BİYOGRAFİ

Merhûm Naim Karaman Hocamızı, Eseri ile Rahmetle Anıyoruz
YAZI BOYUTU :

N. Mehmet SOLMAZ

Merhum Naim Karaman hocamız; zamanımızda Hakkın emrine uyan, insanları da Hak yoluna çağıran, Hak yolunda yürüyenlerin öncülerinden biri idi. Ölümünün birinci yıldönümünde iki kitabını tanıtarak ve kitaptan bazı bölümler sunarak onu rahmetle anıyorum. Birinci kitap: ‘21. Yüzyıla Girerken Dünya İslâm Cemaati ve Küreselleşme Boyutu’ 421 sayfa. İkinci kitabın adı :’21. Yüzyıla Girerken İslâm Cemaati Düşüncesinin Anatomisi’, 501 sayfa. Kitaplar; merhum Naim hocamızın araştırma, düşünme ve düşüncelerini satırlara dökme konusunda usta bir düşünür, bir hareket öncüsü olduğunu göstermektedir.Bir anlamda eserleri “Sadaka-i cariye” hükmünde olan kitaplardır.

Merhûm Naim Karaman Hocamızı,
Eseri ile Rahmetle Anıyoruz 

İNSANLAR VARDIR, Allah’ı inkar ederler veya şirk bataklığına düşerler. Azgınlaşırlar, firavunlaşırlar, şeytanın kulu, kölesi olurlar.

İnsanlar vardır, Allah’a inandıklarını söylerler Allah’ın emirlerini tutmazlar, yasaklarından sakınmazlar. Nefislerinin isteklerinden ve menfaatlerinden başka bir şey düşünmezler. Bunlar da şeytanın kulu ve kölesi olurlar.

Şeytanın kulu ve kölesi olanlar insanlıklarını kaybederler. Nemrut, Firavun, Ebu Cehil ve zamanımızın tağutları gibi, zulmün, fitne ve fesadın öncüsü olurlar. Dünyada lânetle anılırlar, âhirette ise, ebedî cehennem azabına ve ilâhî lânete uğrarlar.

*

İnsanlar vardır, Allah’a inanırlar Allahın emirlerini yaparlar, yasaklarından sakınırlar. Şeytan’a ve nefse dur derler. Allah’ın ve peygamber (sav) ’in gösterdiği yolda bütün güçleri ile çalışırlar.

Müslümanca yaşamak isteyenlere yol gösterirler. Kur’an-ı Kerim’in ifadesi ile; “İyiliği emretmek, kötülükten men etmekle” kendilerini vazifeli kabul ederler. Hak yolunda yürüyenlerin öncüleri ve önderleri olurlar. Dünyada rahmetle anılırlar, âhirette, sonsuz cennet mutluluğuna ererler.

*

Merhum Naim Karaman Hocamız; zamanımızda Hakk’ın emrine uyan, insanları da Hak yoluna çağıran, Hak yolunda yürüyenlerin öncülerinden biri idi.

Ölümünün birinci yıldönümünde iki kitabını tanıtarak ve kitaptan bazı bölümler sunarak onu rahmetle anıyorum.

Birinci kitabın adı: 21. Yüzyıla Girerken Dünya İslâm Cemaati ve Küreselleşme Boyutu (421 sayfa)

İkinci kitabın adı: 21. Yüzyıla Girerken İslâm Cemaati Düşüncesinin Anatomisi (501 sayfa)

Kitaplar, 1990 yıllarının buhranları içinde 1997 yılında yayınlanmıştır.

Kitaplar, güzel bir baskı ile basılmış, baskı da birinci hamur kağıt kullanılmış. Kitapların okunması kolay ve ilgi çekicidir.

Kitaplar; merhum Naim Hocamız’ın araştırma, düşünme ve düşüncelerini satırlara dökme konusunda usta bir düşünür, bir hareket öncüsü olduğunu göstermektedir.

Kitaplar, “Sadaka-i câriye” olacak kitaplardır.

Kitaplar, okuyucuları okumaya, bilgi sahibi olmaya, çalışmaya, öncü ve önder olmaya, İslâmî bir yaşayış düzeni kurmaya teşvik etmektedir. Bunun için gerekli bilgileri de vermektedir. Kitaplar bu nitelikleri ile okuyucuya doğru yolu göstermekte, Allah’ın emrine göre yaşamaya yöneltmektedir. Kitabı okuyup doğruya yönelenler sevap kazandıkları gibi, merhum Hocamız da sevap kazanmaktadır. Bu yönü ile kitaplar devamlı sevap getiren bir “sadaka-i câriye”dir.

Kitaplar, piyasada var mıdır, bilmiyorum. Merhum kardeşimizin gönül ehli dostlarını, kitapların piyasada bulunması için gayretli olmaya davet ediyorum.

Birinci kitabın 1-186 sayfaları arasından aldığım bazı bölümleri okuyucularımıza sunuyorum. Bir kitabı okumak, yazarı ile sohbet etmektir. Lütfen okuyalım ve ruhuna Fatiha’lar gönderelim.

Merhum Naim Karaman Hocamız

Diyor ki:

“Milletlerin iç güvenliği üç temel sınıfın omuzlarındadır. Eskilerin ulemâ dedikleri sınıf bunların anasıdır. Ötekiler de ümerâ ve ağniyâ sınıflarıdır. Konuya girmeden şu noktayı önemle hatırlatırım ki, ülke içinde güvenliği sağlamadan dış güvenlikten söz edilemez. İnsanımızın hem kendine hem de çevresindekilere güveni yoksa yabancı ülkelere karşı neyi bekleyeceksiniz?

Sıra ile ulemâ, umerâ, ağnıyâ diye saydığımız sınıflar, sorumluluklarını gereği gibi yüklenirse milletin tam bir birlik ve aile bütünlüğü içinde yaşadıklarını görürüz. Bunların gereği gibi sorumluluk yüklenmeleri, yetkilerini aşmadan işbirliği içinde hizmet vermeleriyle mümkün olabilir. Bunlar geriye kalan sınıfları ve kitleleri etkilerler. Doğru olurlarsa diğerleri de doğrulur. Eğrilirlerse ülkede herkes eğrilir. Günümüzün dili ile bir kere daha işaretlememiz gerekirse bu sınıflar, bilginler, yöneticiler ve zenginlerdir.” (syf:9) 

*

“Eğitimin ana gayesi, her yönü ile güvenilir insanı yetiştirmektir. Bu insanda belli başlı vasıflar: Üstün beceri, dürüstlük, cesaret, zorluklara ve yokluklara tahammül, bağımsız düşünce gibi dünyanın her yerinde geçerli olan değerlerdir. Devlet, millet, can, mal, ırz ve namus ancak bu eğitimi almış kişilere emanet edilebilir. Onların elinde, her şey gerçek değerini bulabilir. Bu sebeple eğitim sistemlerinin düzenlenmesi son derece önemlidir. İkide bir değiştirilen vasıfsız, ilkesiz ve tutarsız düzenlemeleri terk etmek gerekir. 

 Ülkeler ancak iyi eğitim almış insanların omuzlarında yükselebilir. Üstün değerler, milli ilkeler ülke insanlarının her şeyidir. Vatanı vatan yapan da bu değerlerdir. Toprağı bu değerlerden ayırıp vatan diye insanların önüne sürerseniz, onların duygularının taşlaştığını görürsünüz. İnsanlar mukaddes değerlerden soyutlanmış toprak parçası için ölmeye gerek duymazlar. Hiçbir insan, mukaddes değerlerden soyutlanmış bir arazi parçasını vatan diye kabul etmez. Köprü, hastahane, okul, banka… vs gibi kurumları askere bekletmek zorunda kalırsınız. 

 Toprağı vatanlaştırıp mukaddes bir emanet haline getiren, onda barınan manevi değerlerdir. O değerler tanınmazsa, vatan da mukaddes bir varlık olma niteliğini yitirir. İslâmsız, Kur’an’sız, ezansız ve öteki manevi değerlerden soyulmuş bir Türkiye düşünürseniz o, Türkiye değildir.” (syf:10)

*

“Bir dostum anlatıyor: Ülkenin tanınmış yatılı özel liselerinden birinde okuyan torunu ile, bir tatil günü sabah kahvaltı yapmaktadırlar. Bir yandan da o günkü gazeteleri gözden geçirmektedirler. İski soygununun, her gün boy boy, yüz kızartıcı resimlerle gazete sayfalarında yer aldığı günlerdir. Tahmin edileceği gibi, gazetelerin öteki sütunlarında da birtakım soygun ve rüşvet haberleri yer almaktadır. Başlıklar ard arda sıralanıyor: “Yüzsüzler, Arsızlar, Hırsızlar vb.”

Devleti zehirli mantarlar gibi sarmışlar, emiyorlar. Onlara yaklaşan kim olursa olsun zehirleniyor. Dedim ya, zehirli mantarlar gibi.

Bu ümit kırıcı haberler, yılların şerefli tüccarı olan dostumun midesine vurur. Kramplar, sancılar derken, birden torununa sorar:

-Ne olacak memleketin hali; nereye gidiyoruz?

Torun, kendisinden ve ülkenin geleceğinden son derece emin ve umursamaz bir tavırla dedesine dönerek:

-Ne olmuş yani? Dünyanın her yanında işler böyle yürüyor. Gazeteleri okumuyor musun? Amerika’da, İtalya’da hatta Japonya’da insanlar bu türden olaylarla yatıp kalkıyor. Çalmayan kimse kaldı mı dünyada sanıyorsun, dedeciğim? Ekonomi deyimi ile bu bir sektördür.

Dede, şaşkın ve hayretler içindedir, sorar:

 -Büyüyünce bir iş başına geçersen sen de çalacak mısın

-Gayet tabii değil mi? Çalmadan ayakta durmak mümkün olsaydı, Onlar da çalmazlardı. Hem bu iş senin düşündüğün kadar kötü olsaydı, o ülkelerde olsun, bizim ülkemizde olsun, asılanlar kesilenler olurdu. Demek ki değil. O kadar kötü değil ki, en tepeden en alta herkes aşırıp götürmeğe devam ediyor. İnsanlara da yeni haberler çıkıyor, kötü mü, deyiverir. 

 Dede şaşkın ve hayretler içindedir. Sancıları biraz daha artan midesini eli ile bastırarak, biraz da üzerine doğru abanarak sofradan kalkar. Derdine yanar. Hala da yanmaktadır. Çünkü, torunun önemli bir masaya oturmasına fazla zaman kalmamıştır.

Memleketimizin kilit noktalarına adam yetiştiren çok ünlü kolejin öğrencilerine verebildiği formasyon işte budur.” (syf:13)

*

“Bir dergiyi gözden geçirirken gördüm. (Ekonomist Dergisi, Mayıs 1995) ‘Gençlik Anketinin Şok Sonuçları’ başlığı ile kapak yapılan haber, bu söylediklerimden daha ürkütücüydü. Beş yüz üniversite öğrencisi üzerinde yapıldığı bildirilen ankette, gençlerin %75’inin adalete güvenmediği neticesine varılıyor. Bu anketler de Ankara ve İstanbul’daki beş üniversitede yapılmış. Anket verileri, Erzurum Atatürk Üniversitesi’ndekilerle aynı. Şu farkla ki, politikacılara güvenmeyenler bu ankette patlama gösteriyor: %98,6. Gençlerin %73’ünün, rüşvet vermeye hazır oldukları da veriler arasında. Rüşvet vermeye hazır olanların oranı bu olunca, almaya hazır olanları varın siz düşünün. Bu durum, ülkemizde idealist nesil yetiştirme şartlarının neredeyse yok edildiğini gösterir. Biz, hayatın henüz başında olan bu gençlerin, anketçilerin sorularına en faziletli cevapları vermelerini beklerdik.” (syf:18)

*

“Yeterli kalite ve vasıfta olmadıktan sonra, nüfusumuz milyarları bulsa ne anlamı olur? Kelle kalabalığının, eti ve kemiği taze ve gevrek olmanın ancak kasap dükkanlarında önemi vardır. Bu sebeple ben, ikide bir şu gevrek lafları duydukça acı acı gülüyor ve üzülüyorum:

 ‘Genç bir nüfusa sahibiz! Parlak bir gelecek, milletimizi bekliyor! 21. Asır, Türk asrı olacaktır!’

Bu yalanlarla milleti oyalayanlara diyorum ki: ‘Külahlarınızı önünüze koyup bir kere daha düşünün. Zira yanlış hesap Bağdat’tan döner!” (syf: 20)

*

“Bir devlet memuru olsanız rüşvet alır mısınız?” Ankara-İstanbul grubu üniversite gençliğinin %91’i bu soruya “Evet!” cevabını veriyor.

“Kamu kuruluşlarında rüşvetsiz iş yapılmadığı fikrine katılır mısınız?” sorusuna “evet!” cevabını verenler %76’dır. “Yolsuzluk davalarında verilen kararlar, adalet sistemine olan güveninizi sarstı mı?” sorusuna ise gençlerin %93 üne “evet!” demiş bulunuyor.

“İmkan bulursanız yabancı bir ülkeye yerleşmek ister misiniz?” sorusuna da “evet!” cevabı verenler %55.

Şimdi bu anketi gözünün önüne koyacağımız hangi eğitimci, kendisi ile iftihar edebilir? Ülkedeki üniversite gençliğinin yarısından fazlası, Türkiye’de yaşamak istemiyorsa bizim yaptığımıza eğitim mi denir? Böyle bir ülke, bölünme sürecine istemese de sürüklenir. Siz bu yaptığınıza eğitim mi diyorsunuz? Her yüz kişiden 93’ü “Adalete güvenim sarsıldı. ” diyorsa, mafyanın çekirge sürüsü gibi yayılmasının sebeplerini aramaya hacet var mıdır?” (syf:22)

*

“Bir soru:-Akrabamız haram yiyorsa gene de onun evine gidip oturacak, onunla konuşacak mıyız; yemeklerini yiyecek miyiz? Ona şu cevabı verdim:

-Siz, onun ziyaretinde bulunmak borcu altındasınız. Haram yediğini biliyorsanız onu haramdan alıkoymaya çalışmak zorundasınız. Aynı şey benim için de borçtur. Ancak yanına gidip gelmek, girip çıkmak sizin için daha kolay olduğundan, öncelikle sizin borcunuzdur. Çünkü benden farklı olarak, sizin bir de akrabalık hukukunuz vardır. Onun gereğini yerine getirmelisiniz. 

-İyi ama benim akrabamın yediği içtiği haramdır.

-Ben de onun için söylüyorum ya!özellikle sizin, bu akrabanıza gitmeniz gerekir. Marufu emredip münkerden nehyetme farzını eda etmeniz için. Sonra siz onun hangi kazancı haram, hangisi helal diye bir araştırma mı yaptınız? Neyinin haram neyinin helal olduğunu nereden bileceksiniz?

-İyi ama onun yediklerinin hepsi haramsa ne olacak?

Görüyorsunuz ki, sağırlar diyaloğuna doğru bir kayma ile karşı karşıyayız. Şunları söyleyerek münakaşaya noktayı koyuverdim. 

-Canım kardeşim! Eğer sen haram yemek istemiyorsan, oraya giderken çok kıymetli yiyeceklerden oluşan hediye paketleriyle gidersin. Ev sahibine kendi yemeklerini unutturursun, olur biter. Yeter ki sen ziyaret niyetinde samimi ol. Bir eve giderken hazır kuzu kebabı ile gidilirse her halde ev sahibi, o sıcak kebabı bir kenara itip de sana pırasa ile lahana yedirecek değil. Hele senin helal paracıklarınla aldığın o baklava ve börek paketlerini de açtın da, ortalığa koy verdin mi bir, akan sular durur. Söyle bakalım! Hiç baklavalı, börekli, kebaplı bir hediye paketi ile akrabanı ziyaret etmeyi denedin mi?

-Hayır hocam!

-Hele bir dene. Akrabanın yemeklerini yemeği düşüneceğine, senin yemeklerini akrabana yedirmeği bir dene bakalım. Göreceksin ki o zaman, ortada hiçbir problem kalmayacaktır. Hem bu güzel ikramından sonra akraban, senin nasihatlarını daha da içten dinleyecek, sana derin bir saygı duyacaktır. Öbür yandan, belki de zaruret ve çaresizlikten dolayı haram yemek zorunda kalan akrabanın darlığını genişletecek, evine genişlik, bereket götürecek, çocuklarının güzel yemek hasretini gidermiş olacaksın. Yani sen böylece kat kat sevap kazanacaksın. 

O kardeşim başka bir soru sormadan, arkasına dönüp bana doğru tekrar tekrar baka baka gitti. O, benden böyle bir cevap beklemiyordu. Kendisinden daha dindar olduğumu göstererek, “Asla caiz değildir, onun yemeğini yeme, evine de gitme!” deseydim, sanırım benden daha iyi hoca olmadığına karar verecekti. Böylesine derin bir hendeği, müminlerle kâfirler arasına bile hiç kimse ve hiçbir peygamber koymamıştır. Din bu değildir. İnsanları haram yiyenler, helal yiyenler diye tasnif edip aralarına aşılmaz uçurumlar koyarak her şeyi çıkmaza sokmak, din değildir. Din şudur:

“Allah’a ibâdet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen, böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (Nisa:4/36)

Bir Allah’ın dinindeki yumuşaklığa bakın, bir de aklı sıra dindar olan kişinin dinindeki huşunete ve katılığa bakın. Bu kişinin akrabalık kavramının ayakta kalması mümkün değildir. Sıla-i rahm mümkün değildir. Akrabayı uyarmak ve onları irşat etmek de mümkün değildir.” (syf:87)

*

Allah buyurur:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurat:68/13)

Bu ayette, değişik kavimlere ayrılmamızın hikmetlerinden biri açıklanıyor. O da tanışıp kaynaşmamızı sağlamakmış. Yukarıda bahsettiğim dil, örf, iklim, kültür vb. şartların bizi kaynaştırması, öğreniyoruz ki bir ilâhî plan ve proğram gereği imiş. Yoksa herkesin kendi kavim ve kabilesinin üstün olduğunu iddia ederek, Allah’ın öteki kullarına karşı üstünlük taslaması için değil. Öteki ırklara zulüm yapması, onların haklarını gasbetmesi ve kanlarını dökmek üzere yardımlaşmak için değil. İnsanlık bütün bu cürümleri işlemiş, buna da ırkçılık ve milliyetçilik diye nefse hoş gelen bir kulp takmıştır. Yeryüzünde bozgunculuk ve terör, biraz da bu yanlışlıktan kaynaklanmaktır.” Terör ve zulüm hiçbir şart altında mazur görülemez. (syf:93)

*

Kulluk âleminde hiçbir varlık insana hükmedemez. Onu emri altına sokamaz. İnsan iradesinde hür olarak yaratılmış tek varlıktır. İnsan hürriyetinin dayandığı temel işte budur.

Kâinat’ın ulu sahibinin, iradesinde hür bıraktığı insanı hiçbir insan gücünün kontrol edebilmesi mümkün değildir. İnsanın hürriyeti asıldır. Doğuştan var olan bu hakkı kim ihlâl ederse o zâlimdir. Bu geçici ve arizî bir durum olur. Kim bu ihlâle teşebbüs ederse abesle uğraşmış olur; tevhid cizgisinin dışına düşer.

Öte yandan böyle bir teşebbüste var olan şirki de görmek gerekir. Bir hükmü yalnız onu koyan iradenin değiştirebileceğini her insan bilir. Yahut da ona ortak olan birinin değiştirebileceğini. Öyleyse Alla cc) ’ın hükmünü değiştirme iddiasını yürüten kimse ya tanrılık iddiasında, ya da O’na ortaklık iddiasındadır. Bundan dolayıdır ki insan hürriyeti tevhid’in bölünmez bir parçasıdır. İmanın ve İslâm’ın temel prensiplerinden biridir.

İnsanın hür olması, halife olmasının gereğidir. Hürriyeti geliş güzel sınırlanan kişilikten halife olamaz. İnsan hürriyetine müdahale, onun halifelik şerefine en büyük saygısızlıktır. Bu yetki kimseye verilmemiştir.

İşte yaratılıştan varolan bu dokunulmazlık ve kudretinden dolayıdır ki, yer yüzünde düzeni kollama ve koruma görevi insana verilmiştir.

“O (Allah), yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”( Bakara: 2/29)

“Sizi yeryüzünün halifeleri yapan O (Allah) ’dır.” (Fatır: 35/39)

“Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, verdiği nimetler hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden üstün kılan O’dur.” (En’am:6/165) (syf:108)

*

“Güneş, ay ve yıldızlar birbiri ile münasebet halindedirler. Her biri değişik ünitelerini oluşturdukları o muazzam kâinat inşâatını meydana getirirler. Bu inşâatın temelleri, sömenleri, kiriş ve kolonları yoktur. Siz o muhteşem semâ binasını ayakta tutan dengeye ister câzibe deyin, ister manyetik alan... Ne derseniz deyin. Artık o bir emir ve itaat ikileminin oluşturduğu hayattır. O hesaba, dengeye dayanır. En büyük mimar olan Allah(cc) ’ın, emir-itaat ikilemi temeline dayanır. Bu dayanış, insan hayatında itaat olarak tecelli eder. Tabir caizse bu sonsuz inşâatin çimentosu itattir. O devam ettikçe hayat devam eder. , düzen devam eder. Huzur ve sükûn devam eder. Bu, toplu bir ibâdettir. Düşünebilecek en büyük cemaat ibâdetidir.

Kimin itaatte, kimin isyanda olduğu bir kargaşa düzeni değildir. Bu çarkın dışına çıkan, bâtıl dairesine çıkmış olur. İsterse bu bir insan olsun. İtaat duygusu çürüyüp gevşediği zaman, sırçadan yapılı bir biblo gibi her şey darmadağın olur, gider.

İnsan toplumunda bu çürüme, toplu itaatten geçen iradenin oluşması ile başlar. O iradenin çevreden anlayış görmesi ile çürüme geniş alanlara yayılır. Buna karşı Kur’an “Marufu emretmek, münkerden nehyetmek” diye bir tedbir getirmiş, bundan yüz çevirenleri de şiddetle tehdit etmiştir:

“İsrailoğulları’ndan kafir olanlar, Davut ve Meryemoğlu İsa diliyle lanetlenmişlerdir. Bunun sebebi söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır.”

Onlar işledikleri kötülükten birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür!.

Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey ne kötüdür. Allah onlara gazaplandı ve onlar azapta ebedi kalacaklardır.” (Maide: 5/78-80) (syf:110)

*

“Bedenimizi oluşturan 80-90 tirilyon hücrenin her biri, tam tamına olması gereken yerde konumlanmış bulunuyor. Seksen tirilyon tane ihtimalden, tam işe yaracağı yeri vatan tutmuş. Tam orda değil de bedenin başka bir yerinde yer almaya kalksa, uzuvların hiç biri işe yaramayacaktır. Bu ne müthiş bir yerleştirme düzenidir ki, her bir hücre, seksen tirilyon tane noktanın içinden yanılmadan, şaşırmadan nöbet yerini seçebiliyor. Seksen tirilyon ihtimalden en doğru olanı seçiyor. Kendi iradeleriyle bunu yapsalar, aralarında çekişmeye düşmemeleri, takdir edilecektir ki imkân dışıdır.

Organlarımız da öyle değil mi? Gözlerimiz topuklarımıza yerleşmemiş. Kafalarımız dirsek veya dizlerimizde, ağız ve burunlarımız da ense kökümüzde veya bel nahiyemizde değil. Bunların her birini yerli yerinde koyan iradeyi tanımamak mümkün mü?

Bunları tesadüfe bağlamak, yahut tabiata mal etmek akıl işi değildir. Çünkü tirilyonlarca konumlanma her seferinde de aynı yerlere tesadüf edemez. Bunun aksini iddia etmek tam bir deliliktir.” (syf:114)

*

“Arap yarımadasında, peygamber (sav) ’in sağlığında deve ve atın gidebildiği bir karış yer kalmamıştır ki, İslâm oraya ulaşmış, sesini duyurmuş, hatta sancağını dikmiş olmasın. Hulefa-i Raşidin dönemi dediğimiz dört halife döneminde de öyle. Develer, atlar hiç durup dinlenmemiş, insanlar hiç yorulup eyleşmemişler, kızgın çöllerde buharlaşıp kaybolan sular gibi, her biri hizmet ve tebliğ uğrunda bir yerde şehit olup göçmüşlerdir. Bu fedâkârlıklar iledir ki, risâlet sancağı hiç yere düşmemiş, bir yerde de asılıp kalmamıştır.” (syf:121) 

*

Tâğut, hakkı tanımayıp isyan eden, azgınlık gösteren her kişi veya güce verilen addır. Kur’anda şeytana “Tağut” denmesinin sebebi de budur. Tağut veya tağutlar, prensip olarak peygamberlerin getirdiği vahye dayanan sistemleri reddetmekle kalmaz, halkı da ondan saptırmaya çalışırlar. Fir’avun, Nemrut, Karun, Ebu Cehil ve onların yolunu bugün devam ettiren, hak karşıtı, bâtıl önderi bütün müstekbirler birer tâğutturlar. 

Kur’an, tâğutu bize şöyle bildirir:

“Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan kurtarıp aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin ise dostları tağuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar ateş ehlidirler. Orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara: 2/257) 

Tâğutun tek bir varlık olmadığı, bir çok tâğutların insanları saptırmayı üstlendikleri, ‘çıkarıyorlar’ fiilinin çoğul olmasından anlaşılıyor. Nitekim Nitekim Nisa suresindeki bir Âyet bize şunları anlatıyor:

“Allah tevbelerinizi kabul etmek ister. Şehvetleri ardınca gidenler, sizin büyük bir sapma ile sapmanızı isterler.” (Nisa: 4/27) 

Yine Nisa suresi Tâğutu şöyle anlatır: “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli düzeni pek zayıftır.” (Nisa: 4(76) (syf122)

*

“Gençlerin ve aydınların, din ve iman adına kim ne söylese hemen inanacak kadar cahil bırakılması, sonra da bu vesile yapılarak, dinin aslının kötülenmesi ne kadar alçak bir oyundur.

Dinin ne olduğunu bilmeyenlerin, karanlıklar içinde bırakılmaktan dolayı uydurdukları vehimler din olabilir mi? Eğitimi dinden soyutlayarak, önce yangını çıkarıyorlar, sonra da “Müslümanlar evimizi yakıyooor” diye bağırıyorlar. Delil de ortada: Neron’ların çıkardığı yangın.” (syf:127)

*

“Müslüman teşebbüs etmeli, önden gitmeli, şartları hazırlayıp sunmalı, diğerleri de o şartlara uymalıdır. Müslüman kendi fabrikasını, köyünü, şirketini, okulunu, çiftliğini kurmalı, bu kuruluşlara üye olmak yabancıların işi olmalıdır. 

 Kuruluşlarımızda çağın bütün tekniklerini, o güzeller güzeli inançlarımızla buluşturmalı, bizimkinden daha güzelinin olamayacağını mutlaka göstermeliyiz. Yaşadığımız çağın bütün insanlarına model olmalıyız. Bu, ihsan makamının gerektirdiği bir tavırdır. Bu tavrı Müslümanlar sergileyemiyor da, başkalarında görüyor ve imrenip duruyorsa, ortada İslâm adına yaşanan bir din var demektir. 

 Teşebbüs gücünü tekrar ele almamız; kendi köyümüzü, kasabamızı, şehrimizi ve de yarın kendi ülkemizi yeniden kurmayı bize getirecektir. İnsanların bize teslim olmasını getirecektir. Köprülerimizi, fabrika, hastane… vs. gibi çeşitli bayındırlık hizmetlerini, harp araç ve gereçleri ile makinelerimizi başkalarına ihale etmememizi getirecektir. Kendimize güven duymamızı getirecektir. Başkalarının da bize güven duymalarını... 

 Yıkıp devirmeden, bize ait temel değerleri red ve inkâr etmeden her şeyi kendi mimarimiz ve zevklerimizle harmanlayarak yeniden kurmak. Bu bizi, başkalarının kurdukları mekanlarda onların dayattıkları-baştan sona yanlış olduğunu bildiğimiz-şartlara boyun eğerek, zillet içinde yaşamaktan kurtaracak, dik durmamızı sağlayacaktır. Kızı plajda, oğlu diskotekte olan hoca ve hacı efendi olmayı yenmenin ve geride bırakmanın zamanı gelmiştir. 

 Hakkın yönetiminde, dünya ve insanlar daha huzurlu olmaz mı? Müslüman ve İslâm yeryüzünde yalnız bunun için vardır.” (syf:185)

 

 

 

 

 

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle