KİTAP

İslâmî Gelenekte Eğitim Ahlâkı
YAZI BOYUTU :

Mehmed Zahid AYDAR

Bu eser, klasik eğitsel kaynaklarımızın en derli toplularından birisi, belki birincisidir. Bu eserde kendinden öncekilerde bölük pörçük biçimde yer alan bilgiler, çeşitli nakiller sistemli olarak bir araya getirilip değerlendirildiği gibi, öncekilerde bulunmayan eğitsel meselelere de yer verilmiştir. Yazar mukaddimesinde, kendinden önceki eserlerde bölük pörçük haldeki bilgilerle, bilginlerden dinlediklerini, kendi tecrübelerini bu eserde topluca verdiğini belirtiyor ve şunu ekliyor: ‘Hiçbir kitapta bir arada görmediğim bu ayrıntılı eğitim-öğretim edebi/ahlâk ilkelerini, Allah’a hamd olsun, bu kitapta bir araya getirdim.’ Kitabı neşre hazırlayan da neşretme sebebinden söz ederken şunları söylüyor: “Çünkü bu kitap, eski öğretim usullerini, özellikle de İslâm’ın ilk dönemlerinde yaygınlık kazanan yöntemleri, yükselme devirlerinde yaygın olan âdâbı/ahlâkî tutum ve davranış kurallarını, ilerleme yıllarında geliştirilmiş olan üslûpları ve daha başka bilimsel ve tarihsel nitelikleri içermektedir.”

 
 

İslâmî Gelenekte Eğitim Ahlâkı

 










Kitabın Adı: İslâmî Gelenekte Eğitim Ahlâkı

Yazarı: Bedruddin İbn Cemâa el-Kinânî

Basım Yeri ve Tarihi: Ank, 2015

Yayınevi: Türkiye Diyanet Vakfı

Sayfası: 231

Kapak Türü: Ciltli

EĞİTİM-öğretime ilişkin klasik eserlerimizden, eğitimcilerimizden söz açılınca ilk akla gelen önemli isimlerden birisi de İbn Cemâa’dır. Tam adı: Bedruddin Ebû Abdillah Muhammed b. İbrahim Sadullah b. Cemâa el Kinânî el-Hamevî’dir. Hama’da, en soylu ailelerden birinde dünyaya gözlerini açtı. Babası Ebû İshak İbrahim Sadullah İbn Cemâa, fakih ve sûfi olarak nitelendirilen ünlü bir bilgindi, müderristi. Bu aile, ilme beşiklik etmiş olmasıyla ünlenmişti.

İbn Cemâa, sırasıyla Hama, Şam ve Kahire’de öğrenim gördü. Öğrenim hayatının en önemli kısmı, Kahire’de geçti. Zekiliği, münazara ve hitabet yeteneğiyle dikkatleri çekti; bu yönüyle devrinde önde gelen insan olarak kabul edildi. Şam’da müderrisliğe başladı. Değişik medreselerde, camilerde ve evinde dersler verdi. 687/1288’de Kudüs kadısı, 690/1291 ‘de Kahire başkadısı oldu. 695/1295’de Şam başkadılığına atandı. 1302’de tekrar Kahire’ye döndü ve başkadılık görevine getirildi; kısa bir aralık müstesna bu görevini 727/1327 yılına kadar sürdürdü. Kadılıklarla birlikte hatiplik görevi ve ‘Meşihatu’ş-Şuyuh’ unvanı da kendisine verildi. Mescid-i Aksâ, Emevi (Şam’da) ve Ezher camilerinde hatiplik yaptı.

İbn Cemâa, resmi görevine ilaveten çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. Bununla birlikte, değişik dallarda kitaplar kaleme aldı. Öğretmenliğiyle ve ilmiyle parmakla gösterilir duruma yükseldi. İtikatça Eş’ari, amelde ise Şafii olan İbn Cemâa, Fıkıh, Tefsir, Hadis, Usûl, Tarih ve daha başka dallarda kitaplar, şerhler yazdı; özellikle fıkıh alanında büyük üne kavuştu. Güzel ahlâk ve takvasıyla da dikkatleri çeken İbn Cemâa, devrinin İleri gelen edip ve şairleri arasında yer aldı. 94 yaşında Kahire’de vefat etti ve İmam Şafiî’nin kabrine yakın bir yere defnedildi.” S.37

Tezkiretü’s - sâmi’ ve’l-mütekellim fi edebi’l-âlim ve’l müteallim isimli bu eser, adından da anlaşılacağı üzere eğitim-öğretim alanına ilişkin bir edep/âdâp kitabıdır. Edep kelimesi tarihsel süreç içinde çeşitli anlamlar yüklense de hicrî ikinci asırdan itibaren genelde toplumun çeşitli kesimlerinde bireylerin takınması gereken ahlâkî tutum ve davranışları ve bunlara ilişkin bilgileri, bu bilgi ve davranışların öğretilmesi anlamlarını içermektedir. İbn Cemâa’nın bu eseri, ilim dünyasına, eğitim-öğretim alanına ilişkin edebi/ahlâkî tutum ve davranışları konu edinmekte; dolayısıyla bu alanın iki temel unsuru olan öğretmen ve öğrencinin sahip olması gereken ahlâkı ele almaktadır.

Dilimize çevrilmesi gereken klasik eğitime, eğitim ahlâkına ilişkin eserlerimizin başında yer alanlardan birisi de İbn Cemâa’nın (ö. 733/1333) işte bu eseridir. Yazarın, yazım işini 14 Zilhicce 672’de bitirdiği bu eser, geç de olsa dilimize çevrildi. 

Bu eser, klasik eğitsel kaynaklarımızın en derli toplularından birisi, belki birincisidir. Bu eserde kendinden öncekilerde bölük pörçük biçimde yer alan bilgiler, çeşitli nakiller sistemli olarak bir araya getirilip değerlendirildiği gibi, öncekilerde bulunmayan eğitsel meselelere de yer verilmiştir. Yazar mukaddimesinde, kendinden önceki eserlerde bölük pörçük haldeki bilgilerle, bilginlerden dinlediklerini, kendi tecrübelerini bu eserde topluca verdiğini belirtiyor ve şunu ekliyor: ‘Hiçbir kitapta bir arada görmediğim bu ayrıntılı eğitim-öğretim edebi/ahlâk ilkelerini, Allah’a hamd olsun, bu kitapta bir araya getirdim.’ Kitabı neşre hazırlayan da, neşretme sebebinden söz ederken şunları söylüyor: “Çünkü bu kitap, eski öğretim usullerini, özellikle de İslâm’ın ilk dönemlerinde yaygınlık kazanan yöntemleri, yükselme devirlerinde yaygın olan âdâbı/ahlâkî tutum ve davranış kurallarını, ilerleme yıllarında geliştirilmiş olan üslûpları ve daha başka bilimsel ve tarihsel nitelikleri içermektedir.”

‘’İsİâm Düşüncesinde Eğitim Öğretim’ adlı orijinal araştırmasını gerçekleştirmek için çeşitli alanlarla ilgili çok sayıda yazma ve matbu eseri, özellikle de eğitim-öğretime ilişkin klasik eserleri gözden geçirmiş olan A. Çelebi de, tanıtımını yaptığı bu tür eğitsel eserlerden çok yararlandığını vurguladıktan sonra şöyle devam ediyor: ‘Mesela İbn Cemâa, birçok meseleye ilaveten, özellikle ders halkasını, yatılı kısımlardaki öğrencilerin uyması gereken kuralları, öğrencilerin yaşlarını, sonra kütüphanelerden ödünç kitap alma esaslarını açıklamıştır. Bildiğim kadarıyla, bu meseleleri İbn Cemâa’dan başkası ele almamıştır.” S.40

“Birinci Bölümde, İbn Cemâa, bilgilenmenin, öğrenmenin, ilim tahsil etmenin önemini açıklayarak ve bir anlamda İslâm eğitim ahlâkının, ahlâk felsefesinin neliğine ilişkin ipuçları niteliğinde birtakım tespitler ortaya koyarak, Müslüman insanın niçin ve nasıl ilim tahsil edeceği meselesini değerlendirmek suretiyle kitabına giriyor. Bu, son derece isabetli bir yaklaşımdır. Zira, kitabın geri kalan kısımlarında söylenenler, işte bu felsefeye dayanmaktadır. Bu felsefe ortaya konurken, ilim-amel, ilim-ahlâk ilişkisi, özellikle vurgulanmaktadır. Bunların, bugün üzerinde ciddiyetle durmamız gereken öncelikli sorunlarımız olduğu rahatlıkla söylenebilir.

İkinci Bölümde öğretmen konu edilmektedir. Burada, öğretmenin alan bilgisi, pedagojik formasyon, genel kültür bakımından nasıl bir cehd ve donanıma sahip olması gerektiği meselesiyle ilgili bilgiler verilmekte, önerilerde bulunulmaktadır. Bu bölümde, özellikle üzerinde durulan konu ise öğretmenin kişilik özellikleri, ahlâkî nitelikleridir. Çağımızda eğitim bilimcilerin yaptıkları alan araştırmaları, öğretmenin ‘ne bildiği’nden ziyade ‘ne olduğu’nun ön planda olduğu gerçeğini ortaya çıkardı. Öğretmen, öğrencilerini daha çok kişiliğiyle etkilemektedir. Bu gerçeği, altı asır önce İbn Cemâa’nın dile getirip üzerinde ayrıntılı biçimde ve ısrarla durması, fevkalade anlamlıdır.  

Üçüncü Bölümde, öğrencinin kişisel ahlâkî tutum ve davranışları, ders esnasında ve diğer vakitlerde öğretmeniyle ve arkadaşlarıyla ilişkileri, bu hususlarda uyması gereken ahlâk kuralları üzerinde durulmaktadır. Öğrencinin öğrenimle yöneldiği amaçtan öğretmenine hitap tarzına, kişisel özelliklerinden ders esnasındaki tutumuna, temizlikten beslenmeye, dinlenmeye... kadar eğitim-öğretim olgusuyla ve eğitim ahlâkıyla doğrudan ve dolaylı olarak ilgili olan meseleler üzerinde durulmakta, tavsiyeler sıralanmaktadır.

Her ne kadar açıkça belirtmiyorsa da İbn Cemâa’nın, bu eserinde öğrenci derken temel eğitimini bitirmiş kişileri kastettiği anlaşılmaktadır. Zira, öğrenci olarak sahip olmasını tavsiye ettiği ve beklediği güçlü irade, sorumluluk bilinciyle hareket etme... gibi davranışlara/vasıflara, daha küçük yaştakilerin sahip olması beklenemez. Üstelik, medrese, üstad, şeyh,   müderris, muîd ve benzeri, medrese düzeyindeki eğitimle ilgili isim ve  unvanlardan söz etmesi de, söz konusu eğitim düzeyini işaret etmektedir. 

Dördüncü Bölümde, kitapların tashihi, zaptı, taşınmaları, konuluşları, satın alınmaları, ödünç verilip alınmaları, nüshalarının çoğaltılması... gibi meseleler, ayrıntılı olarak ele alınmakta ve bu konularda uyulması gereken ilkeler ve ahlâk kuralları üzerinde durulmaktadır. Matbaanın olmadığı; eğitim-öğretimİn, kitap esas alınarak yürütüldüğü; sınıf geçmenin değil kitap bitirmenin ölçü alındığı o dönemlerde bunlar, oldukça önemli konulardı.

Son Bölümde ise medreselerde kalan yatılı öğrencileri ilgilendiren ahlâkî ilkeler, çeşitli meseleler üzerinde durulmakta, ayrıntılı biçimde kurallar ortaya konmaktadır.

İbn Cemâa’nın bu kitabında, her konuda insana saygının, insana son derece önem vermenin temel ilke olarak benimsenmiş olduğu, baştan sona kitabın her yerinde açıkça gözlenmektedir. Gerek öğretmenin öğrenciyle ilgili ahlâkî tutum ve davranışlarında, gerekse öğrencinin öğretmeniyle ve öğrenci arkadaşlarıyla münasebetlerinde gözetmesi istenen ahlâk kurallarının tümünde, ‘İnsana saygı’, ‘İnsana değer verme’, dolayısıyla onu rahatsız etmeme ilkesinin egemen olduğu bariz biçimde öne çıkmaktadır. Bu konuda, son derece hassasiyet sergilenmektedir. Bu anlayışın gereği olarak, bütün ilişkilerin karşılıklı sevgi ve saygıya dayanması ön görülmektedir.” S.42

“Bu eser, kendi tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmelidir. Onun için bu kitap okunurken onun, altı asırdan fazla bir zaman önce yazıldığı; sınıf geçme yerine kitap geçmenin esas alındığı, yaş sınırının olmadığı, eğitim-öğretimden devletin değil halkın sorumlu olduğu, öğretmenin bugünkü eğitim sisteminde bağlı olduğu kayıtlarla kayıtlanmadığı; kısacası bugünkünden çok farklı eğitim anlayışı ve sisteminin geçerli olduğu ortamda kaleme alındığı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu gözle okunur ve değerlendirilirse daha isabetli sonuçlara varılabilir.” S.43

Prof. Dr. Muhammet Şevki Aydın


İlim, Âlim, Öğrenme ve Öğretmenin Fazileti (S.59-69)

Yüce Allah şöyle buyuruyor: ‘Allah, sizden inananları ve kendilerine ilim verilenlenleri yüksek derecelere erdirir.’ (Mücadele Sûresi: 58/11) İbn Abbas, ‘Alimler, müminlerden yüz derece üsttedirler. İki derece arasında ise yüz yıllık mesafe vardır.’ diyor.

Allah Teâlâ buyuruyor: ‘Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de O’ndan başka tanrı olmadığına adaletle şahitlik ettiler.’ (Âl-i İmrân Sûresi: 3/28) Ayette Yüce Allah, zatıyla başlıyor, ikinci olarak melekleri, üçüncü sırada da ilim sahiplerini zikrediyor. Şeref, üstünlük, değer ve asalet olarak bu, onlara yeter.

İşte birkaç ayet daha: ‘’De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ (Zümer Sûresi: 39/9) ‘Bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.’ (Nahl Sûresi: 16/43) ‘Bu misalleri, insanlara anlatıyoruz; ama onları âlimlerden başkası düşünüp anlamaz.’ (Ankebut Sûresi: 29/43)   

‘Hayır, o (Kur’an), kendilerine ilim verilenlerin kalplerindeki apaçık âyetlerdir.’ (Ankebut Sûresi: 29/49)

‘Kulları içinde ancak âlimler Allah’a karşı saygı duyarlar.’ (Fâtır Sûresi:35/28) 

‘İman edip salih ameller işleyenler var ya işte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar. Rableri katında onların mükafatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan. İşte bu ödül, Rabbi’ne karşı derin saygı duyanlara mahsustur.’ (Beyyine Sûresi: 93/7-8)

Şu son iki ayet, âlimlerin, Allah’a karşı derin saygı duyanlar olduklarını; Allah’a karşı derin saygı duyanların da yaratıkların en hayırlısı olduklarını ortaya koymaktadır. Böylece, âlimlerin, halkın en hayırlıları oldukları sonucu çıkmaktadır.

Allah’ın Resulü (sav) de şöyle buyuruyor: ‘Allah, kimin hakkında hayır dilerse onu, dinde ince kavrayışlı (fakih) yapar.’

‘İlim adamları, peygamberlerin varisleridirler.’

Şeref, övünç ve değer olarak bu derece ve bu rütbe sana yeter. Zira peygamberlik rütbesi üstünde hiçbir rütbe yoktur. Dolayısıyla bu rütbenin varisinin şerefi üstünde de hiçbir şeref yoktur.

Peygamber (sav), huzurunda biri abid diğeri âlim ki adam anılınca, şöyle buyurdu: ‘Alimin âbide üstünlüğü, benim sizin en aşağınıza üstünlüğüm gibidir.’ 

‘Kim ilim talep edeceği bir yola girerse, o sayede cennetin yollarından birine girmiş olur.’ 

‘Gerçekten melekler, Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla ilim talep eden için kanatlarını yayıp sererler.’ 

‘Doğrusu âlim için göklerdekiler ve yerdekiler; hatta su içindeki balıklar bağışlanma dilerler (İstiğfar).’ 

‘Âlimin âbide olan üstünlüğü, mehtaplı gecede ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.’

‘Muhakkak âlimler, peygamberlerin varisleridirler. Peygamberler ne dinar miras bıraktılar ne de dirhem. Onlar, sadece İlmi miras olarak bıraktılar. Bu nedenle kim ilmi alırsa tastamam bir pay almış olur.’

Bil ki meleklerin ve başkalarının, kendisi için dua edip bağışlanmasını dilemekle/ istiğfarla meşgul oldukları ve ayaklarının altına meleklerin kanatlarını serdikleri kimsenin rütbesi üstünde hiçbir rütbe yoktur. Salih adamın veya salih olduğu sanılan kimsenin duası için can atılıp yarışılırsa, meleklerin duası için nasıl olur!

Meleklerin kanatlarını sermesi ne demek? Bu konuda çeşitli görüşler ileri sürülmüş: İlim yolcusuna, meleklerin tevazu göstermesidir. Onun yanına inmeleri ve onunla birlikte bulunmalarıdır. Ona saygı göstermeleridir. Onu kanatları üstünde taşıyıp maksadına ulaşması için kendisine yardım etmeleridir.

İlim yolcuları için istiğfar etmelerinin hayvanlara ilham edilmesi meselesine gelince, bu konuda şöyle denilmiştir: ‘Zira hayvanlar kulların yararları ve iyiliği için yaratılmışlardır. Alimler de onlardan helal olanlarla haram olanları açıklayan ve onlara iyi davranılmasını, onlara zarar verilmemesini tavsiye eden kimselerdir.’

Yine Resulallah (sav) buyuruyor: ‘Kıyamet günü âlimlerin mürekkebi ile şehidlerin kanı tartılır.’

Kimileri diyorlar ki ‘Bu, esasen şehidin en değerli şeyi kanı, âlimin en aşağı şeyi ise mürekkebi olmasına rağmen, böyledir.’ 

Allah’ın Resulü’nden (sav) naklediliyor: ‘Dinde ince kavrayışlı olmaktan (fıkh) daha üstün hiçbir şeyle Allah’a kulluk/ibadet edilmemiştir. Doğrusu, dinde ince kavrayış sahibi bir kişi (fakih), şeytan karşısında bin abidden daha zorludur.’

‘Bu ilmi, her sonraki neslin adilleri taşır ve azgınların tahrifini, iptalcilerin intihalini (hırsızlığını) ve cahillerin tevilini ilimden uzaklaştırırlar.’

‘Kıyamet günü, üç zümre şefaat eder: Peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler.’ 

Rivayet edildi ki ‘Kıyamet günü âlimler, nurdan minberler üzerinde olacaklar.’

Kadı Hüseyin b. Muhammed(rh), Ta’lîk’inin başında Peygamber’den (sav)  şunların rivayet edildiğini nakletmektedir: 

‘Kim ilmi ve âlimleri severse, yaşadığı günlerin kabahati (hatia) aleyhine yazılmaz.’ 

‘Kim âlime ikramda bulunursa yetmiş peygambere ikram etmiş gibidir. Kim de öğrenciye ikram ederse, adeta yetmiş şehide ikramda bulunmuş olur.’ 

‘Kim âlimin arkasında namaz kılarsa, sanki peygamberin arkasında kılmıştır. Kim de bir peygamberin arkasında namaz kılarsa bağışlanır.’ 

Malikî Şeremsahî, Nazmü’d-Dürer kitabının başlangıcında Peygamber’den (sav), şövle dediğini nakletmektedir:

‘Her kim, âlime saygı gösterirse, Yüce Allah’a saygı göstermiş gibidir. Her kim de âlimi hor görürse, doğrusu bu, Allah’ı ve Resulü’nü hafife almaktır.’ 

Ali (r.a.) şöyle diyor: ‘İyi biçimde ilim yapamayan kimsenin dahi ilme sahip olduğunu iddia etmesi ve kendisine ilim nispet edildiğinde sevinmesi ilme şeref olarak yeter. Cehalet içindeki kimsenin bile cehaletten kendini uzak göstermeye çalışmaşı da, cehaleti yermeye yeter.’ 

Önceki bilginlerden (selef) biri de şöyle diyor: ‘İlahî vergilerin en iyisi akıldır. Musibetlerin en kötüsü ise cahilliktir.’ 

Ebû Müslim El-Havlanî “Yeryüzünde âlimler açığa çıktıklarında kendileri sayesinde insanların yol buldukları, gizlendikleri zaman da şaşkına döndükleri gökteki yıldızlar gibidirler” diyor. 

Ebu’l-Esved de şöyle diyor: ‘İlimden daha değerli ve güçlü hiçbir şey yoktur. Krallar (idareciler) halka egemendirler; âlimler ise krallara.’

Vehb de şöyle diyor: ‘İlimden, sahibi alçağın biri de olsa şeref; zayıf birisi de olsa güç; uzak birisi de olsa yakınlık, fakir de olsa zenginlik; hafif meşrep de olsa vakar (heybet) doğuverir.’ 

Muaz (b. Cebel) ‘den (r.a.) rivayet ediliyor: ‘İlim tahsil ediniz. Çünkü o, sevap kazandıran güzel davranıştır, talep edilmesi ibadettir, müzakeresi tesbihtir, araştırılması cihaddır, harcanması (başkalarına aktarılması) Allah’a yaklaşma aracıdır (kurbet), bilmeyenlere öğretilmesı ise sadakadır.’

Fudayl b. İyaz şöyle diyor: ‘Öğreten âlim, gökler aleminde ‘büyük’ diye (çokça) çağırılır, ‘ 

Süfyân b. Uyeyne (ö. 198) şöyle diyor:  ‘Allah katında en yüce makamı olan insan, Allah ile kulları arasında bulunan kimsedir. Onlar da Peygamberler ve alimlerdir.’ Yine o diyor ki;  ‘Dünyada peygamberlikten daha üstün bir şey hiç kimseye verilmemiştir. Peygamberlikten sonra da ilimden ve fıkıhtan daha üstün hiçbir şey yoktur.’ Bu kimden diye sorulunca da ‘Fakihlerin tümünden’ diyor. 

Sehl: ‘Kim, peygamber meclislerini görmek isterse, âlimlerin meclislerine baksın.’

Şafiî (r.a.): ‘İlminin gereğince davranan (amel eden) âlimler, Allah’ın dostları olmayacaklarsa, Allah’ın hiçbir dostu yok demektir.’

İbn Ömer: ‘Bir ilim meclisi, altmış yıllık (nafile) ibadetten daha hayırlıdır.’ 

Süfyân es-Sevrî (ö. 161) ve Şafiî’den naklediliyor (r.a.): ‘’Farzlardan sonra, ilim tahsilinden daha üstünü yoktur.’

Zührî’nin (r.a.) şöyle dediği naklediliyor: ‘İlmin/fıkhın benzeri hiçbir şeyle Allah’a kulluk/ibadet edilmemiştir.’

Ebû Zerr ve Ebû Hüreyre’den naklediliyor (r.a.), şöyle demişler: ‘İlimden bir bölüm (konu) öğrenmemiz, bizim için, nafile bin rek’at namazdan daha iyidir. İlimden bir bölüm öğretmemiz, kendisiyle amel edilsin veya edilmesin, nafile yüz rek’at namazdan bize daha sevimlidir.’

Bu zikrettiklerimizle açığa çıkıyor ki Allah rızası için ilimle meşgul olmak; namaz, oruç, tesbih, dua ve benzeri bedenî nafile ibadetlerden daha üstündür. Çünkü ilmin faydası, sahibiyle birlikte diğer insanları da kapsar. Oysa bedenî nafile ibadetler, sahibine mahsustur. Yine ilim, kendisi dışındaki ibadetleri düzelticidir; dolayısıyla ibadetler, ilme muhtaçtırlar, ona bağlıdırlar. Ama ilim onlara bağlı değildir. Zira âlimler, peygamberlerin (salât ve selâm onlara olsun) varisleri oldukları halde, bu mirasçılık rütbesi, diğer ibadet edenler için söz konusu değildir, Âlime, ilimde itaat etmek, başkalarının görevidir. İlmin eseri, sahibinin ölümünden sonra baki kalırken, onun dışındaki nafile (ibadet)ler, sahibinin ölümüyle kesilivermektedirler. Ve yine ilmin baki kalmasında, dinin diriltilmesi ve dinin yüce değerlerinin korunması vardır. 

Gerçekten bil ki ilmin ve âlimlerin faziletiyle ilgili bütün bu söylenenler, ancak ve ancak, ilimle Allah’ın hoşnutluğunu ve Naîm cennetlerinde Allah’a yakın olmayı amaçlayan müttakî, erdemli, ilmiyle amel eden âlimler hakkındadır; yoksa, kötü niyetle, saklı bir kötülük düşüncesiyle (soysuz bir düşünceyle) veya mal, makam, bağlılarının ve öğrencilerinin arasında büyüklenmek gibi dünyevî maksatlar için ilim talep eden kimselerle asla ilgili değildir. 

Nitekim Peygamber’den (sav) şunlar naklediliyor: 

‘Her kim, ilmi, onun vasıtasıyla sefihlerle boş tartışmalara girmek ve onun çokluğuyla âlimlere galip gelmek (onlarla boy ölçüşmek) için veya onun sayesinde insanları kendisine yöneltmek (ilgilerini çekmek) amacıyla talep ederse Allah, onu cehenneme sokar.’ 

‘Kim ki Allah’tan başkası için ilim tahsil eder veya onunla Allah’ın hoşnutluğundan başka bir şeyi dilerse, cehennemdeki yerine hazırlansın.’

‘Her kim, kendisiyle Allah’ın hoşnutluğu istenecek olan ilmi sırf dünyalık bir maksada ulaşmak için öğrenirse o, kıyamet günü cennetin kokusunu koklayamaz.’

Ebû Hüreyre’nin (r.a.) naklettiğine göre Resulullah (sav), ‘Kıyamet günü aleyhine hüküm verilecek İlk insanlar.. (diye başladığı hadisinde) üç kişiyi zikretmiş. Orada şu ifade de var: ‘İlim öğrenmiş ve onu öğretmiş, Kur’an okumuş adam. Bu adam getirilir ve (Allah) ona nimetlerini tanıtır o da onları tanır. (Allah), ‘O nimetlerle ilgili ne yaptın?’ der. O da, ‘Senin rızan için ilim öğrendim ve öğrettim, senin rızan için Kur’an okudum.’ der. Allah şöyle der: ‘Yalan söylüyorsun! Bilakis sen ‘âlim’ desinler diye ilim tahsil ettin, ‘karî/okuyucu’ desinler diye Kur’an okudun ve öyle de dendi.’ Sonra emredilir ve yüzü koyun sürüklenerek cehenneme atılır.’

Hammad b. Selem ‘den rivayet ediliyor: ‘Kim Yüce Allah’tan başkası için hadis talep ederse, onunla tuzağa düşürülür (cezalandırılır).’

Bişr’den naklediliyor: ‘Allah, Dâvûd’a (a.s.), ‘Benimle senin arana aldanmış (meftun) bir âlim sokma; şekke düşürerek seni benim sevgimden saptırır. Bunlar, kullarımın yollarım kesenlerdir’ diye vahyetti.’ 

Öğrencinin Tutum ve Davranışları (Âdâbı) (S.135-147)

1. Öğrenci, kalbini her tür hıyanetten, kirden, kinden, hasetten, kötü inanç ve ahlâktan arıtıp tertemiz etmelidir. Çünkü o, ancak bu sayede ilmi almaya, bellemeye, ilmin mana inceliklerini ve zor meselelerinin hakikatlerini kavramaya elverişli olabilir. Zira ilim, birilerinin dediği gibi, insanın özünün namazı, kalbinin ibadeti ve kişinin içinin Allah’a yakınlaşma vasıtası/tapınmasıdır. Görünür organların ibadeti olan namaz ancak hadesten ve pisliklerden insanın zahirini temizlemekle sahih olduğu gibi kalbin ibadeti olan ilim de ancak nitelik pisliklerinden, ahlâkî kusur ve rezalet kirlerinden kalbi temizlemek suretiyle sahih olur.

Kalp, ilim için tertemiz ve elverişli olursa, ilmin bereketi ortaya çıkar ve artar. Tıpkı ziraata elverişli olduğu zaman ekini iyi gelişip artan toprak gibi!

Hadis’te şöyle buyuruluyor: ‘Doğrusu, bedende bir et parçası var ki o sağlıklı olduğu zaman bütün beden sağlıklı olur; o bozulduğu zaman da bedeninin tümü bozulur. Dikkat edin, o, kalptir.’ 

Sehl, ‘İçinde Allah’ın hoş görmediği bir şey bulunan kalbe, nurun girmesi haramdır/önlenmişir’ diyor.

2- Öğrenci, ilim talebinde, güzel niyete sahip olmalıdır. Bu da, onun ilim tahsil etmekle, Yüce Allah’ın rızasını, o ilme göre davranmayı/ameli, dini ihyâ etmeyi, kalbini/zihnini aydınlatmayı, içini arındırıp süslemeyi, kıyamet günü Allah’a yakın olmayı, ehli için hazırlanmış olan Allah’ın rızasını ve büyük fazlını kazanmayı... amaçlamasıyla olur.

Süfyân es-Sevrî, ‘Benim için, ele alıp üzerinde çalışmış/uğraşmış olduğum en zor şey, niyetimdir’ diyor.

Yine öğrenci, başkanlık, makam ve mal elde etme, akranlarına karşı böbürlenme, kendisine insanların saygı göstermesi, meclislerde başta/üstte oturtulması ve benzeri dünyevî maksatları ilim tahsil etmesinin amacı edinmemelidir. Aksi takdirde, en bayağı olanı, en iyi olanla değiş tokuş etmiş olur. S.135

Ebû Yusuf (ö. 182), ‘Dostlar ! İlminizle Yüce Allah’I (n rızasını) murad ediniz. Gerçekten ben, alçakgönüllü olmaya niyet ettiğim halde katıldığım her mecliste, mutlaka oradakilere üst çıkmış olarak kalktım. Yine başkalarına üst çıkayım diye katıldığım her meclisten de ancak utanç duyarak kalktım’ diyor.

İlim, ibadetlerden bir ibadet, Allah’a yaklaşma araçlarından bir araçtır. İlimde niyet katıksız/halis olursa, ilim o kişiye yönelir, gelişir, İlmin bereketi artar. Yok, eğer öğrenci ilimle, Yüce Allah’ın hoşnutluğundan başka bir şeyi kastederse, boşa çıkar, kaybolur, alışverişi zarar eder. Hatta belki o maksatları bile gerçekleşmez, onlara ulaşamaz: Amacı kaybolur, gayreti boşa gider.

3- Öğrenci, daha gençliğinde ve ömrü boyunca ilim tahsiline koşmalı; işi geleceğe erteleme ve arzu planında tutma hileleriyle aldanmamalıdır. Çünkü ömrünün her anı, karşılıksız ve bedelsiz geçip gitmektedir. Ayrıca, öğrenimi için bütün gücünü ve gayretini sarfetmesini, tamamen tahsile kendini vermesini önleyen engeller ve meşgul edici alakalardan gücü dâhilinde olanları ortadan kaldırmalıdır. Zira onlar, yol kesiciler gibidir. Bu yüzden selef, ailesinden ve vatanından uzaklaşıp gurbette kalmayı tercih etmişlerdir. Çünkü fikri dağılırsa, gerçekleri ve gizli ince anlamları anlamaktan aciz kalır. Allah, hiç kimse için göğsünde iki kalp yaratmış da değildir. Nitekim, ‘Sen ilme kendini tamamen vermedikçe ilim sana bir kısmını vermez’ denilmiştir.

Hatib el-Bağdadî (ö. 463/1072), el-Camî’de birisinden şunu naklediyor: ‘Bu ilmi ancak, dükkanını kapatan, bostanını harabe bırakan, kardeşlerinden ayrılan/hicret eden, ailesinde en yakını öldüğü halde cenazesinde bulunmayan kimse elde edebilir.’

Bütün bunlarda abartma olsa da, onlarla kasdedilen husus, ilim yolunda mutlaka kalbin/zihnin toparlanması, fikrin o noktada yoğunlaştırılmasının gerekliliğidir. 

Denildiğine göre üstadlardan birisi, Hatib’in naklettiğine benzer şeyleri bir öğrencisine emreder ve buyruklarının sonunda da ‘Elbiseni boya da, onu yıkama düşüncesi seni meşgul etmesin’ der. Şafiî’nin de, ‘Bir baş soğan satın almakla yükümlü tutulsaydım, bir mesele bile anlayamazdım’ dediği naklediliyor.

4- Öğrenci azıktan yana, az da olsa, kolay/hazırda olanla; giyecekten yana da yine eski bile olsa kendisi gibisini örtenle (veya kolay olanla) yetinmelidir. Zira, ancak yaşam darlığına karşı sabırlı olmak suretiyle ilmin genişliğini/zenginliğini elde edebilir. O, kalbini/zihnini dağınık arzulardan uzak tutup dağınıklıktan kurtarmaIı (tamamen ilme vermeli) ki onda hikmet kaynakları fışkırıversin. 

Şafiî (r.a.) diyor ki ‘Varlıkla, nefsini aziz tutarak bu ilmi talep eden hiçbir kimse yoktur ki başarmış olsun. Fakat kim, nefsini zelil ederek, yaşam darlığı içinde ve bilginlere hizmetle ilmi talep etmişse umduğunu elde etmiştir.’ O; ‘İlim talebi, ancak müflis için elverişlidir’ der. ‘Varlığıyla yetinen zengin için de mi elverişli değildir?’ diye sorulunca, ‘Varlığıyla yetinen zengin için de değildir’ der. Malik, ‘Hiç kimse, kendisine fakirlik dokunmadıkça ve ilmi her şeye tercih etmedikçe bu ilimden istediğine ulaşamaz’ diyor.

Ebû Hanife de şöyle diyor: ‘Fıkha, bütün çabaları birleştirmekle güç yetirilir; İlme engel olan bağları ortadan kaldırmaya da, ihtiyaç anında az ve kolay olanı alıp fazlasıyla uğraşmamakla muktedir olunur.’ 

İşte bütün bunlar, ilimde tartışmasız yüce nasibin/payenin sahibi olan imamların/lider, bilginlerin sözleridir ve onların durumları da işte buydu. Allah, onlardan razı olsun!

Hatip, ‘Öğrenci için, mümkün olduğu müddetçe bekâr kalması tercih edilir. Çünkü böylece eşlik haklarıyla ve geçim çabalarıyla meşgul olma, onu, öğrenimini tamamlamaktan alıkoymaz’ diyor. Süfyân es-Sevrî ise şöyle diyor: ‘Kim evlenirse, denizde yolculuğa çıkmış demektir. Eğer onun bir de çocuğu olursa, kayığını kırmış olur.’

Sözün özü, evlenmeye ihtiyacı olmayan ve evlenmeye gücü olmayanın, evliliği terketmesi en iyisidir. Özellikle de bütün sermayesi zihnini toplama, kalbini/kafasını rahat tutma ve düşünmekle meşgul olmaktan ibaret olan öğrenci için.

5- Öğrenci, gecesinin ve gündüzünün saatlerini taksim etmeli, ömrünün geri kalanını ganimet bilmelidir. Çünkü ömrünün geri kalanının bir kıymeti yoktur.

Ezberleme için en iyi vakitler, seherlerdir. Araştırma için, sabahın erken vakitleri; yazı için gündüzün ortası; dersleri mütalaa ve müzakere etmek için de gecedir. 

Hatib (el-Bağdadî) diyor ki ‘Ezber için en iyi vakit seherlerdir. Sonra gündüzün ortası; sonra da sabah vaktidir.’ Yine o şöyle diyor: 

‘Geceleyin ezberleme, gündüzleyin ezberlemeden; aç karnına ezberleme de tok vakitteki ezberlemeden daha faydalıdır.’

‘En iyi ezberleme yerleri, odalar ve eğlenceden uzak her yerdir.’ 

‘Yeşil bitkilerin arasında, nehirlerin kenarında, yol başlarında/ortasında, gürültüler bağırtılar içinde istenen ezberleme olmaz. Çünkü bunlar, genelde kalbi meşgul ederler.’ 

6- İlimle meşgul olma, iyi kavrama ve usanmamanın en önemli faktörlerinden birisi de, helalinden ve az miktarda yemektir. Şafiî (r.a,), ‘On altı seneden beridir, doymadım’ diyor.

Bunun sebebi şudur: Çok yeme, çok su içmeye neden olur. Çok su içme de uykuya, kalın kafalılığa, zihinsel zayıflığa, duyuların gevşekliğine ve bedeninin tembelliğine yol açar. Kaldı ki çok yeme ve içmeyi din de hoş görmemiş ve onda bedensel hastalıklar tehlikesine maruz kalma söz konusudur. Nitekim bir şiirde şöyle deniyor:

‘Doğruşu, gördüğün çoğu hastalıklar,

Hep yemekten ve içmekten oluşurlar,’

Allah dostlarından ve lider bilginlerden/imamlardan, çok yemeyi öven veya onunla övülen biri görülmemiştir. Çok yeme, ancak idrakten yoksun hatta sırf iş için hazırlanmış olan hayvanlarda hoş görülebilir.

Sağlam zihn(e sahip olma), neticede ne hale dönüştüğü bilinen birazcık yemek yüzünden onu dağıtmaktan ve onu etkisiz hale sokmaktan daha şereflidir.

Şayet çok yeme ve içmenin zararlarından sadece çokça tuvalete gitmek zorunda kalmak olsaydı bile, yine de akıllıya, ondan kendini mutlaka koruması yaraşırdı. Kim çok yeme, çok içme ve çok uyumasına rağmen ilimde ve ondaki amacına ulaşmada başarılı olmayı arzu ederse, gerçekte, adeten imkansız olanı istemiş olur. En uygunu, en fazla alacağı yemek, Peygamber’in (sav) hadisinde belirtildiği kadar olmalıdır: ‘Ademoğlu, karnından daha kötü hiçbir kap doldurmamıştır. Adem Oğluna, belini doğrultacak birkaç lokmacık yeter, Mutlaka yemesi gerekiyorsa o zaman, midesinin üçte birini yiyeceğine, üçte birini içeceğine ve üçte birini de nefesi için ayırsın.

Eğer bundan fazla yerse, o durumdaki fazlalık israftır, sünnetten ayrılmaktır. Allah Teâlâ, ‘Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz’ (A’raf Sûresi: 7/31) buyuruyor.

Âlimlerden birisi de ‘Allah, bu kelimelerle, tıbbın tümünü bir araya toplamış’ diyor.

7- Öğrenci, işlerinin tümünde kendini takva ile yükümlü tutmalıdır. Yiyeceğinde, içeceğinde, giyeceğinde, meskeninde, kendisinin ve ailesinin ihtiyaç duyduğu her şeyde helali araştırmalıdır ki, böylece kalbi aydınlanıp ilmi ve onun nurunu kabul etmeye ve ondan faydalanmaya elverişli olabilsin. O kendisini bir ihtiyaç zorlamadıkça ve takva üzere hareket etmesi mümkün oldukça şahsı için, dince zahiren helal olanla yetinmemeli veya caiz olanı kendi nasibi kabul etmemeli; bilakis yüce rütbeyi talep etmelidir. Öğrenci, bilginlerin ‘caizdir’ diye fetva verdikleri çoğu şeyden sakınma hususunda salih selef bilginlerine uymalıdır. Bu konuda izlenmeye en lâyık olanı da Efendimiz Resulullah (sav)’dir. Zira o, yolda bulduğu hurmayı bile sadaka olacağından korktuğu için, böyle olması uzak olmasına rağmen, yememiştir. İlim ehli, izlenecek ve kendilerinden bilgi alınacak olanlardır. Durum bu olunca haliyle, onlar takva sahibi olmazlarsa kim olacak?

Bu bilginlere uymuş olmak için, yeri geldiğinde öğrencinin, ihtiyaç duyduğu ve sebebi bulunduğu zaman ruhsatları da kullanması gerekir. Çünkü Allah, azimetlerinin yapılmasından hoşlandığı gibi ruhsatlarının kullanılmasından da hoşlanmaktadır.

8- Ekşi elma, baklagiller gibi kalın kafalılığa ve duyuların zayıflamasına sebep olan yiyecekleri öğrenci, az tüketmeli, sirkeyi az içmelidir. Aynı şekilde, fazla süt, balık ve benzerleri gibi balgamı artıran şeyleri de az almalıdır. Zira balgam zihni gevşetir ve bedeni hantallaştırır.

Öğrenci, Allah’ın zihin zindeliği için sebep kıldığı şeyleri kullanmalıdır. Adete göre reçine, sakız... çiğnemek, erkenden kuru üzüm yemek, gül suyuyla karıştırılmış bal veya şeker ve benzerlerini yemek gibi ki, burası onları açıklama yeri değildir.

Ayrıca, unutkanlık meydana getiren şeylerden de öğrencinin kaçınması gerekir. Özellikle de fare artığını yemek gibi, kabirlerin levhalarını okumak gibi, yüklü iki deve arasına girmek, bit atmak gibi bu konular da denenmiş şeylerdendir. 

(Bu söylenenlerin, bugünkü tıp biliminin elde ettiği sonuçlara göre değeri nedir? Bu, tartışılabilir. Ancak, burada üzerinde durulması gereken ve oldukça ilgi çekici olan husus, yaklaşık yedi asır önce, beslenmenin problem edinilmiş ve eğitim-öğretim meseleler; arasında beslenmeye değer verilmiş olmasıdır. Çev.)

9- Öğrenci, bedenen ve zihnen kendisine bir zarar/rahatsızlık gelmedikçe, uyumayı azaltmalı; gece ve gündüz sekiz saatten fazla uyumamalıdır. Bu, zamanın üçte biridir. Durumu, bundan daha azına tahammül ederse onu yapar.

Ruhunda, kalbinde. zihninde, gözlerinde bir yorulma veya zayıflama meydana gelirse, eski haline dönecek ve bu konuda zamanını zayi etmeyecek şekilde, gezinti yerlerinde gezinip seyretmek suretiyle onları rahatlatmasında hiçbir sakınca yoktur.

Yürümeye çabalayıp o yolla beden sporu yapabilir. Bunun, harareti yükselteceği, karışımların (veya eski tıpta insan bünyesinin temel dayanaklarından sayılan balgam, safra. kan ve sevda salgısının) fazlalıklarını eriteceği ve bedeni zindeleştireceği söylenmiştir.

Öğrencinin, ihtiyaç duyduğu zaman helal yoldan cinsi ilişkide bulunmasının da bir sakıncası yoktur. Doktorlar, ihtiyaç anında ve ölçülü olursa bunun, salgıyı/ ifrazatı kurutacağını/azaltacağını, zihni zindeleştirip arıtacağını söylüyorlar. Ama bunun fazlasından da, düşmandan sakınırcasına sakınmalıdır. Çünkü denildiği gibi bu, rahimlere dökülen hayat suyudur; İşitmeyi, görmeyi, sinirleri, harareti, sindirimi zayıflatır ve başka kötü hastalıklara neden olur. Araştırmacı doktorlar, zaruret nedeniyle ve şifa talebiyle yapılması dışında, bunun terk edilmesini daha uygun görüyorlar.

Kısacası, usanç duyacağından korktuğu zaman, öğrencinin kendini dinlendirmesinde hiçbir sakınca yoktur.

Büyük bilginlerin kimisi, yılın bazı günlerinde, birtakım gezinti yerlerinde arkadaşlarını toplar, din ve namus konusunda kendilerine zararı olmayacak biçimde aralarında şakalaşırlardı.

10- Öğrenci, işreti (ahbaplarla düşüp kalkmayı) terk etmelidir. Zira bunu bırakmak, özellikle de karşı cinsle olanı bırakmak, öğrenci/ilim talep eden için, hele de oyunu çok ve tefekkürü az olanlar için gerekli görülenlerin en önemlilerindendir. Doğrusu insanın tabiatı, pek hırsızdır (çevresinde gördüklerini kapar). İşretin kötülüğü; ömrün boşu boşuna zayi edilmesi, layık değilse malın ve namusun gitmesi ve yine ehline ait değilse dinin gitmesidir.

Öğrenciye yaraşan, ancak faydalı olacağı veya kendisinden faydalanacağı kimselerle haşır neşir olmaktır. Çünkü Resulullah’tan şu naklediliyor: ‘Ya âlim/öğreten ol, ya da öğrenci. Sakın üçüncüsü olma; helâk olursun!’ 

Öğrenci, beraberliğinde vaktinin zayi olacağı; ona faydalı olamayacağı gibi ondan da faydalanamayacağı; üzerinde durduğu konuda (ilimde) kendisinden yararlanamayacağı kimselerle sohbete başlar veya buna maruz kalırsa, sohbet iyice koyulaşmadan daha işin başında onunla beraberliğini centilmence kesmelidir. Çünkü işler iyice oturup sağlamlaşınca ortadan kaldırılmaları güçleşir. Fakihlerin dillerinde pelesenk ettikleri bir söz var: ‘Defetmek (yaklaştırmamak, uzaklaştırmak), yerleşmiş olanı ortadan kaldırmaktan daha kolaydır.’

Birilerini arkadaş edinme ihtiyacı duyarsa, arkadaş edineceği kişi; salih, dindar, takva sahibi, zeki, hayrı çok, şerri az, güzel geçinimli, çekişmesi/geçimsizliği az, unutursa kendisini anacak, anarsa yardımına koşacak, ihtiyacı olursa onu karşılayacak, kızarsa sabredecek bir arkadaş olmalıdır.” 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle