HADİS

Sâlih Amel, Sâlih Adam
YAZI BOYUTU :

N. Mehmet SOLMAZ

Yeryüzünde Allah’ın verdiği rızıklarla hayatını devam ettiren her mükellefin, hevâsının ihtiraslarını bir kenara bırakması ve hidayete tabi olması gerekir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) ‘Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a (cc) yemin olsun ki, arzusunu İslâm’a tabi kılmayan kimse iman etmiş olmaz’ buyurduğu malûmdur. Hevâsının ihtiraslarını bir kenara bırakan ve ihlâsla Allah’a (cc)teslim olan mükellefin meşrû fiillerine ibadet ve salih amel denilir. İlâhi teklifleri ihlâsla edâ edebilmenin olmazsa olmaz unsuru, sahih bir imana sahip olmaktır. Allah (cc) katında makbul olan ibadet, iş, davranış ve harekete salih amel ve bunu yapan müslümana da salih adam denilir. Küfür ve günah bataklığına dalan adama salih adam denilemez, yaptığı iş de salih amel sayılmaz.

 

Sâlih Amel, Sâlih Adam

ALLAH katında makbul olan ibadet, iş, davranış ve harekete sâlih amel ve bunları yapan Müslümana da sâlih adam denir. Küfür ve günah bataklığına batmış adama sâlih adam denilemez, yaptığı iş de sâlih amelden sayılmaz. 

Örnekler verelim:

Nuh Aleyhisselamın İnanmayan oğlu

Allah, Nuh aleyhisselam’a “Bizim vahyimizle gemi yap” buyurdu. 

Sebebini de şöyle bildirdi: “Denetimiz altında ve vahyimiz gereğince gemi yap! Hem o zulmedenler hakkında azabın kendilerinden kaldırılması için bana dua etme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır. ”

Gemi yapıldı. Allah emri ile Nuh aleyhisselam kendine inananlarla birlikte her cins canlıdan bir çifti gemiye aldı. 

Gökten sular indi, yerden sular fışkırdı. tufan başladı. 

Nuh aleyhisselam gemi dışında kalmış oğlunu gördü, bağırdı: “Ey oğulcağızım! Gel bizimle beraber bin. Kâfirlerle birlik olma” dedi. 

Oğul cevap verdi: “Dağa sığınırm, beni sudan kurtarır” dedi. 

Nuh aleyhisselam: “Bugün Allah’ın buyruğundan-O’nun rahmet ettikleri dışında-kurtulacak yoktur. ” dedi. 

Baba oğul bir birine bakıştı. Aralarına bir dalga girdi. Oğulda dalgalara karıştı, gitti. 

Nuh Aleyhisselamın Kabul Olmayan Duası

Nuh aleyhisselam baba idi. Boğulan da oğlu. 

Baba şefkatı ile ellerini açtı, Allah’a şöyle yalvardı:

“Ey Rabbim! Oğlumda ailemdendir. Senin va’din ise elbette hakdır. Sen hakimler hakimisin”

Allah’ın Nuh aleyhisselam’a cevabı şöyleydi:

“Ey Nuh! O asla ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı sâlih amel değildir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim. ”

Nuh alehisselam oğlunun küfrü sebebiyle ehlinden olma niteliğini kaybettiğini anlayınca;

“Rabbim! Bilmediğim şeyi senden istemekten sana sığınırım. Beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, kaybedenlerden olurum” dedi, Allah’a sığındı. (Bakınız, Hud, 36-47)

Âyetin açıklamasında şöyle denir:

“O senin oğlun, ama karekteri, tabiatı, imanı ve ahlâkı bakımından sana ve senin ailenden olmaya layık olmayan, senin zürriyetinden olmakla birlikte senden, sana aykırı, benim evladım diyemeyeceğin nitelikte hayırsız bir evlattır”(1)

Merhum şehid Seyyid kutub’da şöyle der:

“Fertleri birbirine bağlayan ve kopma nedir bilmeyen bağ; inanç bağıdır. Mü’minleri ne kan bağı bağlar birbirlerine ne de soy bağı... 

 “Senin ailenden sayılmaz. , çünkü o kötü bir iş işlemiştir. ”

O, tamamen senden kopmuştur, sen de ondan. Her ne kadar senin soyundan gelmiş bir evlad ise de aranızdaki birinci ve en önemli bağ olan inanç bağı kopmuştur. Artık aranızda bir bağlantı, bir yakınlık söz değildir. (2)

Mahmut Toptaş hoca da şunları yazar:

“İman bağı kan bağının önüne geçer. Biz İranlı Selman-i Farisiye rahmet okurken Efendimizin amcası Ebu Leheb’e ‘tebbet’ okuyoruz. 

Bedir harbinde baba oğulla, kardeş kardeşle karşı karşıya gelmiştir. 

İbrahim aleyhisselam babasıyla karşı karşıya gelmiştir. O peygamberler bizim örnek ve önderlerimiz olduğuna göre dostlarımızı belirlerken kan grubuna göre değil, iman grubuna göre belirleyeceğiz. 

‘Olur mu insan ciğerparesini bırakır mı?’ denilebilir. Ama bizler çürüyen dişlerimizi bizi acı içinde kıvrandırmasın diye çekip atıyoruz. Kanserli organımız, diğer organlarımıza geçmesin diye kesip atıyoruz. 

İşte imansız kişi de diğerlerinin ebediyen yanmasına sebep olacağından ayırmak, uzaklaştırmak, karantina altına alıp islahına çalışmak gerek. 

O sâlih olmayan bir amel, yaramaz bir iş olmuş. Yani babasının ve peygamberinin tebliği onda tutmamış. Kâfirlerin kalıbına göre dökülmüş. 

Peygamber kendi oğlunu cehennem ateşinden kurtaramazsa hiçbir veli, hiçbir kâfiri, hiçbir zaman ateşten kurtaramaz. 

Kâfir oğlu için dua eden peygamber uyarılıyor. Ve o peygamber de Rabbinden bağışlanma istiyor ve tevbe ediyor. 

Günümüzde nice kâfirleri cennetlik yapmaya kalkışan küstahlar gördük. ”(3) 

Nuh Aleyhisselam, 950 sene yaşamıştır. (Ankebut, 29/14)

Tufandan sonra ne kadar yaşadığı da bildirilmedi. 

Ömrü boyunca kavmini Allah’a inanmaya ve ibadet etmeye davet etti. Kavmi inanmadı, küfürde ve Nuh aleyhisselamın peygamberiğini inkâr da inat ettiler. İnatları, inatçılar için “Nuh der, peygamber demez” atasözünün söylenmesine sebep oldu. 

Nuh Aleyhisselam kavminden çok çekti. Karısı (tahrim, 66/10) ve oğlu da kâfirler arasında idi. Allah, kavminin kendisine inanmayacağını (Hud, 11/36) bildirince şöyle dua etti:

“Rabbim, yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bırakma. 

Eğer bırakırsan kullarını sapıtırlar ve ancak günahkâr kâfir doğururlar. ” (Nuh, 71/71, 72)

İbrahim Aleyhisselam da ayni mealde Kâbe için şöyle dua etmişti:

“Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl ve halkından Allah’a ve âhiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır.”

Allah, İbrahim Aleyhisselam’ın duasını şöyle cevaplandırdı:

“Küfredeni dahi az bir zaman faydalandıracağım, sonra onu ateşin azabına uğramak zorunda bırakacağım.”(Bakara, 2/126)

Kâfirlerin Sonu

Kâfirler, sonsuz âhiret hayatına göre; az bir zaman olan dünya hayatında yerler, içerler, mala, mülke, saltanata sahip olurlar, ama öldükten sonra da belâlarını bulurlar. 

Nuh Aleyhisselam’ın oğlu da kâfir olarak Tufanda öldü ve ebedî ateşte kalmakla belâsını buldu. 

Karısı da Nuh Alehisselam’a inanmadı. O da kâfirlerle birlikte helâk olup gitti, cehennemlik oldu. 

İbrahim aleyhisselam’ın babası da puta tapardı. İbrahim aleyhisselamla aralarında şöyle bir konuşma geçer, İbrahim alehisselam babasına şöyle der:

“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?”

“Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy ki seni doğru yola ileteyim. ”

“Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahmân’a isyankâr olmuştur. ”

“Babacığım! Doğrusu ben, sana çok esirgeyici Rahmân tarafından bir azabın dokunmasından, böylece şeytana dost olmandan korkuyorum”

Putçu babanın, oğlu İbrahim aleyhisselam’a cevabı şöyle olur:

“Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, mutlaka seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş”

 İbrahim aleyhisselam’ın yumucak, gönül alışı sözlerine bakın, bir de putçu babanın kaba ve sert sözlerine... 

İbrahim aleyhisselam, babasına şöyle dedi:

“Esen kal! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O, Beni nimetleri ile kuşatmıştır. ”

Sizi ve Allah’tan başka taptıklarınızı terk ediyor ve Rabbime ibadet ediyorum. Rabbime ibadet etmekle de mutsuz olmayacağımı umuyorum”(Meryam, 19(42-48)

Allah, kâfire af dilenemiyeceğini bildirdi (Tevbe, 9/113)

İbrahim aleyhisselam babası için af dilemekten vazgeçti. Baba ile oğul arasındaki bağ koptu. Baba küfür’de kaldı. 

Amcası Ebu Talip, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemi büyüttü, evlendirdi. İş güç sahib yaptı. Allah tarafından da peygamberlikle görevledirilince hayatının sonuna kadar, O’nu himaye etti, müşriklere karşı korudu. “Benim cesedimi çiğnemedikçe hiç kimse yiğenime bir fiske vuramaz” dedi.

Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem amcası Ebu Talib’e de İslâm’ı tebliğ etti. Ebu Talip putlardan vazgeçip tevhide yönelmedi. Ebu Talip ölürken Allah’ın rasulü başucunda durmuş:Amca “lâ ilâhe illallah de” demiş, Ebu Talip son nefesini verirken bile inadından vazgeçmeyip iman etmemiştir. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem çok üzülmüştür.(4)

Âyet inmiştir. âyette şöyle buyurulmuştur:

“Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O doğru yola gelecekleri daha iyi bilir. ”(Kasas, 28/56)

Peygamberlerin vazifesi Allah’ın (cc) varlığını, birliğini, emirlerini, yasaklarını insanlar’a bildirmek, iman edenler’e öğretmek, örnek ve önder olarak yapıp göstermektir.

İnanmak muhatabın irade ve gönlüne kalmış bir iştir. İradesini kötüye kullananlar inkâr yoluna sapmışlar ve kâfirlik damgasını kendi elleri ile kendilerine vurmuşlardır.

Hülasa kâfirden sâlih adam olmaz. Kâfirin işi dünyada, kendine ve başkalarına faydalı olsa da, âhirette ne kendisine ne de başkasına hiç bir faydası olmaz. Dolayısı ile kâfirin hiçbir işi de sâlih amelden ve Allah katında sâlih işten sayılmaz. 

Konu ile ilgili iki âyetin meâli şöyledir:

“İnkâr edip âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince onlar azabın içine atılacaktır.” (Rum, 30/16)

“Çünkü onlar, Allah’ın gazabına sebep olan şeylere uymuşlar, O’nun rızasına uygun her şeyden nefret etmişlerdir. Allah da onları yaptıkları işleri boşa çıkarmıştır.“ (47/28)

Bir başka örnek verelim:

Karun

Karun, Musa aleyhisselam’ın kavmindendi. Çok zengindi. Zenginliğine mağrurdu. O da Firavun gibi azgındı. Musa Aleyhisselam’ın peygamberliğini kabul etmedi, Mucizelerine sihir dedi. (bakınız: Mümin, 40/24)

Allah, Karun’un zenginliği hakkında şöyle buyurur:

“Sadece anahtarlarını taşımak bile güçlü, kuvvetli bir topluluğa ağır geliyordu.”

Kavminin aklı başında olanları ona nasihat etti:

“Şımarma, şüphesiz Allah şımaranları sevmez”

“Allah’ın sana verdikleri ile âhiret yurdunu kazanmaya bak. Dünyadan da nasibini unutma. 

Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa sen de insanlara öylece ihsanda bulun. Ülkede bozgunculuk çıkarmaya kalkma. Çünkü Allah bozguncuları sevmez. ”(Kasas, 28/76, 77)

Karun kendisine yapılan nasihatleri kabul etmedi. Zenginliğine baktı. Kendi gibi zengin olanlar da yoktu. Mağrurane konuştu: “Ben bu servete yalnız kendi bilgimle kavuştum” dedi. (Kasas, 28/78)

“İnsan kendinde bir zenginlik hissedip “Ben, hiç kimseye muhtaç değilim” düşüncesine kapıldığı an kendi kapına sığmamaya başlar, hatta Allah’ı bile tanımaz olur”

Karun, kavminin ileri gelenlerinin, “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sende ihsan et” öğütlerine, “Neden Allah’ın ihsanı olsun? Onu ben aklım, ilmim ve alışverişteki kabiliyetim, ticaretteki başarı ve becerilerimde kazandım” dedi.(5)

Mal, mülk ve servet, Allah’ın bir vergisi kabul edilip, helalından kazanılmaz, helalına sarfedilmezse, dünya azgınlığına, âhiret perişanlığına sebep olur. “Âhiret varsa; Bizim malımızda, evladımız da sizden çok. Dolayısı ile biz azaba uğratılmayız” (Sebe, 34/35) dedirtebilir. 

İlim

Allah’ın, insan’a verdiği nimetlerin en büyüklerinden biri de ilimdir. 

İlimle insan, diğer varlıklardan ayrılır. İlimle insan, öğrenir, öğretir. Rabbini, kendini ve diğer varlıkları bilir, keşif ve icat da bulunur. 

Ama insanın ilmi sınırlıdır. 

Allah buyurur: “Size pek az ilim verilmiştir.” (İsra, 17/85)

Allah’ın sonsuz ilmi yanında insanın bildiği ne ki, okyanus da bir damla bile değildir. İnsan oğlu aya gitti, fezaya çıktı ama bildikleri, bilmedikleri yanında bir hiç hükmündedir. 

İlim sahibi insana bilgisi ile, haddini bilmek, mütevazi olmak, kendisine akıl veren, ilim öğrenme yeteneği bahşeden Rabbine şükretmek düşer. 

İmamımız, İmam-ı Azam Ebu Hanife bir şeye karar verdiği zaman, benim bildiğim bu kadar dermiş.

Kuzey Afrikadan bir zat İmam-ı Malik’e kırk soru getirmiş. İmam-ı Malik dördüne cevap vermiş. Adam İmam-ı Malik’e şöyle demiş: ”Ey Abdullah’ın babası! Beni sana gönderen kişi, bütün yeryüzünde senden daha büyük âlim olmadığını söyledi.”

İmam-ı Malik: “Demek ki ben, seni gönderen kişinin söylediği gibi biri değilim.” İmam-ı Malik, bilmediğine rahatça bilmiyorum, derdi. Bilmiyorum sözü onu hatadan koruyan bir sığınaktı.

İmam-ı şafii âlimi şöyle tanımlar: “İlim öğrendikçe kusurunu daha iyi anlayan kişiye âlim denir.”

İmam-ı Şafii’ye atfedilen bir söz vardır: “Men kâle ene âlimün fe hüve câhilün: Bir kimse ben âlimim derse, o câhildir.”

İlmin âfeti, belâsı ikidir: Din konusunda bilgi sahibi olanların ilmi ile amel etmemeleri, ikincisi de ilim sahiplerinin ilmine mağrur olmalarıdır.

Bir şahıs vardı. Her şeyi o bilirdi. Kitap yazardı, konuşurdu. Doğru olanın, hak olanın sadece kendisinin yazdığı ve söylediği şeyler olduğunu açıklardı. İlmine mağrur olması o hâle geldi ki, ders arkadaşları, sınıf arkadaşları, samimi, ihlas sahibi müslümanlar ondan uzaklaştılar, cenazesini, cenaze namazını seyreden mülhid bir adam sahiplendi...

“Karun’a “Ben bu servete yalnız kendi bilgimle kavuştum” sözünü söyleten küfrü, ilim ve maharetine mağrur oluşu idi. 

Karun ile ilgili diğer âyetlerin meallerini de verelim:

Karun, bir gün kavminin karşısına ziyneti içinde çıktı. Dünya hayatını isteyenler ‘Keşke Karun’a verilenlerin benzeri bizim de olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir.’ dediler. 

Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, ‘Yazıklar olsun size! İman edip de sâlih amel yapanlara Allah’ın vereceği mükafat daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur’ dediler.” (Kasas, 28/79-80)

İnsanı insan eden, insanı hayvan derekesine düşmekten koruyan da iman ve sâlih amel’dir.

Karun imandan da, sâlih amel’den de mahrumdu. Üstelik ilmine, maharetine, mal-mülk ve saltanatına son derece mağrurdu. Küfrün ve zenginliğin verdiği azgınlık, ilâhî azabı gerektirdi. 

Allah Şöyle Buyurdu:

“Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine batırdık. Allah’a karşı ona yardım edecek adamları da yoktu. Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi.”

Allah, Karunun zenginliğine imrenenlerin durumunu da şöyle bildirir:

 “Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler, ‘Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve (dilediğine) kısarmış. Eğer Allah, bize lutfetmemiş olsaydı bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler felah bulmazlar’ dediler. (Bakınız, Kasas, 28/81-82)

Şair kardeşim Yasin Hatipoğlu şöyle der:

Servete aldınmayınız, âhiri hep yağma- talan

Karun’u hatırlayınız, elde sıfır arta kalan. 

Karundan bize kalan ders ve ibret, “Karun gibi zengin” ata sözüdür. 

GÜNAH’A SEBEP OLAN HİÇ BİR İŞ SALİH AMEL OLAMAZ

Yusuf Aleyhisselâm’ın Kardeşleri

Yusuf Aleyhisselam çocukluğunda bir rüya gördü. Rüyasını babası Yakup aleyhisselam’a şöyle anlattı:

 “Babacığım! Rüyamda on bir yıldız ile güneşin ve ay’ın bana secde ettiğini gördüm. 

Babası da “Yavrum! Sakın rüyanı kardeşlerine anlatayım deme! Sonra sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır.” (Yusuf, 12/4, 5)

Babası, Yusuf’a Rabbin seni seçecek, sana rüya tabirini öğretecek, ataların İbrahim ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi, sana ve Yakup oğullarına da nimetini tamamlayacaktır, dedi. 

Yusufun kardeşleri kendi aralarında şöyle konuştular:

 “Biz güçlü ve sayıca daha çok olduğumuz halde, babamız Yusuf ile kardeşini bizden çok seviyor. Babamız kesinlikle açık bir yanılgı içindedir. ”(Yusuf, 12/8)

Kardeşlerden biri şöyle dedi:

Yusufu öldürün veya bir yere atın kı babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da tevbe ederek sâlih kimseler olursunuz. 

Diğer biri de şöyle dedi:

“Yusuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka bir şey yapacaksanız, onu bir kuyunun dibine atın, gelip geçen kervanlardan biri onu bulup alsın.” (Yusuf:12/9,10)

Yusuf ve kardeşi Bünyamin aynı anneden, diğer kardeşler ise başka anneden olmuşlardır. Yusuf ve Bünyamin diğerlerinin baba bir, anne ayrı kardeşleridir.

Üvey kardeşleri, Yusuf Aleyhisselam’ı öldürmek istediler. Adam öldürmek büyük günahdır. Öldürmeye niyet etmek bile günahdır. Öldürmekten vazgeçtiler, onu bir kuyu’ya attılar. Kuyu da bir tarafa çarpar, ölebilirdi, kuyu suyunda boğulup ölebilirdi de. Ölmese bile kuyu’ya atmak, insanın razı olmadığı bir şeyi ona yapmak da günahdır.

Rivâyete göre kuyu’ya düşerken bir taşa tutundu, sağ kalabildi. Bir kervan geldi, kuyu’dan çıkardı, Mısır’a götürdü, köle diye sattı. Evin kadını ona göz dikti, onunla beraber olmak istedi. Yusuf aleyhissalam istediği reddedince, iftira etti. Zindana attırdı. Yıllarca zindanda kaldı. 

Hükümdarın rüyasını tabir edince zindandan çıkarıldı. İnceleme sonunda suçsuz olduğu ve iftiraya uğradığı anlaşıldı. 

Kral “Onu bana getirin, kendime danışman yapayım” dedi. Getirdiler. 

Kral Yusuf Aleyhisselam’a da şöyle dedi: “Bundan böyle yanımızda önemli bir yere sahip güvenilir biri olacaksın.” (Yusuf, 12/54)

Yusuf Aleyhisselam da kral’a şöyle dedi:

“Beni ülkenin hazinelerini yönetmekle görvlendir. Çünkü ben koruyup yönetmeyi çok iyi bilirim” (Yusuf, 12/55)

 Kral, Yusuf Aleyhisselam’ın teklifini kabul etti. “Artık dilediği yer de kalıyor, dilediği gibi yönetiyordu.” (Yusuf, 12/56)

 Bereketli yedi yıl geçti. Bu yıllar da Yusuf kralın rüyasında belirtilen kıtlığa karşı tedbirler aldı. Zahire stok’u yaptı. bazı ekinleri de başaklarında bıraktı. Yedi yıl sürecek kıtlık başladı. Her yerde yokluk ve açlık kol gezerken, Mısır ambarları zahire ile dolu idi. Her taraftan zahire almak için Mısır’a geliyorlardı. 

“Yusuf’un kardeşleri de gelip huzuruna çıktılar. Yusuf onları tanıdı. Onlar ise Yusuf’u tanımadılar. 

Yusuf onların yüklerini hazırlatınca, ‘Baba bir kardeşinizi bana getirin. Görüyorsunuz ya ben ölçeği tam veriyorum ve ben konukseverlerin en hayırlısıyım. 

Eğer onu bana getirmezseniz size ölçekle verilecek bir şey yok ve bana yaklaşmayın’ dedi.” (Yusuf, 12/58-60)

Yusuf Aleyhisselam’ın kardeşleri, zahire almak için ikinci gelişlerinde Yusuf Aleyhisselam’ın ana bir kardeşlerini de getirdiler. Yusuf Alehisselam kardeşini tanıdı, ona “Ben senin öz kardeşinim artık onların yaptıklarına üzülme” dedi. (Yusuf, 12/69)

Yusuf Aleyhisselam öz kardeşini yanında alıkoymak istiyordu. Ülkenin kanunlarına göre yabancılar, ancak ülkeden bir şeyi iznsiz çıkardıkları zaman alıkonabilirdi. (bkz. Yusuf, 12/76) 

Yusuf aleyhisselam “Onların yüklerini hazırlatınca su kabını öz kardeşinin yüküne yerleştirdi.” (Yusuf, 12/70)

Yusuf’un kardeşleri hareket ettiler kral’ın adamları geldiler, kervanı durdurdular, Yusuf’ un öz kardeşinin çuvalının içinde su kabını buldular. 

Yusuf’un kardeşleri “Eğer o hırsızlık yaptıysa, daha önce de kardeşi de hırsızlık yapmıştı” dediler. 

Yusuf onlara bir şey belli etmeden bu sözü içine attı. “Siz daha kötü durumdasınız. Yaptığınız şeyi Allah çok iyi biliyor” dedi (Yusuf, 12/77)

Yusuf Aleyhissselamın kardeşlerinin, ona yaptığı kötülüklerin hepsi büyük günahlardı. En son yüzüne karşı söyledikleri “ Eğer o hırsızlık yaptıysa, daha önce de kardeşi de hırsızlık yapmıştı” sözleri en büyük bir iftira idi.

Yusuf’un kardeşleri iman ehli insanlardı. Onlara kâfir diyemeyiz. “Yusufu öldürün veya bir yere atın kı babanızın teveccühü yalnız size kalsın!Ondan sonra da tevbe ederek sâlih kimseler olursunuz. ” sözü bunu göstermektedir. 

İman ehli olanlar, imanlarını sâlih amellerle kuvvetledirmezler ve korumazlarsa Yusuf Aleyhisselam’ın kardeşlerinin durumlarına düşerler. Cinâyet, hırsızlık, iftira ve çeşitli kötülüklerin işleyicileri olurlar. Müslüman toplumlarda meydana Gelen kötülükler bunu göstermektedir. 

Çare; iman’a, sâlih amele dayalı bir hayata sahip olmaktır....

Allah buyurur: “İman edip sâlih amel işleyenler naim cennetlerindedir.” (Hac, 22/56)

Kâfirlerin yeri ebedî cehennemdir. Allah affetmezse, günahkâr Müslümanların cezalarını çekecekleri yer de cehennemdir... Allah korusun! (Amin)

___________________

(1) Prof. Dr. M. Zeki Duman, Beyanü’l-Hak, 2/21, Fecr Yayınevi, 2006, Ank. 

(2) Prof. Seyyid, Kutub, Fi zılali’l- Kur’an , 8/167, Hikmet yayınevi, İst. 

(3) Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, 4/50, Gerçek Hayat Yayını, 2008, İst. 

(4) Prof. Dr. M. Zeki Duman, 1/449, Mevdûdî Tefhimü’l- Kur’an, 4/199, Yeni Şafak Yayını, İst. 

(5) Prof. Dr. M. Zeki Duman, 1/454





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle