KİTAP

Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar
YAZI BOYUTU :

Mehmed Zahid AYDAR

Bütün özgürlük söylemlerine rağmen, modern dönemlerde ortaya çıkan tek tipçi anlayışın Müslümanların zihinlerini de esir aldığı görülmektedir. “Hakikat tektir. O halde neden dört mezhep vardır?” sloganının büyüsüne kapılanlar, bir mesele hakkında hüküm vermeye kalktıklarında, aslında yeni bir “mezhep!” ile ortaya çıktıklarının farkında olmalıdırlar. Müctehid imamların tercihlerine tâbi olan Müslümanları hoş görmeyenler, tercih ettikleri meâl’in mütercimine tâbi olarak içine düştükleri çelişkiyi izah edebilmelidirler.“Kur’an ve Sünnette Birleşelim” sloganıyla yola çıkanlar, Kur’an ve Sünnet’e rağmen bir müslümanın söz söylemeyeceğini de biliyor olmalıdırlar. “Eskiden imkânlar yetersizdi, şimdi bir tuşa basıyorsunuz, konu ile ilgili tüm hadisler elinizin altında” söylemiyle müctehid ulemaya tâbi olmayı reddedenler, aslında İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin (r.ha) değil, muhaddislerin tercihlerine tâbi olduklarının herhalde farkındadırlar. 

 

Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar

 


Kitabın Adı: Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar

Yazarı: Ebu’l-Feth el-Beyânûni

Tercüme: Ebubekir SİFİL

Basım Yeri ve Tarihi: İstanbul 2012

Yayınevi: RIHLEKİTAP

Kapak Türü: Karton

 

 

 

 

PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ’in (sav) vefatından bu güne kadar Müslümanların böylesine bir zilleti yaşadıklarını söylemek kolay değildir. İçinde yaşadığımız zaman diliminde İslâm Dünyası’nın hali hepimizin malumudur. Ayrıca ‘ne yapılmalı’ sualine cevap ararken verilen cevapların farklı olması da meselenin bir başka boyutudur. İslâm, bizlerin hem bu dünyada hem de ahirette kurtuluşumuza vesile olacak ilâhi nizam olduğuna göre, murad-ı ilâhinin doğru anlaşılması en temel meselelerimizdendir. Tarih boyunca ibâdet niyetiyle gösterilen bu gayretin neticesi modern zamanlara kadar, ümmet tarafından bir zenginlik olarak değerlendirilmiştir.

Bütün özgürlük söylemlerine rağmen, modern dönemlerde ortaya çıkan tek tipçi anlayışın Müslümanların zihinlerini de esir aldığı görülmektedir. “Hakikat tektir. O halde neden dört mezhep vardır?” sloganının büyüsüne kapılanlar, bir mesele hakkında hüküm vermeye kalktıklarında, aslında yeni bir “mezhep!” ile ortaya çıktıklarının farkında olmalıdırlar. Müctehid imamların tercihlerine tâbi olan Müslümanları hoş görmeyenler, tercih ettikleri meâl’in mütercimine tâbi olarak içine düştükleri çelişkiyi izah edebilmelidirler.“Kur’an ve Sünnette Birleşelim” sloganıyla yola çıkanlar, Kur’an ve Sünnet’e rağmen bir müslümanın söz söylemeyeceğini de biliyor olmalıdırlar. “Eskiden imkânlar yetersizdi, şimdi bir tuşa basıyorsunuz, konu ile ilgili tüm hadisler elinizin altında” söylemiyle müctehid ulemaya tâbi olmayı reddedenler, aslında İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin (rha) değil, muhaddislerin tercihlerine tâbi olduklarının herhalde farkındadırlar. Meselâ: Sahih-i Buhari’de karşılarına çıkan bir hadis-i şerifi, hadis imamlarının kriterlerine tâbi olmamak şartıyla hangi sebeple sahih kabul ettiklerini de açıklamak durumundadırlar. 

Yıllardır ulemadan tevarüs ettiğimiz anlayışı eleştirenler, son tahlilde yeni bir usûlü ortaya koyamadıklarını itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Ortaya bir usûl koyamayanların, esen rüzgâra göre şekil aldıkları ya da almak zorunda kaldıkları görülmektedir. Usûlsüzlük; ahkâma tâbi olan değil, ahkâmı kendine tâbi kılan batıl bir anlayışı ortaya çıkarmıştır. Yeryüzü müstekbirlerinin, zamana ve zemine göre algısı değişen Müslümanları, köklü bir geleneğe sahip Müslümanlara tercih etmesinin sebepleri üzerinde kafa yormak, yaşadığımız çağın problemlerini anlamamıza vesile olabilir. 

 

MUKADDİME

Halkın yaşantısını gözlemleyen, problemlerini ve ihtilaflarını inceleyen kimse, anlaşmazlıkların birçoğunun, insanların birbirini yanlış anlamasından veya birbirleri hakkındaki su-i zandan kaynaklandığını görür. Bu durum, ilişkilere ihtilafın hâkim olmasına sebebiyet verir; böylece taraflar arasındaki mesafe gittikçe açılır.

Ancak tarafların bir araya gelip birbirlerinin bakış açısını anlaması, birbirlerinin hüsnü zannına ve iyi niyetine ikna olması halinde aralarındaki duvarlar sarsılır, hatta tamamen ortadan kalkacak aşamaya gelir. Böylece taraflar, hiçbir olumsuzluğun bulandıramayacağı bir ittifak ve muvafakat ortamına kavuşur...

Pratik hayattan aldığımız bu örnek, fıkhî mezheplerin ve ilmi görüşlerin hakikati konusunda farklı kesimler arasında zaman zaman ortaya çıkan anlaşmazlıkların mahiyeti konusunda açıklayıcı olabilir. İşte bu sebeple bu risalede söz konusu fıkhî ihtilafın hakikatini, kaynağını ve sebeplerini ortaya koymayı ve hükmünü açıklamayı arzu ettim. Bu sayede müslüman, bu mesele hakkındaki tutumunu doğru olarak belirleme, dini konusunda basiret üzere hareket etme ve ifrat ve terfide düşmekten sakınma imkânına kavuşmuş olacaktır.

Müslümanın ifrat veya tefrit yanlışına düşmesi demek, düşmana, içeri sızarak dini ve akideyi ifsat edeceği bir gedik açmak demektir. İslâm binasını Müslümanların algılarında yıkma yolunda gayret sarf etmek, geçmişte olduğu gibi bugün de İslâm düşmanlarının alışkanlık halinde sürdürdüğü bir tutumdur. Onların bu amaçla uygulamaya koyduğu ince ve gizli metotlardan birisi, müslümanları fıkıh ve fukaha konusunda şüpheye düşürmektir.

Bir kısım cahil ve basit kimseleri etkileyerek ihtilaflı fıkhî konuları mezhep müntesipleri arasında gündeme getirir, böylece bir yandan onları daha önemli meselelerle iştigal etmekten alıkoymuş, diğer yandan da müslümanların fıkıhlarına ve fakihlerine olan güvenini sarsmış olurlar. Bütün bunlar müslümanları dinlerinin ve mezheplerinin ahkâmından sıyırıp heva ve şahsi görüş ağına düşüren tutumlardır.

Geçmişte büyük imamlar düşmanların bu metotlarına dikkat çekmiş, onların yüzündeki maskeleri indirmiş, girdikleri hileli yollarda peşlerini bırakmamıştır. Ulema, fakihler arasındaki ihtilafların hakikatini açıklayan büyüklü küçüklü eserler yazmış, usuldeki ihtilaflarla fürudaki ihtilafları birbirinden tefrik etmiş, halkı kötü niyetler ve çirkin emeller konusunda uyarmıştır. (S.11-14)

BİRİNCİ BÖLÜM

1. FIKHÎ İHTİLAFLARIN HAKİKATİ (S.17-21)

“İlmi ihtilaflar ve fıkhî görüşler / ictihadlar bazı kimseler tarafından, Allah Teâlâ’nın dininde ileri sürülmüş ‘şahsi görüşler’ olarak değerlendirilir. İctihadların birden fazla olması ve birbiriyle ihtilaflı bulunması onlara göre bu sebeptendir.

Hatta bazı kimseler fıkhî ihtilafları, Kitab ve Sünnet’ e alternatif olarak ortaya konulmuş, dolayısıyla Müslüman tarafından duvara çalınması, uzak durulması, terk edilip Allah’ın Kitabı’na ve Resulü’nün Sünneti’ne rücu edilmesi gereken ‘yeni bir din’ olarak tasavvur ederler.

Taassup sahibi bazı kimselerin, söz konusu görüşlere/ictihadlara olduğundan fazla değer vermek, onlara sarılıp diğerlerini reddetmek şeklinde tezahür eden tutumu da bu hatalı düşüncenin insanlarda yer etmesine yardımcı olmaktadır.” (S.17)

“Dinlerinde, Rablerinin Kitabı’ndan ve Nebilerinin Sünneti’nden imamları tarafından çıkarılmış hükümlere ittiba eden avam ile dinlerinde ruhban ve ahbarlarının - Allah Teâlâ’nın emrine aykırı- nefsi görüşlerine uyan Ehl-i Kitap arasında bu noktada büyük bir fark vardır.

Allah Teâlâ, imamlarının istinbat ettiği hükümlere uyanlara hitaben ‘Bilmiyorsanız zikir ehline sorun’ (en-Nahl Sûresi, 43) diye emir buyurmuşken, diğerlerinin durumunu ‘Allah’ı bırakıp ahbar ve ruhbanlarını rabbler edindiler’ (et-Tevbe Sûresi, 31) buyurarak ifşa etmiştir.

Nitekim Hz. Peygamber (sav), Adiyy b. Hatem et-Tai huzuruna girdiğinde bu ayeti okumuştu. Adiyy diyor ki: ‘Onlar bunlara kulluk etmiyorlar!’ dedim. Resulullah (sav), ‘Evet, ediyorlar. Ahbar ve ruhbanları onlara helali haram, haramı helal kılıyor; onlar da bunlara tabi oluyor. İşte bu, onların bunlara kulluk etmesidir’ buyurdu.’ Bu sebeple ulema, ‘ictihad’ı; ‘Şer’î ahkâmı şer’î delillerden çıkarmak için bütün gayretini sarf etmektir’ diye tarif etmiştir. Bunun yanında ictihad için dakik birçok şart da öngörmüşlerdir ki, ehil kimselerden başkası bu kapıdan girmesin.” (S.18-19)

2. FIKHÎ İHTİLAFLARIN KAYNAĞI (S.23-32)

“Hz. Peygamber (sav) vefat ettikten sonra Sahabe’nin (Allah onlardan razı olsun) çeşitli merkezlere dağılmasıyla birlikte ictihad dairesi de genişlemeye başladı. 

Vahyin kesilmesi ve Sahabe’nin çeşitli yerlere dağılmasıyla şer’î hükümlerde ihtilafın çerçevesinin genişlemesi tabiidir. Zira fıkhî ihtilaf olgusu iki esasa dayanır:

1. Şer’i nassların farklı anlaşılmaya ihtimalli yapısı.

2. Anlayış ve değerlendirme tarzlarının farklılığı 

Allah Teâlâ’nın şer’i meselelerde hikmeti, Kur’an ve Sünnet naslarının pek çoğunun birden fazla şekilde anlaşılmaya ihtimalli olmasını iktiza etmiştir. Kur’ an-ı Kerim apaçık Arap diliyle inmiştir ve Arap dilinde lafızların ihtimalli yapısı herkes tarafından bilinen ve ikrar edilen bir husustur ki, Arap dili bu yapısıyla diğer dillerden ayrılır.

Tıpkı bunun gibi Allah Teâlâ’nın yaratışındaki hikmet de insanların akıl ve idrak bakımından farklı farklı olmasını iktiza etmiştir. Bu sayede varlık kemal bulur, insanların ilim ve akıl bakımından birbirlerinden temayüz etmesi ve birbirleriyle yarışması mümkün olur.(…) Allah Teâlâ’nın mahlûkatta cari kıldığı hikmeti bu insanlar göremiyor. Allah Teâlâ dileseydi bütün insanları, düşünce ve anlayışta bir tek ümmet yapar, Kitab’ı da icmal ve ihtimale yer vermeyen (tümüyle) mübeyyen ve müfesser bir tarzda indirirdi!

Allah Teâlâ, kullarının kendisine ibâdet ettiği bu dinin hükümleri konusunda anlayış ve görüşleri birleştirmeyi dilese, bir yandan şer’î nassların yapısını değiştirir, diğer yandan da tek hüküm üzere ittifak etsinler diye insanların anlayış tarzlarını teke indirirdi.”

“Allah Teâlâ’nın böyle murad etmiş olmasındaki hikmeti teyid eden hususlardan birisi de, şer’i nassların çoğunluğunun delaletinin zanni oluşudur. Allah Teâlâ bununla sanki bir yandan görüşlerin ve anlayışların çeşitlenmesiyle insanlara kolaylık dilemiş, diğer yandan da akılların önünde geniş bir alan açmıştır ki insanlar Kelamullah’tan ve Hz. Peygamber (sav)’in sözlerinden istinbatta bulunsun ve çıkarılan hükümlerle (farklı tarzlarda) amel etsin!” 

Daha sonra yazar Efendimiz(sav) dönemi ve sahabe asrında gerçekleşen fıkhî ihtilafları inceler:

2.1. Sahabe’nin, Benu Kureyza’ya giderken vakti giren (ikindi) namazı kılmanın hükmü konusundaki ihtilafı…

2.2 Su yokluğunda teyemmüm ederek namaz kılan ashab-ı kiramın bir süre sonra -henüz vakit çıkmamışken- su bulmaları üzerine yaşadıkları ihtilaf…

2.3 Dedenin mirası meselesi…

2.4 Boşanmış kadının iddet müddetinin ne kadar olduğu konusunda ashab-ı kiram arasında söz konusu olan ihtilaf…

2.5 Kocası ölen hamile kadının iddetinin ne zaman biteceği noktasında ashab-ı kiram arasında söz konusu olan ihtilaf…” (S.28-32)

3.FIKHÎ İHTİLAFLARIN SEBEPLERİ (S.33-98)

“Ulemanın ahkâmdaki ihtilafı meselesi konusundaki hatalı sathi bakış, muhtelif yanlış tutumlara yol açmaktadır. Bazı insanlar bu sebeple fıkhî ihtilafları gereksiz ağır bir yük olarak görüp yüz çevirmekte, bazıları da bu konuyu hedef tahtasına oturtup (ihtilaflara ve ihtilaf edenlere) saldırmaktadırlar. Yine bu sebeple bazı kesimlerin de, -Sünnet tedvin edilip Hadis kitapları her tarafa yayıldığı için- artık insanları tek bir görüş ve ‘Kitab ve Sünnet mezhebi’ diye anılan tek bir mezhep etrafında toplama zamanının geldiği kanaatiyle mezhep ve görüşleri birleştirmek gerektiği çağrısına ikna olduğunu görüyoruz. Bu kesimlerin, ‘Din bir, Kur’ an bir, Sünnet bir olduğu halde bu ihtilafların ne gerekçesi olabilir?’ sloganıyla da bu davalarını terviç etmeye çalıştıklarına dikkati çekmektedir.

Bu kimse ve kesimler, imamların ve ulemanın ihtilafların sebepleri bağlamında kaleme aldığı eserlere müracaat etseler, görecekler ki, ihtilafların yegâne temel sebebi olarak gördükleri ‘nassdan haberdar olmama’ hususu, ihtilaf sebeplerinin sadece birisidir. Söz konusu sebeplerdir ki görüşlerin farklılaşmasına yol açmış, istinbat alanında ihtilafların meydana gelmesine sebebiyet vermiştir ...

Söz konusu sebeplerin birden fazla olması ve iç içe geçmiş bulunması dolayısıyla, konu hakkında eser yazmış olan ulemanın kimi konuyu kısaca ele alırken, kimi tafsilata girmiştir. Ancak bütün bu sebeplerin gerçekte dört ana sebebe irca edilebileceğini düşünüyorum. Diğer tafsilî sebepler bu dört ana sebepten kaynaklanmaktadır.

3.1.Nassın sübut bulup bulmadığı konusundaki ihtilaf 

Burada hem nassın, imamlardan birine ulaşmışken diğerine ulaşmaması, hem de imamlardan biri nazarında sübut bulmuşken, bir diğeri nazarında sübut bulmamış olması söz konusudur.

3.2. Nassın anlaşılmasındaki ihtilaf 

Bütün bunlardan sonra (zikredilen hususlarda ittifak sağlandığı ve nassın bütün imamlara aynı şekilde ulaştığı ve sıhhati konusunda aynı hükmün verildiği farz edilse bile) nassın nasıl anlaşılacağı konusundaki ihtilaf varlığını sürdürecektir.

3.3. Mütearız nassların arasını bulma veya birini diğerine tercihteki ihtilaf 

Ulemanın nassın sübutu ve anlaşılması konularında ittifak ettiğini farz etsek bile, bir başka ihtilaf sebebi varlığını sürdürecektir: Söz konusu nassın, tercihe daha layık bir başka nassla zahiren tearuz / çatışma halinde olması. Böyle durumlarda, zahiren birbiriyle muaraza halinde bulunan nassların arasını birleştirme (cem) veya birini diğerine tercih yolları noktasında ihtilaf ortaya çıkmaktadır. 

3.4. Usul kaidelerindeki ve bazı istinbat kaynaklarındaki ihtilaf

Dördüncü husus da, hükümlerin kendisinden çıkarıldığı kaynağın hücciyyetindeki ihtilaftır. Her imamın, hadislerin kabul ve reddinde kendine mahsus kaide ve şartları vardır Her biri, istinbatta kendine mahsus bir yol ve metot izler.” (S.33-38)

3.1. Nassın sübut bulup bulmadığı konusundaki ihtilaf

“Şer’î nass, bütün müctehidler için birinci mercidir. Şer’î hükümlerin istinbatı şer’î nass merkezinde cereyan eder. Bu itibarla nassın sıhhatinin sabit, delaletinin açık olması ve muarızın bulunmaması durumunda hüküm verirken o nassa dayanılacaktır. Bu noktada herhangi bir farklı görüş yoktur.

Müctehid İmamlar’ın, ‘Hadis sahih ise mezhebim odur’ sözünün manası budur. Şu kadar var ki, bazı kimseler bu sözden şunu anlıyor: Hadis, imamlardan herhangi birisine ulaştığı zaman, imam o hadisin zahiri doğrultusunda görüş beyan etmek ve muktezasında hüküm vermek zorundadır! Eğer böyle yapmazsa nassı terk etmiş ve hadisten yüz yüz çevirmiş olur!

Müslümanların imamlarından herhangi birisinin, ictihadı muktezasınca delaleti ve hükmü geçerli olan bir hadis-i şerîften yüz çevirmesi (hâşâ)- söz konusu olamaz. Onlar, dindarlıklarıyla meşhur, adaletleriyle tanınan, takvalarıyla bilinen imamlardır. Allah hepsinden razı olsun...

Meseleye öyle bakanlar anlamıyor olmalılar ki, bir hadisin bir imama sadece ‘ulaşmış’ olması başka şeydir, o hadisin o imam nazarında ‘sabit olması’ ve tercihe daha layık bir muarızının bulunmaması başka şeydir. 

Oysa şu nokta tartışmasızdır: İmamlardan her birinin hüküm istinbatında esas aldığı kendine mahsus kaide, usul ve esasları vardır. Bunlar hadisin sübut veya adem-i sübutuna dair olabileceği gibi, delaletine ve manasına yahut muarızının bulunup bulunmamasına vb. ilişkin de olabilir. Bu kaide ve esaslarda diğer müctehidler ona muvafık da olabilir, muhalif de. Müctehidin veya müctehidlerin görüşü, usul ve füruda muhalif bir müctehid için bağlayıcı bir hüccet değildir! (S.39-40)

“Müctehidler ve diğer alimler, hadislerin kabulü için birtakım kaide ve esaslar tesbit etmiştir. Konuya gereği gibi vakıf olmayan bazı kimseler, söz konusu kaide ve esaslarda ihtilafa yer olmadığını ve müctehidlerin bu noktada muhaddislerin kabul ettiği esaslar çerçevesinde hareket etmek zorunda olduğunu düşünür. Bu hatalı bir düşüncedir. Zira pratik durum bize şunu öğretiyor ki, müctehidlerin hüküm istinbatında belirledikleri ve başkalarınınkine nazaran tercihe daha şayan olan (kendilerine mahsus) kaide ve esasları vardır. Bu itibarla o imamlar, başkalarının ictihadıyla ilzam edilmezler. Özellikle de hadis ilminin tedvin edilip istikrar bulduğu dönemden önce yaşamış bulunan imamlar için bu böyledir. Çünkü Allah Teâlâ’nın bahşettiği ictihad mertebesi onları, herhangi bir ilim dalında bir başkasını taklid derecesine düşmekten masun kılmıştır.” (S.43-44)

 

“Mağrib hafızı İbn Abdilberr (rh.a), bu kabil şüpheleri bertaraf etme ve cahillerin, şer’î nasslara muhalefetle itham ettiği müctehid imamları savunma zımnında güzel bir tesbitte bulunmuş ve şöyle demiştir:‘Bu ümmetin âlimlerinden hiç kimse, Hz. Peygamber (sav)’ den gelen bir hadis tesbit ettikten sonra gerekçesiz olarak ona muhalefet etmemiştir. Bu gerekçe, söz konusu hadisin kendisi gibi bir hadis ile icma ile veya kabul ettiği asıl doğrultusunda esas alınması gereken amel ile nesh edildiğini yahut senedinde (sıhhati yaralayıcı) bir kusur bulunduğunu söylemesidir. Bu tarz bir gerekçe olmadan hadise muhalefet eden bir kimse, ‘imam’ olarak kabul edilmesi şöyle dursun, ‘adalet’ sıfatını kaybeder ve fasık olur...” (S.53-54)

3.2. Şer’î nassların farklı anlaşılması sebebiyle ortaya çıkan ihtilaf

“Bu sebebi iki esas noktadan ele alabiliriz:

3.2.1. Nassın yapısıyla ilgili durum.

Meşhur olduğu üzere Arap dilinde, ne anlattığı açık/ sarih ifadeler bulunduğu gibi, birden fazla anlama ihtimal veren, müşterek, mücmel... ifadeler de vardır.(S.55)

3.2.2. Nassın nasıl anlaşılacağı noktasında müctehidin durumu.

Burada ihtilaf, müctehidden, müctehidin anlayış tarzından kaynaklanır. Bu, ilkinden daha açık bir durumdur. Zira insanların akıl ve anlayış bakımından birbirinden farklı olduğu açık bir gerçektir.

Bu durumla ilgili açık misallerden biri, Hz. Peygamber (sav) döneminde Benû Kureyza vakasında cereyan eden hadisedir. el-Buhârî ve Müslim’in, Sahîh’lerinde İbn Ömer (r.anhuma)’dan naklettiğine göre Hz. Peygamber (sav) Ahzab gazvesinden döndüğünde Cibril (a.s) kendisine gelerek acele Benû Kureyza üzerine gitmesini söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) ashabını acele ettirerek, ‘Sakın Benû Kureyza’ya varmadan kimse ikindi namazını kılmasın’ buyurdu. Bunun üzerine yola çıktılar; fakat Benû Kureyza toprağına varmadan ikindi namazının vakti girdi. Bir kısmı, ‘Benû Kureyza’ya varmadıkça namazı kılmayalım’ derken, diğerleri ‘Aksine, ikindi namazını burada kılalım. Hz. Peygamber (sav) ikindi namazını özellikle Benû Kureyza toprağında kılmamızı istediği için öyle buyurmuş değil’ (acele etmemizi istediği için öyle buyurdu) dediler. Bilahare bu durumu kendisine bildirdiklerinde Hz. Peygamber (sav), her iki grubun görüşünü de tasvip buyurdu; onlardan herhangi birisini kınamadı.

Bu meselede Sahabe’ den bazılarının içtihadı –nassın zahirini esas aldıkları için-, namazın bilerek vaktinden geriye bırakılmasına yol açmıştır. Diğerlerinin içtihadı ise nassın zahirine muhalefete götürmüştür. Bu sebeple bu ikinci grup, namazı yolda kılmışlardır.” (S.60-61)

3.3.Mütearız nassların arasını bulma veya birini diğerine tercihteki ihtilaf

“Mütearız nassların birini diğerine tercih sebepleri çoktur. Usul âlimleri bunları kitaplarında tafsilatlı olarak anlatmıştır. Bazıları bunları dört esas noktada toplamıştır:

1. Mütearız nassların senedine müteallik tercih. Mütevatir nassın meşhur nassa veya ilmi ve zabtı daha üstün olan ravinin rivayetinin diğerine tercihi böyledir.

2. Mütearız nassların metnine müteallik tercih. Nasslardan birinin emir, diğerinin nehiy muhtevalı olması böyledir. Bu durumda nehyedici nass diğerine tercih edilir. Yahut tearuz, hakiki bir manaya delalet eden nassla mecazi bir manaya delalet eden nass arasındadır. Böyle bir durumda hakikat mecaza tercih edilir.

3. Mütearız nassların medlulüne (delalet ettiği şeye/manaya) müteallik tercih. Nasslardan bir kısmının medluIünün tahrim, diğerinin ibaha bildirmesi böyledir. Bu durumda tahrim bildiren nass, ibaha bildirene tercih edilir.

4. Mütearız nassların haricindeki bir hususa dayanan tercih. Nasslardan birinin -Kitab, Sünnet, İcma, Kıyas veya bunlar dışındaki- bir başka delile uygunluk arz etmesi, onunla muaraza eden diğer nassın ise böyle bir durumdan yoksun bulunması böyledir. Tabiatiyle böyle bir durumda diğer delilin teyit ettiği nass diğerine tercih edilecektir.” (S.63-65)

“Nassların arasını cem veya birini diğerine tercih meselesinin sınırları hayli geniştir ve bu konu, ulemanın ahkâm istinbatındaki ihtilaf sebepleri içinde ortadan kaldırılması mümkün olmayacak kadar büyük bir yer işgal etmektedir.” 

3.4.Usul kaidelerindeki ve bazı istinbat kaynaklarındaki ihtilaf

“İlim ehli tarafından kabul ve itiraf edilen bir husustur ki, bazı ictihad usul ve kaynakları müctehid alimler arasında ihtilaflıdır. Diğer imamlardan farklı olarak İmam Malik’in (rh.a)’in, Medine ehlinin amelini delil kabul etmesi, çoğunluk amel etmesine rağmen Hanefîler’in ‘mefhum-u muhalefet’le ameli terk etmesi, yine Hanefîler’in âmm bir ifadenin hâss’a ve mutlak’ın mukayyed’e hamli imkânına muhalefeti ve ravi rivayet ettiği hadisin hilafına amel ettiğinde rivayetin değil, ravinin arnelinin esas alınması gerektiğini söylemesi… gibi usul kaideleri bunun örneklerini teşkil eder.

Prof. Dr. Mustafa Sa’îd el-Hınn da Doktora tezini (Bu çalışma Doç. Dr. Halit Ünal tarafından ‘İslâm Hukukunda Yöntem Tartışmaları’ adıyla Rey yay., İst-1993 dilimize çevrilmiştir.) bu konuda yapmıştır. Bu, söz konusu sebebi dört başı mamur bir şekilde işleyen, fukahanın ihtilafı konusunda araştırmacılar için başvuru kaynağı özelliğinde yeni bir çalışmadır.” tesbitinden sonra konuyu ayrıntılı olarak inceler. (S.77-98) 

İKİNCİ BÖLÜM

1. ULEMANIN FIKHÎ İHTİLAFLAR KARŞISINDAKİ TUTUMU (S.101-110)

Selef’in ve sonra gelen ulemanın söz konusu ihtilaflar karşısındaki tutumunu araştıran kimse, bu konuda farklılıklar bulunduğu izlenimini doğuran hususlarla karşılaşabilir. 

1. Sahabe ve onlardan sonraki imamların ihtilafı geniş bir rahmettir. Hz. Peygamber (sav)’in ashabının ihtilaflarını inceleyen kimsenin, onlardan dilediği kimsenin görüşünü alması caizdir. 

 2.Mâlik, eş-Şâfi’î ve onların yolundan gidenlerin talebeleri ile el-Leys b. Sa’d, el-Evzâ’î, Ebû Sevr ve dirayet ehli bir gurup âlim ise, ‘uzlaştırılması mümkün olmayan ihtilaflarda taraflardan birinin görüşü doğru, diğerininki hatalıdır’ demiştir.

Yazar bu bölümde yukarıda aktardığımız iki temel yaklaşımı değerlendirmiştir.

2. İHTİLAFLI MESELELERDE MUHALİFİ KINAMA VE SAKINDIRMA (S.111-126)

“Fıkhî ihtilafların hükmü ve ulemanın bu meseleler karşısındaki tutumuyla ilişkili en önemli hususlardan biri de ihtilaflı meselelerde karşı tarafın kınanması ve sakındırılması meselesidir.

Muhtelif dönemlerde yaşamış farklı mezheplere mensup ulemanın bu konudaki tutumunu inceleyenler, emr-i ma’ruf nehy-i münkerin şartlarından birinin, sakındırılması söz konusu olan hususun münker olduğu konusunda icmaa benzer bir ittifak bulunduğunu göreceklerdir.” (S.111)

“Bütün bu hususların bize gösterdiği hakikat şudur: Ulema, bu meselenin aslında ittifak halindedir. O asıl şudur: Eğer muhalefeti ictihadî bir meseleye dair ise, muhalif kimse kınanmaz ve sakındırılmaz. Bizim meylettiğimiz, muhtelif görüşlerin arasını birleştirme noktasında evla ve ihtilaflı meselelerde sonuç olarak en elverişli bulduğumuz görüş ise şudur: Mesele, bir yönden ihtilaf edilen konunun, diğer yönden de sakındırılması söz konusu olan münkerin türüne ilişkin olarak tafsil edilmelidir. Üzerinde ihtilaf edilmiş olan ictihadi meselelerde aslolan (bir âlimin) karşı tarafın kınanıp sakındırılmamasıdır. Ancak ihtilafı ortadan kaldırmak amacıyla nasihat kabilinden ve emr-i ma’ruf nehy-i münker cümlesinden olarak o kişiye karşı yumuşaklıkla sakındırma yapılır.(…)Meseleye böyle yaklaşılmazsa niza ve ayrışma meydana gelir; cedel ortamları doğar. Zira burada görüşlerin ve anlayışların birbirinden ayrıldığı bir mesele söz konusudur. Zayıf görüşü kuvvetliden ayırt edemeyen avama gelince, onun, ihtilaflı görüşlerden biriyle amel eden bir kimseyi sakındırmaya kalkması doğru olmaz. Ancak meselenin hükmünü iyi bilen güvenilir bir âlimden öğrenmiş olması veya o gibi meseleleri ulemanın kınayıp sakındırdığının yaygın olarak bilinmesi durumu bunun istisnasını oluşturur. Bu sayede büyük ve tehlikeli bir kapı kapatılmış, Müslümanları zaman zaman hasımlaşmaya ve vuruşmaya kadar sürükleyen parçalanmanın doğuracağı pişmanlıklar Müslümanlardan uzaklaştırılmış olacaktır.” (S.119-124)

3. ULEMANIN BİRBİRİNE KARŞI EDEBİNE MİSALLER (S.127-146)

Burada belirtmek gerekir ki, zikredeceğim örnekler, ulemanın çoğunluğunun tutumunu anlatmaktadır. 

Daha sonra hicret yurdu Medine-i Münevvere imamı Malik b. Enes ile Mısır fakihi el-Leys b. Sa’d’ın, bazı ilmi meseleler hakkında birbirlerine gönderdikleri iki mektubu konuya örnek olması amacıyla nakleder. 

4. MÜSLÜMANIN FIKHÎ İHTİLAFLAR KARŞISINDAKİ KONUMU (S.147-162)

Müslümanın ihtilaflı meseleler karşısındaki konumunu iki açıdan incelemek mümkündür:

1. İhtilaflı meselelerin tabiatını ve kaynağını anlamak ve meşruiyetini kabul etmek.

2. İhtilaflı meseleleri kabul ve gereğince amel etmek.

Müslümanın, fıkhî ihtilaflar konusunda ilk maddede zikredilen durumu, Selef ve sonra gelen ulemanın çoğunluğunun takındığı tavrı takınması gerekir.

İkinci maddede zikredilen duruma gelince, kişinin ilmi ve fıkhî seviyesine göre değişiklik göstereceğinde şüphe yoktur. Zira kişi ya âlim veya avam yahut müteallim (talebe) dir; dördüncü bir şık yoktur.

Bu mesele üzerinde dururken kişinin bu üç sınıftan birine dahil olacağı gerçeğini görmezden gelmek ve bunların tamamının aynı hükme tabi olacağını söylemek ifrat veya tefrit olacaktır. İnsanların tamamını ulema veya müctehidler seviyesine yükseltmek caiz olamayacağı gibi, tamamını mukallid avam seviyesinde görmek de caiz değildir. 

Şimdi bu üç sınıfın ihtilaflı meseleler karşısındaki konumunu görelim:

4.1. Âlim: Bu kelimeyle, delillerden hüküm çıkaran -muhtelif ictihad derecelerindeki- müctehidi kast ediyoruz. Bu sınıfa giren bir kimsenin, hak olarak gördüğü görüşle amel etmiş olmak için ihtilaflı meseleler üzerinde düşünmesi, delilleri değerlendirmesi, istinbat ve tercih noktasında ictihad yapması kaçınılmazdır. Ulaştığı neticede başkaları kendisine muhalif olsa bile bu hüküm değişmez. Zira ulemanın çoğunluğuna göre bu seviyedeki kişinin başkasını taklid etmesi caiz değildir.(…)

4.2. Avam: Bu kelimeyle, kayda değer, delilleri değerlendirebilecek kadar bir ilim öğrenememiş cahil kimseyi kastediyoruz. Böyle kimselerin, ulemayı taklid etmesi kaçınılmazdır. Taklid ettiği kişi ister kendi mezhebinin imamı olsun, isterse muteber âlimlerden biri olsun fark etmez. (…) Esasen onun mezhebi fetva sorduğu kişinin (müftüsünün) mezhebidir. Dolayısıyla bu kişinin yapması gereken; sormak, fetva istemek ve aldığı fetvayla amel etmek; bunu yaparken de söz konusu olan mesele hakkında o fetvaya muhalif olan görüşlere hürmet ve takdiri de elden bırakmamaktır. Bu durumdaki kişinin, ‘Bilmiyorsanız zikir ehline sorun’ ayetinin umum ifade eden hükmü gereğince Allah’ın dininde kendi görüş ve anlayışıyla amel etmesi caiz değildir. Aksi halde hevasının ihtiraslarına göre amel etmiş olur.

4.3.Müteallim (Talebe): Bu kelimeyle, ilmi seviye olarak avamın üstünde, müctehidin altında olan kimseyi kast ediyoruz. Bir kimse ilim ve marifetten bir miktar şey elde ettiği zaman avam derecesinden yukarı çıkar, ancak bu onu müctehid seviyesine yükseltmez. Ümmet-i Muhammed’in, şer’î ilimlerde mütehassıs olmuş, ilim ve tahsile önem veren âlimlerinin ekseriyeti bu kategoridedir.” (S.154)

5. AYKIRI TUTUMLAR HAKKINDA UYARI 

Bu bölümde ise, bir kısım avamın ve mezhep müntesiplerinin gösterdiği mezhep taassubu ile bazı kimselerin bir mezhebi diğerinden üstün tutması ifrat örnekleri, bazı cahillerin mezhepler arasındaki ilmi ihtilafı Allah Teâlâ’nın ve Resulü’nün kötülediği, failinin azapla tehdit edildiği ‘dinde ayrışma, fırkalara, hiziplere bölünme’ olarak takdim etmesi, muteber imamlardan birini taklid eden mukallidin, Kitab ve Sünnet’i terk edip kişilerin görüşüne uyduğunun söylenmesi ve bazı kimselerin, fıkhî mezhepleri karalama, yaralama ve onları insanların gözünden düşürme çabası ise tefrit örnekleri olarak ele alınıp incelenmiş.(S.163-168) 

 

EK: FIKHÎ İHTİLAFLAR KONUSUNDA KALEME ALINMIŞ ÖNEMLİ ESERLER (S.167-173)

“İhtilaflı ilmi görüşlerin gerek ehemmiyeti, gerekse ilk devirlere dayanması sebebiyle, bu konuyu ele alan bir hayli ilmi eser yazılmıştır. Konunun ele alınış tarzında da ulema muhtelif metotlar izlemiştir. Delilleri inceleyen, ahkâm istinbat eden ve fetva vermek durumunda olan kimselerin bu eserleri tanıması ve onlara muttali olması gerektiği konusunda ittifak etmiştir.” Yazar bu tesbitten sonra konu hakkında yazılmış eserleri sıralar.

 

SONUÇ

“Her müslüman, fıkhî ihtilafların tabiatını, kaynağını ve sebeplerini kavradıktan sonra konu hakkında sağlıklı bir tavır geliştirebilmek için bunları bilmeye ihtiyaç duyar. Bizim hakikatini bilmeye şiddetle ihtiyaç duyduğumuz bu meseleyi bu ümmetin selefi, kâmil bir anlayışla kavramış, bu sebeple de o devirlerde bu konu hakkında eser yazımına ihtiyaç olmamıştır. Aradan zaman geçtikçe ve insanlar ilmin ilk kaynaklarından uzaklaşmaya başladıkça bu ihtilaflar karşısında tahammülsüzlükler görülmeye, niçin ortaya çıktıkları ve hakikatleri konusunda şaşkınlıklar yaşanmaya başlamış, bu konuya nasıl bakılması gerektiği noktasında tereddütler baş göstermiştir. İslâm düşmanları tam da böyle durumlarda Müslümanların şuuruna zehirlerini akıtmak ve Müslümanları fıkıh ve fukahadan soğutmak için elverişli gedikler bulmuştur. Bu noktada bazı Müslümanlardan sadır olan ifrat ve tefrit tutumlar da onlara bu emellerini gerçekleştirmede yardımcı olmuştur. Yine onlar, her toplumda görülen ihtilafları ve tecdit ruhunu da istismar etmekten geri durmamıştır. Bütün bunların neticesi olarak İslâm düşmanları, bir kısım emellerine ulaşmış, bir kısım amaçlarını gerçekleştirmişlerdir. Bizim bugün bu noktaların aydınlatılmasına ve güzelce açıklanmasına şiddetle ihtiyaç duyuyor olmamız şaşırtıcı değildir. Zira günümüzde insanların durumundaki bozulma, ilimdeki zayıflık ve ulemanın sayısındaki azalma ve kendini adam sınıfında görenlerin sayısındaki artış, halktaki derin gaflete mukabil düşmanların uyanıklığı herkesin malumudur.” (S.175-177)

 

 

 

 

 

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle