MAKALE

İhtilâfın Keyfiyeti, Hükmü ve Neticeleri
YAZI BOYUTU :

İbrahim DÖNERTAŞ

Varlıkların en şereflisi olan insanoğlunun; hem üstün meziyetleri, hem de garip zaafları vardır. Tarih boyunca kurtulamadığı zaaflarından birisi de gayr-i meşrû asabiyete kapılması, değişik ihtilâflara vesile olması ve ihtilâf halinde adaletten ayrılmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de insanların ihtilâflarını beyan için; çekişme (tenazeû), tartışma (cidal) kelimeleri kullanılmıştır. Cemiyet hâlinde yaşayan insanlar arasında ihtilâf, zaman içerisinde ve değişik sebeblerle ortaya çıkabilir. Müslümanların Kur’an-ı Kerim’de ve mütevatir sünnette yer aldığı sabit olan ahkâmda ihtilâf etmeleri caiz değildir. Mübah olan veya kaçınılması mümkün olmayan ihtilâfların, İslâm Fıkhı’na göre çözülmesi gerekir. İhtilâfın birden fazla sebebi ve hikmeti vardır.

İhtilâfın Keyfiyeti,
Hükmü ve Neticeleri

VARLIKLARIN en şereflisi olan insanoğlunun; hem üstün meziyetleri, hem de garip zaafları vardır. Tarih boyunca kurtulamadığı zaaflarından birisi de gayr-i meşrû asabiyete kapılması, değişik ihtilâfların yaşanmasına vesile olması ve ihtilaf halinde adaletten ayrılmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de insanların ihtilâflarını beyan için çekişme (tenazeû) ve tartışma (cidal) kelimeleri kullanılmıştır. 

Cemiyet halinde yaşayan insanlar arasında ihtilâf, zaman içerisinde ve değişik sebeblerle ortaya çıkabilir. Müslümanların Kur’an-ı Kerim’de ve mütevatir sünnette yer aldığı sabit olan ahkamda ihtilâf etmeleri caiz değildir. Mübah olan veya kaçınılması mümkün olmayan ihtilâfların, İslâm fıkhı’na göre çözülmesi gerekir. İhtilâfın birden fazla sebebi ve hikmeti vardır. İnsan için asıl olan günah işlemesi ve ihtilâf etmesidir. Bu durum onun için daha Adem (a.s.) yaratılmadan önce Allah (c.c.) tarafından takdir edilmiştir. Ademoğlunun cinlerin tamamından ve mukarreb melekler hariç diğer meleklerden üstün olması, onun bu olumsuz olarak gözüken özelliklerine rağmen ihtilâf halinde haddi aşmaması ve günahlardan nefsini uzak tutmaya çalışması sebebi iledir. Allah (c.c.) kendisini tesbih ve takdis eden, hiç günah işlemeyen, isyan etme özelliği olmayan melekler olduğu halde, yeryüzünde ihtilâf edecek ve kan dökecek bir mahlûk yaratılmasındaki hikmeti melekler anlayamamışlar ve bu durumdan sual etmişlerdi. Bu durumu şu âyet ile görebiliriz; “Hani Rabbin meleklere; ‘Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar da; ‘Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?’ dediler. (Allah;) ‘Şüphesiz ben sizin bilmediğinizi bilirim’ dedi” (Bakara, 2/30) Oysa kıyamete kadar yaşayacak olan insanların içinden öyle kişiler gelecekti ki onlar, günah işleme, ihtilâf etme özelliklerine rağmen, fitnelerin ve zorlukların içinde bulunduğu halde, nefsinin arzularına ve şeytanın saptırmalarına karşı aldanmadan dimdik duran, imanını muhafaza etmesi, itikadi ve ameli haramlardan korunmasıdır. Fitneden uzak olan, nefislerinin aldatmasından beri olan, şeytanın müdahalelerine maruz kalmayan melekler için ibadet etmek değerli de olsa, bundan daha değerli olan ihtilâfların, çirkinliklerin, pisliğin ve çamurun içinden gelip de üzerindeki elbiseyi tertemiz ve bembeyaz getirmektir. İşte gerçek başarı budur.

Hatalardan ve günahlacndan korunan (masûm olan) peygamberler müstesna, günahsız insan olmadığı gibi, ihtilâfsız toplum da olmaz. İnsanlar arasında yaşanan ihtilâflar da değişik sebeblerle gündeme girebilir. Bu durumu Allah (c.c.) şu âyet ile bildirmiştir; “İnsanlar ihtilâf edici bir halde sürüp gideceklerdir” (Hud,11/118) Kıyamete kadar birçok alanda ve özellikle din hususunda farklı farklı anlayışlar asla son bulmayacaktır. Müslümanlar, İslâm dışı fikir ve fırkalarla ihtilâf halinde olduğu gibi, kendi aralarında da birçok anlaşmazlıklara düşecekler, fırkalara ve gruplara ayrılarak bölük bölük olacaklardır. Peygamber efendimiz (s.a.v.) bu duruma işaret ederek “Beni İsrail yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim de yetmiş üç fırka olacaktır, onların tümü cehennemdedir ancak biri müstesna. Ashab; onlar kimlerdir ya Rasûlallah! diye sordu. Rasûlu Ekrem (s.a.v.); O kurtuluşa erecek olan fırka, benim ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz yolda gidenlerdir, diye cevap verdi.” Bir diğer rivâyette de şöyle cevap verdi; “Yetmiş iki fırka Cehennemde’dir. Bir fırka da Cennette’dir, o da cemaattir” (1) buyurarak “Ümmeti davet” konumunda olan Yahudi, Hristiyan ve diğer müşriklerin haricinde, ”Ümmeti icabet” olan yani, peygamber efendimizin davetini kabul eden, bizim kıblemiz yönelen, bizim gibi namaz kılan ve peygamber efendimizin “ümmetim” diye nitelendirdiği, fakat cehennemin üzerlerine hak olduğu bir takım insanlar bulunacaktır. Onlar bizim dilimizi konuşurlar. Yani âyetlerden ve hadislerden bahsederler. Fakat o âyet ve hadislerle insanları cehenneme sürüklerler. Doğru kelimeleri ehliyetsizce kullanarak sapıklığa düşerler ve düşürürler. Aynı Haricilerin yaptığı gibi “Hüküm Allah’ındır” derler, fakat Hz.Ali’yi ve onun gibi Müslüman olan kişileri tekfir ederler. Bir hadisi şerifte peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur; “……O devirde birtakım dâiler (çığırtkan hatibler) türeyecek, onlar bizim dilimizle, bizim dini kaidelerimizle konuşup, bizim hislerimize hitab ederek ümmeti Muhammedi cehennem kapılarına çağıracaklar. Her kim de o güruhun davetine icabet ederse onu cehenneme atacaklar….” (2) hadisinde olduğu gibi bunlar kitabın bilgisine sahip olan kişilerdir.

 

MÜSLÜMANLAR İÇİN EHLİ KİTAB VE ONLAR GİBİLER DAHA TEHLİKELİDİR

Çünkü, heva ehli Müslümanları saptırırken Şeytan’ın atamız Âdem (a.s.)ı cennette kandırdığı gibi Allah’ın adı ile kandırırlar. Onlar daha çok sağdan yaklaşırlar. Allah (c.c.) bu konuda biz kullarını bu hususta özellikle şu âyetle uyarmıştır; “Aldatıcılar sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) aldatmasın” (Fatır,35/5) buyuran Rabb’imiz din adına, din dışı fikirlere ve fırkalara çağıran bir güruhtan haber vermektedir. Yine Rabbimiz daha Kur’an’ı Kerim’in en başında, Fatiha suresinde doğru yolda olmanın gereğinden sonra aynı zamanda da sapık fırkalara uymamanın ehemmiyetinden bahsetmektedir. Doğru yolda olmak ne kadar önemli ise, o yolda sebat etmek ve sapıklığa düşmemek de en az o kadar önemlidir. Sapıklıklarına örnek gösterilen ve kendileri hakkında dikkatli olmamız gereken fırkalar ise kitabi bilgiye, belli bir ilme sahip olan, sözde Allah’a ibadet eden, gerçek kulluğun kendileri nezdinde olduğunu iddia eden, kendilerinin dışında bulunan herkesi cehenneme nispet eden iki grup; Yahudiler, Hristiyanlar ve bunlara benzeyenlerdir. Öncelikle ilme sahip oldukları halde, hak kendilerine apaçık bir şekilde ulaştığı halde kavmiyetçilik duygularına yenik düşen Yahudiler ve sonra da ilimsizce amel eden ve dalalete, sapıklığa düşen Hristiyanlar. Bu iki sembol grup biz Müslümanlar için ibret alınması gereken iki sapık fırkadır. İlmi ile amel etmeyen veya yapmış oldukları amelleri ilme göre yapmayan iki taife olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Yine Müslümanlara düşmanlıkta en ileri gidecek, Allah adı ile Allah’ın yolunun dışındaki yollara davet edecek ve kendilerinden sakınılması hususunda en çok dikkat edilecek iki grup da bunlardır. Müslümanları en çok saptıranlar, zorlayanlar ve üzenler ilim ile gelenlerdir. Bu hususta şu âyet ne güzel bir mesaj niteliğindedir; “Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden elbette çok eziyet verici, incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve ‘ittika’ ederseniz, bu azim olan bir iştir” (Âli imran,3/186) âyetinde eziyet verici, üzücü sözleri söyleyenlerin başında kendilerine kitab verilen, Allah adını kullanan, sözde Allah için söz söyleyenlerden bahsedilmekte ve “ittika” (takva) sahibi olmaktan bahsedilmektedir. “İttika” Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinde Bakara 41. Âyette açıkladığı üzere “ilim ile yapılan amel”dir. İmam Fahruddin er-Râzi’nin Tefsiri Kebir’inde Maide suresi 35 âyette açıkladığı üzere “haramlardan kaçmak”tır. Bakara suresi 2. âyetin tefsirinde geçtiği üzere, Übey b. Kab’ın Hz. Ömer’e verdiği cevapta olduğu gibi “yolun dikenlerinden sakınmak”tır. Takva’nın mertebesi üçtür. Şirk’ten sakınmak, haramlardan sakınmak ve şüphelilerden sakınmaktır. İçinde bulunduğumuz ortamda takvanın birinci mertebesi olan şirk’ten korunmak bile çok büyük bir iştir. Fitneler, sapıklıklar, ihtilâflar zirve yapmıştır. Müslümanım diyen insanlar, diğer Müslümanım diyen insanları “tekfir” etmekte ve hatta öldürmektedirler. Müslümanlar maruz kaldıkları birçok fitneler içinde eriyip gittikleri gibi, iyi niyetli, gayretli insanlar bile şaşkın ve kararsız bir şekilde oraya buraya rüzgârın savurduğu yaprak gibi, suyun üzerindeki çerçöp gibi dengesiz ve bilinçsiz bir şekilde sürüklenip gitmektedirler. Aynı Peygamber (s.a.v.)’in Mekke şirk toplumunda, kötülükler karşısında şaşkın bir vaziyette olduğu gibi çözüm bulamayan, tercihte zorluk çeken samimi Müslümanlar çaresizlik içinde kıvranmaktadırlar. “Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi?” (Duha,93/7) âyeti bu durumu beyan etmekte ve karanlıklardan kurtulmanın ancak vahye tâbî olmak ile mümkün olduğunu bildirmektedir. Karanlıklar pek çoktur, hak ise bir tanedir. “Allah mü’minleri karanlıklar (zulumât)dan nur’a çıkarır” (Bakara,2/257) âyetinde karanlıklar çoğul, nur (hak) ise tekil olarak gelmiştir. Sapıklık pek çoktur, şeytanın yolları etrafımızı kuşatmıştır ve şeytanlar bizleri Allah’ın yolundan ayırmak için bütün güçleri ile çağırmaktadırlar. Bu hususta bir hadisi şerifte Abdullah İbni Mesud (r.a.)dan şöyle rivâyet edilmiştir; “Rasûlullah (s.a.v.) bize bir gün dümdüz bir çizgi çizdi, sonra; ‘işte bu Allah’ın yoludur’ buyurdu. Sonra bunun sağından ve solundan birçok çizgiler daha çizdi. Bundan sonra da; ‘Bunlar da bir takım yollardır ki, her birinin başında bir şeytan vardır, ona çağırır’ buyurdu” (3) dikkat edersek doğru yolun hemen kenarı şeytanın yollarıdır. Çok uzak değil.

 

ŞERRE DÜŞMEMEK, İYİLİĞİ ELDE ETMEK KADAR ÖNEMLİDİR

Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. (Yine bir gün):

“Ey Allah’ın Resulü! Biz cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı?” diye sordum.

“Evet var!” buyurdular. Ben tekrar: “Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı?” dedim.

“Evet var! Fakat onda duman da var” buyurdular. Ben: “Duman da ne?” dedim.

“Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir; hidâyetimden başka bir hidâyet arar. Bazı işlerini iyi (maruf) bulursun, bazı işlerini kötü (münker) bulursun” buyurdular. Ben tekrar: “Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı?” diye sordum.

“Evet! buyurdular. Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar” buyurdular. Ben: “Ey Allah’ın Rasulü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz?” dedim: “Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!” buyurdular.

“O zaman ne cemaat ne de imam yoksa?” dedim. 

‘O takdirde bütün fırkaları terket (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal!’ buyurdular” (4) Hadisi şerife dikkat edersek Hz.Huzeyfe’nin şerre düşme endişesini, daha sonra ise dumanlı bir havanın olacağını, o dumanda hayır ile şerrin kendilerinde toplandığı bir güruhtan bahsedilerek, fitne zamanlarında “cemaat”in bir can simidi olarak kendisine tutunulması gerektiğini beyan etmiş. Öyle ki o cemaatte bizzat imam zulmetse bile. Günümüzde insanlar içinde bulundukları cemaatten yanındaki arkadaşının kötü davranışı ile bile kopmaktadır ki bu çok gariptir. Peygamber efendimiz bir hadisi şerifte; “Cemaatte beğenmediğiniz (tiksindiğiniz) ayrılıkta beğendiğinizden daha hayırlıdır” buyurmuşlardır. Ayrıca yine insanlar şeytani bir telkinle “-Bu cemaat hadiste belirtilen o cemaat değildir” diyerek adeta kendilerini kandırırlar. Oysa İmam Zernûci şöyle der; “Farzın Kendisi ile tamamlandığı şey de farzdır” (5) diyerek ’gerçek manada bir cemaat oluşmamış bile olsa onun oluşturulması için de bir araya gelmek farzdır’ mesajını bizlere verir. Müslümanlar fert bazında İslâm’ı yaşamaya çalışmaktadırlar ki bu mümkün değildir. Çünkü Hz.Ömer şöyle der; “İslâm, İslâm olmaz cemaat olmadıkça; cemaat, cemaat olmaz imam olmadıkça; imam imam olmaz itaat olmadıkça.” Dolayısı ile İslâm ancak topluca hayata hakim kılınabilir, aksi halde devreye şeytan girer. Bu hususta Allah (c.c.) bir âyeti kerimede şöyle buyurur; “Ey iman edenler. Topluca İslâm’a girin, şeytanın adımlarına uymayın.” (Bakara,2/208) Bu âyette geçen “kaaffe” kelimesi İmam Kurtubi’nin açıklamasına göre topluca (cemaat olarak, hep beraber)İslâm’ı yaşamak gerektiğini İman edenlere bir hitab olarak rabbimiz beyan etmiştir. Aksi halde âyetin devamında uyarıldığı üzere şeytana ittiba devreye girer. Yalnız başına kalan kimseyi kurt kaptığı gibi, şeytanda yalnız kalan Müslümanı kolay aldatır. Bu hususta Muaz bin Cebel (r.a.)dan peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki; “Şüphesiz ki şeytan insanın kurdudur. Tıpkı koyunların sürüden ayrılmış olanı kapması gibi. O bakımdan sakın kenardaki uzak yollara gitmeyin. Size cemaate, umumi olarak müslümanlarla birlikte olmaya ve mescide devam etmenizi tavsiye ederim” (6) Nasıl ki hayvanlar düşmanlarına karşı her an, yemek yerken, su içerken, uyurken, dolaşırken tetikte iseler ve canları hususunda endişe ile hayat sürdükleri gibi, Müslümanlar da imanlarını şeytana kaptırma şüphesi içinde her an tetikte olmalı ve birbirlerini kollamalıdırlar. Hayvanlar bile bu işi gâyet güzel yaparken biz niye yapmayalım? Çünkü evinin içinde bir katil, bir hırsız olan kişi nasılki evinde endişe içinde, gâyet tedbirli olarak dolaşıyor ve her kapı arkasından gelebilecek bir tehlike ile hareket ediyorsa, biz Müslümanlar da her an içimizde, damarlarımızda dolaşan en az bir şeytanımız olduğunu asla unutmayalım. Dışarımızda bulunan şeytanlar da cabası, hele ki günümüzde. Yalnız başına olan Müslüman için Elmalı M.Hamdi Yazır Âli imran suresi 103. âyetin tefsirinde; “Ben kendi başıma yalnızca, dinimi, imanımı koruyabilirim, demek tehlikelidir. Kendi başına kalmak isteyen fertlerin iman ve İslâm üzere hüsn-i hatime (iyi sonuç) ile ahirete gidebilmesi şüpheli olur” diyerek cemaatten uzak olanların imansız olarak ölmelerinden korkulacağını beyan eder. Bu hususta zaten Allah Rasûlu (s.a.v.) Müslümanları şu hadis ile uyarmıştır; “Bir imama biat etmeden ölen, cahiliye ölümü üzere ölür” (7) diyerek imamsızlığın insanı, imansızlığa sevk edeceğini biz Müslümanlara bildirir. İmama biat etmek imanın şartlarından olmasa da, cemaatten ve imamdan yoksun olan kimseyi yaşadığı süreç cahiliyye ölümü üzere ölmesine sebep olması kuvvetle muhtemeldir. Yoksa imamsızlık, imansızlık değildir.

 

GÜNÜMÜZDE “DİN EMNİYETİ” VE “İLİM” KALKMIŞTIR

 Kapkaranlık fitneler bu toplumda zirveye yaklaşmıştır. İslâm’ın hâkim olduğu zamanlarda bile Müslümanlar öldürücü fitnelere maruz kalmış iken özellikle günümüzde, İslâm’ın hükümlerinin devlet yönetiminde uygulanmaması “Din emniyetini” ortadan kaldırmış, meydanı boş bulan belamlar ve münafıklar, din adına sahtecilik yapanlar, riyakârlar, bilmediğini bilmeyen sahte müçtehidler ortalığa çıkarak durumu daha da içinden çıkılmaz bir hâle sokarak cahil Müslümanların iyice şaşkın bir halde sersemleşip ortalıkta gezinmesine sebep olmuşlardır. İlim yok olmuş, ilim diye ortalıkta dolaşan şeyler birtakım kuruntular ve zanlar olarak insanların bilgi bolluğunda boğularak, ilimsiz kalmalarına sebep olmuşlardır. Bu hususta şu açıklama güzel bir beyandır. “Onlardan bir kısmı ümmidir. Kitabı bilmezler; (yaptıkları) ümmiyye’den başkası değildir ve yalnızca zannederler” (Bakara,2/78) İmam ibn ebi’l izz el-Hanefi, İmam Tahavi’nin Akaid şerhinde bu âyetin açıklamasını yaparken şöyle der “Onların arasında ümmiyye dışında kalan, kitabın ne olduğunu bilmeyen ümmiler vardır. Onlar yalnız zannediyorlar. Ümmiyye’den kast edilen, ‘mücerred okuma’dır”(8) Bu açıklamadan sonra âyetten şöyle manalar çıkar: “Onlardan bir kısmı Kur’an’ı sadece okuyan ümmilerdir. Onlar kitabı bilmezler. Onlar zan’da bulunurlar. Onlar sadece Kur’an’ı okuyanlardır. Onlar okurlar, fakat okuduklarını anlamadıkları için, zannettikleri gibi kitabı yorumlarlar. Onlar her ne kadar kitabı okuyabilseler de manasını, ilmini bilmedikleri ve zanna uydukları için ümmidirler. Durum bu olunca ortalıkta ‘ilim’ diye dolaşan âyetlerin zahir manası ilim değil, zandır. ‘Bu topluma hak gerçek manada ulaşmıştır, bu insanlar bilmemeleri hususunda mazur değildirler’ diyen ve bu insanları tekfir edenler bir kez daha düşünmek zorundadırlar. Başka bir hadisi şerifte İnsanların iyiliği emredip, kötülükten nehyetme şöyle dursun, tam tersi kötülüğü emredip, iyilikten nehyedeceklerini ve halim selim insanların bile o fitneler içinde sersemleşip şaşkına dönecekleri beyan edilmiştir.” (9) Fitnelerin gelmesi ve sapıklıkların, ihtilâfların oluşması ile ilgili hadisler pek çoktur. 

 

ÖLÜNCEYE KADAR HAK ÜZERE KALMANIN YOLU “CEMAAT”

“Ey iman edenler, Allah’tan nasıl ‘ittika’ etmek gerekiyorsa öylece ‘ittika’ edin ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka bir halde ölmeyin” (Âli imran, 3/102) âyeti kerimesinde Allah (c.c.) iman edenlere hitab ederek, “ittika” etmelerini beyan ettiği gibi ölünceye kadar da bu hâl üzere kalmalarını emretmektedir. Yani şirkten ve haramlardan korunmak gerektiği gibi bu korunmayı, bu imanı son nefese kadar muhafaza etmek esastır. Aksi halde küfür gündeme girer ki bu imanı ve amelleri iptal eder. İman etmek çok kolaydır, fakat onu korumak çok zordur. Asıl maharet imandan sonra onu korumak ve geliştirmektir. İmam Zernûci; “İlimlerin en üstünü ilmihal bilgisi, amellerin de en üstünü kişinin bulunduğu hali korumasıdır” (10) der. Kişi nasıl olacak da hak üzere bir halde bulunacak ve bunu son nefesine kadar koruyacak? sorusunun cevabını Allah (c.c.) hemen peşinden gelen âyeti kerime ile veriyor; “Allah’ın ipine (cemaate) hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidâyete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini böyle açıklar” (Âli imran, 3/103) âyeti kerimesinde iman üzere kalmanın formülü olarak İslâm cemaatına sarılan, bedenleri bir araya geldiği gibi, birbirini sevmede de bir araya gelen, kardeşler olan kişilerden bahsetmektedir. Öyle bir birlik ki bedenlerin bir araya geldiği gibi, ruhlarında sevgi (saygı, merhamet, iyilik, yardımlaşma vb.) hususlarda da aynı birlikteliği oluşturması ile mümkündür. Sadece bedenleri bir araya gelip de ”kardeşler” olamayan kişilerin oluşturduğu topluluklar cemaat olamazlar; olsalar da bu birlikteliği sürdüremezler, kısa zamanda dağılır giderler. Cemaatte sayı değil, sıfat önemlidir. Hal ve vasıf önemlidir. Hz. Ali şöyle der; “Cemaat hakka muvâfık olandır, velev ki bir kişi bile olsa.” Bu sebeple kemiyet değil, keyfiyet önemlidir. Sayı değil, hâl önemlidir. Sadece sayı kalabalıkları çok olanlar cemaat değildir. İstişareleri olmayanlar, kadı’ları, muhtesibleri, âmilleri olmayanlar cemaat değildir. Ehlisünnet vel cemaat akaidinin dışında olanlar cemaat değildir. İsmi “cemaat” olup da vasfı cemaat olmayanlar da cemaat değildir. Cemaat, İslâmi ölçüler içinde bir araya gelmiş ve Allah’ın emirlerini emrettiği gibi, ihlasla yapan kişilerin oluşturdukları, kâfirlerden teberri etmiş, zalimlerin kontrolünde olmayan topluluklardır. 

Cemaat özelliklerini oluşturarak bir araya gelenlerin daha işi bitmiyor. Onların yapması gereken bir husus daha vardır. O nedir? O husus da şudur; Nasıl ki imânın korunması için cemaat, cemaatin kenetlenmesi için kardeşlik gerekiyorsa, kardeşliğin korunması için de emri bil maruf, nehyi anil münker yapacak kadrolara ihtiyaç vardır. Bu yüzden rabbimizin İslâm’da cemaat olmuş ve kardeşler haline gelmiş olan kimseler için talimatlarını devam ettiriyor: “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âli imran, 3/104) Cemaat olmuş insanlar içinde muhakkak ki anlaşmazlıklar ve ihtilâflar olacaktır. Çünkü insanın olduğu yerde ihtilâf kaçınılmazdır. Bu yüzden Allah (c.c.) insanı “halife” kılmıştır. Önemli olan ihtilâf etmemekten ziyade, ihtilâfları zulme dönüştürmemek ve fırkalara ayrılmamaktır. Bölünmemek, cemaatten uzaklaşmamaktır. Yoksa sahabede ihtilâf etmiş ve hatta birbirleri ile savaşmıştır. Buna rağmen onlar birbirlerini ölçüsüzce tekfir etmemiş ve hatta Hz. Ali kendisine karşı savaşan insanlar için “kardeşlerimiz” tabirini kullanmıştır. Cemaat içinde de oluşacak tatsızlıkları ve hatta zulümleri engelleyecek “ihtisab” müessesesini oluşturmak gerekir. Aksi halde haklar, sahibine iade edilemez. Zulüm gündeme gelir. Zulmün olduğu yerde de kalbî sevgi ve birliktelik olmaz, kardeşlik olmaz. Âyetleri geriye doğru işleterek açıklarsak; Bir cemaatte emri bil maruf nehyi anil münker yok ise orada çözümsüz ihtilâflar vardır. Adalet yerini bulmamaktadır. Kadı ve tahkim müessesesi yok ise zulüm gündeme girer. Zulmün olduğu yerde sevgi ve kardeşlik yok olur. Kardeşliğin olmadığı yerde insanlar durmaz, dağılır gider. Cemaat yok olur. Cemaat yok olunca da insanlar dini yalnız yaşamak zorunda kalır. Yalnız kalan Müslüman da Müslümanca yaşayamadığı gibi, son nefesine kadar iman üzere kalması da çok zor hale gelir. İşte “cahiliyye ölümü” budur.

Sapıtanlardan ve sapkınlardan kurtulmak istiyor isek ilk önce kendi nefislerinde İslâm’ı hâkim kılmış, ailesi içinde adaletli, cemaati içinde dengeli ve istikrarlı, emirlere riâyet eden ihlaslı kullardan olmak gerekir. Bu hususta şu âyet yeterlidir; “Nefislerinizi düzeltmek üzerinize bir borçtur. Siz doğru yolda olduktan sonra, sapıtanların sapıtması size zarar vermez” (Maide, 5/105) buyuran Rabb’imiz, siz cemaat olarak birbirinizi kontrol ederek, uyararak kaliteli bir yapı oluşturursanız, sizin cemaatinizin dışında olan sapıklar sizlere zarar veremez diyerek şeytanlara, tağutlara ve belamlara karşı topluca savunma yapmamızı emretmektedir. Rabbimiz “Asr” suresinde, “insan hüsrandadır’ diyerek, yalnız başına olan her kimsenin zararından bahsetmektedir. Ne zaman ki “insan” olmaktan “insanlar” olmaya ve hatta bu da yetmiyor, “Müslümanlar” olmaya dönüşürsek işte kurtuluş budur. Çünkü Allah (c.c.) kur’an’da hitabını hep “Ey iman edenler!” diye yapıyor, “Ey iman eden!” diye yapmıyor. Tekliflere topluca muhatabız. Bir hadis-i şerif’te peygamber efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki “Dünyanın en ücra köşesinde dahi olsa üç Müslümanın içlerinden birini imam olarak seçmeden yaşaması helal olmaz.” (11)

Mitinglerde “Kahrolsun İsrail!” diye bağıran kardeşlerim. Eğer sadece bu kadar ile yetinip, hâlâ cemaat olamadı isek Allah (c.c.) bize hesap soracaktır. “Ehem”i terk edip de, “mühim” ile meşgul olanlarda hüsrana uğrayacaklardır. Bu hususta; “Ey iman edenler, yapmadığınız şeyi neden söylersiniz? Yapmadığınız şeyi söylemeniz, Allah katında buğzu gerektirir” (Saff,61/2-3) buyuran rabbimiz sadece dil ile talepte bulunup da gereği üzere çalışmayan Müslümanları azarlıyor. Peygamber Efendimiz de bu hususta şöyle buyurur; “İyiliği emredip, kötülükten nehyetmezsiniz de Allah’a dua edersiniz ama Allah dualarınızı kabul etmez.” (12) “Kahrolsun İsrail” demekle İsrail kahrolmaz. Bir an önce sözlü duâ’dan fiili duâ’ya geçerek İslâmi kurum ve kuruluşlarımızı oluşturmamız şarttır. Bu farzları oluşturmayanlar, Arakan’a, Suriye’ye, Kudüs’e ağlamasın, kendi haline ağlasın.

______________________

 (1) Ebu Dâvud (4596); Tirmizi (2640-2641); İbni Mâce (3991-3992); Müsned, III, 120, 145; Âlusi (8/59); Tâc (1/47)

 (2) Buhari (1471); Selef Müdafaası,E.Doğanay Ravza yay. İst.1997 shf.34

 (3) Ahmed b.Hanbel Müsned; Darimi Sünen (1/67); Nesai; Selef Müdafaası,E.Doğanay Ravza yay. İst.1997 shf.9

 (4) Buharî, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1.

 (5) İmam Burhanuddin ez-Zernûci, Ta’limu’l Müteallim sh.9

 (6) Ahmed, 5/232-233; El-Akidetu’t-Tahâviyye,İbn Ebi’l-İzz el-Hanefî,Guraba yay.İst.2008,shf.570

 (7) Müslim, İmaret 56 (1851)

 (8) İmam Tahavi, Akaid sh.374

 (9) İhyâu Ulûmi’d-din İ.Gazali Tuğra neşr.C.2.sh.696; İbn Ebi Dünya (zayıf senedle)

 (10) İmam Burhanuddin ez-Zernûci, Ta’limu’l Müteallim sh.9

 (11) Ahmed bin Hanbel, Müsned

 (12) İhyâu Ulûmi’d-din İ.Gazali Tuğra neşr.C.2.sh.692; Bezzar; Taberâni





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle