AYIN KONUSU

Erken Seçim Kararı, İttifak Hesapları ve Psikolojik Savaş
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

Geçtiğimiz ay MHP’nin ve AK Parti’nin gündeme getirdiği; muhalefetin “seçimden kaçıyor görüntüsü vermemek” için karşı çıkmadığı/kabul ettiği erken seçim teklifi TBMM’de görüşüldü ve kabul edildi. 24 Haziran seçimleri siyasi partiler ve mevcut siyaset erbabı için tam bir dönüm noktası olacaktır. Başta başbakanlık makamı olmak üzere; parlamenter sistemin öne çıkardığı birçok figür, siyaset sahnesinden çekilmek zorunda kalacaktır. Türkiye’de genel seçim dönemlerinde yaşanan propaganda faaliyetlerinin siyasi rekabet/mücadele sınırını aştığını, bir anlamda psikolojik savaşa dönüştüğünü söylemek mümkündür. Sürekli tekrarlanan yalanların toplamını ifade eden algı operasyonları, insanların ünsiyet kaabiliyetlerini zaafa uğratan, adetâ insanları birbirinin kurdu haline getiren bir felâkettir. Seçim sonuçlarının açıklandığı günden itibaren kaybedenler, ‘seçime hile karıştırıldığını’ veya ‘sandık güvenliğinin sağlanamadığını’ ileri sürecek, kazananlar ise aksini ispat etmek için bin dereden su getirecektir.

Erken Seçim Kararı, İttifak Hesapları ve Psikolojik Savaş

TÜRKİYE’de yaşanan siyasi mücadelede; başta Fransa olmak üzere, batıdan ithal edilen politika kültürünün önemli bir yeri vardır. Aydınlanma felsefesine iman eden siyaset uzmanlarına göre devlet; ‘kendilerini mutlak anlamda hüküm koyucu (ilâh) olarak gören insanların, birbirlerine vekâlet vermek suretiyle gerçekleştirdikleri bir üst yapı kurumudur. Dolayısıyla devlet iktidarının yegâne kaynağı, seçmen olan vatandaşların yaptığı tercihlerle sınırlıdır.‘

Fransız Anayasa Hukukçusu Prof. Maurice Duverger’in Batı ülkelerinde uygulanan siyasi sistemleri ‘yeni monarşi’ olarak tarif ettiği ve ‘Cumhuriyetçi Monarşi’ şeklinde nitelendirdiği malûmdur. Duvarger’e göre, ‘eski ve yeni monarşi arasındaki temel ayırım, farklı meşruiyet kaynaklarına dayanmalarıdır. Eski monarşilerde hükümdar, kendisinin öteki insanlardan üstün olduğuna inandığı için emretme yetkisine sahiptir. Buna karşı cumhuriyetçi monarşi (yeni monarşi) eşitlik kavramına dayanır. Seçilen hükümdar, onu seçen vatandaşlar gibi insandır, aynı özdendir, onlardan aldığı yetki ile onlar üzerinde bir kısım yetkiler kullanır. ‘ Bütün ülkelerde genel ve yerel seçimlerin; hangi zaman dilimi içerisinde yapılacağı ve nasıl erkene alınacağı, o ülkenin Anayasasında belirlenmiştir.

Geçtiğimiz ay MHP’nin ve AK Parti’nin gündeme getirdiği; muhalefetin “seçimden kaçıyor görüntüsü vermemek” için karşı çıkmadığı/kabul ettiği erken seçim teklifi TBMM’de görüşüldü ve kabul edildi. Muhalefet Partileri’nin sözcüleri’ iyi ama neden’ diye sormadan, daha önerinin dile getirildiği ilk gün (17 Nisan günü) bir anda ‘hodri meydan’ diyerek, seçime hazır olduklarını ilân ettiler. Halbuki iktidarların gerekçelendirme bakımından cimri davrandığı işleri aydınlığa kavuşturmak, muhalefetin başlıca görevlerinden birisidir. İktidara ‘neden’ diye sormadan, ‘işte biz demiştik, yönetemiyorlar, yönetemediklerini itiraf etmiş oldular’ deme hevesi galip geldi. Bu noktada bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. 24 Haziran seçimleri siyasi partiler ve mevcut siyaset erbabı için tam bir dönüm noktası olacaktır. Başta Başbakanlık makamı olmak üzere; parlamenter sistemin öne çıkardığı birçok figürün siyaset sahnesinden çekilmek zorunda kalacağını söylemek mümkündür. Cumhur İttifakı’nın 16 Nisan referandumu ile karara bağladığı ‘Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ siyasetin belirleyici unsuru hâline gelecektir. Muhalefet ise yeni sisteme göre cumhurbaşkanı seçip sonra ‘Parlamenter Sisteme’ dönmek niyetindedir.

Yürütme ve yasama organlarını belirleyecek olan seçimlerin erkene alınması, muhalefetin hesaplarını alt-üst etmiştir. Ancak muhalefet partileri, yeni sistemin aktörleri arasında kalabilmek için bütün imkânlarını seferber etmek zorundadır. CHP’den 15 milletvekilinin, İyi Parti’ye grup kurdurmak için bu partiye transfer edilmesi ve çatı aday için CHP- HDP-Saadet ve İyi Parti hattındaki görüşmeler, muhalefetin bu seçimleri ne kadar hayati gördüğünün tezahürüdür. CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel 24 Haziran’a kadar attıkları adımlarla AK Parti’yi “çıldırtacaklarını” ileri sürmektedir. Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’dan, kendi ifadelerine göre ‘tek adam rejiminden’ kurtulmak için, politika çarşısına yeni ve hileli malları sürmekten çekinmeyecekleri görülmektedir. İlk işleri ‘Güneş Motel’(!) olayına benzetilen yeni transferler/promosyon uygulamasını hayata geçirmek oldu. Muhalefet partilerinin iç ve dış parametreleri olan bir oyun planı kurmaya çalıştıklarını gizlemek mümkün değildir. Batı medyasının R.Tayyip Erdoğan’a karşı Abdullah Gül veya Meral Akşener ismini parlatmak için devreye girdiği görülmektedir. Son tahlilde “Tek adama karşı demokrasinin şahlanması” gibi hikâyeler, yerli ve yabancı medya aydınları tarafından piyasaya sürülecektir.

Siyaset uzmanlarının tabiriyle Türkiye ‘seçim sath-ı mailine’ girmiş, bir anlamda aday tesbiti ve propaganda dönemi başlamıştır. Televizyon ekranlarında kendilerine ‘siyasetin duayenleri’ vasfı verilen eski politikacılar, siyaset uzmanları ve kamuoyu yoklaması yapan anket şirketlerinin sözcüleri, toplama-çıkarma yaparak seçim sonuçlarını tahmin etmeye çalışacaklardır. Ancak insanların siyasi tercihleri önüne konulan engellerin üzerinde hiç durulmadığını söylemek mümkündür. Bilindiği gibi insanların seçme ve seçilme haklarını kabul eden demokratik ülkelerde, siyasi faaliyetlerin sınırlarını belirleyen anayasa hükümleri ve seçim kanunları vardır. Türkiye’de yürürlükte olan mevzuâtın mahiyeti şudur: “Anayasa ve kanunlara uygun olarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan kuruluşlara siyasi parti denilir. (S. Partiler Kanunu, Madde: 3) Anayasa’nın 68. maddesinde “Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak tarif edilmiştir. Aynı hüküm Siyasi Partiler Kanunu’nda yer almakta ve ilave olarak “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar” denilmektedir. Resmi ideolojiye iman etme mecburiyetini beraberinde getiren bu mevzuat değiştirilmediği müddetçe, seçmen olan vatandaşların eşit şartlar altında seçme-seçilme haklarını kullandıklarını söylemek mümkün değildir.

Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olan elit zümreler; çağdaş uygarlık yalanı ile vatandaşlarının rızalarını ve tercihlerini sınırlandıran siyaset tekniğini ön plana çıkarmışlardır. Siyasi partilerin faaliyet alanını daraltan resmi ideolojinin kurmayları, bütün siyasi hareketleri “tıpkısının aynısı” hâline getirmişlerdir.


SİYASİ AHLÂK VE İTTİFAK

MESELESİ

Siyasi ahlâkın önemini ifade edebilmek için, bazı suallere cevap vermemiz gerekir. Ahlâkî değerler, sadece devlet adamlarını ve politikacıları mı, yoksa “seçmen” vasfını taşıyan vatandaşları da bağlayıcı bir keyfiyete haizdir? Siyasi faaliyetlerle meşgul olan kimselerin, bundan maddi bir menfaat beklemeleri doğru mudur? Bu suale “doğru değildir” cevabını verdiğimiz zaman, siyasetle meşgul olacak kimselerin hayatlarını nasıl idame ettireceklerini izah etmeniz gerekir. Kaldı ki demokratik rejimlerde siyaset; “Allah’ın rızasını kazanmak için” yapılan bir faaliyet değil, aksine birtakım menfaatler (çıkar beklentileri) için gösterilen bir gayrettir. Hatta Amerika gibi pragmatizmi din hâline getirmiş toplumlarda siyaset, tamamen “sömürüden pay alma” savaşına dönüşmüştür. Kazanç elde etmek insanî bir faaliyet olduğuna göre, siyaseti “kazanç vesilesi” olarak değerlendirmek mümkündür. Ancak siyasi faaliyet sebebiyle elde edilecek menfaatin maslahatın, diğer insanlara zarar vermemesi gerekir. Ayrıca elde edilecek menfaatin; dürüstlük, adalet ve hakşinaslık gibi ahlâkî değerleri ortadan kaldırmaması gerekir. Siyasi kararlar, çoğu zaman birinin kazancına, diğerinin kaybına sebeb olmaktadır. O hâlde siyasi kararları, herkesin kazanacağı bir faaliyet hâline getirmek gerekir. Başka bir deyişle, siyaset mekanizmasını, iş bitirici, üç kâğıtçı ve bunun gibi insanlar için bir fırsat hâline getirmek yerine, siyasetin bizatihi kendisini “İnsanların dünyevi ve uhrevi saadetleri için” bir vesile haline getirmek mümkündür. Hükümetlerin elinde yoğunlaşan kaynakları lobi, şantaj, protesto, gösteri gibi etkinlikler yoluyla transfer etmek, gayr-i ahlâkî bir davranıştır. Hak edilmeyen maaş, yardım, teşvik ve kredi gibi talepleri, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” mantığını ön plâna çıkarabilir. Yöneticiler üzerinde baskı kurarak çıkar elde etmek doğru olmadığı gibi, onlara karşı dalkavukluk, yağcılık, iki yüzlülük gibi davranışlar sergileyerek menfaat elde etmek de doğru değildir. Bu tür davranışları sergileyenlerin, her şeyden önce, ahlâken korumaları gereken kendi şereflerini ayaklar altına aldıklarını söylemek mümkündür.

Modern dünyada bir yandan iç içe geçmiş, bir yandan da birbirinden köklü şekilde ayrılan değişik siyaset anlayışlarının olduğunu söyleyebiliriz: Bunlardan birincisi, zora (kuvvete) dayalı siyaset anlayışıdır. Bu anlayışın mimarı Machiavelli’dir. Machiavelli, siyasi ahlâkın referansını devleti yönetenlerin davranışlarına indirgeyen siyaset anlayışıyla, Batı dünyasında yaklaşık iki bin yıllık bir geleneğe son vermiştir. Machaivelli, sadece Hristiyan cemaatin şahsında somutlaşan ahlâk anlayışını değil, aynı zamanda antik Yunan felsefesine dayanan ahlâk anlayışını da bir kenara bırakmıştır. Machaivelli’ye göre, ‘yöneticinin ahlâkî değerleriyle, yönetilenlerin ahlâkî değerleri birbirinden farklı olmalıdır. Yöneticinin ahlâkî değeri, ülkenin birliğini ve beraberliğini sağlayarak ülkeyi güvenli bir ortam hâline getirmektir. Yönetici, her çeşit vasıtayı kullanarak bunları yapabilir. Hesap vereceği tek mercii kendi vicdanıdır. Devlet adamlarının ahlâk , hukuk, din, gelenek, görenek, örf, âdet gibi unsurları bir kenara bırakmaları ve bunlardan bağımsız olarak hareket etmeleri gerekir. ‘

Kuvvete (zorbalığa) dayalı siyaset anlayışını bir adım ileri götüren T. Hobbes olmuştur. O’na göre insan, tabiatı gereği güvensiz (korkak) bir varlık olduğu için, kendisinde bulunan akıl potansiyeli ile bir devlet canavarını (Leviathan) ortaya çıkarır, kendi haklarını ona teslim eder. Leviathan için güvenliği sağlamanın, hatta toplumsal varlığın kendisini korumanın yolu, toplumu oluşturan bireyler üzerinde zor kullanmaktan geçer. Machaivelli ile Hobbes’un teorisinde somutlaşan kuvvete (zorbalığa) dayalı siyaset anlayışının altında yatan nihâî hedef, güvenliktir. Ancak bu siyaset tarzı, siyasetin araçları değil, amaçları üzerinde duran bir siyaset teorisini geliştirmiştir. İki düşünür de şeref, haysiyet, dürüstlük ve iyilik gibi değerlerin bir anlamı olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu değerlerin tamamı, tahakküm kurma, ezme, korkutma, iktidarı sürdürme gibi değerlerin yanında fazla önemli değildir. Maalesef Türkiye’de yaygın olan siyasi ahlâk tercihinde Machaivelizm ve Pragmatizm gibi tercihlerin müstesnâ bir yeri vardır.

İslâmi değerleri hafife alan, şüpheleri ve çirkin fiilleri ön plâna çıkaran zalim politikacıların rağbet ettikleri ve dillerinden düşürmedikleri slogan şudur: ’Dün dündür, bugün bugündür.’

Türkiye’de yürürlükte olan mevzuata göre; siyasi partilerin ittifak protokolü imzalamaları ve birlikte seçime girmeleri (geçtiğimiz yıldan itibaren) mümkündür. Ancak seçim ittifakının kanunen yasak, koalisyon hükümeti kurmanın serbest olduğu dönemlerde de değişik şekillerde ittifaklar söz konusu olmuştur. Görünen manzara şudur: Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’a düşmanlığı ‘sivil din’ hâline getiren siyasi parti liderleri (dünya görüşleri ve inançları ne olursa olsun) ittifak protokolü imzalamaya ve birlikte seçime girmeye karar vermişlerdir. Ancak bu tercihlerini, kendi seçmenlerine anlatmaları kolay değildir. Dolayısıyla önümüzdeki iki aylık seçim propagandası döneminde psikolojik savaşın her çeşidini görmemiz mümkündür.


PSKİLOJİK SAVAŞ

/ ALGI OPERASYONLARI

Türkiye’de genel seçim dönemlerinde yaşanan propaganda faaliyetlerinin siyasi rekabet/mücadele sınırını aştığını, bir anlamda psikolojik savaşa dönüştüğünü söylemek mümkündür. Sürekli tekrarlanan yalanların toplamını ifade eden algı operasyonları, insanların ünsiyet kaalabiliyetlerini zaafa uğratan, adetâ insanları birbirinin kurdu hâline getiren bir felâlektir. Bilindiği gibi Batı’da cumhuriyet (Republica) kavramı, egemenliğin halka ait olduğunu esas alan siyaset anlayışını ifade için kullanılır. Bazı siyaset uzmanları, teorik olarak ‘halkın egemenliği’ ile siyasi rejim olan demokrasi arasındaki münasebetin problemli olduğunu ifade etmişlerdir. Meselâ: Filozof Karl Popper; “Etimolojik olarak halk egemenliği anlamına gelen demokrasi terimi, maalesef çok tehlikeli olan bir terimdir. Bütün vatandaşlar, kendilerinin yönetimde olmadıklarını bilir ve bu yüzden de demokrasiyi sahtekârlık olarak kabul ederler” diyerek, bu problemin kaynağına işaret etmiştir.

İnsan hakları, özgürlük, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi gibi plastik kavramlar, soğuk savaş döneminden sonra krize sürüklenen demokrasi anlayışının şifreleridir. Özgürlükten anladıkları, insan ile hayvan arasındaki farkı asgariye indiren, aile sistemini zaafa uğratan ve şehvetlerinde sınır tanımayan zümrelerin hakları ile ilgili olan düzenlemelerdir. İnsan hakları ise, sadece BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı bulunun ülkelerin vatandaşları için söz konusu olan bir imtiyazdır. Demokrasi, çok uluslu şirketlerin kontrolünde olan medyanın oluşturduğu kamuoyu, bürokrasi ve diğer işbirlikçi zümrelerin tesbitinden (tayininden) ibarettir. Bu anlayış bütün dünyada ‘seçim savaşlarının’ yaşanmasını beraberinde getirmiştir. Zira kapitalist, sosyal demokrat, sosyalist ve liberal aydınların demokrasi anlayışları, Kaf Dağı’nın arkasındaki ‘Zümrüd-ü Anka’ kuşu gibidir. Keyfiyeti meçhul hâle getirilen bu siyasi rejim; bundan sonra yapılacak her seçimden sonra, kazananlar ile kaybedenlerin birbirlerine olan düşmanlıklarını sürekli kılacak olan bir rejimdir. Seçim sonuçlarının açıklandığı günden itibaren kaybedenler, ‘seçime hile karıştırıldığını’ veya ‘sandık güvenliğinin sağlanamadığını’ ileri sürecek, kazananlar ise aksini ispat etmek için bin dereden su getirecektir.

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle