‘İslâm’ın amel, ibadet, taat, takvâ, ahlak ve edep boyutu’ olarak değerlendirmişlerdir. Bu anlamda İmam Ebu Hanîfe’den örnekler vermek istiyoruz:

İmam Ebû Hanîfe’nin biyografisine yer veren bütün kaynaklar, onun düzenli ve yoğun bir ibâdet hayatı olduğunda müttefiktirler. Hafız Zehebî, bu hususun tevâtürle sabit olduğunu kaydeder.(30) İbn Receb de ünlü eseri Letâif’te selef-i sâlihîn’in ibâdet ve taatlerinden bahsederken ilmiyle âmil olması bakımından İmam Ebû Hanîfe’den övgüyle bahseder.(31) Yezîd b. Kümeyt anlatıyor: “Bir gün İmam Ebû Hanîfe sahip olduğu dükkâna geldi. Orada çalışan bir çırak rengârenk kumaşları İmam’ın önüne açtı. Bu sırada (kumaşların çeşitliliğinden etkilenmiş olacak ki, içini çekerek) “Allah’ım senden cenneti istiyoruz!” dedi. Ebû Hanîfe bunu duyunca ağlamaya başladı, başını önüne eğdi, ardından derhâl dükkânın kapatılmasını istedi. Hızlıca başını örttü (Sonra da evine gitti). Ertesi gün olunca ben yanına gittim. Bana: “Ey dostum, biz ne kadar cüretliyiz! Birimiz Allah’tan cenneti istiyor! Hâlbuki Yüce Allah cenneti kendisinden razı olduklarına vereceğini vaad etmiştir. Bizim gibiler de kalkıp ondan bizleri kolayca af etmesini istiyoruz!” diye hayıflandı.(32)

Çok ibâdet ettiği yüzüne vururdu. İmam Ca’fer-i Sâdık’ın oğlu Mûsâ el-Kâzım, bir defasında imam Ebû Hanîfe’nin yüzüne bakar, sen Numân olmalısın, der, O da, evet der, ben Numan’ım. Bunu nereden anladın? diye sorar. O da: “Yüce Allah şöyle buyurmamış mıdır? “Onlar, yüzlerindeki secde izleriyle tanınırlar!”(33)

İmam Ebû Hanîfe, zühd ve verâsından dolayı küçük de olsa her olaydan kendisine mutlaka bir ders çıkarmaya çalışırdı. Mesela bir gün yoldan geçerken çamurda toprakla oynayan bir çocuk gördü ve onu: “Dikkat et. Sakın düşmeyesin!” diye uyardı. Çocuk: “Benim düşmem basittir, düşersem yalnız ben düşerim kendime yazık ederim. Asıl sen dikkatli ol. Zira senin ayağın kayarsa, sana tâbi olup peşinden gelenlerin tamamının ayağı kayar. Bunların hepsini bulundukları kötü hâlden çıkarmak da çok zor olur” dedi. Ebû Hanîfe küçük bir çocuğun bu sözleri karşısında hayranlığını gizleyemedi. Ardından ağlayarak talebelerine: “Şâyet size bir mesele, bir hâdise zâhir olur ve daha açık bir delil ortaya çıkarsa, o hususta bana tâbi olmayınız, beni taklid etmeyiniz” dedi.(34)

Sehl b. Müzâhim şöyle anlattı: “Bir defasında Ebû Hanîfe’nin evine gittim. Yerde yaygı olarak sadece hasır seriliydi. Kendine, bunca geniş aileniz varken ne dünyalık ne de makam kabul ediniyorsunuz, denildi: O da: “Zâriyât suresi 22. âyetini okuyarak, ailem için Allah bana kâfidir. Bana bir ayda gıda için iki dirhem yetmektedir. Allah’ın hesap soracağı şeyi niye boşuna biriktireyim ki?! Kişi toplayıp biriktirdiği maldan –ister itaatte ister isyanda sarf etmiş olsun- Allah katında sorguya çekilecektir. Herkesin rızkına Yüce Allah kâfi değil midir?”(35)

Döneminin ileri gelen âlimlerinden Hasan b. Salih şöyle demiştir: “Allah rahmet eylesin, Ebû Hanîfe çok verâ’lı idi; Harama düşme korkusuyla ve şüpheden kurtulmak için birçok helâli terk ederdi. Kendisini ve ilmini şüpheli şeylerden korumakta onun kadar hassasiyet gösteren bir fakîh görmedim. Bütün hazırlığı kabir hayatı içindi…”(36)

Hasan b. İsmail babasından şunları rivâyet etmektedir: “Bir gün Hârûnürreşîd’in yanında oturuyordum ki o esnada yanımıza Kadı Ebû Yûsuf(37) girdi. Hârun ona dedi ki: ‘Ebû Hanîfe’nin özelliklerinden bize bahset.’ Ebû Yûsuf: ‘Allah’a yemin olsun ki haramlardan kaçınmada çok titizdi. Dünyaya önem veren insanlarla oturup kalkmazdı. Çoğu zaman susmayı tercih ederdi. Devamlı tefekkür ederdi. Ağzından mâlayâni laflar çıkmaz, boş konuşmazdı. Soru sorulduğunda cevabı biliyorsa o anda verirdi. Ey Müminlerin emîri! Ben onu hep kendini ve dinini koruyan, insanlar yerine kendi nefsinin tezkiyesiyle meşgul olan biri olarak bildim. Herkes hakkında hayırdan başka bir şey konuşmazdı.’ Hârûnürreşîd: ‘Bu sâlihlerin ahlakıdır.’ diye karşılık verdi.”(38)

İlimse ilim, amelse amel, edepse edep. Bu saydıklarımız tasavvuf ise, gerçek tasavvufçu İmam Ebu Hanife’dir. Yok, eğer bâtıl tevessüller, şeyhten medet ummalar, vahdet-i vücud sapkınlığı ise İmam Ebû Hanîfe böyle bir tasavvuftan berîdir.

Yazımızı İmam Ebû Hanîfe’nin çağdaşlarından ünlü zâhid Mekkeli Abdülazîz b. Ebî Ravvâd’ın şu tesbitiyle kapatalım: “Ebû Hanîfe’yi seven, Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebindedir. Ona buğz eden, kötüleyen bid’at sahibidir. Ebû Hanîfe bizimle insanlar arasında miyardır (ölçüdür). Onu sevenin, ona yüzünü dönenin Ehl-i sünnet olduğunu; buğz edenin bid’at sahibi olduğunu anlarız.”(39)

___________________

(1) Muhammed İmamoğlu, İhyâ mı İmhâ mı?, s.137, Nuhbe Yayınları, Ankara, 2017

(2) “Mürtedin öldürüleceğini, namaz kılmayanın hapsedileceğini, zina eden evlinin recmedileceğini söyleyen bir insanın Kur’an’ı anlamadığını iddia eden Caner Taslaman isimli akademisyeni, Ebubekir Sifil’le çıktığı tartışma proğramında desteklemek için ‘Caner Kardeşim, sabır! Bu zihniyet İmam Azam Ebu Hanifeye ne yapmışsa, Ebu Hanifenin rey-akıl-tahkik yolunu sürdürenlere de aynısını yapıyor’(24 Temmuz 2017) diye destek tweti atan Mustafa İslâmoğlu mu ‘Ebû Hanîfe’ yolunun yolcusu!!!

(3) Mehmet Okuyan, ‘Kur’ân-ı Kerîm’e Göre Kabir Azabı Var mı?, Sidre Yayınları’ kitabında hadisleri kabul etmede tek kriterin Kur’an’a arz olduğunu, hadisleri esas alıp Kur’an’ı değil, Kur’an’ı esas alıp hadisleri değerlendirmek gerektiğini vurgulamıştır. İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin rivâyetlere yaklaşım tarzını örnek veren müellif, bu noktada referansının Ebû Hanife olduğunu belirtmiştir.(s. 260-267 ) İmam Ebû Hanîfe’nin, daha henüz hadislerin toplanmasının gerçekleşmediği, hadislerin ayıklanmasının tamamlanmadığı bir zamanda bir yöntem olarak seçtiği bu tavrı benimseyebilir, kendi zamanının şartları gereği yerinde ve olması gereken bir uygulama olduğuna kanaat getirebiliriz. Ancak şunu da iyi bilmeliyiz ki böyle bir yöntemi kullanan İmam Ebû Hanîfe’nin kabir hayatına dair düşünceleri gâyet nettir. İmam El-Fıkhu’l-Ekber isimli eserinde kabir hayatının ruh ve beden ortaklığında olacağını, el-Vasiyye adlı eserinde de hakkında hadis olması hasebiyle Münker ve Nekir’in suallerinin hak ve vâki olduğunu söylemektedir. Kur’ân’dan kabir azabına dair getirdiği iki delilin de açık olduğunu, te’vîl ve tefsirinin de tenzîli gibi olduğu gerekçesiyle bir kimsenin “ben âyeti değil yapılan te’vili ve tefsirini kabul etmiyorum” şeklindeki yaklaşımının onu küfre sürükleyeceğini söylemektedir. Bakınız: Beyazîzade Ahmed Efendi, İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin İtikadî Görüşleri, çeviri: İlyas Çelebi, İFAV, İstanbul 2010, s.150-151.

(4) İsferâyînî, et-Tabsîr fi’d-Dîn ve Temyîzi’l-Fırkati’n-Nâciyeti ani’l-Firaki’l-Hâlikîn, S.114, Matbaatü’l-Envâr, Kahire 1359/1940

(5) Mustafa Uzunpostalcı, ‘Ebû Hanife’, Diyanet İslâm Ansiklopedisi, c.10, s.131-140, İstanbul, 1994; İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebû Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefî Mezhebinin Hadis Metodu, Ankara, 1994; Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, (ç. Osman Keskioğlu), İstanbul, 1970; Ali Pekcan, İmam-ı Azam Ebu Hanife Fıkhın Bedene Bürünüşü, Gelenek Yayınları, İstanbul, 2010

(6 ) Bu sıfatı veren sadece Hanefî mezhebine bağlı kimseler değildir. Örneğin Şâfiî mezhebinden Hâfız Zehebî, İmam Ebû Hanifeyi bu sıfat ile anar. Bkz. Tezkiratü’l-Huffâz, thk Zekeriya Umeyrât, Beyrut 1998, c.1, s. 127

(7) Ebû Hanîfe onun künyesi olarak zikrediliyorsa da Hanîfe adında bir kızının, hatta oğlu Hammâd’dan başka çocuğunun bulunmadığı bilinmektedir. Bu şekilde anılması, Iraklılar arasında ‘hanîfe’ denilen bir tür divit veya yazı hokkasını devamlı yanında taşıması veya hanîf kelimesinin sözlük anlamından hareketle haktan ve istikametten ayrılmayan bir kimse olmasıyla izâh edilmiştir. Buna göre “Ebû Hanîfe”yi gerçek anlamda künye değil bir lakap ve sıfat olarak kabul etmek gerekir.

(8) Zehebî, Siyeru ‘Alâmi’n-Nübelâ, c.6, s.390 vd., Beyrut 1990 (7.Baskı)

(9) İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.9, s.405, Beyrut 1990; İbn Hacer Heytemî, el-Hayratu’l Hisân fî Menâkıbi’l-İmâmi’l-A’zam Ebî Hanîfe en-Nu’mân, Beyrut 1983, s.37 vd.

(10) Ali Pekcan, İmam A‘zam Ebû Hanîfe’nin Kişisel ve Toplumsal Yaşamına Bir Bakış, s.13, İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi, Sayı:19, Konya, 2012

İmam Ebû Hanîfe de bu mümtaz hocasına çok hürmet ederdi ve bu meyanda: “Ben, hocam Hammâd öldüğünden beri, kıldığım her namazın ardından anam babam ile birlikte hep kendisine duâ eder, Yüce Allah’tan onu bağışlamasını dilerim. Aslında ben, sadece bana ilim öğretenlere değil, kendisine ilim öğrettiklerime de duâ eder mağfiret dilerim” demiştir.( Sâlihî, Ukûdü’l-Cümân fî Menâkıbi’l-İmam el-Âzam, s. 293, 1394, Medine-i Münevvere )

(11) Ebû İshak Şîrâzî, Tabakâtü’l-Fukahâ, s.87-88, Dâru’l-Kalem, Beyrut; Ayrıca bkz. Vâsıtî, Mecmau’l-’Ahbâb ve Tezkiratü Üli’l-Elbâb, c.3, s.332, Dâru’l-Minhâc, 2003

(12) İbn Ebi’l-Avâm, Fedâilü Ebî Hanîfe, s.45-49, Mekke el-Mükerreme, I. Baskı, 2010

(13) Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, c.6, s. 399

(14) Ali Pekcan, İmam A‘zam Ebû Hanîfe’nin Kişisel ve Toplumsal Yaşamina Bir Bakış, s.12

(15) Ebû Hanîfe’nin arz yöntemi yaygın anlayışın aksine sadece Kur’ân’ın zâhirine dayanmaz. Değişik kaynaklardaki ifâdeler birleştirildiğinde, Ebû Hanîfe’deki arz yönteminin iki kutuplu olduğu; yani hem Kitab hem de Mâruf Sünnet’e dayanan bir yöntem olduğu anlaşılmaktadır. Ebû Hanîfe, ‘el-Âlim ve’l-Müteallim’ adlı risâlesinde, “zinâ edenin imandan çıktığını” anlatan hadisin Kur’ân’a arzdan dolayı kabul edilemeyeceğini belirtmektedir.( el-Âlim ve’l-Muteallim, s. 24-25) Ebû Hanîfe’nin el-Âsâr’da kendi senediyle aktardığı hadis ise şöyledir: “Abdullah b. Ebî Habîbe der ki: Allah Rasûlü’nün sahâbîsi Ebu’d-Derdâ’nın şöyle dediğini duydum: Terkisinde olduğum bir sırada Rasûlullah şöyle buyurdu: ‘Ey Ebu’d-Derdâ! Kim Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şehâdet ederse Cennet kendisine vacip olur.’ Ben: ‘Zinâ edip hırsızlık yapsa da mı?!’ diye sordum. Allah Rasûlü sükût etti. Bir süre yürüdükten sonra tekrar: ‘Kim Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şehâdet ederse Cennet kendisine vacip olur’ buyurdu. Ben: ‘Zinâ edip hırsızlık yapsa da mı?!’ diye sordum. Bunun üzerine Allah Rasûlü şöyle cevap verdi: ‘Ebu’d Derdâ istemese de evet! Zinâ edip hırsızlık yapsa da...”( Şeybânî, Kitâbu’l-Âsâr, s. 244) el-Âlim ve’l-Müteallim’de Kur’ân’a arzdan dolayı reddedilen rivâyette ‘zinâ ile imanın gittiği’ anlatılırken, bu hadiste şehâdet getiren kimsenin, zinâya rağmen mü’min kaldığı ve (netice itibariyle) Cennete gireceği belirtilmektedir. Ebû Hanîfe’nin konuyla ilgili aktardığı ikinci hadis şöyledir: “Abdülkerîm b. Ebi’l Muhârik’in naklettiğine göre Tâvus şöyle demiştir: Adamın biri İbn Ömer (r.a.)’in yanına geldi ve: ‘Ey Ebû Abdirrahmân! Kilitlerimizi çalıp kapılarımızı açan şu insanlar hakkında ne dersin? Bunlar kâfir mi?’ diye sordu. İbn Ömer: ‘Hayır’ dedi. Adam: ‘Peki Kur’ân’ı te’vîl eden ve bizi tekfîr edip kanımızı helâl sayanlar hakkında ne dersin? Bunlar kâfir mi?’ dedi. İbn Ömer cevâben şöyle dedi: Hayır, onlar Allah’a şirk koşmadıkça kâfir sayılmazlar.”( Şeybânî, Kitâbu’l-Âsâr, s. 244) Ebû Hanîfe’nin sözkonusu zinâ rivâyetini reddederken bu hadislerde anlatılan içeriği hesaba katmadan sadece Kur’ân’ın zâhirî delâletinden hareketle konuştuğunu söylemek doğru olmasa gerektir. Kanaatimizce o, mezkûr hadisi reddederken, Kur’ânî delâletin yanı sıra bu hadislerdeki sarîh muhtevâyı da göz önünde bulundurarak konuşmuştur. Başka bir ifâdeyle el-Âsâr’daki ifâdeler, Ebû Hanîfe’nin zinâ rivâyeti konusundaki malûmâtının, âyetlerin zâhirî delâletiyle sınırlı olmadığını göstermektedir. Konuyla ilgili ifâdelerin toplamından, Ebû Hanîfe’nin mezkûr rivâyeti hem Kitab’a hem de Sünnet’e arz ettiği anlaşılmaktadır. Bak: Metin Yiğit, İlk Dönem Hanefi Kaynaklarına Göre Ebû Hanîfe’nin Usûl Anlayışında Sünnet, s.80-81, İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi, Sayı:19, Konya, 2012

(16) Osman Nuri Topbaş, Nakşıbendî tarikatına bağlı Erenköy cemaati diye bilinen grubun lideridir. Yaptığı “Son zamanlarda şahsım hakkında yapılan birtakım aşırı iltifatlarla dolu, şiir ve ilâhilerle süslenmiş, çeşitli resim, slayt ve videolar internette yayınlanıp yayılmaktadır. İyi niyetle de yapılmış olsa, bu tür aşırı iltifat ihtiva eden yayınları aslâ tasvip etmediğimin, bunlara hiçbir şekilde izin ve rızam olmadığının, o yayınlarda ifâde edilen aşırı yüceltmelerle uzaktan-yakından bir alâkamın bulunmadığının, siz kardeşlerim tarafından bilinmesini arzu ederim.” açıklamasıyla takdir toplayan bir şeyhtir. Ama tasavvufun genel seyri, râbıta, vahdet-i vücud konularında tasavvufun kirlenmelerine kapılmıştır.

(17) http://www.osmannuritopbas.com/ilim-ibadet-ve-ihlasta-en-buyuk-imam-imam-i-azam-ebu-hanife-rahmetullahi-aleyh.html

Hiçbir sahih kaynakta yer almayan bu bilgi, tasavvufçulara ait bir tasavvuf sitesinde şöyle nakledilmekte: “İmam-ı Âzam Hazretleri, Câfer-i Sâdık Hazretlerinin sohbetlerine gitmezdi ama her gördüğü yerde büyük bir saygıyla selâm verir, hatırını sorardı. Yine bir gün ölmeden bir buçuk iki sene evvel, İmam-ı Âzam Hazretleri, yine böyle bir selâm verdi, hatır sordu, o sırada Cafer-i Sâdık Hazretleri: ‘‘Sen İslâmiyet’e çok hizmet ettin, çok büyük de gayret sahibisin ama bilmen lâzım gelen başka şeyler de var’’, dedi. Elini yüzüne sürerek gözlerini kapattı ve sonra tekrar açtı, nazar etti, ondan sonra İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, koşarak evine gitti. Tahammül edemedi. İmamı Azam Hazretleri ömrünün son iki yılında böylece tasavvufa yönelmiş ve bu dönemi kastederek “iki yıl olmasaydı Nu’man helak olmuştu” dediği rivâyet olunur. Bunun yorumu olarak, mânâ ilimlerinde şöyle deniliyor: Câfer-i Sâdık Hazretleri, İmam-ı Âzam Hazretlerine nazar ederek zaman ve mekânı aşırdı. Yani zamanın öncesine ve sonrasına götürdü geldi. Medine’ye götürdü. Efendimizi vücut olarak seyrettirdi. Artık bunların karşısında bir ilimden bahsetmenin câiz olmayacağı hükmüne varan İmam-ı Âzam Hazretleri de bütün ilmî varlığını inkâr etti derler. Mânâ ilimlerinde böyle yorumlarlar.” (http://hâlvetiramazani.com/imam_caferi_sadik.php?sayfa=2) Pes yani pes. Uydurmanın bu kadarına...

(18) Muhammed İmamoğlu, A.g.e., s.145

(19) Ebû Dâvud; hn: 4607, Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned; hn: 17114

(20) http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=4139&ctgr_id=59

(21) Kevserî, Irgamu`l-merîd, s. 41

(22) Tam adı Ca’fer b. Muhammed el-Bâkır b. Alî Zeynil Abidîn’dir. 80 (699) veya 83 (702) yılında Medine’de doğdu. Babası İsnâaşeriyye’nin beşinci imamı Muhammed el-Bâkırdır. Emevî ve Abbâsî devirlerini idrak eden ve mensubu olduğu Hâşimîler’in imamı olarak onların durumunu korumaya çalışan Ca’fer, amcası Zeyd b. Ali’nin isyan edip öldürülmesinden sonra (122/740) ağırlaşan şartların tesiriyle siyasetten tamamen uzaklaşmış, Medine’de ilimle meşgul olmuş ve bu şekilde Emevîler’in baskılarından kurtulabilmiştir. Ca’fer es-Sâdık 148 (748) Medine’de vefat etti. Şiî rivâyetler onun Abbâsî Halifesi Ebû Ca‘fer el-Mansûr tarafından zehirlenerek öldürüldüğü şeklindedir. Cenazesi Cennetü’l-Bakı’da babası Muhammed el-Bâkır ve dedesi Zeynelâbidîn’in kabirlerinin yanına defnedildi. Ehl-i sünnet kaynakları, İmam Ca’fer’i hadisle uğraşan, fıkıhta müctehid derecesine ulaşmış, sezgi gücü yüksek, doğru sözlü, nakline ve görüşlerine güvenilir bir hadis ve fıkıh âlimi olarak değerlendirmektedir. Ancak onun ismini ve nesebini kullanan İsnâaşeriyye’ye göre o ‘bütün gizli, felsefî, tasavvufî, fıkhî, kimyevî ve tabii ilimlere, ayrıca Zebur, Tevrat, İncil’e ve İbrâhim’in suhufuna, Hz. Fâtıma’nın mushafına, her türlü helâl ve harama, geçmiş ve gelecekteki bilgi ve haberleri ihtiva eden cefr ilmine vâkıftır; ilâhî ilimlerin taşıyıcısı ve Şîa’nın altıncı imamıdır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan Mûsâ ve Hızır kıssasındaki ihtilâfta her ikisinin de haberdar olmadığı hususları bilen, başlangıçtan kıyamete kadar olmuş ve olacak her şeyi Hz. Peygamber’den veraset yoluyla öğrenmiş olan kimsedir.’ Bu hususlarda kendisine isnat edilen görüş, bilgi ve eserlerin çoğu, aslında sonraki Şiî-Bâtınî zümrelere ait olup Ca’fer’in bütün müslümanlar nezdinde saygı gören kişiliğini istismar etmek üzere ona izâfe edilmiştir. Nitekim Buhârî’nin, Ca’fer’in yanına girip çıkanların onun ağzından hadis uydurduklarını göz önünde bulundurarak ondan nakledilen hadislere itibar etmemesi de daha hayatta iken çevresinin kendisi hakkında yakıştırmalar yapmaya başladığını göstermektedir. Geniş bilgi için bak: Diyanet İslâm Ansiklopedisi, c.7, 1-3, İstanbul, 1993.

(23) http://www.osmannuritopbas.com/ilim-ibadet-ve-ihlasta-en-buyuk-imam-imam-i-azam-ebu-hanife-rahmetullahi-aleyh.html

(24) Hatîb Bağdadî, el-Fakîh ve’l-Mütefakkih, c.1, s.150-151, thk. Âdil b. Yusuf el-Ğarâzî, Riyad 1996

(25) Bkz. Nevevî, Fadlü’l-’Ilm ve Âdâbü’l-Âlim ve’l-Müte’allim, s.60.

(26) Ali Pekcan, İmam A‘zam Ebû Hanîfe’nin Kişisel ve Toplumsal Yaşamina Bir Bakış, s. 27

(27) Durru’l-Muhtâr mea Hâşiyeti Reddi’I-Muhtâr, c.4, s.396-397

(28) Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, s. 234; Aliyyu’l-Kârî, Şerhû’l-Fıkhi’l Ekber, s. 198

(29) Muhammed el-Humeyyis, Dört Mezheb İmamının İtikâdı, s. 10-11, Guraba Yayınları, İstanbul

(30) Zehebî, Menâkıbü’l-İmâm Ebî Hanife,, s.20 vd

(31) İbn Receb, Letâifü’l-Meârif, s.180, Beyrut, 1996

(32) Zehebî, Menâkıb, s.23

(33) Mekkî, Menâkıb, s.232.

(34) Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s.279, 280

Bu dört mezhep imamlarının (tek amacı Kur’ân ve Sünnet’i açıklamak olduğu için) Kitap, Sünnet ve Ashabın icmaına (daha uygun bir delil bulduklarında ilk bildirdikleri görüşten) döndüklerine dair birçok sahih rivâyetler mevcuttur. Bunlar “Görüşüm, sahih hadîse muhâlif düşerse, hadîs mezhebimdir. Sahih hadîse karşı, sözümü duvara çalın.” gibi sözlerle, hükümlerde mutlaka ana kaynaklara bağlılıklarını ifâde ederler. Onların bu ifâdeleri güvenilir kaynaklarda zikredilmektedir. Hiçbirisi kendisini herhangi bir kanun koyucu olarak görmemiştir. Gerçek kanun koyan, helal ve haramı açıklayan Allah-u Teâlâ’dır. Bu kanunları insanlara tebliğ eden ve açıklayan Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) Efendimizdir. Mezheb imamları da, kendilerinden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir vukufiyetle Kur’ân ve Sünnet’i açıkladıkları için onlara tâbi oluruz. Nitekim İmam-ı A’zam’dan sonra kimseye 4000 kişiden ders almak, İmam Ahmed b. Hanbel’den sonra kimseye de 1 milyon hadîs ezberlemek nasîb olmamıştır.

“Sahih hadîsi bulduğunuz zaman, sözümü duvara çalın.” sözünün muhatapları da, bu mezhep imamlarından sonra gelen, onlara tâbi olma metodunu bilen, menkul ve makul ilimlere tam olarak hâkim ve muttaki, “Mezhepte müctehid” ilim adamlarıdır. Bunların çoğu, hatta tamamı hadîsleri ezberlemiş, mezhep imamlarının delillerini, kuvvet ve zayıflığını bilen, bütün usul ve furu’u yutmuş, hâlleri fetvalarından daha temiz ve takva yolunu daima tercih etmiş zatlardır. Müctehid olmayan bir kimsenin, (İslâmî ilimleri çok iyi bir şekilde tahsil etmiş olsa bile) mezheb imamlarının görüşünü terkederek, duyduğu bir âyete veya hadîse (iyice tahkik etmeden) tâbi olması câiz değildir. Çünkü âlimler o âyeti veya hadîsi mutlaka görmüştür. Şâyet (görünüşte) muhâlefet etmişse mutlaka bildiği bir delile dayanmaktadır. “Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun. “ (Nahl, 43) Keza, ” ...Hâlbuki onu, Rasûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi... ” (Nisâ, 83)

(35) Heysemî, el-Hayrâtü’l-Hısân, s.59

(36) Muvaffak el-Mekkî, Menâkıbü Ebî Hanife, s.181, Dârul-Kütübi’l-’Arabî, Beyrut, 1981

(37) Ebû Hanîfe’nin önde gelen talebesi, müctehid hukukçu ve ilk kadılkudât. 113 (731) yılında Kûfe’de doğdu. Adı Ya’kûb b. İbrâhîmdir. Daha çok ‘Ebû Yûsuf’ künyesiyle meşhur olmuştur. En önemli hocası Ebû Hanîfe olmakla birlikte İbn Ebû Leylâ, Ebû İshak eş-Şeybânî, Süleyman et-Temîmî, A‘meş, Hişâm b. Urve gibi âlimlerin de onun yetişmesinde önemli payları vardır. Hocasının vefatına kadar yaklaşık on yedi yıl onun derslerine devam eden Ebû Yûsuf, Hocası Ebû Hanîfe’nin vefatından sonra 166 (782) yılında kadılık görevine getirildi. Daha sonra Halife Hârûnürreşîd zamanında İslâm yargı tarihinin ilk kadılkudâtı (bir nevi Yargıtay başkanı) unvanını almıştır. Hayatının sonuna kadar bu görevde kalan Ebû Yûsuf, 5 Rebîülevvel 182 (26 Nisan 798) tarihinde altmış dokuz yaşında Bağdat’ta vefat etti.

(38) Muvaffak el-Mekkî, Menâkıbü Ebî Hanife, s.16; Münâvî, el-Kevâkîbu’d-Durriyye, c.1, s. 313, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye

(39) Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, s.276.





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle