AYIN KONUSU

Uluslarası Sistem, Kirli Savaşın Faturası ve ABD’nin Kâbusları
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

Günümüzde uluslararası sistemin yeni yapısının ne olduğunu, hangi düzlemde değişim-dönüşüm geçirdiğini izah etmek sanıldığı kadar kolay değildir. Bazı önemli hadiseler, uluslararası sistemi bir halden diğer bir hale dönüştürebilir. Geçtiğimiz ay ABD Başkanı Donald Trump’ın uluslararası sistemi ve dünyayı umursamayan bir tavırla Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ilân etmesi ve Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararını açıklaması, uluslararası sistem açısından yeni bir dönüm noktası olmuştur. Amerika ve İsrail yönetimlerinin, ‘BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul kararlarını, bağlayıcı olmadıkları gerekçesiyle değersizleştirmeye ve önemsizleştirmeye çalıştıkları’ görülmektedir. Haydut devlet olan İsrail’in peşine takılan ABD, sadece İslâm Coğrafyası’nda değil, bütün dünyada ‘belirleyici güç’ veya arabulucu olma gibi özelliklerini kaybetmiştir.

Uluslarası Sistem,

Kirli Savaşın Faturası ve ABD’nin Kâbusları 

GÜNÜMÜZDE uluslararası ilişkiler alanında; üzerinde tartışılan ve fikir birliğine varılamayan konuların başında, soğuk savaş sonrası dönemde ortaya çıkan uluslararası sistemin yeni yapısı gelmektedir. Sistem analizi yapan siyaset uzmanlarının bir kısmı ABD liderliğindeki 21. Yüzyıl uluslararası sistemin tek kutuplu olduğunu belirtirken, diğer kısmı ise yeni güç dengesinin ABD, Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya arasında oluştuğunu ve sistemin çok kutuplu bir dünya düzenine dönüştüğünü ileri sürmektedirler. Günümüzde uluslararası sistemin yeni yapısının ne olduğunu, hangi düzlemde değişim-dönüşüm geçirdiğini izah etmek, sanıldığı kadar kolay değildir. Bazı önemli hadiseler, uluslararası sistemi bir halden diğer bir hale dönüştürebilir. Geçtiğimiz ay ABD Başkanı Donald Trump’ın, uluslararası sistemi ve dünyayı umursamayan bir tavırla Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ilân etmesi ve Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararını açıklaması, uluslararası sistem açısından yeni bir dönüm noktası olmuştur. Amerika’nın Kudüs kararı, İsrail-Amerika ikilisini dünyada yalnız bırakmıştır. Dünya, Kudüs ortak paydasında Amerika-İsrail ikilisine karşı birleşmiştir. Kudüs krizinin en önemli sonucu budur.

ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararı, hem BM Güvenlik Konseyi’nde hem de BM Genel Kurulu’nda ezici bir çoğunlukla kınanmıştır. Kararı engellemeye yönelik olarak yapılan oylamada ABD, BM üyesi devletleri adetâ tehdit etmiştir. Üstelik hemen hiçbir konuda ortak karar alamayan İslâm İşbirliği Teşkilâtı da Trump’ın bu yanlış kararını kınamış ve dünyayı Doğu Kudüs başkentli Filistin Devleti’ni tanımaya çağırmıştır. ABD’nin uluslararası hukuku ve uluslararası vicdanı hiçe sayan bu hamleleri reel politikada karşılık bulamamıştır. Filistin konusu, ABD’nin küresel vicdanı ve ortak ahlâkî mutabakat noktalarını ihlal etmenin de maliyet doğurabileceğinin bir göstergesi olmuştur. Trump yaklaşımını dengelemenin en etkili yöntemi, bu yaklaşımın ABD’nin maddi çıkarlarına da dokunabileceğini göstermektir.

BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul kararları, Amerika yönetiminin Kudüs’ü fiilen ve resmen İsrail’in ebedî başkenti hâline getirme girişiminin hiçbir anlam taşımadığını ilân etmiştir. BM Genel Kurulu’nda Kudüs konusunda kabul edilen tasarı, Amerika ve İsrail için büyük bir şoku ve travmayı beraberinde getirmiştir. Amerika ve İsrail yönetimlerinin, ‘BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul kararlarını, bağlayıcı olmadıkları gerekçesiyle değersizleştirmeye ve önemsizleştirmeye çalıştıkları’ görülmektedir. Ancak BM kararları, Amerika ve İsrail’in Kudüs’le ilgili her türlü girişiminin insanlığın vicdanında ve zihninde gayri meşru olduğunu tescillemesi açısından önemlidir. Bundan sonra Amerika ve İsrail’in önüne sürekli olarak BM’nin Kudüs kararları konulacaktır. Kudüs krizi, dünyanın İsrail ve Amerika konusundaki algılarını, pozisyonlarını ve düşüncelerini yeniden sorgulamasına vesile olmuştur.

Şurası muhakkak ki İsrail, kuruluşundan bu yana sürekli olarak meşruiyet krizi yaşayan korsan bir devlettir. 1948 yılından günümüze kadar geçen sürede İsrail, dünya kamuoyunun gözünde meşru bir statü kazanamamıştır. Filistin’i işgal eden ve Filistin topraklarına hep dışarıdan getirdiği yabancıları yerleştiren İsrail, her fırsatta haydut devlet gibi davranmaktadır. 

Amerika, Ortadoğu’da haydut bir devlet olan İsrail’i koruyan küresel güç konumundadır. Kudüs konusundaki Amerika-İsrail girişimlerini reddeden BM, iki haydut gücün dünyanın ve insanlığın sırtında yük olduğunu tescillemiş durumdadır. Bundan sonra Amerika ve İsrail’in demokrasi, insan hakları ve barış adına dünyaya söyleyeceği hiçbir moral meşruiyet gerekçesi bulunmamaktadır. Amerika ve İsrail; Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile anlaşarak yeni bir oldu-bittiye imzalarını atmışlardır. Amerika’nın Kudüs kararına karşı çıkan Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul Kararları, Kudüs’ün Arap ve Müslüman davası olmanın ötesinde boyutlara sahip olduğunu ortaya koymuştur. BM kararlarından sonra Kudüs, Küresel İnsanlık Davası hâline gelmiş bulunmaktadır. ABD ve İsrail artık uluslararası sistem için bir tehdittir, hemen her ülke bu tehdit konusunda hemfikirdir. Söz konusu karar, aslında bu durumun yansımasıdır, bir anlamda açıktan dile getirilmesidir. Dünya olağanüstü bir dönemden geçiyor. Sadece coğrafyamız değil, küresel ölçekte bütün güç haritaları değişiyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hiç böyle bir dönem yaşanmamıştır. Bu siyasi stresin nerede ve nasıl patlayacağını tahmin etmek bile kolay değildir. 


TÜRKİYE- AMERİKA

İLİŞKİLERİ VE KİRLİ SAVAŞ 

Son çeyrek asırdır Türkiye ile ABD arası ilişkilerin iyi olmadığını söylemek mümkündür. Bazı siyaset uzmanlarının ‘tek kutuplu uluslararası sistemin süper gücü’ olduğunu ileri sürdükleri ABD ve onun liderlik ettiği NATO, Türkiye’yi ‘öncelikli düşman’ gibi görmeye başlamışlardır. Son yıllarda ABD Türkiye’nin hassasiyetlerine saygı duymak bir yana, onun en öncelikli güvenlik tehdidi olarak gördüğü alanlarda, gözünün içine baka baka müttefikine zarar vermektedir. PKK’nın bir parçası olan PYD’yi ağır silahlarla donatmakla kalmıyor, PYD güçlerinden bir ordu kuruyor. Elinden gelse Suriye’nin kuzeyinde, emirlerine harfiyen itaat eden yeni bir terör devletini kuracaktır. Bu arada; “Ankara’nın kaygılarını anlıyoruz” ve “onları gidermeye gayret ediyoruz” gibi açıklamalar yapmayı marifet zannetmektedir. Türkiye için son derece can sıkıcı ve moral bozucu bir politika sözkonusudur. Son aylarda konuyla ilgili rahatsızlıkların, değişik vesilelerle ve en üst düzeyde dile getirilmeye başlandığı malûmdur.

Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan ile Amerikan Başkanı Trump arasında, iki ay önce gerçekleşen görüşmede de bu konu tekrar dile getirilmiştir. Türkiye ABD’nin PYD’ye verdiği desteğin müttefiklik ilişkisinde mesele oluşturduğunu söylerken Amerika’lılar bunun geçici bir durum olduğunu ileri sürüyorlar. ABD yetkililerinin, verilen silahların sadece Rakka Operasyonu için kullanılacağı, daha sonra bu ağır silahların PYD’den geri alınacağı yönünde teminatlar vermeyi ihmal etmediği malûmdur. Hâlbuki verilen silahların geri alınması pratik açıdan gerçekçi değildir. Fakat asıl önemli mesele bu da değil. Zira Türkiye’yi asıl rahatsız eden, terör örgütüne ağır silahların verilmesi değil, kendisinin ahmak yerine konulmasıdır. Amerika PYD ile bu tarz bir ilişkiyi sürdürdüğü müddetçe, PYD bir çeşit normalleştirme sürecine tâbi tutulmaktadır. Terörist bir oluşum değil de normal bir siyasi aktörmüş gibi sunulmaktadır. Bu haliyle ileride Türkiye için bu tavırla mücadele çok daha zor olacaktır. Fakat Amerika’lılar bunun da gerçekleşmeyeceğine dair teminat vermeyi ihmal etmemektedirler. Hâlbuki bu tür teminatların gerçekte bir karşılığı yoktur. Ancak yine de Amerikan tarafı Türkiye’ye karşı takındığı bu tavrı gizleme ihtiyacını duyuyor. Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus, vekâleten yürütülen kirli savaşın ikili ilişkileri zehirlemesidir. ABD’nin Türkiye’yi kaybetmesi bölgede bitişinin başlangıcı olacaktır. Bölgesinin en güçlü ordusuna sahip olan böyle bir gücü yıpratmaya çalışan, terör örgütlerine hedef yapan, bölmeye/parçalamaya çalışan ABD, tarihinin en büyük hatasını yapmaktadır. Türkiye’nin rolünü kavrayamayan, FETÖ ve PKK gibi örgütlerin aklıyla hareket eden Washington’ın coğrafyada nüfuz alanı hızla daralacaktır. Uluslararası sistem açısından ABD’nin ateşle oynadığını söylemek mümkündür. Zira  ABD, Çin, Rusya ve Avrupa Birliği’nden sonra Türkiye, İslâm İşbirliği Teşkilâtı üyesi ülkeleri de arkasına alarak yeni bir güç merkezi oluşturmaktadır. Son yıllarda olağanüstü saldırılara maruz kalmış olan Türkiye, bu saldıraların tamamını püskürtmüştür. Gezi terörü de, 17-25 Aralık da, 15 Temmuz da Türkiye’nin önünü kesmek için, ABD tarafından tezgâhlanmış hâdiselerdir. Türkiye, içinde bulunduğu hâlin ve coğrafyanın kendisine yüklediği vazifelerinden vazgeçmemiş, kavga ne kadar büyürse büyüsün geri çekilmeyeceğini bütün dünyaya ilân etmiştir.  Bu noktada bir inceliğe daha işaret etmekte fayda vardır. Bu kirli vekâlet savaşının faturası, ABD ve İsrail için çok ağır olacaktır. Gücünü sınırsız zanneden ABD imparatorluğunun, dünyada kendisine gönülden bağlı olan bir müttefiki kalmamıştır. Bu yalnızlaşma hâli, ABD’nin hızla gerilemesini ve çöküşünü beraberinde getirebilir. 


ABD’NİN KÂBUSLARI VE 

YENİ GÜVENLİK STRATEJİSİ 

ABD Başkanı Donald Trump, 18 Aralık 2017’de ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS) belgesini yayınladı. UGS belgeleri her başkanın, ülkesinin iç-dış güvenliği ve refahına dair genel vizyonunu ve stratejisini yansıtan belgeler olması açısından önem arz etmektedir. Yeni UGS belgesi, Amerikan halkının, vatanının ve hayat tarzının iç ve dış tehditlerden korunması, Amerikan refahının tesisi, güç yoluyla barışın sağlanması ve Amerikan nüfuzunun derinleştirilmesi hususları üzerinde durmaktadır. Trump’ın; Başkanlığının ilk yılında atmış olduğu diplomatik adımlar belgenin temel göstergesi niteliğindedir. ABD’nin küresel toplumun ortak menfaatlerine yaptığı yatırımları azaltması, ABD tarafından tesis edilen değer ve kurumların üzerine başkalarının hazıra konmasının zorlaştırılması ve ABD’nin ticari çıkarlarının korumacı bir politikayla muhafaza edilmeye çalışılması ilk aşamada alınacak tedbirler olarak ön plâna çıkarılmıştır. Buna karşılık yeni UGS belgesinde işbirliği ve çok taraflı meseleler gibi konulara pek az atıfta bulunulmaktadır.  ABD’nin çıkarları ile tam uyumlu olmayan konularda da geri adım atılacağının sinyali verilmiştir. Trump yönetimin dünyanın geri kalanını küçültme pahasına ABD’yi büyütmeyi hedeflemekte olduğu görülmektedir.

ABD dış politikasında, geçmişten beri ödüllendirme ve cezalandırma politikaları arasında hassas bir dengeyi dikkate aldığı malûmdur. Müttefik ve olası müttefiklerini ödüllendirirken, hasımlarına ve kafası karışık dostlarına çeşitli yaptırımlar ve cezalar uygulaya gelmiştir. Aynı şekilde, akıllı güç stratejisinde, yumuşak ve sert güç arasında makul ve dengeli bir çizgi benimsemiştir. George W. Bush Başkanlığı’nda olduğu gibi ABD dış politikasında zaman zaman cezalandırıcı yöntemler ön plana çıkabilmekte, zaman zaman da ödüllendirme politikaları ağır basabilmektedir. Ancak, ABD’nin yumuşak güç elde etmek için sert gücüne başvurduğu nadiren görülmüştür. Bunun yanında hiçbir zaman liberal değerleri diplomasisinin önemli bir bileşeni olmaktan çıkarıp bir kenara koymamıştır. Özetle Trump doktrininin benimsediği “kuvvet yoluyla barış” anlayışı, ABD dış politikasında geçmişte görülen yumuşak ile sert güç, liberal değerler ile askeri caydırıcılık ve ABD menfaatleri ile dünyanın geri kalanının menfaatleri arasındaki hassas dengelerin gözetildiği yaklaşımdan açık şekilde kopulduğunu göstermektedir. Ayrıca, Trump’ın Başkanlık koltuğunun ilk yılındaki icraatları incelenecek olursa, ABD’nin artık elinde bulundurduğu cezalandırıcı sert gücünü hem dostlarından hem de düşmanlarından taviz elde etmek için kullandığı söylenebilir. 

ABD Başkanı Donald Trump’a göre, “Amerika’yı yeniden büyük yapmak”, dünyanın geri kalanını küçük yapmak manasına gelmektedir. ABD’nin Paris İklim Anlaşması ve İran Nükleer Anlaşması gibi uluslararası mutabakatlardan tek taraflı olarak çekilmesi, ABD ile müşterek çıkarlar doğrultusunda müzakere için uygun zemini ortadan kaldırmaktadır.  ABD yalnızca sert gücüne dayanarak başkaları ile yaptığı anlaşmaları kendi lehine çevirmeye çalıştığı takdirde, diğer bütün ülkeler de kendi sert gücünü artırmaya yönelir. Ortaya çıkan bu yıkıcı rekabet ortamı ise kimsenin çıkarına olmaz. ABD’nin Kudüs kararı konusunda yaşamış olduğu uluslararası yalnızlaşma, Trump yönetimi ve Trump’ın uluslararası destekçileri açısından bir işaret fişeği gibidir. Bu mesajı doğru okuyamayan bir ABD, uluslararası arenada müttefiklerini kaybetmeye mahkûm olacaktır. Böylesine yıkıcı rekabete dayalı bir ortamda ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu görece istikrarlı küresel sistem çözülmeye devam edecektir. Terör, siber tehditler ve yasadışı göç gibi yeni dönemde ortaya çıkan tehditlerden, tek taraflı tedbirlerle değil, birçok tarafın ortak hareket etmesi ile korunulabilecektir. Aynı şekilde güvenlik, refah ve ABD’nin benimsediği değerler, ABD’nin etrafına soyut ve somut duvarlar örerek muhafaza edilemez. Avrupa’nın kendi güvenlik yapılanmasını oluşturması, bazı önemli bölgesel aktörlerin Rusya, Çin ve diğer bölgesel aktörlerle yeni ittifak arayışlarına girme çabaları yakın gelecekte hız kazanacaktır. ABD’nin çekildiği alanlardaki güç boşluğunu yönetmek ve ABD bencilliğine karşı politika geliştirme gerekliliği, diğer uluslararası aktörlerin ulusal güvenlik stratejilerinde daha fazla merkezi bir tartışma konusu olacaktır.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz. Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın son Kudüs kararı, uluslararası sistem açısından bir dönüm noktasıdır. Haydut devlet olan İsrail’in peşine takılan ABD, sadece İslâm Coğrafyası’nda değil, bütün dünyada ‘belirleyici güç’ veya arabulucu olma gibi özelliklerini kaybetmiştir.

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle