İKTİBAS

Körfez’de Ateş Dansı
YAZI BOYUTU :

Suudi Arabistan öncülüğündeki bazı Körfez ülkeleri ile Mısır’ın Katar’a yönelik olarak bu ülkenin “teröre destek verdiği” gerekçesiyle diplomatik ilişkilerini kesmeleri ve ardından siyasi ve ekonomik blokaj uygulamaya başlamaları, yeni bir krizin habercisi olmuştur. Aynı gün İran’ın 1979 devriminden bu yana ilk kez dış kaynaklı terör eylemlerine maruz kalması, bölgedeki anarşi, kaos ve çatışma riskinin arttığı algısını güçlendirmiştir. Peki, gerçekten ne oluyor? Ortadoğu haritasının etnik, siyasi ve mezhepsel temelli olarak yeniden çizilmesine zemin hazırlayacak bir kaos planı mı devrededir, yoksa gelişmeler reel politik anlamda bölge devletleri arasında güç ve çıkar mücadelesine dayalı bir gerginliğe mi işaret etmektedir?

 

Körfez’de Ateş Dansı

STAR Gazetesi/ Açık Görüş/ 11.06.2017
Prof. Dr. Birol AKGÜN / Yıldırım Beyazıt Üniversitesi
 
 
 
KATAR’a gösterilen sert tepkiyi Gazze söz konusu olduğunda gösteremeyen KİK ülkelerinin blokaj politikasının siyasi meşruiyeti de her zaman sorgulanacaktır. Suriye ve Yemen gibi çatışmalarla zaten kan gölüne dönen bölgede en son ihtiyaç duyulan şey, yeni bir çatışmanın başlamasıdır.
Arap ülkeleri arasında nadiren gözlenen bir siyasi dayanışma içinde Suudi Arabistan öncülüğündeki bazı Körfez ülkeleri ile Mısır’ın Katar’a yönelik olarak bu ülkenin “teröre destek verdiği” gerekçesiyle diplomatik ilişkilerini kesmeleri ve ardından da siyasi ve ekonomik blokaj uygulamaya başlamaları tüm dünyanın dikkatini bu bölgeye çevirdi. Aynı gün İran’ın 1979 devriminden bu yana ilk kez dış (DEAŞ) kaynaklı terör eylemlerine maruz kalması da bölgedeki anarşi, kaos ve çatışma riskinin arttığı algısını güçlendirdi. Körfez monarşileri arasındaki bu ayrışma ve bölgesel kutuplaşmanın ABD’nin yeni başkanı Trump’ın bölgeye yaptığı ilk resmi ziyaretinin hemen ertesine rastlaması ise bölge halkları nezdinde zaten yaygın olan farklı komplo teorilerini yeniden canlandırdı. Peki, gerçekten ne oluyor? Ortadoğu haritasının etnik, siyasi ve mezhepsel temelli olarak yeniden çizilmesine zemin hazırlayacak bir kaos planı mı devrededir, yoksa gelişmeler reel politik anlamda bölge devletleri arasında güç ve çıkar mücadelesine dayalı bir gerginliğe mi işaret ediyor?
Öncelikle belirtmek gerekirse, Katar’a karşı aniden uygulamaya başlanan ambargo ve kuşatma ve bu ülkeye yönelik başta BAE ve Suudi otoritelerince kullanılan siyasi tehdit dili ancak düşman devletlere karşı bir savaş durumunda uygulanabilecek son çare yaptırımlar düzeyindedir ve tehlikelidir. Kaldı ki gerçekten de Katar’ı işgal olasılığı da bölge medyasında ciddi ciddi konuşulmaktadır. Katar yönetimi de işgal veya iç darbe olasılığını ciddiye aldığı için bir taraftan ABD, Almanya, Türkiye ve İran gibi ülkelerle diplomatik temaslar kurup uluslararası desteğini artırmaya çalışırken, diğer taraftan da Kuveyt gibi nispeten tarafsız Arap ülkeleri vasıtasıyla karşı cenahla anlaşma ve uzlaşma yollarını aramaktadır. Suçlamaların temelinde ise Hamas ve İhvan’a siyasi ve mali destek sağladığı iddiaları vardır. Nitekim ABD Başkanı Trump da, son ziyareti sırasında Körfez ülkelerinin kendisine bölgedeki aşırıcılığı destekleyen ülkenin Katar olduğunu söylediklerini açıkça belirtmiştir. Arap monarşilerinin Katar’ı hedef seçmesinin altında ise bir dizi siyasi ve ideolojik neden yatmaktadır.
Eskiden beri Katar bölgenin geleneksel muhafazakâr yönetimlerine göre nispeten daha liberal politikaları ile dikkat çekse de, bölgedeki siyasi dengeleri sarsan Arap Baharı sürecindeki kitlesel muhalefete ve değişimci aktörlere destek vermesi Körfez monarşilerinin bu ülkeyi siyasi aforoza tabi tutmalarının ana nedenini oluşturmaktadır. Katar’ın Hamas ve İhvan’ı terörist görmediği ve özellikle Mısır’daki Sisi darbesi sonrasında pek çok İhvan kökenli siyasetçi ve entelektüelin Doha’ya sığındığı herkesin bildiği açık bir sırdır. Türkiye ve Katar’ın Suriye’de Esed karşıtı ılımlı muhalefeti destekledikleri de bilinmektedir ve Cenevre ile Astana süreçlerinde muhalefeti masaya oturtan da bu iki devlet olmuştur. Lakin Katar’ın El-Kaide ve DEAŞ gibi yapıları desteklediği iddiası ise ispata muhtaç iddialar olup, bu konularda Katar’ı itham eden bazı Körfez ülkelerinin kendilerinin eskiden beri radikal gruplarla bağlantılı oldukları yaygın bir kanaate dönüşmüştür.
Körfez’in Katar’a yönelik suçlamaları ve rahatsızlıklarında birkaç konu ön plana çıkmaktadır. Birinci mesele, Arap Baharı sürecinde Katar’ın takındığı, statükoyu değiştirmeye yönelik halk hareketlerine destek vermesidir. Katar yönetimi, Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Suriye’deki otoriter rejimleri devirmeyi ve reformlar yoluyla halkın demokratik iradesinin yönetimlere yansımasını sağlayacak devrimci dönüşümleri hep desteklemiştir. Katar’ın İngiltere eğitimli genç Emiri Temim Bin Hamad’ın bu liberal politikaları en çok Körfez’in monarşilerini rahatsız etmiştir. Zira bölgede demokratik yönetimi ilkesel olarak desteklemek demek Körfez’deki krallık rejimlerinin sonunu getirmek demektir. Başta BAE ve Suudiler olmak üzere Mısır darbesini desteklemelerinin ve Suriye’de yarım milyon insanın hayatını kaybetmesi pahasına Arap Baharı sürecinin akamete uğratılmasına göz yumulmasının arkasında kendi iktidarlarının tehlikeye girmesi yatmaktadır.
Bu bağlamda Katar’ı da bölgesel düzenin altına siyaseten dinamit koyacak değişimi desteklediği için asla affetmemektedirler. Esasen Müslüman Kardeşler’e yönelik düşmanlıklarının altında da İhvan geleneğinin İslâm’ı algılama, yorumlama ve yaşama biçimi değil de demokrasiyi siyasi meşruiyet temeli olarak görmesi ve yaygın sosyal dayanışma ağları vasıtasıyla bu anlayışı Arap dünyasına taşıyarak halkları “ayartması” yatmaktadır. Bu kışkırtıcı fikirlerin taşıyıcısı olarak ise Katar devletinin desteğinde kurulan ve tüm dünyada farklı dillerde yayın yapan, ama en etkili kitleye Arapça yayınlarıyla ulaşan El-Jazeera TV’dir. Bu kanal Arap Baharı süresince Arap sokaklarındaki değişim taleplerini kitlelere taşımış ve değişim fikrini yaymıştır. Kanal, monarşilerin yozlaşma ve yanlış yönetim hikayelerini kitlelere taşıyarak onları politize etmektedir ki, statüko sahipleri denetleyemedikleri bu kanaldan çok rahatsız olmaktadırlar.
İkinci temel ayrışma noktası Körfez ülkelerinin İran’a yönelik bakışı ile Katar’ın duruşu arasındaki ayrışmadır. S. Arabistan, BAE ve Bahreyn gibi ülkelerde ciddi bir Şii nüfus vardır ve örneğin Bahreyn’deki Şiilerin ayaklanması ancak Körfez ülkelerinin oluşturduğu askeri gücün müdahalesiyle bastırılırken; S. Arabistan da kendi ülkesindeki Şiilere karşı çok sert siyasi ve polisiye tedbirler almıştır. Örneğin Suud’lu Şii lider Ayetullah Nemr idam edilmiş ve bu yüzden Suudiler ile İran’ın arası ciddi biçimde açılmış ve hatta bu olay üzerine Körfez ülkeleri ile Tahran arasındaki diplomatik ilişkiler de kesilmiştir. Suudiler için bölgedeki en büyük askeri ve siyasi tehdit kaynağı bizzat İran’ın bölgesel mezhepçi politikaları olarak tanımlanmaktadır. Nitekim bugünkü Körfez İşbirliği Teşkilatı aslında 1979 devrimi sonrasında İran’a karşı kurulmuş olup, S. Arabistan’ın Yemen’deki askeri operasyonları da İran destekli Husi’lere karşı yürütülmektedir. Ancak Katar yönetimi genel olarak İran’ın mezhepçi politikalarından rahatsız olsa da, bir askeri tehdit olarak İran’ın abartıldığını düşünmekte ve bölge ülkelerinin İran ile barış içinde yaşayabileceklerine inanmaktadır. Son krizi tetikleyen şey de, bir askeri törende Katar Dışişleri Bakanı’nın bunu açıktan dile getirdiği ses kaydının sosyal medyada yayınlanması olmuştur.
Üçüncüsü, ikincisiyle bağlantılı olarak Katar yeni ABD Başkanı Trump’ın da desteği ile bölgede anti-İran eksenini askeri bir yapıya dönüştürme projelerine mesafeli durmaktadır. Bazılarının İslâm ordusu, kiminin İslâmi-NATO gibi teşbihlerle anlattığı ittifak projesinin temelinde ise İran tehdidine karşı bölgedeki Sünni Araplardan oluşan bir askeri dayanışma bloku oluşturulması yatmaktadır. Nitekim Trump’ın Riyad ziyaretinde 300 milyar dolarlık bir silah alım antlaşması yapılmıştır. Suudiler bu silahlanmayı kendileri adına değil, bölge namına almış, gerekirse mali desteği Katar gibi zengin bölge ülkelerinden sağlamayı düşünürken, Katar’ın bu projeye soğuk durması KİK üyelerini kızdırmış görünüyor. Hakikaten bölgede istenen şey, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi ABD, İngiltere, İsrail, Türkiye ve Muhafazakar Sünni ülkelerinden oluşan ve İran’ı çevreleyebilecek bir blokun oluşturulmasıdır. Türkiye ve Katar gibi bölge ülkelerinin böyle mezhep temelli bir siyasi kutuplaşmaya karşı çıkmaları, bu iki ülkeyi hedef haline getirmektedir. Buna karşın BAE gibi bazı ülkelerin 15 Temmuz darbe girişimi süreçlerinde oynadığı roller de yeni ortaya çıkan bazı e-posta yazışmalarıyla daha iyi anlaşılmaktadır. Açıkça BAE ve Mısır gibi ülkeler Türkiye’nin ve Katar’ın bölgedeki işbirliği ve yakınlaşmasından son derece rahatsızdırlar ve ellerinden gelen her imkânı kullanarak bu iki ülkeye zarar verecek her şeyi yapmaktan ve bu uğurda şeytanla işbirliği yapmaktan da çekinmemektedirler.
Türkiye’nin Rolü
Türkiye, öncelikle geleneksel dış politikasına uygun olarak bölgede Şii-Sünni gibi mezhepçi kutuplaşmalardan uzak durmaya devam edecektir. Ancak uluslararası her konuda Türkiye’nin yanında duran Katar’ın bölgesel tecride maruz kalması karşısında da bugün dostluğunu gösterme zamanıdır. Nitekim İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın dönem başkanı olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürüttüğü çok taraflı diplomasi bu konuda iyi bir başlangıç olmuştur. Kaldı ki, Katar’a gösterilen sert tepkiyi Gazze söz konusu olduğunda gösteremeyen KİK ülkelerinin blokaj politikasının siyasi meşruiyeti de her zaman sorgulanacaktır. Suriye ve Yemen gibi çatışmalarla zaten kan gölüne dönen bölgede en son ihtiyaç duyulan şey, yeni bir çatışmanın başlamasıdır. Kaldı ki, Suud-İran ekseninde başlayacak bir çatışmanın ekonomi-politik ve ideolojik olarak tüm dünya dengelerini alt-üst edecek etkileri olacağı gibi, bundan en fazla memnun olacakların ise bölgeye silah satmak için sıraya giren Batılı ülkeler ile İsrail’in olacağı da aşikârdır. Türkiye bu bağlamda bir yandan Katar ile dayanışmasını sürdürürken, diğer yandan bölgesel istikrarı koruma adına tüm başkentlerle yüksek düzeyli diplomatik temaslara devam etmelidir. Belki de Türkiye, bu krizi fırsat bilip bölgede her devletin belli ilkeler çerçevesinde katılabileceği ve bölgede ihtiyacı hissedilen çatışma çözümü mekanizmalarını da içeren bir “Ortadoğu Güvenlik ve İstikrar Paktı” üzerinde de çalışmaya başlamalıdır. Barış herkesin yararınadır.
 

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle