AYIN KONUSU

Uluslararası İlişkiler, Terörle Mücadele ve Suriye’de Yaşanan Kaos
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

Uluslararası ilişkiler disiplininin en önemli konusu devletin gücü ve siyasi iktidarların bu gücü nasıl kullandığı meselesidir. Ana hatlarıyla gücü, bir ülkenin sahip olduğu imkân ve kabiliyetleri kullanarak, karşı tarafın (veya tarafların) davranışlarını kendi lehine değiştirme yeteneği olarak tanımlamak mümkündür. Eğer gücünüz yoksa veya olan gücünüzü doğru bir strateji noktasında koordine edemiyorsanız, ne yaparsanız yapın sonuç alamazsınız. Gücün uluslararası ilişkilerde nasıl kullanıldığını ’Zeytin Dalı Harekâtı’ özelinde Suriye’ye bakarak anlayabiliriz. Türkiye’nin uzun zamandır gündeminde yer alan, sınır güvenliği için tehdit gördüğü PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG’ye yönelik başlattığı askeri harekâta ilk tepkinin, İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü’nden geldiğini unutmamak gerekir.

Uluslararası İlişkiler, Terörle Mücadele ve Suriye’de Yaşanan Kaos 

ULUSLARARASI ilişkilerin nasıl bir yol izlediğini izaha çalışan çeşitli siyasi teoriler mevcuttur. Realizm ve idealizm olarak adlandırılan bu teoriler, uluslararası ilişkilerde ülkelerin ulusal çıkarlarını nasıl korumaya çalıştıklarına dair yöntemlerin ifadesidir. Çoğu zaman uluslararası ilişkiler disiplinine dışından ithal edilen bu teoriler; modern ulus devletlerin ya geçmiş davranışlarını açıklamak için veya bir ülkenin gelecekteki davranışlarını tahmin etmek için kullanılan tasavvurlardır. Devletlerin davranışlarının açıklanması konusunda şimdiye kadar din faktörü çoğunlukla göz ardı edilmiş veya dile getirilmekten çekinilmiştir. Hâlbuki dine dönüşün bariz biçimde ortaya çıkmış olması, içinde bulunduğumuz post-modern çağın en önemli özelliklerinden birisidir. 

Tarih boyunca din ile siyasetin ilişkisi daima var olmuş, hatta bazı devlet adamları iktidarlarını ‘ilahi bir kudrete’ dayandırmak için bütün imkânlarını seferber etmişlerdir. Donald J. Trump’un başkan seçildikten sonra, giderek artan bir tonda Evanjelik dili kullanması, dini grupların başkan adaylarını desteklemesi ya da muhalefet etmelerini yasaklayan 1954 tarihli Johnson Kanunu’nda değişiklikler yapılacağını, hatta devlet görevlilerini atamada dindarlık kriterinin esas alınacağını ifade etmesi, modern seküler dünyada geniş yankılar uyandırmıştır. ABD’de son gelişen olaylarda gerek başkan Trump, gerek Steve Bannon gibi Evanjelik politikacıların; İncil’i istedikleri doğrultuda eğip-bükerek yorumlamalarının, yeni problemleri de beraberinde getirdiği görülmektedir. Son tahlilde Protestan-Evanjelik dil, pragmatist anlayışın metafizik dili haline gelmiştir. Onlar için artık hiçbir hakikat yoktur, hakikat denilen şey ABD’nin çıkarlarıyla sınırlıdır.

ABD’nin Irak’taki Kürt Federe Devleti’ne karşı; Bağımsızlık Referandumu sırasında izlediği siyaset, Suriye’de ABD ile çok sıkı bir ilişkiler içinde olan PKK-PYD yöneticilerinin zihninde soru işaretlerinin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Amerika son aylarda büyük çapta silah desteği sunsa da yarın kendilerine sırt çevirebileceği kuşkusu yeni müttefklerinin zihnini kemirmeye başlamıştır. Bilhassa Pentagon’un “PYD’ye silah yardımını gözden geçireceğiz” diye açıklama yapması ve Trump’ın Erdoğan’a “Artık PYD’ye silah verilmeyeceğini”  belirtmesi şüpheleri daha da derinleştirmiştir. 

Sosyal Medyaya yansıyan bilgilere göre Washington’da, ABD’nin bölgedeki geleceğine dair iki farklı yaklaşım söz konusudur.  Bir tarafta, ABD’nin IŞİD ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk vardır. McGurk, ABD’nin bölgede yapması gerekenleri yaptığını ve artık çekilme zamanının geldiğini düşünüyor. Diğer tarafta ise Savunma Bakanı James Mattis bulunuyor. Mattis, bu aşamada çekilmenin yanlış olduğunu savunuyor ve bunu iki gerekçeye dayandırıyor. 

Birincisi: IŞİD henüz tamamen ortadan kaldırılmadı, ABD’nin çekilmesi bölgede bir güç boşluğunun doğmasına sebeb olur ve IŞİD bundan yararlanarak tekrardan palazlanabilir. 

İkincisi: Bölgede, ABD’nin sahada birlikte çalıştığı güçleri işi bittiğinde terk ettiğine dair bir kanaat vardır. Eğer Suriye’de Kürtler de yüz üstü bırakılırsa bu kanaat daha da güçlenecektir. Bu durumda ABD artık hiçbir savaşta kendisi için alanda savaşacak müttefik güç bulamaz. (Serdar Turgut, Habertürk, 04.12.2017). Peki, kısa vadede bu iki yaklaşımdan hangisi ön plâna çıkacaktır? 

PYD’nin ABD’ye bağımlılığı olduğu kadar ABD’nin de PYD’ye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla kısa vadede Trump’ın (aslında McGurk’ün görüşüne yakın dursa da) gerek yönetimdeki dengeler, gerekse dış politik hedefler sebebiyle Mattis’e uyacağı ve ABD’nin bölgede kalıp PYD ile olan işbirliğine devam edeceği söylenebilir. Nitekim Erdoğan’a verilen söze rağmen PYD’ye silah sevkiyatının sürmesi bunun ilk işaretidir. Bu siyasi tercihte ABD’yi en çok zorlayan unsur ise Türkiye’nin tavrıdır. Türkiye, PKK ile PYD’yi aynı görüyor; PYD’ye verilen silahların PKK üzerinden kendisine karşı kullanıldığını belirtiyor; bir müttefik olarak ABD’den bu ilişkiyi kesmesini talep ediyor ve bu yöndeki çıkışlarının dozunu da gittikçe yükseltiyor. Şüphesiz Türkiye, ABD’nin bir kalemde gözden çıkartabileceği bir ülke değil. Dolayısıyla ABD bir yandan PYD’yi elinde tutmak istiyor, diğer yandan Türkiye ile arasındaki köprüleri korumaya çalışıyor. Birbirine karşıt iki güçle aynı anda münasabeti devam ettirme hali, ABD’yi kaçınılmaz olarak ‘denge siyasetine’ mecbur ediyor. Ne var ki izlenen bu denge siyaseti Türkiye’yi hiçbir şekilde tatmin etmediği gibi PYD’deki endişelerin de artmasına vesile oluyor. Bu izahtan sonra devletlerin güçleri ve siyasi iktidarların bunları nasıl kullanabileceği meselesine geçebiliriz. 

DEVLET GÜCÜ VE BU GÜCÜN

 KULLANILMASI

Uluslararası ilişkiler disiplininin en önemli konusu devletin gücü ve siyasi iktidarların bu gücü nasıl kullandığı meselesidir. Ana hatlarıyla gücü, bir ülkenin sahip olduğu imkân ve kabiliyetleri kullanarak, karşı tarafın (veya tarafların) davranışlarını kendi lehine değiştirme yeteneği olarak tanımlamak mümkündür. Eğer gücünüz yoksa veya olan gücünüzü doğru bir strateji noktasında koordine edemiyorsanız, ne yaparsanız yapın sonuç alamazsınız. Gücün uluslararası ilişkilerde nasıl kullanıldığını ’Zeytin Dalı Harekâtı’ özelinde Suriye’ye bakarak anlayabiliriz. Suriye sahasında karşımıza çıkan güç aktörlerini, dört kategoriye ayırmamız mümkündür. En tepede küresel iki güç vardır: ABD ve Rusya. Bu güçlerin altında İran ve İsrail gibi büyük bölgesel güçler yer almaktadır. Türkiye’nin de bölgede büyük bölgesel güçler kategorisinde yer aldığını söyleyebiliriz. Bunların altında zayıf güçler diyebileceğimiz Irak, Ürdün ve Lübnan yer almaktadır. En altta ise zayıf güçler bulunuyor. Bunları da sahada mücadeleye devam eden örgütler, bir anlamda siyasi hareketler olarak ifade edebiliriz.

Bazı siyaset uzmanları tarafından gündeme tutulan “güç geçişi” teorisi, Suriye özelinde bazı incelikleri tahlil etmemizi zorunlu kılmaktadır. Normalde, tepedeki hiyerarşi (iki küresel güç) diğer güç kategorilerini de kendisine bağlı olarak düzenlemeyi ihmal etmez. Suriye’de küresel güçler arasındaki dengenin bozulması, bu kategorinin altındaki bölgesel güçler arasında yeni bir savaşı da beraberinde getirebilir. Yaşanan tartışmalar göstermektedir ki Türkiye ve İran, küresel güçlerden birisinin (özellikle ABD’nin) kendi aleyhlerine çalıştığına inanmaktadır. Bu yaygın olan kanaat, küresel güç olarak ABD’nin bölgede istediklerini yapamayacağının en güzel delilidir. 

Suriye’deki siyasi manzarayı Türkiye açısından özele indirdiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır. Türkiye, Suriye’de iki küresel gücün karşı karşıya gelmesiyle oluşan siyasi atmosferden en çok etkilenen ülke durumundadır. Çünkü oradaki istikrar veya istikrarsızlık ulusal güvenliğini yakından ilgilendirmektedir. O yüzden yeni bir güç teorisine ihtiyacı vardır. 

Türkiye’nin siyasi imkânları, zannedildiği kadar sınırsız değildir. Zira ‘Zeytin Dalı Harekâtı’ ile birlikte vekâlet savaşı sona ermiş; gerek küresel güçler, gerek bölgesel güçler sahaya inmişlerdir. Bazı siyaset uzmanlarının ‘Türkiye bağımsız ve tarafsız bir siyaset izlemelidir’ şeklindeki tezleri, rasyonel gibi görünmektedir, fakat bu tez, reel siyaset açısından geçersizdir. Zira iki küresel güç de ‘tarafsız bir Türkiye değil, kendisine destek olan bir Türkiye’ istediklerini her fırsatta ifade etmektedirler. Ayrıca tarafsızlık demek, sınırında oluşacak ‘terör koridorunu’ önleme açısından değişik problemleri beraberinde getirebilir.

 Türkiye’nin iki küresel güçten birisini desteklemesi de rasyonel değildir. Çünkü taraflardan birisinin safında yer almak, diğer tarafın vereceği zararı göze almak ile mümkündür. Kaldı ki bu iki küresel gücün sahadaki konumları da bu ihtimali de geçersiz kılmaktadır. Zira Fırat’ın doğusu ABD’nin, batısı Rusya’nın denetimindedir. Dolayısıyla Türkiye’nin tarafsızlık siyasetini de izlemesi kolay değildir. Çünkü bertaraf olma tehlikesi söz konusudur. İki güçten birini, diğerine tercih etmek de doğru değildir. Bilindiği gibi Suriye krizinin ilk yıllarında Türkiye; ABD’nin siyasi tavrını dikkate aldı, fakat bu durumun kendisini köşeye sıkıştırdığını gördü. Küresel güçler arasında denge siyaseti izlenmesi de kolay değildir. Çünkü o zaman, etkilemek istedikleri küresel ve bölgesel aktörleri de ikna etme imkânına sahip olamıyor. Uluslararası ilişkiler açısından Türkiye’nin; Suriye’de kendi siyasi tercihlerine uygun davranan her türlü oluşuma destek vermesi, başta İran olmak üzere kendisine karşı husumetle/düşmanca davranan her türlü gücü de zayıflatması gerekir. 


İRAN’IN

AFRİN HAREKATI’NA BAKIŞI

Türkiye’nin uzun zamandır gündeminde yer alan, sınır güvenliği için tehdit gördüğü PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG’ye yönelik başlattığı askeri harekâta ilk tepkinin, İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasimi’den geldiğini unutmaması gerekir. Behram Kasimi, sosyal medyada yer alan demecinde “İran, Afrin’deki gelişmeleri yakından ve endişe ile izlemektedir, ümid ederiz ki Türkiye-Suriye sınırındaki operasyon sona erer ve bölgedeki buhran biter. Afrin’deki kaos, Suriye kuzeyindeki tekfirci grupların dönüşüp tekrar güçlenmesini sağlayacaktır” açıklamalarında bulundu. Genelkurmay başkanı Hulusi Akar ile telefon görüşmesi yapan İranlı mevkidaşı Muhammed Bakiri ise “Türkiye, Suriye topraklarında gözü olmadığını konusundaki tavrını netleştirmelidir” ifadelerini kullanmıştır. Batı Azerbaycan eyaletine bağlı Bukan şehrinin milletvekili Muhammed Kasım Osmani ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı diktatörlükle itham ettiği meclis konuşmasında, Afrin’deki harekâtın ‘insanlık dışı ve düşmanca davranışlar içerdiğini’ belirterek yaşananların Saddam ve DAEŞ’in zulümlerini dahi geride bıraktığını iddia etmiştir. 6 Şubat 2018 tarihinde Tahran’da bir basın toplantısı düzenleyen İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani “Bir ülkeye ait askeri birlikler başka bir ülkenin topraklarına, o ülkenin hükümeti ve halkı izin verdiği, razı olduğu zaman girebilmeli, bu bizim usulümüzdür. Gönlümüz ister ki bu operasyon çabucak son bulsun. Çünkü hem Türk kardeşlerimiz hem de Kürtler öldürülüyor. Bu operasyon nafile ve neticesiz olacaktır” ifadelerini kullanmıştır. 

İran Devrim Rehberi Ali Hamanei’nin askeri danışmanı Rahim Safevi ise ‘TSK’nın Suriye’deki varlığının kanunsuz olduğunu, ‘Suriye Devleti’nin buna tahammül etmeyeceğini’ ifade etmiştir. Geçmişte Ankara’da da görev yapmış İranlı eski diplomat Sadık Meleki’nin “İran Afrin Harekâtı’nın Kaybedeni mi?” başlıklı yazısında, “Afrin Harekâtı sonrası Türkiyesi’nin Kürtler’den daha tehlikeli olmayacağı garantisini kim verebilir?” sualini sormuştur. Sadık Meleki’nin ‘İran’ın verdiği kayıplara, ödediği bedellere rağmen Suriye’deki bu değişimde oyun dışı kalmasını eleştirmiş, ‘Zeytin Dalı Harekâtı’nın’ İran için dersler ile dolu olduğunu ve kaybedenin İran olabileceğini ifade etmiştir. Erdoğan’ın Suriye’de dün mağlub iken bugün intikam aldığını, Zeytin Dalı Harekâtı’nın son durağının Afrin olmayacağını ifade eden Meleki, İran hariciyesini uyarmakta ve şu teklifte bulunmaktadır: “Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt Devleti’nin kurulması, Ankara için hayati bir güvenlik meselesidir. Ama Türkiye’nin bunun ötesinde jeopolitik bir hesaplarının olduğunu unutmamamız gerekir. Dikkat edip, tedbir alınız! Türkiye’nin Suriye’deki müdahalesi Irak ve Lübnan’a ve neticede İran’ın bölgedeki pozisyonuna da tesir edecek mahiyettedir.”

Savaşın başından itibaren Suriye’de vekâlet savaşını sürdüren İran, Esed rejiminin varlığını her platformda kendi ‘kırmızı çizgisi’ olarak ifade etmiştir. Esed rejimi için Özgür Suriye Ordusu ve PYD/YPG gruplarından hangisinin ‘öncelikli tehdit’ statüsüne haiz olduğunu anlamak, dolaylı olarak İran tarafından ‘Zeytin Dalı Harekâtı’nın nasıl değerlendirildiğini izah açısından faydalı olacaktır. 

Suriye’nin kuzeyinde başta Özgür Suriye Ordusu olmak üzere diğer muhalif gruplarla birçok kez karşı karşıya gelen Esed’in askerleri, Kamışlı, Haseke, Afrin ve Şeyh Maksud gibi bölgelerde PYD/YPG ile olan ilişkilerini düzenli olarak sürdürmüştür. İran açısından Afrin ve Tel Rıfat’ta muhtemel bir Özgür Suriye Ordusu hâkimiyeti, stratejik açıdan önemli olan Nubul ve Zehra köyleri başta olmak üzere Esed rejiminin kontrolündeki yerler için ‘öncelikli tehdit’ gibi görülmektedir. Nitekim geçtiğimiz günlerde Zehra ve Nubul köylerinden Afrin’e ‘militan ve silah takviyesi’ yapmaya çalışan İran derin devleti, Türkiye’ye karşı yeni bir mücadeleyi başlatmıştır. İran’ın ‘Zeytin Dalı Harekâtı’nı zaafa uğratmak için elinden geleni ardına koymayacağını söylemek mümkündür. Tahran yönetiminin Afrin kaygısını anlamak için, Türkiye’nin daha önce gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı harekâtının askeri, stratejik ve siyasi kazanımlarını iyi değerlendirmek gerekir. Fırat Kalkanı öncesi Azez-Mare arasında sıkışan, motivasyonu düşük, dağınık gruplardan oluşan Özgür Suriye Ordusu, Türkiye desteğiyle birlikte muharebe kabiliyetini artırmış, savaş disipli kazanmış ve geniş bir alanda hâkimiyet kurmuştur. Zeytin Dalı Harekâtı’ndaki başarı Suriye’nin diğer bölgelerine uzanan bir etki-tepkiye sebeb olabilir. Bu noktada şunu ifade etmekte fayda vardır: Suriye’de ciddi harcamalar yapıp, sahada mobilize ettiği Şii milisler vesilesiyle masada avantaj elde eden İran, Türkiye’nin ‘Zeytin Dalı Harekâtı’nı pek iyi karşılamamıştır.

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle