KİTAP

İmam El-Eş’arî’
YAZI BOYUTU :

Mehmed Zahid AYDAR

Son yıllarda bazı mübtedi tufeylilerin; Ehl-i sünnet ve’l Cemaatın önde gelen şahsiyetlerinden İmam-ı Eş’ari’ yi (rh.a) hedef tahtasına koymaları, keyfi ve indi şuçlamalarda bulunmalarının bir değil, birden fazla sebebi vardır. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in öncüsü İmam “Ebu’l-Hasen el-Eş’arî (rh.a) ilmî ve fikrî sahada tanınan en önemli isimlerden biri olduğu ve bıraktığı eserlerin, İslâmi ilimlerin bir çoğunda halen canlı olarak devam ettiği İslâmi ilimlerden biraz nasibi olan kimseler için gizli değildir. Yaşadığı dönemde gerek Haşeviyye, gerek Mutezile fırkasının itikadi keyfiyete hâiz ideolojisini mahkûm eden “Ebu’l-Hasen el-Eş’ari, Allah’ın (cc) sıfatları konusunda ifrad ve tefrite düşen bu fırkaların iddiaların bâtıl olduğunu isbat etmiştir. Bu sayıda tanıtımını yaptığımız eser, sahasında bir ilk olma özelliğini taşımaktadır.

 
 

İmam El-Eş’arî’

 










Kitabın Adı: İmam El-Eş’arî’

Yazarı: Abdülkadir Muhammed el-Huseyn

Basım Yeri ve Tarihi: İstanbul 2016

Yayınevi: Rıhle Kitap

Sayfası: 214

Kapak Türü: Karton

GİRİŞ

“İmam el-Beyhakî’nin, Muâz b. Rifâ’a, İbrahim b. Abdurrahman el-U’zrî tarikiyle rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor:

‘Bu ilmi (İslâm dinini), her neslin adil olanları devralacaktır. Bunlar, aşırıların tâhrifatını, bâtıl ehlinin intihâlini ve câhil kimselerin tevillerini o ilimden uzak tutarlar.’

İslâm, Allah Teâlâ’nın âlemlere gönderdiği ve gayretleri hiçbir şekilde körelmeyen kararlı ve adalet sahibi âlimler marifetiyle ona iç savunma yetisi bahşetmiş olduğu hak dindir.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in öncüsü İmam el-Eş’arî’nin (rh.a)’ ilmî ve fikrî sahada tanınan en önemli isimlerden biri olduğu ve bıraktığı eserlerin, İslâmi ilimlerin bir çoğunda halen canlı olarak devam ettiği, İslâmî ilimlerden biraz nasibi olan kimse için gizli değildir.

Bu çalışma, kökleri sabit, dalları semada olan ilim ağacından, önce bizim sonra da ilim taliplerinin istifade etmesi maksadıyla ortaya konan çabanın ürünüdür.” (S.14)

Doğumu, İsmi ve Nesebi

“Ebu’l-Hasen el-Eş’arî (rh.a), H.260 senesinde Basra’da doğdu. İmam el-Eş’arî’nin (rh.a) soyu, hem fazilet hem de ilim bakımından sahabenin büyüklerinden kabul edilen Ebû Musa el-Eş’arî (r.a)’a dayanmaktadır. 

Efendimiz (s.a.v) ’in, birçok hadis-i şerifte Ebû Musa el Eş’arî (ra) ve mensup olduğu Eş’ar kabilesi hakkında övgüyle bahsettiği bilinmektedir.” (S.35)

İmam El-Eş’arî’nin Yetiştiği Ortam

“İslâm devletinin parlayıp siyasi düzenin sağlandığı, İslâmiyet’in hızla yayıldığı ve insanların fevc fevc Allah’ın dinine girdiği dönemde, eski dininden kalan bazı bilgilerin etkisinden kurtulamayan kimseler ve dolayısıyla yeni dinleri olan İslâm’ı anlamak için daha fazla bilgiye ihtiyaç duyan insanlar bulunuyordu. Bunların yanında bir grup daha vardı ki bunlar, görünürde İslâm’a girmiş olan fakat kalplerinin derinliklerinde İslâm’a ve Müslümanlara karşı planları bulunan kişilerdi. ‘Zenâdika’ olarak tanınan bu kesim, İslâm’a saldırmak için fırsat kolluyor, bu amaçla ellerinden geldiği kadar çirkinleşebiliyorlardı. 

Ayrıca bu dönem Yunanca, Farsça, Hintçe vd. dillerde yazılan eski ilim eserlerinin tercüme edildiği dönem olarak da bilinir. Tercüme hareketleri, hem beşeri bilimlere destek olmak hem de hendese, tıp, eczacılık gibi fen bilimlerinden yararlanmak amacıyla halifeler tarafından açıkça teşvik ediliyordu. Sorun şuydu ki, söz konusu eski ilimler -özellikle sapık felsefi bilgiler-, içlerinde birçok yanlışı barındırıyordu. Tercüme hareketlerinin bazı olumlu etkilerine rağmen bu durum, İslâmi kesimde bu ilimlere karşı olumsuz bir tepkinin oluşmasına neden oldu. 

Bu savunma/karşı koyma yükünü omuzlayanlar arasında Mutezile’den bir grup da bulunuyordu. İslâm’a saldıranlara karşı koyan Mutezile, kendini iki düşman arasında buldu. Bu düşmanlardan biri, eski dinlerinden kalan görüş ve düşünceleri halen taşıyan, dinin dışından saldıran sinsi bir düşmandı. Diğeri ise, ümmetin içinde bulunan, anlayış yoksunu olan ve maalesef zahit kişiliklerinin etkisiyle birçok kişiyi aldatan bir düşmandı. Aslında bunlar, akli meseleleri kavrayacak dirayet ve kapasiteye sahip olmadıkları için, Yahudi ve Mecusîlerin bir takım sapık fikirlerinin etkisinde kalmış kimselerdi. Becerebildikleri tek şey -dost düşman bellemeden- kelam konusunda fikir yürüten âlimlere sataşmaktan ibaretti. Bu kimselere bir iş verilse gündüz gözüyle bile üstesinden gelemezlerdi. 

Mutezile âlimleri, zındıkların görüşlerinin tutarsızlığını ortaya koyuncaya kadar, içerdeki düşmanı önemsemeden sürekli dış düşmanla mücadele ettiler. Bu uğraşı tamamlandıktan sonra içerideki düşmanla ilgilenmeye başladılar ve bunların görüşlerinin değersiz olduğunu ortaya koydular. 

Mutezile, iç ve dış düşmanla mücadele ederken, hasımlarından kalplerine, hiç de küçümsenmeyecek derecede kalbi ve fikri hastalıklar/şüpheler bulaşmıştı. 

Fikrî mücadelelerin sürdüğü esnada fukaha ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin birçoğu bu tartışmalara katılmayıp sahabe ve kibâr-ı tabiinin yolu olan, dinin zaruri ilkelerini ortaya koymakla yetinmeyi tercih etmişlerdi. Üstelik bu din düşmanlarının kendilerine has bir jargonu vardı ve onlara ancak bu dili kullanarak karşılık verilebilirdi.

Durum böyle olunca, Mutezile’den İslâm’ı müdafaa eden cedel ehliyle ümmetin fakihleri ve muhaddisleri arasında büyük bir uçurum meydana gelmiş oldu.

Daha da vahimi, bu durum devam ederken Halife Me’mûn, Mutezile’ye destek çıkmış, fukaha ve muhaddislere karşı onlara yardım etmeye başlamıştı. Halife’yi arkasına alan Mutezile, Ehl-i Sünnet ile arasında en meşhur ihtilaf olan Kuran-ı Kerim’in mahlûk olduğunu ve Mutezile ve taraftarlarının tevehhüm ettiği, Allah Teala’ya yakışmayan bir takım görüşlerini insanlara silah zoruyla söyletmeye başladı. Hâlbuki fikir/düşünceye yönelik tahrifatın en tehlikelisi, fıkri tartışmalarda devletin taraf tutmasıdır.

el-Me’mûn’un hilafeti sona erdiğinde, halefi olan el-Mu’tasım da halkına karşı gerçekleştirdiği uygulamalarında selefi el-Me’mûn’un izinden çıkmadı. El-Mu’tasım’ın hilafetinden sonra yerine gelen el-Vâsık da, halkına karşı uygulamalarını selefleri gibi devam ettirdi; hatta daha da ileri giderek, insanları, Allah Teala’nın kıyamet günü gürülemeyeceğini söylemeye zorladı.

‘Mihne’ diye bilinen, fukaha ve muhaddislerin pekçok sıkıntı çektiği bu dönem, el-Mütevekkil’in hilafet makamına geçmesine kadar sürdü. O, insanları bu gibi meseleleri tartışmaktan yasaklayarak Mihne dönemini sona erdirmiş oldu.

Mihne döneminde ilim ehli birçok eziyet çekmişti; bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı zindanlara atılmış, amansız işkencelerden kurtulmak isteyen bir kısım da çareyi gizlenmekte bulmuştu. Bir kısım ulema daha vardı ki, büyük İmam Ahmed b. Hanbel’in başlarını çektiği bu ulema işkenceler karşısında dimdik durmuş, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i savunmuşlardı. 

Şurası bir gerçek ki, Halife el-Mütevekkil, Ehl-i Sünnet’e yardım etmemiştir. Fakat Mutezile’nin bulduğu desteği kesmiş ve tarafsız bir tavır sergilemiştir. Böylece fakihler, muhaddisler vd. Ehl-i Sünnet âlimleri eğitim, kitap telifi ve ilim yolcuğu gibi ilmi çalışmalarına huzur içinde devam edebilmişlerdir. Burada önemsedikleri en değerli nokta, dini, önceki nesillerden devraldıkları gibi kendilerinden sonra gelenlere kusursuz bir biçimde aktarmak olmuştur. 

Fakat ayak takımından bazı câhiller yeniden ortaya çıkarak Ehl-î Kitap inancından etkilendikleri bir takım görüşleri yaymaya, boylarını aşan meseleleri kurcalamaya başladılar. Allah Teala’yı, hareket, intikal, oturmak vb. vasfedilmesi uygun olmayan özelliklerle vasıfladılar. (Allah Teâla, bir mekânda bulunmaktan yüce ve münezzehtir!) İçinde herhangi bir fayda barındırmayan, tamamen boş sözlerden oluşan mukaddimelerden hareketle yanlış düşüncelere vardıkları için ehl-i ilim bu kimseleri ‘Haşeviyye’ nisbesiyle anmaya başladı. 

Haşeviyye, Allah Teala’nın sıfatlarını isbat etmede ifrata düşerek, O’nu tecsim etmeye başlamışken; Mutezile de Allah Teala’dan noksan sıfatları tenzih etmede o derece tefrite varmıştı ki, artık O’nun mevcut sıfatlarını inkar etmeye başlamıştı.

Her iki tutum da yanlıştı; eskilerin söylediği gibi: ‘Allah Teala’nın sıfatlarını iptal eden yokluğa ibadet eder; O’nu bir şeye benzeten de puta tapar.’ 

Müslümanlara ve ulemaya yaptığı onca şeyden dolayı insanlar, Mutezile’nin İslâm’ı ve Kurân-ı Kerim’i müdafaa eden yönünü unuttu. Ayrıca Mutezile âlimleri, her ne kadar akli vb lügavi ilimlerde bilgili olsalar da nakli ilimlerde, özellikle Efendimiz (s.a.v.)’in sünneti konusunda zayıf kalıyorlardı. Haşeviye’nin durumu ise tam tersiydi; akli ilimlerden tamamen nasipsizdiler. Sünnet’i delil olarak kullanmaya çabalasalar da onların sünnet konusundaki bilgileri zayıf ve kıymetsiz rivayetlerden ibaretti. Bu iki taraf ya ifrata düşmüştü ya da tefrite varmıştı. 

Orta yolda giden, mutedil olanlar ise, ümmetin fakihleri, usûlcüleri ve muhaddislerinden oluşan imamların saflarında bulunan kimselerdi. Fakat bunların sesleri kısıktı. İlim ehli sadece ilim halkalarında kendi aralarında bilgi alışverişi yapıyordu, câhillerin borazanları ise bâtıl düşüncelerini her tarafta öttürüyordu. 

İslâm ümmetinin geçirdiği böylesine sıkıntılı bir dönemde imamımız Ebu’l-Hasen el-Eş’arî (rh.a) ortaya çıkmıştır.” (S.43-49)

İmam El-Eş’arî’nin Ortaya Çıkışı

“İmamımız Ebu’l-Hasen el-Eş’arî, Mutezile’nin içinde yaşamıştı. Mutezile imamlarının en büyüğü olan Ebû Alî el-Cübbâî, annesinin sonradan evlendiği kocası, kendisi de onun üvey evlâdı idi. Çocukluğundan beri Ebû Alî el-Cübbâî’ye öğrencilik yapmıştı. Ebû Alî el-Cübbâî, hastalığı ilerleyene kadar el-Eş’arî’ye Mütezile’nin usul ve sistemini öğretmişti. Kırk sene boyunca yanından ayrılmayarak ilim öğrenen İmam el-Eş’arî’nin, onun yakın talebesi olduğunda şüphe yoktur. Öyle ki, Ebû Alî el-Cübbâî’nin başına, onu ilim ortamında bulunmaktan ve münazara etmekten alıkoyan hastalık vb. bir durum geldiğinde ‘Benim yerime sen git!’ diyerek Ebu’l-Hasen el-Eş’arî’yi gönderirdi.

Ebu’l-Hasen el-Eş’arî, Mutezile kelamı üzerine çalışarak i’tizal konularındaki bilgisini öylesine derinleştirdi ki, onların gözünde parmakla gösterilecek kadar saygın bir konuma ulaştı. Fakat o, parlak bir akla ve selim bir fıtratfa sahip olan, gerçeği, taassuba kapılmadan araştıran biriydi. Nitekim derste hocalarına sorduğu bazı sorulara tatmin edici cevaplar alamadığında bu durum onu şaşkınlık içinde bırakıyordu. Allah Teala’dan, ona feraset ilham etmesini ve onu, razı olduğu doğruya iletmesini isteyerek hakikati bulma arzusuyla araştırıyordu. 

Kırk yaşında fikrî ve aklî olgunluğa ulaştığında, Allah Teala’dan kendisine doğruyu göstermesini isteyerek hakikati araştırdıkça şaşkınlığı daha da arttı. Sonunda Allah’ın tevfiki gelmiş ve aklındaki bulanık konular açığa kavuşmaya başlamıştı. Fakat bu şaşkınlık yakasını bırakmamıştı; kalbini tatmin edecek ve onu ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne götürecek ruhi bir güce ihtiyaç duyuyordu. Bu iltica ve tazarru hali, Allah Teala’nın ona doğruyu ve rüşdünü ilham edinceye kadar sürmüştü.” (S.57)

İmam El-Eş’arî’nin Hakikati Araştırma Yöntemi

“İmam el-Eş’arî’nin hidayet serüvenine bakarak, onun hakikati araştırırken takip ettiği usûl ve yönteme dikkatimizi vermemiz gerekiyor. Bunu birkaç maddede özetleyebiliriz: 

1. Hakikati araştırırken taassuptan kaçınmak. .. Hakk/doğru açık bir şekilde ortaya çıkınca, Mutezile içinde geçirdiği kırk senesi, İmam el-Eş’arî’nin doğruya dönmesine engel olmamıştı. İmam el-Eş’arî’nin bu davranışı, hakikati araştıran herkes için, uzun bir süre inanıyor olsa bile hiçbir fikrin onu esareti altına almaması, aksine hakikat ortaya çıktığında onun peşinden gitmesi gerektiği konusunda dersler barındırır.

2. Düşünce faaliyetini ara vermeden sürdürmek ve zihnin meşguliyederden arınması için belli vakitlerde uzlete çekilerek düşünce mesaisini artırmak... 

3. Allah Teala’ya sığınarak O’nun önünde aciz olduğunu itiraf etmek, sürekli O’na itaat ederek doğruya eriştirmesini O’ndan istemek. .. Zira O, tek başına hidayeti yaratacak ve ona ulaşaracak kudrete sahiptir. Sebeplere sarılmayı ihmal etmemek fakat bu sebeplere değil, Allah Teala’ya güvenmek..

4. Şer’î konularda eşsiz kaynak olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i dayanak kabul etmek; dini hükümler söz konusu olduğunda onlara uyanları kabul edip diğerlerini reddetmek... Bu yaklaşım aklın değerini düşürmez. Çünkü aklın sahası akli konulardır. Şer’î konularda ise aklın yetkisi şu üç şey ile sınırlıdır: 

Söz konusu şer’î konunun doğruluğunu ortaya koymak,

Şer’î konuyu doğru bir şekilde anlamayı ve gereğince amel etmeyi sağlamak...” (S.62)

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in İmam El-Eş’arî 

İsmiyle Anılması

“O, Ehl-i sünnet dilini konuşan ilk kimse değildir. Kendi dışındaki (Ehl-i Sünnet kimse)lerin yolundan gitmiş ve Ehl-i Sünnet’e yardım etmiştir. Böylece mezhebin beyanı artmış, delilleri güçlenmiştir. Ne yeni (bi’dat) bir görüş ortaya atmış ne de kendi başına bir mezhep oluşturmuştur. EhI-i Sünnet’e yardım noktasında mezhep içinde onun kadar telif, şerh ve hacimli eserler meydana getiren bulunmamaktadır.’

İbn Asâkir, müslümanların önder şahsiyetlerinden oluşan büyük bir kitlenin İmam el-Eş’arî hakkındaki sözlerini şöyle aktarır: 

‘O, hem hadis ehlinin imamlarından hem de usulcülerin öncülerindendir. Onun yolu, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yoludur. İnancı da, hem hadis hem de usul ehlince razı olunmuş, kabul görmüştür.’

İmam el-Eş’arî’nin; ‘Hâris el-Muhâsibî, Abdullah b. Küllâb vb. Ehl-i Sünnet’in önemli isimleri arasından temeyyüz etmesinin sebebi olarak İbh Asâkir, fakih İbn Ammâr el-Külâ’î el-Mayurkî’den şunları nakleder: 

El-Me’mûn ve el-Mu’tasım’ın hilafeti döneminde mihne, Mutezilenin eliyle iyice şiddetlendiğinde Ahmed b. Hanbel onlarla (kelami) mücadeleye girmekten kaçınmıştı. Mutezile ise, bâtıla yardım zafiyetini bildiği ve sunacak bir delilleri de bulunmadığı için İmam’ın bu tavrını çarpıtarak halifelere (Ehl-i Sünnet’i kastederek) ‘Onlar, bizimle münazaradan kaçıyorlar’ demişler, bu durumu fırsat bilerek Ehl-i Sünnet alimleri hakkında iğrenç şeyler söylemişlerdir. Öyle ki, bu dönemde Ahmed b. Hanbel ve daha birçok Ehl-i Sünnet âlimi çok büyük eziyetler görmüştür.

Mutezile, mihne döneminde insanları, Kuran-ı Kerim’in mahlûk olduğunu söylemeye o derece zorlamıştır ki, Kuran-ı Kerim’in mahlûk olduğunu söylemeyen hiçbir şahidin şehadeti kabul edilmiyor, hiçbir kâdıya fetva sorulmuyor, hiçbir müftî fetva veremiyordu! 

Mütekellimlerden, Abdulaziz el-Mekkî, Hâris el-Muhâsibî, Abdullah b. Küllâb gibi bir çok isim de Mihne dönemini görmüşlerdi. Fazlaca zühd ve çile hayatı süren bu insanlar ehl-i bid’ata destek çıkmak bir yana onların arasına asla karışmıyor, aksine bidat ehlinin görüşlerini etkisiz hale getirmek için reddiyeler yazıp kitaplar telif ediyorlardı. Bu durum, bir kısmından sonra gelen, bir kısmının da muasırı olan Ebu’l-Hasen Ali b. İsmail b. Ebî Bişr eI-Eş’arî ortaya çıkıncaya kadar devam etti. O, Ehl-i Sünnet mezhebinde kelam ilmiyle ilgili Mutezile’nin delillerini çürüten ve heveslerini kıran birçok eser telif etti, birçok kitap yazdı. 

İmam el-Eş’arî, tek başına onların yanlarına gider ve onlarla münazara ederdi. Bu davranışı mevzubahis olduğunda ona; ‘Bid’at ehlinden uzak durman söylenmişken neden tek başına onların yanına gidip aralarına giriyorsun?” diye sorulunca İmam el-Eş’arî şöyle karşılık verdi: 

‘Onlar yönetici kesim olduğu için bana gelmeye tenezzül etmezler. Onlar bana gelmiyorlarsa benim onlara gitmem gerekir; aksi halde hak nasıl ortaya çıkar, Ehl-i Sünnet’i delilleriyle destekleyen birinin bulunduğunu nasıl bilirler?!” 

İmam el-Eş’arî’nin birçok münazarası el-Cübbâî ile gerçekleşmiş, birçok mecliste ona galebe çaldığı vuku bulmuştur. 

İmam el-Eş’arî, telif eserleri artıp tüm gayretiyle Ehl-i Sünnet’e yardım etmeye başlayınca Ehl-i Sünnet mezhebinden Malikî, Şafî ve bir kısım Hanefîler onun izinden gitmeye başladılar. Doğusuyla batısıyla tüm Ehl-i Sünnet, onun ağzıyla konuşuyor, onun kanıtlarıyla delil getiriyordu. Onun, sayılamayacak kadar çok eseri bulunmaktadır. 

Seleflerinin yaşadığı dönemde bid’at ehlini eleştirmek suretiyle onlarla mücadele etmekten kaçınmak, görüşlerinin yayılmaması ve bid’at görüşlerin insanların dikkatini çekmemesi adına hikmetli ve ferasetli bir davranış idi. Buna bağlı olarak selef-i salihin, dünyevi şeylerin cazibesinden kalplerinin etkilenmesi endişesiyle, devlet erkânı ve ehl-i dünyanın meclislerinde bulunmaktan da uzak duruyordu. 

Fakat bid’at ehli hâkim güç haline gelip, devlet ve ricali onlar için çalışmaya başlayınca hikmetin gereği sayılan bu durum ortadan kalkmış; selef âlimlerinin söz konusu kaygıyla onlarla münazara etmekten kaçınmasının fayda vermeyeceği anlaşılmıştı. Tersine, artık ümmete fayda verecek maslahat, onlarla münazaraya gidip onları susturmak ve böylece uydurdukları şeyler yüzünden câhil kesimin aldanmasının önüne geçmek olmuştu. 

Burada şunu belirtmek gerekir: İkinci tavırdaki hikmet, Allah korkusundan (vera’) doğmuştur. Allah korkusunun ise herhangi bir sınırı bulunmamaktadır. Ümmetin maslahatı, ferdin maslahatından önce geldiğinden İmam el-Eş’arî, keskin basirtetiyle seleflerinin hedefini gerçekleştirmiş, fakat bunu yaparken onların yönteminden farklı bir yol izlemiştir. 

Önemle vurgulanması gereken bir diğer husus da şudur: 

İmam el-Eş’arî ve ondan sonra gelen takipçileri yeni bir yol/inanç uydurmuş değillerdir. Aksine onlar, Allah Rasulü(s.a.v)’in ashabı, Tabiin ve bu ümmetin âlimlerinin büyük çoğunluğunun akidesini açık bir şekilde ortaya koymuşlardır. Onun çabası, bu inancın yerleşmesini sağlamak ve üzerindeki tozları silkelemek amacını taşımıştır. Bu gayret, Ehl-i Sünnet mezhebine yardım ederken, bir takım yeni araçlar/ olanaklar kullanmasına engel değildir. Bu açıdan bakıldığında, vesile/araç bakımından değil, sistem/ metod bakımından selefe tabi olunması gerektiği ortaya çıkmaktadır.” (S.67)

Nassların Tefsirinde İmam El-Eş’arî’nin Metodu

1. İtidal/Mutedil olmak: 

İmam el-Eş’arî, aşırılık ve tarafgirlik nedeniyle kimi zaman yöntem kimi zaman sistem bakımından ehl-i İslâm arasında baş gösteren ihtilaflar konusunda çok hassastı. 

Mutezile, aklı nakil/nasslar (Kitab-Sünnet) üzerine hâkim kılarak, akla ters düştüğü için Allah Rasulü (s.a.v)’den sabit birçok nassı inkâr; Kuran-ı Kerim’in birçok ayetini de zorlama yorumlarla tevil etmişti. 

Haşeviye, aklı tümüyle devre dışı bırakmış, tamamen nakle yönelmişti. Öyle ki, yalan-uydurma rivayetlerin çoğuyla amel ediyordu. Aynı zamanda nassların zahirine göre amel etme konusunda tavizsiz bir tutum sergilemeleri onları, tecsim akidesine ve uzuv-yön gibi Allah Teala’ya yaraşmayacak şeyleri O’na yakıştırmaya sürüklemişti. (Allah Teala zalimlerin attığı iftiralardan çok yüce, münezzehtir) 

İmam el-Eş’arî geldiğinde insanları, şunları savunarak İslâm’ın vasat/ mutedil olan yoluna davet etmişti:

Akıl, Allah Teala’nın katından gelen ve üzerine mükevvenatı kuran Allah Teala’nın bir kanunudur. Nakil ise Allah Teala’nın mahlukatına gönderdiği bir elçidir. Kendisinden ancak sonsuz hikmet sadır olan hakîm Allah’ın katı bu ikisinin kaynağı olduğuna göre akıl ve naklin birbirine ters düşmesi ihtimali bulunmamaktadır. Bunların arasında bir ihtilaf bulunuyorsa orada mutlaka bir eksiklik vardır; nakil ya sağlam değildir veya sağlamdır ama anlamı açık değildir yahut akıl sandığımız şey salim/ sağlıklı değildir. İkinci olarak, kusuru akıl veya nakilde değil kendi anlayışımızda aramamız gereklidir.

2. İhtilafın kaynağını araştırıp tüm yönleriyle ortaya koymak: 

Aklı ve nakil kaynakları itibariyle birbiriyle uyumlu olduğuna göre aralarında vuku bulacak uyuşmazlık ancak insan anlayışından kaynaklanabilir. İmam el-Eş’arî ve peşinden gelen ekolü, ihtilafın düğümlendiği noktayı araştırmak suretiyle Müslümanlar arasındaki ihtilafları çözmeye kendilerini adamışlardı. Bu da, ihtilaf ve ittifak edilen konuları ortaya çıkarmak suretiyle mümkün olabilirdi. İmam el-Eş’arî bu yöntemle Müslümanlar arasında baş gösteren birçok ihtilaflı meseleyi çözüme kavuşturmuştu.

3. Meseleleri hassas ilmi yöntemlerle değerlendirmek: 

İmam el-Eş’ad ve ekolü, usullerinin hassas olmasıyla temayüz etmiştir. Eş’arîlik, neticeleri/ hükümleri, kesin olgular ve tüm kanıtlar üzerine inşa etmeyi yöntem olarak benimsemiş; Kuran-ı Kerim ve Sünnet’i, seçici davranmadan bir bütün olarak kabul etmiştir.” (S.81-85)

İmam El-Eş’arî ve Ekolünün Tekfir Bid’ati 

Karşısındaki Tutumu

“İmam el-Eş’arî ve ekolü, akidesinde Müslümanları tekfir etmekten sakındırmayı ve bu tutumun din aleyhine oluşturduğu tehlikeye dikkat çekmeyi esas kabul etmiştir. O, bu konuda Şöyle der: 

“Bizim görüşümüz, ehl-i kıbleden, zina, hırsızlık ve içki içme gibi günahlar işleyen hiçbir kimseyi tekfır etmeme yönündedir. Nitekim Hariciler, tekfir fenalığına düşmüş ve bu kimselerin kâfir olduğunu iddia etmişlerdir. Biz şunu savunuyoruz: Büyük günahları veya benzeri günahları, helal sayarak işleyen kimse, onların haram olduğuna inanmıyorsa bu durumda dinden çıkabilir. ”

Mutezile, Şia ve Hariciler vb. ehl-i kıbleden olan muhaliflerinin hiçbirini tekfir etmeyen bu davranış Eş’arî ekolünün ana hatlarından birini oluşturmaktadır. Bunun izahı şudur: Bu fırkalardan her biri, Kuran-ı Kerim ve Sünnet’in delaleti kat’i olmayan / müteşabih nasslarını dayanak kabul edip bu nassları kendi anlayışları doğrultusunda yorumlamışlardır. İslâm’ın temeli ve aslı iman olduğuna göre, nasıl ki o iman ancak yakin/ kesin inanma gerçekleştiğinde bir insanı İslâm’a sokuyorsa aynı şekilde yakin / kesin inkâr sebebiyle İslâm’dan çıkartır; kesin olmayan düşünceler sebebiyle çıkartmaz.

Bu bakımdan bizim bu kimselerle ilmi bir zemin üzerinde münazaralar yaparak onları hakka/ doğruya götürmemiz gerekmektedir.” (S.88-92)

İmam El-Eş’arî’nin Müteşabih Nasslar 

Karşısındaki Tutumu

“İmam el-Eş’arî (rh.a) ve ekolü müteşabih nasslar konusunda iki yol izlemiştir. 

Birincisi, görünüşünden Allah Teala’ya el, yön gibi madde / cisimlik isnat eden bir ayetle karşılaştığında zahir anlamını, O’na cisimlik atfetmeyecek bir manaya tevil etmiş, söz konusu müteşabih kelimelerin Arap dilindeki anlamlannı inceleyerek içlerinden Allah Teala’nın şanına en yaraşır olanını tercih etmiştir. 

İkincisi ise, ilgili nasslara, tevile başvurmadan zahir anlamları üzerinden yaklaşarak, tecsim akidesine düşmeden mezkur nassların bilgisini Allah Teala’ya bırakmıştır. Bunu yaparken, nassların ilk bakışta görünen zahir anlamlarının kesinlikle gayr-ı murad olduğuna inanmıştır. Dolayısıyla söz konusu nassların yorumuna girişen müfessirin: ‘Bu ayetten kastedilen şeyi en iyi bilen Allah’tır’ demesi elzem olup, herhangi bir insanın sorumluluktan kurtulması için ‘Allah’tan (cc), Allah Rasulü’nden (sav) ve Allah Teala’nın muradı üzere gelen şeylerin tamamına iman ettim’ demesi yeterlidir. 

Gerçek şudur ki, Yüce Mevla’yı noksan sıfatlardan tenzih etme noktasında bu yolların ikisi de aynıdır. Müteşabih nasslanrın manalarına dalıp gitmek herhangi bir fitne ve kargaşaya zemin hazırlayacaksa, Selef âlimlerinin genelinin tavrına uyarak, onları tevil ve tefsir etmekten kaçınınız. Fakat tersi bir durum olur da müteşabih nassların manalarına kayıtsız kalmak herhangi bir fitnenin çıkmasına ve İslâm’a saldırmak için fırsat kollayanların bu fitne ortamından çıkar sağlamasına sebep olacaksa, Selef alimlerinin bir kısmının, Halef alimlerinin ise genelinin tavrına uyarak, onları dinin kesin temelleri ve fasih Arap dili ışığında tefsir ederiz. Bu bakımdan her iki yolun da hedefinin Allah Teala’yı, O’na yaraşmayan özelliklerden tenzih etmek ve fitneyi kökünden söküp atmak olduğunu söylemek doğrunun ifadesi olacaktır.” (S. 96)

İmam El-Eş’arî’nin Fıkhî Mezhebi

“İmam Ebu’l-Hasen el-Eş’arî, selef-i salihinin büyük imamlarından ve aynı zamanda Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in de önde gelen isimlerinden biri olduğu için fıkıh mezhepleri müntesipleri büyük imamın kendi mezheplerinin müntesibi olduğunu savunarak onur yarışına girişmişlerdir. Doğrusu İmam el-Eş’ari gerçekten onur duyulacak biridir. Biyografisini kaleme alan Hanefiler kitaplarında onun Hanefi olduğunu söylerken, Malikiler ve Şafiiler de onu kendi mezheplerine nispet etmişlerdir Hanbelilerin durumu da farksızdır.

Merhum Allame Muhammed Zahid eI-Kevseri, İmam el-Eş’ari’nin başlarda Hanefi olduğunu, Mutezile mezhebinden çıkıp da Ehl-i Sünnet mezhebine döndükten sonra Hanefilikten ayrıldığına dair herhangi bir bilginin sabit olmadığı görüşünü tercih etmiştir. 

Zahit el-Kevseri merhum, fıkıh mezheplerinin onu paylaşamamasının sebebi olarak şu noktaları vurgular:

İmam el-Eş’arî, mezheplerden herhangi birini taraf tutarak diğerlerine cephe almıyor; yeri geldiğinde mezheplerin fıkhi görüşleri hakkında kendi nazarını işletebiliyordu. Öyle ki, müctehidlerin bazı fer’î meselelerdeki görüşlerini tashih ettiği bile nakledilmiştir. Onun bu dirayet ve kişiliği Ehl-i Sünnet kavramının, onun hakk daveti hakkında kullanılmasını kolaylaştırmıştır.

İmam el-Eş’arî’nin yolunu izleyenlerin fıkhi mezheplerine değinecek olursak, ilim ehlinin de açıkça belirttiği gibi, Medine imamı olan İmam Malik’in bidat ehline ve onların sapkın düşüncelerine karşı tavrı net olduğundan Malikilerin tamamının Eş’arî olduğundan Şafiîlerin dörtte üçünün, Hanefîlerin üçte birinin, Hanbeli mezhebinin ise önemli isimlerinin Eş’arî mezhebine müntesip olduğu söyleyebiliriz.

Hanefi mezhebinin kalan müntesiplerinin çoğu, Maveraünnehir ülkelerinde Ehl-i Sünnet’in imamı olan Ebu Mansur el-Maturidi’nin yolunu izlemişlerdir. Maturidilik çok az bazı farklar dışında Eş’arî mezhebine benzemektedir. Ebu Mansur el-Maturidi ve Ebu’l-Hasen el-Eş’arî, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin iki imamıdırlar. Allah kendilerinden razı olsun.” (S.101)

İlmî Dirayeti

“İslâmi ilimlerin farklı alanlannda nice telifat vermesi ve aralarında birçok velî, müttaki, sâlih ve âlimin bulunduğu ümmetin genelinin akidede onun yolunu izlemesi, İmam el-Eş’arî’nin ilminin genişliğini ve marifetinin yüksekliğini göstermesi bakımından önemlidir. Zira saydığımız insanlar bu ümmet-i masumenin seçkin kesimi olduğundan dalalet üzerinde hemfikir olmaları imkân dâhilinde değildir.” (S.103)

Zühdü ve Takvası

“Ebu’l-Hasen el-Eş’arî, ömrünün büyük bölümünü, Fahr-i Kainat Efendimizin (sav) hayırlı oldukları yönünde haklarında şahitlik buyurduğu ve bitimiyle selefi salihin devrinin sona erdiği ‘ilk üç asır’dan üçüncü asırda yaşadığı için selefi salihinin büyük imamlarından sayılmıştır. 

Dünyaya ve hiçbir dünyalığa değer vermeyen biri olan imamımız, aç kalmasını engelleyecek bir avuç dünyalıkla hayatını sürdürmüştü. Dedesi Bilal b. Ebî Burde b. Ebî Musa el-Eş’ari’nin varislerine bıraktığı arazinin mahsulünden yiyeceğini karşılıyordu ve senelik geliri sadece on yedi dirhemdi.

Ortalama bir zenginin bir günde harcadığı bir miktardı bu...

Allah Teala’ya olan ibadeti ile ilgili olarak onun gece namazlarını çokça kıldığını söyleyebiliriz. Yirmi seneye yakın bir zaman boyunca sabah namazını sürekli yatsı namazı abdestiyle kılmıştır. Riya endişesiyle, ibadetini insanlardan gizler ve bu gayretinden hiç kimseye bahsetmezdi.” (S.106)

Eserleri

“İmam el-Eş’arî, özellikle Ehl-i Sünnet inancına dair eserler telif etme konusunda bitmek tükenmek bilmez bir enerji ve kararlılığa sahipti. O ve takipçilerinin müntesibi olduğu Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat inancını ortaya koyarak savunduğu, birbirinden farklı ama fakat aynı amacı hedefleyen iki yüzü aşkın eseri bulunmaktadır.” (S.110)

Vefatı

“İmam el-Eş’arî, ruhunu teslim etme ve yüceler yücesine kavuşma anı geldiğinde bile Mutezile’yi, uydurdukları görüşleri, sapkınlıklarını ve insanları Allah Teala’nın Kitab ’ında bulunan sahih inançtan saptırmalarını eleştirmekten geri durmamıştır. Tekfir etmenin başa getireceği tehlikelerden endişe duyduğu için ahirete intikal etmeden önce, ehli kıbleden olan hiçbir kimseyi tekfir etmediğine dair bazı talebelerini şahit tuttuğu kaynaklarda bildirilmektedir. Öyle ki, bidat ehlinden bile olsa hiçbir Müslümanın günahını yüklenecek bir gayrete girdiği vaki olmamıştır.

İmam el-Eş’arî, ilim tahsil edip, onu yaymak ve insanlara öğretmek suretiyle ilimle dopdolu bir hayat yaşadıktan sonra bu dünyadan intikal etmiştir. Kaynaklar onun, Bağdat’ta, hicri 326 (veya 330) yılında vefat ettiğini belirtmektedir. Bazı kaynaklar ise vefat tarihini 330’lu yıllar olarak vermiştir. Tarihçilerin çoğu büyük imamın, hicri 324 tarihinde vefat ettiği görüşünü tercih etmişlerdir.”(S.124)





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle