İNCELEME

Fıkıh İlmi’nin Terkedilmesi, Büyük Bir Tehlikedir
YAZI BOYUTU :

Mustafa ÇELİK

 Hidayet rehberimiz olan Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği tehlikelerden birisi de, fıkıh ilminin terk edilmesidir. Hesap gününe hazırlanan her mükellefin; hiçbir mazeret ileri sürmeden, İlâhi teklifleri öğrenmesi ve mucibince amel etmesi farzdır. Zira Peygamberimiz Efendimiz (sav): ‘İlim öğrenmek, her mü’min (erkek ve kadın) üzerine farzdır.’ buyurmuştur. İmam Burhanüddin Ez Zernûci: “Fıkıh ilmi; dünya ve âhiret saadeti ile ilgili ilimlerin inceliklerini bilmektir. İmam-ı Azam Ebû Hanife fıkhı şöyle tarif ediyor: “Fıkıh ilmi kişinin, lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir. İlim ancak amel etmek içindir, İlim ile amel etmek, âhiret saadeti için dünya meşgûliyetlerini terkedip, gönülden çıkarmaktır. Lehinde ve aleyhinde olan şeylerden maksad; sorumlu (mükellef olan) müslümanları ilgilendiren emir ve yasaklar ile mübah olan şeylerdir.” diyerek, fıkıh ilminin önemine dikkati çeker. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav): “Allah, kimin hakkında hayır dilerse, onu dinde fakih kılar” buyurduğu da malûmdur.

 
Fıkıh İlmi’nin Terkedilmesi, Büyük Bir Tehlikedir
 

HİDAYET rehberimiz Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği tehlikelerden birisi de, fıkıh ilminin terkedilmesidir. Kur’ân-ı Kerim’e göre fıkıh ilminin terkedilmesi küfrün ve nifakın yayılmasına vesile olur. Dolayısıyla fıkıh ilminin hafife alınması ve reddedilmesi nifak alâmetlerindendir. Rabbimiz bizleri uyarıyor: “Bu, onların önce iman edip sonra inkâr etmeleri, bu yüzden de kalplerine mühür vurulması sebebiyledir. Onlar fıkhetmeyenlerdir.”(1)

Gönülleri ilme ve tefekküre açmanın imkânı fıkıhtır. Fıkıh ilmini terk etmekte ısrar edenler, kendi akıllarını donduranlardır. Fıkıh; bir sığınak, modern hayatta maruz kaldığımız bütün saldırılara karşı, insanın aklına, kalbine, vicdanına, inancına dönmesidir. Tabiri caizse etkin ve muharrik bir inzivadır. Allah’ın âyetleriyle, Peygamberin hadisleri/sünnetleriyle aklı ve kalbi çalıştırarak Allah’a adanmış, arızasız olarak İslâm’a teslim olmuş bir hayata kavuşmaktır. Tutarsız tartışmalar, temelsiz tezler, delilsiz iddialar, yargısız infazlar, marifetsiz malumatlar, hikmetsiz ukalâlıklar, muhakemesiz mantıklar, irfansız idrakler, faydasız ilimler, fıkıhsız fakihler, içeriksiz yorumlar insanı helâke götürmekten başka bir şeye yaramazlar. Ayarsız adımlar, âciz adamlar, rotasız çıkışlar, çizgisiz çırpınışlar, yönsüz yönelişler, kıblesiz duruşlar, gayesiz gayretler, tefekkürsüz teşebbüsler, hedefsiz hamleler, amaçsız arayışlar, hedefsiz rutinler, iradesiz işlemler, içeriksiz ritüeller, anlamsız alışkanlıklar, lüzumsuz detaylar fıkıhsızlığın neticeleridir. 

Sahte tebessümler idaresi; gönülsüz dostluklar, güvensiz arkadaşlıklar, isteksiz kardeşlikler, heyecansız yürekler, aşksız aksiyonlar, vefâsız vedâlar, umutsuz bekleyişler, niteliksiz incelikler, keyfiyetsiz kitleler, kifayetsiz kuşaklar, yalnız yığınlar fıkıh ilminin terkedilmesinin neticeleridir. Harsız ateşler, fersiz bakışlar, dermansız dizler, mutsuz yüzler, niyetsiz kalpler, kararsız ayaklar, özsüz sözler, siyretsiz sûretler, mazrufsuz zarflar, fıkıh ilminden mahrumiyetin önümüze koyduğu zafiyetlerimiz ve acziyetlerimizdir. Fıkıh ilminin ihmali mezhepsizliktir. Mezhepsizlik ise, dinsizliğin köprüsüdür.(2) Fıkıhsızlık kişiyi dine değil, dinsizliğe götürür. Müslümanlar, Kur’ân-ı Kerim’in tehlike olarak işaretlediği “fıkıhsızlığı” önemsemedikleri günden bu yana “dini dar” olanlara yenik düştüler. Fakihleri bırakıp fetret kadrolarının peşlerine düştüler. 

Asrımızda genelde İslâm coğrafyasında, özelde ise ülkemizde kendi hevalarından icad etmiş oldukları ‘Kur’ân Müslümanlığı’ maskesine bürünmüş olanların fıkha ve fakihlere savaş açmalarının ana sebebi, kendi akılsızlıklarını, basiretsizliklerini, tutarsızlıklarını gizlemek içindir. Allah’ın dinine yardım etmek, Allah’ın dinini izhar etmek amacıyla dinde tafakkuh, Allah yolundaki cihad gibi kabul edilmiştir.”(3) M. Hamdi Yazır (rh.a.) der ki: “Dinde tafakkuh, farzı kifâyedir. Ve fisebilillah cihaddan ma’duddur.”(4) Fıkıhsızlık, hukuksuzluk olduğu gibi, aynı zamanda cihadsızlıktır. İslâm fıkhının dışlandığı bir yerde Allah yolunda cihad ibadeti terk veya tatil edilmiş demektir. 

“Bir sûre indirildi mi, ‘Sizi bir kimse görüyor mu?’ diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Fıkhetmeyen bir kavim olmalarından dolayı, Allah onların kalplerini çevirmiştir.“(5)

Kendilerine okunan Kur’ân ayetlerini üzerlerine almayan, Kur’ân ayetlerinden firar etmenin çaresini arayanalar, fıkıh ilmini hafife alan kavimlerdir. Fıkıh ilmini terkeden bir kavim, Allahû Teâla’dan (cc) nazil olandan, Peygamberimiz Efendimiz’den (sav) sadır olandan birşey anlamayan kavim demektir.(6) Bu âyet-i kerime’ye göre fıkıh ilmini hafife alanlar, kalblerini kaybetmiş olanlardır. Onlar, akıl ve idrâk eden bir kalbe sahip olmayanlardır. 

Dinde fıkıh, dinin maksadını idrâk etmektir.(7) Dinin maksadını bilmeyen fakih sayılmaz. Dinin maksatlarından habersiz Müslümanlık iddiası, fıkıh ilminin zayii edilmesinin neticesidir. Fıkıh olmazsa, nifak hastalığı İslâm milletinin kalbini istilâ eder. Yaygın bir hastalık gibi bulaşır. Fıkıh, İslâm toplumunun ışığı, ısısı ve ufkudur. Fıkhı kuşanmış fakih, okyanus gibidir. Gölleri ve kuyuları içine alacak kadar derin ve geniştir. Ümmet deccallaşanlara karşı onurlu duruşu fakihlerden öğrenmişlerdir. Haccâc-ı zâlimlere karşı yiğit duruşu ve pervasızlığı fakihlerde görmüşlerdir. Fakih; yerine göre toplumun konuşan dili, kuşanılan kılıcı, hakkı haykıran çığlığı, susmayan vicdanı, durmayan yüreği, sönmeyen umudu, kararmayan ufkudur. Müslümanlar fıkıh ilmini hafife almanın tehlikesini görmedikleri günden bu yana, oryantalist ruhlu teologların elinde perişan olmuştur. Fakihler sahadan çekilince çapulcu, yaltakçı, fırsatçı, ikiyüzlü el ve etek öpücüler çoğalmıştır. Şunu bilelim ki;  fakihler, meşruiyet zeminimizin takipçileridir. Çünkü toplumsal, siyasal, küresel sorunlara vahyin bakış açısı ile neşter vurmak fakihlerin vazifesidir. Tecdid için, Islah için ve İnşâ için fıkıh ve fakîh şarttır. Fıkıh; dinde isnâddır, usûldür, uslûbdur. Fıkıhsızlık ise; dinde isnadsızlık, usûlsüzlük ve uslûpsuzluktur. Kişi din adına isnâdsız, usulsüz ve uslûbsuz bin yıl okusa da, konuşsa da, bin yılda hizmet etse de, İslâm’dan daha çok şeytana ve zürriyetine hizmet etmiş olur. 

Müslüman fıkıhsız olamaz. Fıkıh, bütün zamanlarda ve mekânlarda Müslümanların dâimî vasfıdır. Müslümanlar, şer’i hükümlerle mukayyed insanlardır. Şer’i hükümler; değişmeyen ve değişebilen hükümler olarak ikiye ayrılır. Erkeklerle kadınlar arasındaki cinsel çekiciliğin bin sene önce nasılsa kıyamete kadar da öyle kalacağından hareketle, bu esasa dayalı hükümler, Mecelle’nin “Ezmânın teğayyürüyle ahkâmın teğayyürü inkâr olunamaz” (Md: 39) kaidesi gereğince illetlerinin değişmesiyle zaman, mekân, ahvâl ve şahıslar bakımından değişebilir niteliktedir. Bu noktadan bakıldığı zaman yalnız hâlihazırdaki medeniyette geçerli muameleler değil, bundan böyle kıyâmete kadar görülecek bütün gelişmelerin neticesi olarak muameleler dahi fıkıh dairesinden dışarı çıkmaz. 

İslâmî ilimlerin genel mevzuu, fert ve toplum açılarından ‘insan’dır (nüfûs-i insaniye). Mebâdîsi, yani bilgi ve hükümlerinde verilerinden istifade ettiği ilimler de kâinatın insan haricindeki tabaka ve kısımlarıyla ilgilenen bütün ilimleridir. Bu genel mevzu, Kur’ân’ın da mevzuu olduğu için, İslâmî ilimleri en üst seviyeden kuşatan ilim (cins-i ‘âlî) Kur’ân ilmidir. Bu sebeple Kur’ân’da beşeriyetin ruhuna dair meseleler açık, diğerleri ilke (mebâdî) olarak remizli anlatılmıştır. Bu cami ve kapsayıcı ilme/ilimler grubuna “hikmet-i İslâmiye” ve “fıkh-ı mutlak” denebilir.

“Fıkıh kelimesi esas itibarıyla hikmet kelimesine mürâdif gibidir. Meselâ şunun hikmeti veya sırrı veya ruhu hakikati şudur yerinde “fıkh-ı şudur” denilir. Hikmet gibi fıkıh dahi vücûh ve esbâb-ı mufassalası ile ilm-i dakik ve amel-i nâfi’ ifade eder. Asl-i lügatte fıkıh garaz ve maksadı anlayıp bilmektir. O halde ilim ilm-i mutlak, fıkıh da o ilimden garazı idrâktir ki, amele de şâmildir. Hz. Muaviye (r.a.) rivayet ediyor: Rasûlüllah (sav)’in şöyle söylediğini işittim: “Allah kimin için hayır murad ederse onu dinde fakîh kılar.”(8) hadis-i şerifi dahi bu âyetteki hikmetten murad, fıkıh olduğunu ifham edecek bir delil olarak gösterilebilir.(9) Her kimin amelinde ilminin neticesi zahir olmazsa onun ilmi lehine değil aleyhine olur. Fıkıh ilminin gayesi amellerin ıslahı, nizam ve ahkâmlarının zabtı içindir. Akaid ilminin gayesi bir akideyi delillerle ispat etmek içindir. Tıp ilminin gayesi bedenlerin muhafazası içindir. Demek ki her ilmin bir gayesi vardır. Fıkıhta ve diğer ilimlerde amel, ilmin doğruluğu için değildir. Yani amel varsa ilim var, yoksa yok anlamında değildir. Amel olmayınca ilim kalkmaz, yok olmaz. Belki amelsiz de ilim olur. Çünkü ilim; hükmen ve hikmeten amelin imamıdır, önderidir. Eğer amel, ilmin şartı kabul edilirse o zaman amelsiz ilim yok olur. Öyle ki emir ve nehiylerde amel şart olursa o zaman, zamanın fesadı ile emir ve nehiyler ortadan kalkmış olur. Bizim dinimiz buna müsaade etmez. Allah (cc), ilmi, kendinden korkana da korkmayana da vermiştir. Ama Allah’ın dinde fakih kıldığı kimseler, hayırlarını murad ettiği kimselerdir.

Netice olarak keyiflerin “kanun” haline getirildiği, “hukuk” diye de pazarlandığı bir ortamda fıkıhsızlığa razı olmak, peşinen küfür ve nifak ehline teslim olmak demektir. Kâfirler, münafıklar fıkıhsızdırlar ama Müslümanlar asla ve kat’a fıkıhsız olmazlar. Fıkıhsızlıkta karar kılan münafıkların sahip oldukları “Nifak, kalbte olursa küfür, amelde olursa suçtur.”(10) Münafıklardaki nifak hâli îtikâdî ve amelî olarak iki grupta toplanır:

1-Itikâdî nifak: Kur’an-ı Kerim’de karakterize edilen, dünyada iken Müslüman muamelesi görüp, âhirette inançsızlığı ortaya çıkınca kâfirlerden daha kötü muâmeleye tâbî tutulmasına sebeb olacak olan nifak hâli. (en-Nisâ, 4/145) “Akîdenin hilafına îmanda mürâîliktir.”(11) 

2- Amelî Nifak: Bazı tutum ve davranışlarıyla itikadî nifaka kısmî bir benzeyiş içinde bulunmakla beraber, inançlarında açık bir nifakın söz konusu olmadığı müslüman kişilerin durumu. Hadislerde geçen münafık türü amelî (ahlâkî) yönden olan nifakı vurgulamaktadır. Meselâ: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vadettiğinde vaadından döner, kendisine birşey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder”(12) hadisi benzerî hadisler îtikâdî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbirler ve tenbihler mahiyetindeki emirlerdir.  İşte fıkıhta, küfre ve nifaka karşı alınan tedbirlerin ve tenbihlerin takibi ve tatbikidir. Fıkıhsızlık ise, her türlü küfre ve nifaka karşı açık hâle gelmektir. Fıkhı ve fakihi olmayan hareketler, küfür ve nifak akidelerine, görüşlerine, bakışlarına karşı sahipsiz ve savunmasızdırlar. Rasûlüllah (sav)’in şu hadisini yeniden düşünmeliyiz: “Tek bir fakîh, şeytana bin âbidden daha yamandır.”(13) Burada fakîhin şeytan tarafından çok zor aldatılacağı ifade edilmektedir. Çünkü fakîh ilmiyle şeytanın aldatmalarına, iğvalarına kapılmaz, üstelik halka hayrı emreder, şeytanın hileleri hususunda halkı aydınlatır. Bin rakamından murad, kesret yani çokluktur. “Ne kadar çok olursa olsun âbidlerin aldatılmasında şeytan zorluk çekmez” ma’nâsındadır. Âlimler bunun sebebini şöyle açıklar: “Çünkü şeytan, insanlara ne zaman bir heva kapısı açar ve kalplerinde bir kısım şehvetleri uyandırır ve câzip hale getirirse onun hîlelerini bilen fakîh, doğru yolda gitmek isteyen, hayrı taleb eden sâlihlere şeytanın açtığı bu kapıyı kapatmanın yollarını öğretir ve böylece şeytanı hüsrana uğratır, gayesini boşa çıkarır. Âbid ise, ibadetle meşguliyeti sebebiyle, şeytanın hîlelerinden gâfil olabilir.” Dolayısıyla Müslümanları fıkıhsız ve fakîhsiz bırakmak için çaba ve gayret sarf edenler, dinde fıkhın gereksizliğini yaygınlaştırmaya çalışanlar, şeytanın işini kolaylaştıranlardır. 

____________________

(1) Münafıkun Sûresi/ 3

(2) Makalatü’l Kevserî (Muhammed Zahid el- Kevserî) Sh: 160, Beyrut/ 1993

(3) el-Muharraru’l-vecîz fî tefsîri’l-Kitâbi’lAzîz/İbn-i Atiyye, C:3, Sh: 97, [Tahkik: Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed], Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1413/1993

(4) Hak Dini Kur’ân Dili/M. Hamdi Yazır, C: 4, Sh: 2647, İst/ 1971

(5) Tevbe Sûresi/ 127

(6) el-Muharraru’l-vecîz fî tefsîri’l-Kitâbi’lAzîz/İbn-i Atiyye, C:3, Sh: 100, [Tahkik: Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed], Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1413/1993

(7) Hak Dini Kur’ân Dili/M. Hamdi Yazır, C: 2, Sh: 917, İst/ 1971

(8) Sahih-i Buhari, Farzu’l-Humus 7, İlm 13, İ’tisam 10; Müslim, İmaret 98, (1038), Zekat 98. 100, (1038

(9) Hak Dini Kur’ân Dili/M. Hamdi Yazır, C: 2, Sh: 916-917, İst/ 1971

(10) el- Camiu Li Ahkâmi’l Kur’an(İmam-ı Kurtubî) VIII, 212

(11) Hak Dini Kur’ân Dili/M. Hamdi Yazır, C: 6, Sh: 4997, İst/ 1971

(12) Sünen-i Tirmîzî, Îman, 14

(13) Sünen-i Tirmizî, İlim: 19





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle