İNCELEME

Şer’i Hükümlerin Hikmetlerini Bilmenin Önemi
YAZI BOYUTU :

Mustafa ÇELİK

İlâhi tekliflerin keyfiyetini bilmek, sevmek ve başkalarına sevdirmek, Müslümanların temel hedefidir. Çünkü yeryüzünde Allah’ın hükümlerinden daha güzel hükümlerin bulunamıyacağı muhkem nass ile sabittir: “Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?’ (El Maide Sûresi: 50) İslâm âlimleri, mükelleflerin fiillerine mahsus hükümlerin gerekçelerinin bilinip bilinememesi konusunu değişik açılardan müzakere etmişlerdir. Söz konusu müzakereler; ibadetler, muamelat ve ukubat konuları ile ilgili hükümlerin geneli üzerinden yapılmıştır. Bir kısım müçtehitler şer’i hükümlerin gerekçelerinin mükelleflerce bilinemeyeceğini (şer’i hükümlerin taabbudi olduğunu) bu nedenle de şer’i hükümlerde içtihat yapılamayacağını söylemişlerdir. Müçtehitlerin çoğunluğu ise şer’i hükümlerin bir takım hikmet, maksat ve illetleri olduğundan ta’lil edilebileceğini, dolayısıyla içtihada açık olduğunu ifade etmişlerdir.

 
Şer’i Hükümlerin Hikmetlerini Bilmenin Önemi
 

ALLAHÛ Teâla’nın inzal ettiği şeriat, hüküm ve hikmettir, adalet ve maslahattır. Şer’i hükümler-i bilmek, sevmek ve başkalarına sevdirmek, Müslümanların temel hedefidir. Çünkü yeryüzünde Allah’ın hükümlerinden daha güzel hükümler bulunmaz. İmanı olan Allah’ın hükümlerinden daha güzel hükümler aramaz. Allahû Teâla buyuruyor:

“Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?”(1)

Allah’ın indirdiği hükümlere rağmen cahiliyye hükümlerinde güzellik aramak, onları ilahi hükümlerin yerine ve önüne geçirmek, bir imansızlık alâmetidir. Bu Âyet-i Kerime’ye göre ilahi hükümlerin güzelliklerini öne çıkarmak genelde bütün Müslümanların, özelde ise davetçi mü’minlerin azad kabul etmez görevleridir.

İttikadata, ibadata, ukubata ve muamelata ait olan Şer’i hükümlerin birer sebebi, birer hikmeti teşriiyyesi vardır. Bunlara dair yazılmış müstakil eserler mevcuttur. Usulü fıkıh ilmi de bu esbabdan olup bu hikemi teşriiyyeden bahsetmektedir. Ezcümle Molla Fenari merhumun (Fusûl-ül-Bedâyi’ fî Usûl-iş-Şerâyi), inde bu hususa dair (Esbabüş şerai) unvanı ile bir bahis-i mahsus vardır. Vakıa ahkâmı şeriyye, yalnız icab-ı ilahi ile sabittir. Bunda başkalarının tesiri yoktur. Fakat bu hükümler hakkındaki icab-i ilahi, sarihan olabileceği gibi delaleten de olabilir. Bu halde biz bu hükümlere şer’i sebeplerin, delillerin delaleti ile muttali oluruz.

Şeriatin sahibi Allahû Teâla olduğu gibi, şüphe yok ki şer’i hükümlerin şarii de Allahû Teâla’dır. Ancak bu hükümleri zahiren bir takım sebeplere izafe etmiş, bu hükümleri o sebepler üzerine müretteb kılmıştır. Bu da bir lutfu ilahidir, mükellefler hakkında kolaylık göstermek hikmetine müstenittir. Velhasıl: Sebepler, birer emare ve alamettir. Bizim şer’i hükümleri, vazifeleri bilmemize, onları matlup vakitlerde eda edebilmemize yardım etmektedirler. Yoksa bunlar, o hükümlerde müessir, onların vücubünü bizzat müstelzim değildirler.

Allah ve Rasulü’nün, mükelleflerin fiillerine ilişkin hitabı olan şer’i hükümlerin gerekçelerinin bilinip bilinmemesi hususu, tarih boyunca değişik açılardan müzakere edilmiştir. Söz konusu müzakereler ibadetler, muamelat ve ukubat konuları ile ilgili şer’i hükümlerin geneli üzerinden yapılmıştır. Bir kısım müçtehitler şer’i hükümlerin gerekçelerinin mükelleflerce bilinemeyeceğini (şer’i hükümlerin taabbudi olduğunu) bu nedenle de şer’i hükümlerde içtihat yapılamayacağını söylemişlerdir. Müçtehitlerin çoğunluğu ise şer’i hükümlerin bir takım hikmet, maksat ve illetleri olduğundan ta’lil edilebileceğini, dolayısıyla içtihada açık olduğunu ifade etmişlerdir. Bu müzakerelerde ibadetlerin asıllarıyla ilgili konular her iki grup tarafından da taabbüdi kabul edilmiş, değişim ve içtihada kapalı bir alan olarak değerlendirilmiştir. Ancak ibadetlerin uygulamasına ilişkin detay konularda zamanın ve şartların değişmesiyle ibadetlerin ifasını kolaylaştırmak amacıyla bir takım içtihatların yapılabileceği de ifade edilmiştir. Kadim İslâm hukuku kaynaklarını incelediğimizde ibadetlerin uygulamasına ilişkin birçok düzenlemenin yapıldığını görmekteyiz.

Fıkıh usulünde ,“Allah ve Rasulü’nün emir, yasak ve muhayyerlik bakımından mükelleflerin fiiline ilişkin olan hitabı”(2) olarak tanımlanan hüküm, çeşitli tasniflere tabi tutulmuştur. Bunlardan biri, konularına göre; ibadetler, muamelât ve ukûbat şeklinde yapılan tasniftir. Diğeri, usul kaynaklarında yer alan ve mükellefiyet ifade etmesi bakımından yapılan “teklifî” ve “vad’î” şeklindeki ikili taksimdir. Bir diğer taksim de, hükmün amaç ve araç olması bakımından yapılan sınıflandırmadır ki, buna göre hükümler makâsıd nitelikli olanlar ve vesâil türündeki hükümler şeklinde ikiye ayrılır. Vesâil türünden olan hükümler, makâsıd nitelikli (asıl) hükümlerin gerekçeleri kendilerine bağlı olan aracı hükümlerdir. Meselâ, namaz kılma emri asıl hüküm iken namaz için gerekli olan abdest, aracı (vesile) bir hükümdür.(3) İbadet konuları fıkıh kitaplarının genel olarak ilk bölümlerinde yer alır (4) ve bunlar temizlik (abdest, teyemmüm, gusül), namaz, oruç, hac, kurban ve bazen de nikâh veya cihad şeklinde sıralanır. Bu sıralama mezheplere veya müelliflerin şahsî tercihlerine göre kısmî değişiklikler gösterebilmektedir. Maddî ve hükmî temizlik âdeta ibadetlerin ifasının ön şartı veya hazırlık safhası sayıldığı için en başta yer almış, daha sonra mükellefiyetin yaygınlığı esas alınarak diğer ibadetlere geçilmiştir.(5)

1. Taabbüdîlik (Ta’lîl Edilememe) Açısından Şer’i Hükümler: Taabbüd sözlükte; boyun eğme, alçak gönüllü olma, itaat etme, tapma, kulluk etme gibi anlamlara gelen “abd” kökünden türemiştir. Kelime olarak, Allah’a ibadette aşırı gayret göstermek, ibadet etmek, kendini ibadete vermek gibi anlamlara gelen taabbüd, kulların Allah’a karşı mükellefiyetlerle yükümlü tutulması anlamına gelmektedir.(6) Taabbüdî kelimesi ise bir hükmün taabbüd alanına dâhil olduğunu veya taabbüd özelliği taşıdığını ifade etmek için kullanılır. Taabbüd özelliği taşıyan hükümlere “el-Ahkâmü’t-Taabbüdiyye” denmesinin sebebi budur. (7) Taabbüdî hüküm ise şöyle tanımlanmaktadır: Aklın alanına girmeyen, vazediliş gerekçesi (illeti) akılla tam olarak anlaşılamayan, Şârî’in kendisiyle neyi amaçladığı gizli kalmış hükümlerdir.(8) Hanefî usul âlimleri nazariyede ibadetler, hadler, kefaretler, miktarlar, ruhsatlar ve belirli kişilerle durumlara mahsus ya da genel kurala aykırı hükümleri ta’lilin dışında bırakarak taabbüd kapsamında değerlendirmişlerdir.(9) İbadetler de dâhil şer’i hükümlerin ne kadarının bu kapsamda değerlendirildiği konusu ise ileride ele alınacaktır. Hükümlerde taabbüdü esas alan yaklaşımın biri ılımlı, diğeri aşırı olmak üzere iki çizgisi vardır. Vasat çizgiyi benimseyenlere göre, illeti nass ve icmâ ile sabit olanlar hariç, hükümlerde asıl olan taabbüddür. Bu nedenle herhangi bir delile dayanmadan hükümler ta’lil edilemez. Çünkü hükmün gereği illetten değil sîgadan anlaşılır. Zahirîlerin başını çektiği aşırı çizgiye göre ise, ister ibadet ister, muamelât konuları olsun bütün dini hükümler taabbüdîdir, ta’lil edilemez.(10) Bu yaklaşımı benimseyenlerin taabbüdden kastettikleri şey, ana hatlarıyla şudur: Şer’i hitap ve hükümlerin asıl maksadı insanları Allah’a kulluğa, onun hükmü ve emri altına girmeye (itaate) alıştırmaktır. Onlara göre Allah ile insan arasındaki ilişki efendi ile kölesi arasındaki ilişkiye benzer. Efendi, ister aklına yatsın ister yatmasın her hususta kendisine kayıtsız ve şartsız olarak itaat edilmesini ister. İşte buna taabbüd ve tahakküm denir. Efendisinden emir alan kölenin bu emri kendisine göre anlaması, yorumlaması veya emrin maksadını anlamadığı zaman, emri yerine getirme konusunda tereddüde düşmesi köle açısından iyi bir durum değildir. Bu anlayışa göre, kula yaraşan, hükümlerdeki maksadı ister tamamen ister kısmen anlasın veya hiç anlamasın Allah’ın emri olduğu için hükmün gereğini yerine getirmektir. Eğer kul, Allah’tan aldığı emri kendi aklına ve idrakine göre anlar, yorumlar ve tatbik ederse bu emirle gözetilen illet ve maksat yani taabbüd anlamı zayi olur. Bu yaklaşıma göre, emir ve yasakların sebep ve maksatlarını kendi aklına göre yorumlayıp davranışlarını ona göre ortaya koyan bir kimse iyi bir kul olamaz. Her ne kadar Allah’ın emir ve yasaklarında bir takım maksat ve hikmetlerin bulunduğu hususunda şüphe yoksa da bu hükümlerin ilk ve temel gayesi sözü edilen maksat ve hikmetler değildir. Bu nedenle bunlar ikincil gayeler olarak kabul edilebilir.(11) Kur’an’a bakıldığında, buradaki hükümlerin delâlet ve bağlayıcılık açısından aynı derecede olmadığı görülecektir. Kur’an-ı Kerîm’de, hükme delâleti kesin ve açık olan ayetler yanında delâleti zannî olan ve yoruma açık ayetler de vardır. Delâleti açık ve kesin olan hükümler taabbüdî hükümler kapsamında değerlendirilmiştir. Bu gibi hükümlerin içtihada konu olmayacağı da ifade edilmiştir. “Mevrid-i nassda ictihada mesağ yoktur”(12) kaidesi bu yaklaşımın bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmalıdır. Taabbüdî olarak kabul edilen bu tür hükümler başta inanç, ibadet, miktarlar, kefaretler ve hadler olmak üzere fıkhın birçok konusunda görülebilmektedir. Fakat şunu da belirtelim ki söz konusu konularla ilgili hükümler arasında delâleti zannî ve yoruma açık hükümler de yok değildir. Mukayeseli hukuk kitaplarına bakıldığında başta temizlik ve ibadetler olmak üzere birçok konuda müçtehitler arasında farklı anlaşılmış hükümlere rastlanabilmektedir. Fıkıh mezheplerinin oluşmasına kadar varan ihtilâfların önemli bir kısmı –özellikle ibadetler konusunda- söz konusu hükümlerin delâletinin zannîliği, umum, husus, mutlak, mukayyet ve benzeri diğer kavramlar üzerinde yoğunlaşmaktadır.(13) Kur’an-ı Kerim’in, gerek ibadetler gerekse fıkhın diğer konularındaki bazı hükümleri “hududullah” olarak adlandırması, bu hadlerin aşılmamasını istemesi de bu hükümlerin taabbüdîlik özelliğini güçlendirmektedir.

Hükümlerde taabbüdü asıl kabul edenler Kur’an’dan; “Bugün size dininizi ikmâl ettim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim.”(14) mealindeki ayeti; Sünnetten de; “Allah’ın kitabında helal olarak belirlediği helal, haram olarak ifade ettiği ise haramdır. Sükût edip değinmediği hususlar ise insanların muaf tutulduğu hususlardır. Allah’ın muaf tutmasını kabulle karşılayınız. Zira Allah hiçbir şeyi unutmaz”(15) hadisini delil getirmişlerdir. Hükümlerde taabbüdün esas olduğuna dair delil getirilebilecek sahabe sözlerinden bazıları şu şekildedir: Hayızlı kadının orucu kaza edip namazı kaza etmemesi hükmü Hz. Aişe’ye sorulmuş o da soruyu sorana: “Sen Harûrî misin?” diyerek onu azarlamış ve “biz orucu kaza etmekle emr olunur, namazı kaza etmekle emr olunmazdık” demiştir.(16)

Hz. Ömer, Haceru’l-Esved ile ilgili olarak “Vallahi senin fayda veya zarar vermeyecek bir taş olduğunu çok iyi biliyorum, fakat Rasulüllah’ın seni istilâm ettiğini gördüğüm için ben de istilâm ediyorum”(17) şeklindeki sözü ile; yine onun tavaf sırasında yapılan remel (adımları kısaltarak ve omuzları silkerek çalımlı bir biçimde koşmak) hakkında; “Biz neden bu remele devam ediyoruz? (vaktiyle) Biz, müşriklere remel ile (kuvvetli) görünmek isterdik. Hâlbuki Allah onları helâk etmiştir. Remel, Hz. Peygamber’in yaptığı bir uygulamadır. Biz Peygamber’in bu sünnetini terk etmeyi sevmeyiz” şeklindeki sözü her iki uygulamanın da taabbüdî olduğunu göstermektedir.(18)

Hükümlerde taabbüd özelliği bulunduğuna işaret eden sahabe sözlerinden biri de Hz. Ali ve Hz. Osman’a nispet edilen şu sözdür: “Din (sırf) akılla olsaydı mestin üst kısmı yerine altını mesh etmek daha makul olurdu. Hâlbuki ben Rasulüllah’ı mestlerinin üzerine mesh ederken gördüm.”(19) Hükümlerde taabbüdün esas olduğu görüşünü benimseyenlerin, biri ılımlı diğeri ise aşırı olmak üzere iki gurupta mütâlâa edildikleri ifade edilmişti. Bunlardan aşırı gurubu temsil edenler temelde dini hükümlerde kıyasa karşı çıkan Haricîler, İmâmiyye, Zahirîler ve Mutezile’den bazı âlimlerdir. Ilımlı yaklaşımı ise bazılarına göre İmam Şafii, bazılarına göre ise Şafiîler temsil etmektedir.(20)

Haricîlerin geneli, hükümlerin hiç bir şekilde ta’lil edilemeyeceği görüşündedirler. Hatta onların değerlendirmesine göre, şayet sahabe rey ve kıyasa başvurarak nassları ta’lil yoluna gitmeyip, emrolundukları ve yükümlü oldukları şekilde onlarla amel etselerdi aralarında kan dökmeye kadar varan ihtilâflar meydana gelmezdi. Zahirîler de ibadet ve muamelât ayırımı yapmadan bütün hükümlerin taabbüdî olduğu inancını taşımaktadır. Onlara göre dini hükümler ta’lil edilemez.(21)

Şafiîlerin ise, ta’lil edileceğine dair bir delil bulununcaya kadar hükümlerde taabbüdün asıl olduğunu benimsedikleri ve birçok hükmü bu anlayış üzerine bina ettikleri(22) ifade edilse de onların bundan farklı görüşte olduklarına dair bazı değerlendirmeler de vardır. Meselâ, İmam Serahsi bazı âlimlerin hükümlerde asıl olanın ta’lil olduğu, fakat ta’lilin caiz olması için her hüküm (asıl) için mümeyyiz (ayırt edici) bir delil gerektiği görüşünde olduklarını ifade etmiştir.(23) Şafiî mezhebine nispet edilen bu görüş onların ta’lili esas alan yaklaşıma daha yakın olduklarını göstermektedir. Fıkhın ibadetler konusu dâhil, bütün konularında kıyası delil olarak kabul etmeleri bu değerlendirmeye haklılık kazandırmaktadır.

2. Ta’lîl Edilebilme Açısından Şer’i Hükümler: Hükümlerin vazediliş gerekçesini tespit için yapılan işleme ta’lil denir.(24) Bu işlemi yapan İslâm hukukçuları hükmün gerekçesini ifade etmek için daha çok illet kavramını kullanmışlardır. Fakat bu kavramın hikmet, maslahat ve sebep terimleri ile eş anlamlı olarak kullanıldığı da olmuştur.(25) Bu kavramlar her ne kadar bir birine yakın anlamlar taşısa, hatta zaman zaman biri diğerinin yerine kullanılsa da aralarında bazı farklar vardır. Usulcülere göre illet; hükme alâmet olan, hükmün varlığı kendisine bağlı bulunan, değişmesi hâlinde mevcut hükmü de değiştiren şeydir.(26) Hanefî fakihlerinden Serahsî, illeti “nasslarda bulunan hükmü değiştiren anlamdır”(27) şeklinde tanımlarken illetin, hükmü değiştirme niteliğine vurguda bulunmuştur. İlletle ta’lil, illetin taşıdığı özellikler sebebiyle maslahat veya hikmetle ta’lile nazaran daha objektif kabul edilmiştir.(28) Özellikle illetin asıldan fer’e geçişe elverişli (müteaddî) olması niteliği illetle ta’lilin kıyas ve içtihat kavramlarıyla aynı anlamda kullanılmasına zemin hazırlamıştır. Nitekim Hanefîlere göre, illette bulunan ta’diye (geçişlilik) özelliğini taşımaları nedeniyle ta’lil ve kıyas aynı anlamda kullanılmaktadır.(29) Şer’i hükmün ta’lil edilebilmesi için önce hükümdeki illetin tespit edilmesi gerekmektedir. İllet ise ya Şârî tarafından konur (vad’î illet) ya da müçtehitler tarafından ortaya çıkartılır (içtihadî illet).(30) Hükmün illeti nass ve icma ile sabit değilse bu durumda içtihada başvurulur ve illet içtihatla tespit edilir. Bu da olayın çeşitli unsurları ve bunlardan hangisinin hüküm için elverişli bir illet olduğu tespit edilerek yapılır. Bu, bir ibadet olan Ramazan orucu kefaretinde yapılan illet tespitiyle örneklendirilebilir. Bu örnek aynı zamanda ibadet konularında yapılan içtihatların bir örneğini teşkil edecektir. Şöyle ki; Hz. Peygamber’e bir bedevî gelip Ramazan orucu tutmaktayken karısıyla cinsel ilişkiye girdiğini söylemiş, o da bunun için bir köle azat etmesini buna gücü yetmezse peş peşe iki ay oruç tutmasını, buna da güç yetiremezse altmış fakiri doyurmasını emretmiştir.(31) Bu hüküm bir illete bağlıdır. Fakat bu illetin ne olduğu tam olarak belli değildir. Acaba bu illet, adamın Ramazan günü karısıyla cinsel ilişkide bulunması mıdır? Yoksa sadece (salt) orucu bozmuş olması mıdır? Esasen adamın eşiyle cinsel ilişkide bulunması haram değildir. Ancak onun bu fiili için bir ceza belirlenmiştir. Çünkü bu fiil Ramazan orucuna karşı saygısızlık anlamı taşımaktadır. Bu durumda orucu bozan her hareket bu fiile (cinsel ilişkiye) eşittir. Buradan Ramazan ayında kasten orucu bozmaya sebep olan her davranış için aynı şekilde kefaret gerekeceği sonucuna varılmıştır.(32) Hanefîlere göre Ramazan ayında bilerek yeme içme yoluyla oruç bozmanın kefareti gerektirmesi bu gerekçeye dayandırılmıştır. İlletin bu şekilde bir içtihatla tespit edilmesine fıkıh usulünde “tenkîhu’l-menât” denir.(33) Ta’lilin illet ile yapılması halinde ortaya çıkacak faaliyetin teknik anlamda bir içtihat faaliyeti olacağını düşünmekteyiz. Maslahat veya hikmetle ta’lil ise daha çok mevcut hükmün sağladığı fayda veya def ettiği zararları ortaya koyduğundan hükmün sonucuna yöneliktir, mevcut hükümden farklı bir sonuç doğurmaz. Nasslarda ta’lilin esas olduğunu savunanlar, Kur’an’dan, sünnetten, sahabe ve tabiin dönemi uygulamalarından deliller getirmişlerdir.

Netice olarak şer’i hükümler, hikmetsiz değildirler. Her şer’i hükmün bir veya birden fazla hikmeti vardır. Şer’i hükümlerin hikmetlerini bilmek, şer’i hükümlere karşı olan sevdamızı kavileştirir. Hikmetü’t-teşri’, usûlü’l-fıkıh ilminin en önemli konularından biri olup konunun özünü: “Allah hüküm koyarken bir maslahat, bir gaye, bir fayda gözetmiş midir?” sorusu teşkil etmektedir. Bu konu “Ef’âl-i îlahiyye: Allah’ın fiilleri” konusunun bir parçasını meydana getirmektedir. Hikmet, aynı zamanda el-esmâ-i hüsnâ’dandır. Bu sebeple Cenab-ı Hakka el-Hakîm denir. Hikmet bu manada Cenâb-ı Hakk hakkında kullanıldığı zaman, ‘’Ezelde hakikatlerini en güzel şekilde bildiği eşyayı ve varlıkları, zamanı gelince en güzel ve en sağlam bir şekilde yaratması” manasına gelir. İnsanlar hakkında bu kelime kullanılırsa “Hakikatlerini bildiği eşya üzerinde bu bilgi ile amelde bulunması” demektir. Kulların fiilleri, hikmet ve maslahatlarla mualleldir. Yani bir insanın yaptığı her fiilin; bir hikmeti, bir sebebi, bir illeti, bir gayesi bulunur. Akıllı hiçbir kimse yoktur ki, herhangi bir fiil ve hareketinde maddi veya manevi bir maksat ve gaye gözetmiş olmasın. İnsanların fiillerinde hayali ve ehemmiyetsiz de olsa bir takım maksat ve gayeler bulunur. Maksatsız, gayesiz yapılan bir hareket boş (abes) ve manasızdır. Ancak Mecnun ve sefihler bir maksat ve gayesi olmadan harekette bulunurlar. Dolayısıyla hükmü şer’iyi hayatlarının mihveri haline getirmiş olan Müslümanların maksadsız, gayesiz, anlamsız hareket etmeleri mümkün değildir. Asrımızda bazı müslümanların maksadsız, gayesiz, anlamsız hareket etmeleri, şer’i hükümlerden ve şer’i hükümlerin hikmetlerinden habersiz yaşamalarındandır. Müslümanlar arasında hikmetsiz yapılan; zaman ve zeminini bulmayan; şefkat esasına oturmayan; ilimden medet almayan çalışmalar, şer’i hükümlerin hikmetlerinden habersiz kalmanın neticeleridir. Müslümanlar hayatlarını Allah’ın rızası doğrultusunda anlamlandırmak istiyorlarsa, şer’i hükümleri ve hikmetlerini öğrenmek ve kuşanmak mecburiyetindedirler.

____________________

(1) Maide Sûresi/ 50

(2) Şevkânî, Muhammed b. Ali b. Muhammed (ö.1250/1384), İrşadü’l-Fuhûl ilâ Tahkîki İlm’l-Usûl, Tahkik: Ebû Mus’ab Muhammed Said el-Bedrî, Müessesetü’l-Kütüb esSekafiyye, Beyrut 1992, Sh: 23; Atar, Fahrettin, Fıkıh Usulü, MÜİFVY., İstanbul 1998, Sh:113- 114

(3) Erdoğan, Mehmet, İslam Hukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul 1994, Sh:101; Döndüren, Hamdi, “Zamanın Ve Şartların değişmesiyle İslami Hükümler Değişir mi?”, UÜİF Dergisi, Yıl. 1998, sy. 7, Sh: 79–81

(4) Bk. Döndüren, Hamdi, “Günümüzde İslâm Hukuku Araştırmaları”, (U.Ü.İlâhiyat Fakültesi Öğretim Elemanı ve Öğrencilerine Sunulan Konferans Metni, Bursa 1987).

(5) Koca, Ferhat, “İbâdet”, DİA, XIX, 242

(6) İbn Manzur, Ebû’l-Fadl Cemâlüddîn (ö.711/1311), Lisânü’l-Arab, Beyrut, ty, “a.b.d.” md. III, 270-280

(7) İbn Abidin, Muhammed Emîn (ö.1252/1836), Reddü’l Muhtâr ale’d- Dürri’l-Muhtâr, Kahraman Yayınları, İstanbul 1984, I, 447

(8) Kahraman, Abdullah, İslam’da İbadetlerin Değişmezliği, Akademi Yayıncılık, İstanbul 2002, Sh: 8

(9) Serahsî, Muhammed b. Ahmed b.Ebî Sehl (ö. 483/1090) Usûl, Kahraman Yayınları, İstanbul 1984,II, 111, 112, 142, 144–51,153; el-Mebsût, Çağrı Yayınları, İstanbul 1983, XVI, 132; XIV, 6–7; İbn Rüşd, el-Hafîd, Muhammed b. Ahmed (ö.520/1126), Bidâyetü’l-Müctehid ve Nih hâyetü’l-Muktesid, Kahraman Yayınları, İstanbul 1985, II, 257; Şevkânî, a.g.e., Sh: 224

(10) İbn Kayyım el-Cevziyye, Muhammed b. Ebî Bekr (ö.751/1350), İ’lâmü’l-Muvakkiîn an Rabbi’l-Âlemîn, Dâru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut 1991, I, 270 vd.

(11) Şatıbî, Ebu İshak (ö.790/1338), el-Muvâfakât, fî Usûli’ş-Şerîa, Beyrut ty, II, 311-313; Uludağ, Süleyman, İslamda Emir ve Yasakların Hikmeti, TDV. Yayınları, Ankara 2001, Sh: 21-22.; Kahraman, a.g.e., Sh: 35

(12) Mecelle, md. 14

(13) Serahsî, Usul, II, 122. Şatıbî, a.g.e., II, 300-302

(14) Mâide Sûresi/3

(15) Sünen-i Tirmîzî, Libas, 6

(16) Sahih-i Buharî, Hayız, 20; Şelebî, a.g.e., Sh: 69

(17) Sahih-i Buhârî, Hac, 50, 57, 58; Şelebî, a.g.e., 70

(18) Buhârî, Hac, 57; Müslim, Hac, 248, 251; Ebû Davud, Menâsik, 46

(19) Ebû Davud, Tahâre, 63

(20) Serahsî, Usûl, II, 144; Kahraman, İslamda İbadetlerin Değişmezliği, Sh:36

(21) Bk. Apaydın, H. Yunus, “Nassları Anlamada Yetki ve Yöntem Sorunu”, Marife Der. Yıl. 2; sy. 1; Konya, 2002. Sh:18–21

(22) Bk. Zencânî, Muhammed b. Ahmed, Tahrîcü’l-Fürû ale’l-Usûl, Beyrut 1987, Sh: 38– 40,41

(23) Serahsî, Usul, II, 144

(24) Şelebî, Muhammed Mustafa, Ta’lîlü’l-Ahkâm, Daru’n-Nehda el-Arabiyye, Beyrut 1981, Sh:12

(25) Şevkânî, a.g.e., Sh: 351-353

(26) Şevkânî, a.g.e., Sh: 352

(27) Serahsî, Usûl, I, 301

(28) Ebu Zehra, Muhammed, Usûlü’l-Fıkh, İstanbul ty., Sh: 239

(29) Hâdimî, Ebû Said (ö.1176/1762), Mecâmiu’l-Hakâyık, İstanbul ty., Sh: 232

(30) Döndüren, Hamdi, “Zaman ve Şartların Değişmesiyle İslâmî Hükümler değişir mi?”, UÜİF Dergisi, Yıl. 1998, sy. 7

(31) Sahih-i Buhârî, Savm, 30

(32) Ebû Zehra, Usûlü’l-Fıkıh, Sh: 244

(33) Tenkîhu’l-Menât: Bir hükmün talili ile ilgili olarak, nassta yer alan vasıflar üzerinde illet olarak kabul edilemeyecek olanları ayıklamak ve nassın göstermek istediği esas illeti belirlemek maksadıyla yapılan içtihat demektir (Bk. Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, Rağbet Yayınları, İstanbul 1998, Sh: 455)





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle