FIKIH

Şer’î Delillerin Kısımları I. Kur’ân-ı Kerîm
YAZI BOYUTU :

Mehmet TAŞKIN

Ehl-i sünnet ve’l cemaat’in müctehid imamları; İslâm Fıkhı’nın dünyaya ve âhirete müteveccih  olan bütün hükümlerin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz’in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bunlara  ‘Edille-i Şer’iyye’ denildiği gibi ‘Asli Deliller’ de denilir. Bunların dışında bazı deliller  daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer’i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. 
Ali Hıbrî Efendi’nin, usul ilimlerini konu alan  “Minhâcü’l-Muhammedî” isimli eserin girişinde yer alan ve şer’i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Önümüzdeki sayılarda da devam edecek bu yazı serimiz, usul kousunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.  

Şer’î Delillerin Kısımları

I. Kur’ân-ı Kerîm

 
MALUM ola ki amelî hükümleri ispat eden delîl dörttür.
Birisi: Kitâbullâh’tır.
İkincisi: Sünnet-i Rasûlüllâh’tır.
Üçüncüsü: İcmâ-ı Ümmet’tir.
Dördüncüsü: Kıyâs’tır. Lâkin kıyâs, hükme nispetle aslî delildir. Amma ki zikrolunan üç delîle nispetle fer‘îdir. Zira kıyâs hükmü müsbit (ispat eden) değildir, belki muzhirdir (yol gösterici bir delildir).
Ve dînî i‘tikât konularında akıl dahi kat‘î delîl olup, [bu durumda] şer‘î hükümlerin kendisiyle ispat edildiği delîller beş olur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) 
“Marifet sermayem ve akıl asl-ı dînimdir” diye buyurdu.(1)
İmdi akıl, şer‘î amellerde hüccet değil ise de dînî i‘tikâtlarda hüccet olduğunda, şek yoktur.
Ve şer‘î hüccet iki nev‘idir. Birisi ameli îcâb eder ve birisi ilmi tecvîz eder. İmam Eb Zeyd Debbûsi der ki: “Hüccet-i mûcibe şol hüccettir, mûcibince kat‘î ilim îcâb eder. Hatta onun mûcibinin hilâfı caiz olmaz. Ve hüccet-i mücevvize şol hüccettir ki mûcibine (gerektirdiğine) ‘ilim’ ismi verilmesini tecvîz eder. Her ne kadar mûcibinin hilâfı dahi caiz ise de…”(2) 
İmdi… Bu, galip re’y ile hâsıl olan ilimdir.
Ve hüccet-i mûcibe (kat‘î bilgi gerektiren hüccet) dörttür.
Evvelkisi Kitâbullâhtır.
İkincisi Peygamberimiz (s.a.v.)den işitilen haberdir.
Üçüncüsü Peygamberimizden tevâtür ile rivayet edilen haberdir.
Dördüncüsü icmâ-ı ümmettir.
Ve bu zikrolunan dört hüccetin aslı ve tarîki birdir ki, ol Peygamberimiz’den işitmektir. Zira “Kitâbullah” olduğunu Peygamber (s.a.v.)’in haberi ile bildik. Ve tevâtür ile rivayet olunan sünnet, Peygamber (s.a.v.)’in ağzından işitilmiş gibidir Ve icmâ‘ın senedi Rasûlüllâh’ın kavlidir.
Ve hüccet-i mücevvize dahi dörttür.
Birisi Kitâbullah’dan mahsus olan ‘âmmdır.
İkincisi âyet-i müevveledir (te’vîl edilen âyettir).
Üçüncüsü haber-i vâhiddir.
Dördüncüsü kıyâsdır.
İmdi… Bu zikrolunan delillerin hakikatleri, kısımları ve nevîlerini bilmek lâzım ve mühimdir. Ve bunların marifeti beş mebhasda beyan olundu.
MEBHAS-İ EVVEL: KİTÂBIN HAKİKATİ VE TAKSİMATI BEYANINDADIR
Malum ola ki usûl ehli ıstılâhında “Kitâb”, Peygamberimize (s.a.v.) münzel (indirilen) ve Mushafta mektûb (yazılı), Peygamberimizden bilâ şüphe nakl-i mütevâtir ile menkûl olan (tevatürle nakledilen) Kur’ân’dır. Pes imdi Peygamberimiz (s.a.v.)’den başka nebîlere indirilen semâvî kitaplar ve kudsî hadisler Kur’ân değildir. Ve Peygamberimiz (s.a.v.)’e indirilip Mushaf’a yazılmayan dahi bu tefrîkten (ayırımdan) çıkar. Tilâveti mensûh ve ahkâmı bâkî kalan âyetler gibi. Meselâ; 
“Eş-Şeyhu ve’ş-Şeyhatü izâ zeneyâ f’arcümûhümâ nekâlen min’Allahi’l-Azîzi’l-Hakîm” [Mânâsı: Evli erkek ve evli kadın zina ettiklerinde Aziz ve Hakîm olan Allah’tan bir ceza olarak onları recm edin.] gibi… Bu âyet nâzil olup tilâveti nesholunmakla Mushafa yazılmadı. Lâkin hükmü bâkîdir; hattâ muhsan olan kimse zinâ etse recm olunur. Ömer ibnü’l-Hattâb der ki: “Eğer insanlar Ömer kendinden Kur’ân’da ziyade etti demeseler, bu âyeti hâşiye-i Mushaf’a yazardım.”(3)
Ve Übeyy ibn Kâ‘b (r.a.)’ın Mushafı’na mahsus olup bize âhâd yolla naklolunan dahi çıkar.
[Fe‘ıddetün min eyyâmin ühar- mütetâbi‘ât (4)
“(Sizden o sayılı günlerde hasta yahut seferde olup da orucunu yemiş bulunanlar), tutamadığı günler sayısınca başka günlerde –peşpeşe- (orucunu tutar.)] gibi… Ve İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın Mushafı’na mahsus olup ondan veya başkasından şüphe tarîki ile naklolunan dahi çıkar.
 [Es-sâriku ve’s-sârikatü f’akta‘û eymânehümâ
“Hırsızlık yapan erkek ve kadının sağ ellerini kesin.”](5)
Gibi… Hatta bir kimse namazında İbn Mes‘ûd’un teferrüd ettiği kıraat üzere tilâvet etse namazı caiz olmaz.
Ve Kur’ân Mushaflarda yazılı olan nazm-ı şerîfin ve mânâsının ismidir. Lâkin İmam Ebû Hanîfe namazda nazmı rükün lâzım kılmadı, hatta namaz içinde özürsüz Fârisî ve başka lisân ile kırâati tecvîz etti ve ibâre-i Fârisîyyeyi nazm-ı şerîf makamına ikame etti. Ve esahh (doğrusu) budur ki, Ebû Hanîfe (rh.a.) bu kavilden rücû‘ etti, itimat dahi bunun üzerinedir. Zira Hak Celle ve ‘Alâ; “Biz Kur’ân’ı Arapça indirdik!”(6)
Buyurdu. İmdi nazm-ı şerîfin münzel (Kur’ân âyetlerinin indirilmiş) olmasını münkir olan (inkâr eden) kâfir olur. Ve Kur’ân’ı Fârisî ile yazmak ve Fârisi ile kırâatine müdâvemet etmek haramdır.
Ve Şerî‘at-i Muhammediyye ahkâmına râci‘ olan şeyde nazım ve mânânın kısımları dörttür:
BİRİNCİ KISIM: NAZM-I ŞERÎFİN SÎĞA, HEY’ET, MADDE VE LÜGAT CİHETİNDEN VÜCÛHU VE YOLLARI BEYANINDADIR.
Bu dahi dörttür: Hâs, ‘Âmm, Müşterek ve Mü’evveldir.
1. HÂS: Her lâfızdır ki belli bir mânâ için konulmuştur. Lâkin lafzın o mânâya tenâvülü (kullanılması), o mânâ için ifrâd (özel) olmaktan kat-ı nazar iledir. [Yani, lâfzın husûsî olması hükmün umûmî olmasına mani değildir] Meselâ, “Müslim” lâfzı gibi –ki İslâmı olan kimse için konulmuştur- bunda ise ifrâd (özel, tekil) üzerine delâlet yoktur. Ve hâssın hükmü budur ki, kat‘an mahsûsa mütenâvildir [kesinlikle kullanıldığı anlamda bağlayıcı olur]. Ve nefsinde (kendisi) zâhir olduğundan dolayı beyâna muhtemel değildir. Abdest âyetinde mezkûr olan “gusül” (yıkama) ve mesh lâfızları gibi…
Mâide Sûresinde buyuruldu ki: 
“Ya şunlar ki Allahü Teâlâ’nın vahdâniyetini ve Muhammed (s.a.v.)’in risâletini ve zarûrât-ı dîniyyeden getirdiğini tasdîk ve ona ikrâr ettiler, kaçan namaza durmak murat ettiğinizde –halbuki abdestsiz olduğunuz halde-; yüzlerinizi saçın altında son bulduğu yerden ve iki kulak yumuşağı dibinden çene altına varıncaya kadar yuyunuz ve [kollarınızı] elleriniz ile bile yuyunuz ve başlarınızı yaş el ile tamamını veya bir kısmını mesh ediniz ve ayaklarınızı iki topuklarınız ile bile yuyunuz.”(7)
İmdi, abdestin farzları üç azâyı yumak (yıkamak) ve elini ıslatıp başına değirmek oldu. Zira gusül ve meshin mânâları zahir ve malûm olup beyâna muhtaç olmadı. Pes, İmam Mâlik ve İmam Şâfi‘î’nin zâhib oldukları üzre (mezheplerine göre); i‘tidâl-i havada (normal havada) ilk yuduğu uzuv kurumadan öbür uzvunu yumağı ve önce yüzünü sonra kollarını yumağı daha sonra başına mesh edip ardından ayaklarını yumağı ve abdestin başında “Bismillâhirrahmânirrahîm” demeği ve abdeste niyet etmeyi farz kılmak bâtıl oldu. Zira âhâd haberlerle bu şeyleri şart kılmak nass üzerine ziyade ve onunla nassı nesh ve tebdîl etmektir. Bu ise caiz olmaz, bâtıldır.
Ve Kitâbullâhda zikrolunan emir ve nehiylerin cümlesi hâsdır (tamamı husûsîdir).
2. ‘ÂMM: Her lâfızdır ki isimlendirilen bir cemaate muntazam olur. Yani, ‘âmm şol laâfızdır ki vaz (konuluşu)‘itibariyle alâ sebîli’ş-şumûl müttefaku’l-hudûd olan efrâda şâmil ve mütenâvildir [fertlerinin tarifi aynı olan bir topluluğun tamamını kuşatıcı ve onları bağlayıcı olur]. Meselâ “Müslimûn” (Müslümanlar) lâfzı gibi ki, [bu kelimenin tekili olan] “Müslim”in mânâsında olan [ve aynı özelliği taşıyan] efrâd-ı müştereke [bütün fertler] için konulmuştur. Ve “Zeydûn” (Zeydler) gibi ki, Zeyd ile isimlendirilmede hâsıl efrâd-ı müştereke [aynı ismi taşıyan herkes] için konulmuştur.
Ve ‘âmmın hükmü oldur ki, mütenâvil olduğu (kapsadığı) şeyde hüküm îcâb eder. Bir haysiyet (özellik) ile ki -hâs gibi- şüpheyi giderir.
Malum ola ki ‘âmmın hükmünde ulemâ ihtilâf ettiler. Bazı fukahâya göre onunla ahass-ı husûs (hâs hükmün en küçük parçası) hâsıl olur. İmâm Şâfi‘î’ye göre mûcibi (emri) kat‘î değildir. Yani, ‘âmmın hususa ihtimali olduğu sebepten dolayı mütenâvil olduğu (kapsadığı) şeyde kat‘î hüküm icap etmez. İmam Ebû Hanîfe (rh.a.) ve ashâbı katında ‘âmm mütenâvil olduğu (kapsadığı) şeyde kat‘î hüküm icap ve ispat eder. Bu sebepten ‘âmm ile hâssı nesh caiz olur. ‘Uraniyyîn hadîsi gibi. Peygamberimiz (s.a.v.)’in
“İdrardan kendinizi temiz tutunuz, zira kabir azabının geneli ondan gelir.”(8)
Kavl-i şerîfince nesholundu. ‘Arene, Arafat hizasında bir vadidir. Tasgîri (küçültme ismi) ‘Ureyne gelir. Arap kabilelerinden bir kabiledir. Urenîler ona nispet olunurlar. Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet eder ki; Ureyne’den bir topluluk Medîne-i Münevvere’ye geldiklerinde Medîne havası onlara uygun gelmeyip, renkleri sarardı ve karınları şişti. Peygamber (s.a.v.) onlara emretti ki, sadaka develerine çıkıp sütlerinden ve sidiklerinden içeler. Onlar dahi öyle edip sıhhat buldular.(9) Pes, bu hadis hâsdır, deve sidiğinde vârid oldu. Peygamber (a.s.)’ın; 
“Sidikten nezâhet talep edip kendinizi ondan ırak ediniz. Zira kabir azabının ekseri sidikten sakınmamaktan gelir” buyurması ile ‘Ureniyyîn hadisi mensûh oldu. Zira bu hadîs ‘âmmdır; insan ve sair hayvan sidiğine mütenâvildir. Şu kâideye binaen ki; “El-Bevlü”de olan Elif-Lâm, zımn-ı müşahhasâtta cins içindir; idrarların tümüne hamlolunur, her mekândaki ‘ahd olmaya. Pes imdi ‘âmm hâs gibi olmasa bu hadis ile ‘Ureniyyîn hadisi mensuh olmak sahîh olmazdı, zira mümâselet (benzerlik) şarttır.
3. MÜŞTEREK: Her lâfızdır ki onda mânâlar veya isimler müşterek ola. Lâkin o iştirâk (müştereklik) intizâm yoluyla olmayıp [tertip üzere değil], bedel yoluyla muhtelifetü’l-hudûd olan fertlere mütenâvil ola [tarifleri farklı olan fertleri kapsaya]. Ve bu cümleden irade olunmaz, illa birisi irade olunur [Bunlardan yalnız birisi kastedilir]. İki şerîke (ortağa) benzer ki, ortak oldukları şeyin faydalanmasında nöbetleşseler, birinin nöbetinde o şeyde diğerinin tasarruf etmesi caiz olmaz. İmdi müşterek lâfız dahi böyledir. Mânâlarından birisi kastedildiğinde, diğer mânâsını irade (kastetmek) caiz olmaz.
Müşterek’in misali, “‘Ayn” ve “Kurû’” ve “Sarîm” lâfızları gibidir. 
Pes imdi, “‘Ayn” göz, güneş, mîzân, diz, su, çeşme, casus, altın ve belirli bir şey mânâsına…
“Kurû’” tuhr (temizlik) ve hayzın ismidir.
“Sarîm” gece ve gündüzün ismidir.
İmdi bu lâfızların mânâlarının biri murad olunduğunda diğer mânâyı dahi murad etmek caiz olmaz.
Müşterek’in hükmü budur ki, onunla murâd hak olduğuna i‘tikâd edip lâkin onda bir hükm-i malûm [belli bir hükme[ i‘tikad etmeyip, belki tevakkuf edip mânâsından murad zahir olmak için teemmül etmektir. Ta ki bazı vücûhu onunla amel etmek için muraccah (tercihe şayan) ola. Nitekim “Selâsete kurû’” (Hayızlı kadınlar üç kur beklerler) âyet-i kerîmesinde(10) mezkûr olup hayız ile temizlikte müşterek olan “kurû” lâfzında ulemamız teemmül edip onu cem‘ ve intikale dâl (işaret eder) buldular. “Kara’tü’ş-Şey’e” derler. “Şeyi cem‘ eyledim (bir şeyi topladım-biriktirdim)” mânâsına. Ve büyük havuza “mukra’” derler. Onda su cem‘ olduğu için. Ve köye “karye” dediler, onda nâs (insanlar) cem‘ olduğu için. Ve çayır ve çimende su cem‘ olduğu (biriktiği) yere “kar’y” dediler. Ve “Kara’e’n-necm” dediler, kaçan yıldız bir mekandan başka mekâna intikal etse…
Pes, imdi ictimâ‘ (birikme) ve intikal hayızda olur. Zira hayız, rahimde toplanan kandan ibarettir. Tuhr’da (temizlenmede) ise birikme olmaz. Kezalik intikal dahi kandadır, tuhr’da değil… Zira kan, içeriden harice intikal eder ve tuhr’dan hayza intikal eder. Zira tuhr (temizlik) asıldır, hayız ise ‘ârizîdir. İmdi intikal ‘ârizda olur, asılda değil…
4. MÜ’EVVEL: Her lâfızdır ki zannî delil ile bazı vücûhu tercih olunur. O delil gerek kıyas olsun, gerek haber-i vâhid olsun beraberdir. Ve malum ola ki müevvel, müşterekten olmak lâzım değildir, belki mücmel ve müşkil ve hafî’nin her birinden işiten kişiye göre kat‘î delil ile murad malum olsa o mü’evveldir. Ve mü’evvelin hükmü galat (yanlış) ve sehiv (yanılma) ihtimali üzere onunla amel etmek vâciptir. Şol kişi gibi ki bir yerde su bulup o suyun taharetine (temizliğine) zann-ı galip olsa galat ihtimali üzere o su ile abdest almak ona lâzım olur. Onunla abdest alıp namaz kıldıktan sonra murdar olduğu zahir olsa kıldığı namazı iade etmek lâzımdır. Zira eğer te’vîl, kıyas ve re’y ile sabit olduysa hakikat-i hakka isabet etmekte re’y için haz yoktur. Ve eğer haber-i vâhid ile sabit olsa onunla sabit olan zannî olur, kat‘î olmaz. (devam edecek)
____________________
(*) Bülbülzâde, Hıbrî Ali b. Mustafa b. Pir Mehmed. Hayatı hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Tahsilini tamamladıktan sonra kendi isteğiyle Eğriboz adasının güneyindeki Kızılhisar kasabasına yerleşmiş ve orada vefat etmiştir. Ölüm tarihi olarak hicrî 1072, 1080 ve 1083 (milâdî 1662, 1670 ve 1672) tarihleri verilmektedir. Özellikle fıkıh ve kelâm sahalarında yazdığı eserleriyle tanınır. En meşhur eserlerinden “Minhâcü’l-Muhammedî ve’t-Tarîkatü’l-Ahmedî” adıyla Arapça yazdığı kitabını, daha sonra “Hediyyetü’l-Hıbrî” adıyla Türkçe şerhetmiştir. Her iki eserin de Türkiye’nin bazı kütüphanelerinde yazma nüshaları bulunmaktadır. Burada sözkonusu eserden bir parça okuyacaksınız. Eser, 17. yüzyıl Osmanlı Türkçesiyle yazıldığı için fazla tasarrufta bulunulmamış, ancak günümüzde anlaşılması çok güç olan kısımlar sadeleştirilmiştir. (Geniş bilgi için bkz. Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, c. 1, s. 278-279; Bağdatlı İsmail Paşa, Hediyyetü’l-‘Ârifîn, c. 1, s. 760-761; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. III/2, s. 495, 545-547; ve Kütahya Şehri, s. 241-242)
(1) Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 4, s. 361; Kadı ‘Iyâz, Şifâ, c. 1, s. 289; Irâkî, Muğnî An Hamli’l-Esfâr (Tahrîcü Ehâdîsi’l-İhyâ), s. 1729.
(2) Debbûsî, Takvîmü’l-Edille, Beyrut: DKI, 2001, s. 18.
(3) Zerkeşî, Bürhân, c. 2, s. 35; Mâlik, Muvatta’ (Şeybânî rivayeti), c. 1, s. 241, No: 693; Buhârî, Sahîh, c. 9, s. 69, Bâbü’ş-Şehâde Inde’l-Hâkim; Serahsî, Temhîd, c. 2, s. 71; Sem‘ânî, Kavâtı‘u’l-Edille, c. 1, s. 427; Ebü’l-Hüseyin Basrî, Mu‘temed, c. 1, s. 387. 
(4) Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, Âyet: 184. Bkz. Zemahşerî, Keşşâf, c. 1, s. 226; Abdülaziz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 1, s. 21 (Not: “Mütetâbi‘ât” lafzı âhâd yolla sabittir. Hz. Osman Mushafı’nda yazılmamıştır.)
(5) Kur’ân-ı Kerîm, Mâide Sûresi, Âyet: 38. Bkz. Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, c. 10, s. 294; Mekkî ibn Ebû Tâlib, Hidâye, c. 3, s. 1696; Zerkeşî, Bürhân, c. 1, s. 336 (Not: Âyetin Mushaftaki şekli şöyledir: Ve’s-sâriku ve’s-sârikatü f’akta‘û eydiyehümâ)
(6) Kur’ân-ı Kerîm, Yûsuf Sûresi, Âyet: 2.
(7) Kur’ân-ı Kerîm, Mâide Sûresi, Âyet: 6.
(8) Dârekutnî, Sünen, c. 1, s. 233, Hd. 464; Zeyla‘î, Nasbü’r-Râye, c. 1, s. 128, No: 43; İbn Hacer Askalânî, Dirâye, c. 1, s. 59-60, No: 51; Serahsî, Mebsût, c. 1, s. 54; Kâsânî, Bedâyi‘, c. 1, s. 61; Merginânîî, Hidâye, c. 1, s. 24.
(9) Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 130, No: 1501; Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1296, No: 1671; Tirmizî, Sünen, c. 1, s. 106, Hd. 72; Nesâî, Sünen, c. 7, s. 97, No: 4034; Zeyla‘î, Nasbü’r-Râye, c. 1, s. 123, No: 42; Humeydî, Cem‘ Beyne’s-Sahîhayn, c. 2, s. 558; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, c. 1, s. 101 ve c. 2, s. 205-206; Kâsânî, Bedâyi‘, , c. 1, s. 61-62; Ubeyd, Kâsım b. Selâm, Nâsih ve’l-Mensûh, s. 140, No: 253; Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, c. 1, s. 201 ve Füsûl, c. 2, s. 286; Ebûbekir ibnü’l-Arabî, Ârizatü’l/Ahvezî, c. 4, s. 35.
(10) Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, Âyet: 228.




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle