AYIN KONUSU

Satanizm Fırtınası, Profan Kültür ve Cemaat Düşmanlığı
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

Günümüzde insan ve cin şeytanlarının temel esaslarını belirlediği “Satanizm” ideolojisi; Soğuk Savaş Dönemi’nden sonra gündeme giren yeni dünya düzeni (New World Order) ile birlikte siyasi fırtınaya dönüşmüştür. ‘Münzel kitaba dayanan bütün dinlerin miadını doldurdukları ve çağdaş insanın kabul edebileceği yeni bir inanç sistemine ihtiyaç olduğunu’ ileri süren ABD vatandaşı Sandor Anton Lavey, San Fransisco’da Şeytan Kilisesi’nin (Satanik Kilise) temellerini atmıştır. Bu ideolojiye hizmet için,  değişik New Age (yeni çağ /kozmik din) tarikatları piyasaya sürülmüştür. İnsanın şeytana teslim olmasını esas alan Satanizm’in;  başta kendilerini şeytanın (juzifer’in) çocukları ilân eden Illuminati Çetesi olmak üzere, bütün cahili sermaye sahipleri tarafından takdis edilen ‘Çağdaş İdeoloji’ haline getirildiğini söylemek mümkündür. Satanizm fırtınasının tabii sonucu olarak ‘Profan Kültür’  yayılmış ve insanlara modern sivil dinin iman esasları dayatılmıştır. Temmuz ayında, New Age tarikatı keyfiyetine haiz olan Adnan Oktar hareketine karşı yapılan operasyonlar,değişik yorumları beraberinde getirmiştir.

Satanizm Fırtınası, Profan Kültür ve Cemaat Düşmanlığı

YERYÜZÜNÜN halifesi olan insanoğlunun; hem üstün meziyetleri, hem garip zaafları vardır. Zaaflarının başında şeytanın telkinlerine kulak vermesi, dünyevi ihtirasa kapılması ve şehvetleri tatmin için gayr-i meşru yollara tevessül etmesidir. Elbette insan ile şeytan mücadelesi, yeni bir hadise değildir. Kainatta, Hz. Adem’den (a.s) önce yaratılmış  olan melek ve cin adında iki varlık mevcuttur. Şeytan, cin denilen varlık grubuna mensuptur. (El Kehf Sûresi: 50). Allah’a (cc) isyan eden ve Hz. Âdem’e ta’zim niyetiyle secde etmekten imtina eden iblis, şu iddiada bulunmuştur: “Beni ateşten, Âdemi ise topraktan yarattın. Dolayısıyla ben Âdem’den daha şerefli, daha hayırlıyım” İblis’e göre ateşten yaratılmış olmak bir üstünlük sebebidir. (Sâ’d Sûresi: 71-85) Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir farklılık görmüştür. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah (cc) olduğunu itiraf etmesine rağmen Âdem’in yeryüzünde Allah’ın halifesi olması, gaybi ve ilahi bir ruh taşıması gibi asıl üstünlüklerini bilmezden gelmiştir. (El Hicr Sûresi: 29; Sâd, Sûresi: 72 Kâinatın Rabbi olan Allah’ın (cc) maddeye mahkum olduğu gibi yanlış bir tasavvuru iman esası haline getirmiş ve kafir olmuştur.  

Günümüzde insan ve cin şeytanlarının temel esaslarını belirlediği “Satanizm” ideolojisi; Soğuk Savaş Dönemi’nden sonra gündeme giren yeni dünya düzeni (New World Order) ile birlikte siyasi bir fırtınaya dönüşmüştür. ‘Münzel kitaba dayanan bütün dinlerin miadını doldurdukları ve çağdaş insanın kabul edebileceği yeni bir inanç sistemine ihtiyaç olduğunu’ ileri süren ABD vatandaşı Sandor Anton Lavey, San Fransisco’da Şeytan Kilisesi’nin (Satanik Kilise) temellerini atmıştır. Bu ideolojiye hizmet için,  değişik New Age (yeni çağ /kozmik din) tarikatları piyasaya sürülmüştür. Satanizmi örgütleyen Sandor Anton Lavey’in kaleme aldığı “The: Satanik Bible’ (Satanik İncil)” ve “Seven Gate’ (Şeytanın Ayetleri)” isimli kitaplar, New Age hareketlerini destekleyen İlluminati Çetesi tarafından  ‘Üçüncü Dalga Projesi’nin’ materyalleri haline getirilmiştir. Üçüncü dalga teorisini savunan Alvin ve Heidi Toffler’in kaleme aldığı  “Yeni Bir Medeniyet Yaratmak” isimli eserde; ‘Allah’a inanmanın, herhangi bir peygamberi rehber edinmenin, milliyetçi duygulara kıpılmanın ve vatanseverliğin, siyasi anlamda vahşileşmeye ve mantıksız baskıların ortaya çıkmasına sebep olduğunu’ ifade etmiştir. (Sh:374 vd) Kendisini “The Beast-666” şifresiyle tanıtan ünlü İngiliz satanist Aleister Crovvley’in; gerçek bir satanistin mutlaka uyması gereken kuralı, “Keyfin neyi istiyorsa, mutlaka onu yapmalısın” şeklinde ifade ettiğini unutmamak gerekir. 

Satanizm fırtınası; sadece kapitalizm, liberalizm, sosyal demokrasi ve sosyalizm gibi iktisadi tercihleri etkisi altına almakla kalmamış, bütün siyasi düşüncelere ve tercihlere yeni bir keyfiyet kazandırmıştır. İnsanın dışında, insanı aşan herhangi bir hakikatın olmadığını esas alan ve şeytanın telkinleriyle şekillenen siyasi rejimlerde; silâha, servete ve iktidara sahip olan çevrelerin, egemenlik ihtiraslarını tatmin için,başta satanizm olmak üzere her türlü fesadı ön plâna çıkarmışlardır.  Bazı uzmanlar,  örgütlü deliliğin (siyasi şizofren) ortaya çıkmasında satanizm fırtınasının belirleyici olduğunu ifade etmişlerdir.  Yeni dünya düzeni (New World Order) ile birlikte bütün dünyada, sosyal şizofreni ve depresyon gibi ruhi hastalıklar hızla yayılmıştır.  Sosyal şizofreni hastalığının ortaya çıkışında belirleyici unsur olan korku, şüphe ve endişe, her insanın kalbinde bulunan duygulardır. İnsanoğlu bu duygularına karşı, değişik tepkiler ve tavırlar geliştirebilir. Birincisi: Korkularına ve endişelerine teslim olmaz. İçinde bulunduğu hâlin sebeblerini araştırır ve bu korkuların aklını perdelemesine izin vermez. Çevresinde bulunan ihtisas sahibi insanlar ile istişare ederek, problemini çözmeye gayret eder. Bu güzel bir meziyettir. İkincisi: Korkularının ve endişelerinin esiri hâline gelebilir. Bu durumda her şeyi olduğundan farklı ve dehşet verici olarak görmesi mümkündür. Sosyal şizofreni hastalığına tutulan kimseler, diğer insanları kendisi için potansiyel tehlike olarak görürler. Günümüzde şeytanın telkinleriyle ön plâna çıkan ve yayılan şizofreni hastalığını değişik açılardan tahlil etmek gerekir. 

İnsanın şeytana teslim olmasını esas alan Satanizm;  başta kendilerini şeytanın (juzifer’in) çocukları ilân eden Illuminati Çetesi olmak üzere, bütün cahili sermaye sahipleri tarafından takdis edilen ‘Çağdaş İdeoloji’ (modern insanın beşeri dini)  haline getirildiğini söylemek mümkündür. Satanizm fırtınasının tabii sonucu olarak ‘profan Kültür’  yayılmış ve insanlara modern sivil dinin iman esasları dayatılmıştır. Bilindigi gibi ‘Sivil Din’ kavramını ilk olarak Fransız filozof J.J. Rousseau’nun, 1762 yılında yayınlanan “Le Contrat Social” (Sosyal Sözleşme) isimli eserinde kullanmıştır. Bu filozofa göre, temelinde din olmayan hiçbir devlet yoktur. Ancak O’nun kasdettiği din, kendisinin “çoğulcu bir toplumun ahengi açısından tehlikeli bulduğu Hıristiyanlık gibi semavi bir din” değil, devletin “vatandaşların önce kendisine sadakatini, sonra yürürlükteki anayasasına itaat etmesini” sağlayacak olan yapay/sun’i bir dindir. Savunduğu tezin mahiyeti, özet olarak şudur: “Devlet, vatandaşlarının kanunlara bağlılığını sadece yazılı müeyyideler yoluyla sağlayamaz. Kendisine sadakati sağlayabilmek için, halk ile arasında manevi bir bağın oluşturulması gerekir.”  Filozof J.J. Rousseau’ya göre sivil din, toplumun dini sadakatini tekrar toplumun kendisine ve devlete göstereceği bir doktrin olmak zorundadır. Her kavim, dini değerlerle zenginleştirdiği bir kimlikle yaşayabilir. Sivil din, kutsal devlet kimliğini şekillendiren bir araçtır. Kurtuluş günleri, kahramanlık türküleri, ulusal bayrak gibi semboller ve resmi törenler, bu kimliğin devamı için elzemdir. Bütün modern-ulus devletlerin; aydınlanma felsefesine göre sınırlarını tesbit ettikleri sivil din projeleri, ulusal güvenlik kaygıları sebebiyle birbirinden farklıdır. Ancak bu projelerin, insanların ( vatandaşların) dünya görüşlerini şekillendiren ve inançlarını değiştiren bazı ortak hedefleri vardır. Profan kültürün kaynağı bu hedeflerin keyfiyetine göre değişebilir. Türkiye’de hayata geçirilen sivil din anlayışında, Aydınlanma Felsefesi’nin ve Fransa’da uygulanan Lâisizm (lâikçilik) tatbikatının önemli bir yeri vardır. Eski Yargıtay Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk “Laiklik felsefesi ile laikçilik tatbikatı arasındaki çelişkiyi” ortaya koymuş ve şu tespitte bulunmuştur: “Fransa’yı örnek alan Türkiye; din-devlet ilişkisi açısından, Fransa’nın yaşadığı hastalıklardan bir türlü kurtulamamanın sıkıntısını çekmektedir. Lâiklik, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yumuşak karnı olmayı sürdürmektedir. (...) Türkiye Cumhuriyeti egemenliğin kaynağı açısından laik, devlet örgütlenmesi açısından teokratik, dini yönlendirme açısından laikçi bir devlettir.”

Türkiye’de yazılı mevzuatla korunan sivil din anlayışının temel hedefi, İslâmî cemâat yapısının ortadan kaldırılması, yerine dernek-cemiyet türü ilişkilerin ikame edilmesidir. Sadece Lozan’da dini azınlık kabul edilen Gayr-i Müslim vatandaşların ‘cemaat kurma ve cemaat liderlerini belirleme’ hakkı vardır.  Cumhuriyeti kuran kadrolar ‘Aydın Din Adamı’ yetiştirmek ve uygar insana yakışan bir akıl dinini ortaya çıkarmak için bütün imkânlarını seferber etmişlerdir.  Osmanlı Devleti’nin hukuk sistemine (İslâm Fıkhı’na) göre teşekkül eden bütün vakıflara el konulmuş, ibâdet mekanları (cami, mescid vs.) ‘Devlet Dairesi’, orada görev yapan kimseler de ‘Devlet Memuru’ haline getirilmiştir. Bazı Osmanlı Aydınları’nın ‘Beşeriyete İbadet Mezhebi’ adını verdikleri hümanizm ideolojisi; sadece insanları sevmeyi değil, aynı zamanda insanın ilâhlığını esas alan siyaset anlayışını ön plâna çıkarmıştır.  Yöneten elit vasfına haiz olan sivil ve asker bürokratlar; filozof A.Comte’nin tasarladığı gibi, modern dinin ( İnsanlık Dini) sistemleştirilmesini arzu ettiklerini her fırsatta ifade etmişlerdir. Aydınlanma Felsefesi’ne göre dizayn edilen siyasi proje; din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, dinin devlet tarafından denetlenmesini ve yönlendirilmesini esas almıştır. Geçtiğimiz ay Türkiye’nin gündemini günlerce meşgul eden ve medya aydınları tarafından cevabı aranan (değişik açılardan tartışılan) suali şöyle ifade etmek mümkündür: ‘Cemaatlar ve tarikatlar, devlet için bir tehdit unsuru mudur’? Bu suale cevap vermeye çalışan hukukçular, akademisyenler ve medya aydınları; yürürlükteki Anayasa’ya göre ‘vatandaşların dini cemaat veya tarikat kurmalarının mümkün olmadığı gibi, gizli kurulan bu keyfiyete haiz örgütlere katılmalarının da söz konusu olamayacağı’ üzerinde hiç durmamışlardır. Bu noktada bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. Herhangi bir ülkede hukuki mevzûat ve temel ahlaki değerler hakikate uygun değilse, insanların birbirinin kurdu haline gelmeleri mukadderdir. Toplumun her kesiminden vatandaşlar, kendi gettosunda kendi gerçeklerine inanarak yaşamaya devam eder. İnsana mahsus olan ünsiyet kabiliyeti ortadan kalkar ve ‘kuvvetli olan haklıdır’ anlayışını savunan zorbaların egemenliği ön plâna çıkar. Bu durum, bazen açık konularda bile gösterilmesi gereken ahlaki dürüstlüğün gösterilmesini engellediği gibi, zaman içerisinde insanların genlerine kadar işleyen takiyyeci bir tutumun/ dilin hâkim olmasına vesile olur.  

Temmuz ayında, New Age tarikatı keyfiyetine haiz olan Adnan Oktar hareketine karşı yapılan operasyonlar,  liberal/muhafazakâr değerleri savunan aydınların endişelerini artırdı. Bazıları bu operasyonun ‘cemaat ve tarikatlar için sonun başlangıcı olduğunu’ ileri sürdüler. Bazıları ise,  bu operasyonların, diğer dini yapılara vurulacak neşterin meşrulaştırılması için planlandığı ileri sürmeye başladılar. Bazı ilâhiyatçı profesörlerine göre, ‘devlet karar verdi, milli ve yerli cemaatlere dokunulmayacak’, fakat gayr-i milli olan tarikatlar temizlenecektir. Tek kelimeyle cemaat ve tarikatlara müdahale edilecektir. Hâlbuki iki yorum da yanlıştır. Endişeli muhafazakârların dikkate almadığı gerçek şudur: Hedefin bütün dini cemaatler ve tarikatlar olduğunu düşünmek için; kedicikleriyle (!) her türlü haramı işleyen ve ezoterik tezleriyle İslâmi değerleri ayaklar altına alan Adnan Oktar hareketini ‘dini cemaat veya tarikat’ kabul etmemiz gerekir. Bu arada  ‘muhafazakâr muhalefet tasfiye ediliyor’ diye ellerini ovuşturan ve bunu da ‘milli güvenliğe tehdit oluşturuyorlar’ gibi laflarla savunmaya kalkan kimselerin, en kısa zaman bir akıl hastanesine müracaat etmelerinde fayda vardır. Zira Adnan Oktar ve arkadaşları ‘dini cemaat veya tarikat kurmak veya üyesi olmakla’ suçlanmıyorlar. Medya’da yer alan haberlere göre; başta Siyonist İsrail olmak üzere, yabancı ülkeler için ajanlık faaliyetinde bulundukları ve organize suç örgütü kurdukları gibi iddialarla gözaltına alınmış ve tutuklanmışlardır.   

Netice olarak şunu söşyeyebiliriz: Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, yani Türkiye’de  cemaat düşmanlığının bir manası var mıdır? Fıkhi bir terim olan cemaat; öncelikle farz olan beş vakit namaz ibadetini, bir imamın arkasında birlikte edâ eden mü’minleri ifade eden bir terimdir. Bilindiği gibi mü’minler; kendi aralarından seçtikleri bir imamın arkasında, farz olan beş vakit namazı edâ ederler. Bu esnada imamı öne geçirir ve onun arkasında saf tutarlar. Namaz içerisinde imamın komutuyla rukû’ ve secde yaparlar. İmamın kıraatı, cemaatin de kıraatı hükmündedir. Dolayısıyla cemaatle namaz ibadetini edâ eden müslümanlar, kendi tercihlerine ve arzularına göre hareket edemezler.  Müslümanların cum’a (cemaat) ve bayram namazlarını birlikte edâ etmeleri  farzdır. Zira cum’a ve bayram namazlarının, ferdi olarak (tek başına) edâ edilmeleri mümkün değildir. Şüphesiz Cum’a ve bayram namazları; mü’minlerdeki cemaat şuurunu kuvvetlendiren, onları birbirine yaklaştıran ibadetlerdir. Cemaat düşmanlığı, bir anlamda islâm düşmanlığını beraberinde getiren bir felâkettir. Satanizm fırtınasından etkilenen ve profan kültüre teslim olan akademisyenlerin ve medya aydınlarının bu gerçeği dikkate almaları zaruridir. 

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle