AYIN KONUSU

Devlet Aklı, ABD’nin Terör Mühendisliği ve Kovboy Siyaseti
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

Siyaset uzmanları devleti “aynı ülkenin vatandaşı olan insanların ortak ihtiyaçlarını karşılayan ve insanlığa hizmet eden hukuki-siyasi bir kurum” olarak tarif etmişlerdir. Günümüzde BM üyesi olan bazı devletlerin, insanlığa hizmet ettiğini ve varlık sebebine bağlı kaldığını ifade etmek kolay değildir. Bazı siyaset uzmanlarının ‘Devlet aklı’ şeklinde ifade ettikleri unsur, masallardaki ‘zümrüd-ü anka’ kuşundan farklı değildir. İktidara, servete ve silaha sahip olan egemen zümreler (devlet adamları ve elitler) kendi siyasi ihtiraslarını ve tercihlerini, devlet aklı gibi keyfiyeti meçhul bir kavramla pazarlamayı uygun görmüşlerdir. Son çeyrek asırlık zaman diliminde ABD yetkililerinin dilinden düşürmedikleri ‘İslâmi terörle küresel mücadele’ sloganı (yalanı) geçtiğimiz ay yerle-bir olmuştur. ABD Derin Devleti’ne ve Pentagon’un şahinlerine göre ‘DEAŞ militanları değil, DEAŞ içindeki bazı kişilerin (kendi ajanlarının) kurtarılması’ için bu yol tercih edilmiştir.

Devlet Aklı, ABD’nin Terör Mühendisliği ve Kovboy Siyaseti

CEMİYET halinde yaşayan insanların; siyasi, iktisadi, hukuki ve ahlâki hükümlere ihtiyaçları vardır. Nazari plânda bütün siyasi, hukuki ve sosyal kurumların, insanların ortak ihtiyaçlarını karşılamak için plânlandığını söylemek mümkündür. Siyaset uzmanları devleti “aynı ülkenin vatandaşı olan insanların ortak ihtiyaçlarını karşılayan ve insanlığa hizmet eden hukuki-siyasi bir kurum” olarak tarif etmişlerdir. Yaygın olan anlayışa göre devlet: “Sınırları malûm bir ülkeye sahip olan, belirli anayasal düzeni bulunan ve teşkilâtlı millet topluluğunu meydana getiren siyâsi/hukuki bir kurumdur.” Bu tarifin, genel kültüre uygun olduğunu söyleyebiliriz. Ancak doğru olduğunu isbat etmek kolay değildir. Sınırları malûm bir ülkede egemen olmak ve anayasal (hukuki) düzeni sağlamak gibi unsurlar, devletin “olmazsa olmaz” şartıdır. Ancak günümüzde BM üyesi olan bazı devletlerin, insanlığa hizmet ettiğini ve varlık sebebine bağlı kaldığını ifade etmek kolay değildir. Devlet adamları, filozoflar ve politikacılar tarafından kurgulanan ‘resmi ideolojiler’ değiştirilmesi mümkün olmayan ‘sivil din’ gibi, insanlara dayatılmıştır. Kula kulluğu ön plãna çıkaran bu ideolojilerin, modern hurafelerin yayılmasına ve vesile olduğunu gizlemek mümkün değildir.

Günümüzde devlet deyince insanların aklına yaygın bir bürokrasi, katı bir hiyerarşi ve güçlü orduya dayanan siyasi rejim gelmektedir. Hâlbuki devlet ile siyasi rejim arasında önemli farklar vardır. Değişik çağlarda yaşayan filozofların devlet tarifleri, içinde bulundukları çevre şartlarına göre değişmiştir. Her filozof, kendi dünya görüşüne ve siyaset anlayışına göre bir devlet tarifini benimsemiştir. Anarşizm felsefesini savunan Proudhon; “Devlet yalnız bir istikrarı sağlama kurumu değildir. Aynı zamanda kaynağı ne olursa olsun, özel mülkiyeti güvence altına alan ve bunun için kuvvet kullanma imtiyazını sahip kılınan bir tüzel kişiliktir.” Anarşizmi savunan filozoflar, yeryüzündeki haksızlıkların kaynağının devlet olduğu kanaatindedirler. İngiliz filozof Thomas Hobbes’un siyasi tezine göre; ‘birbirinin kurdu olan insanlar’ bir sosyal sözleşmeyle hak ve özgürlüklerini Leviathan denen varlığa devrederek, karşılığında güvenli bir hayat yaşama imkânını elde edebilirler. Leviathan Tevrat’ta geçen bir canavarın adıdır ve Hobbes’a göre her şeye egemen olan devletin simgesidir. Hobbes ‘zulüm, adaletin diğer yüzüdür’ derken, ondan birbuçuk asır sonra Alman felsefecisi Hegel bu iddiayı, daha ileri boyutlara taşımıştır. Hegel’e göre ‘devlet Tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşüdür’, devlet gerçekliktir, devlet zorunluluktur, devlet kutsaldır ve kendini korumak için her türlü önlemi olmaya izinlidir.” Bu devlet anlayışlarını zikrettikten sonra sonra bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. Günümüzde siyaset uzmanlarının ‘Devlet aklı’ şeklinde ifade ettikleri unsur, masallardaki ‘zümrüd-ü anka’ kuşundan farklı değildir. İktidara, servete ve silaha sahip olan egemen zümreler (devlet adamları ve elitler) kendi siyasi ihtiraslarını ve tercihlerini, devlet aklı gibi keyfiyeti meçhul bir kavramla pazarlamayı uygun görmüşlerdir.

Günümüzde birbirine taban tabana zıt olan ideolojileri savunan politikacıların; son tahlilde siyasi rejim olan demokrasiyi, kendi ideolojilerine göre tarif etmeye çalıştıkları malûmdur. Cemiyet içindeki statülerini demokrasiye borçlu olan siyasi parti liderlerinin, birbirleri hakkında söylediklerini bir tarafa bırakalım ve genel-geçer bir tesbitte bulunalım. Filozof Karl Popper: ‘Etimolojik olarak halk iktidarı anlamına gelen demokrasi terimi, maalesef çok tehlikeli olan bir terimdir. Bütün vatandaşlar, kendilerinin yönetimde olmadıklarını bilirler ve bu yüzden de demokrasiyi sahtekârlık olarak kabul ederler’ diyerek bir inceliğe işaret etmiştir. Komünizm ideolojisinin zaafa uğraması ve SSCB’nin dağılmasından sonra bütün dünyada liberalizm anlayışı; hem devlet adamları, hem de aydınlar arasında büyük cazibe kazandığını gizlemenin bir anlamı yoktur. ABD vatandaşı olan siyaset uzmanlarından Francis Fukuyama “Tarihin Sonu” isimli eserinde, şu iddiada bulunmuştur: “Soğuk savaşın sona ermesi ve komünist ideolojinin iflası, sadece tarihi bir dönemin sonu olarak değerlendirilmemelidir. Bu aynı zamanda piyasa ekonomisine dayanan liberal demokratik sistemin; yönetim tekniğinde nihai form olarak evrenselleşmesidir. İnsanlığın ideolojik evriminin varabileceği son nokta budur. Eğer insanoğlu yeni bir yol bulamazsa, liberal demokratik sistemin getireceği rekabetin çarkları arasına sıkışıp kalacaktır. Bu tarihin sonu demektir.”

Bilindiği gibi Liberalizm ideolojisi, ondokuzuncu yüzyıldan itibaren aydınların iktisadi düşüncelerine yön veren bir ideolojidir. Adam Smith, Papaz Malthus, Dicardo, John Stuart Mill, Frederic Bastiat ve diğer filozofların, bu ideolojinin temel ilkelerini ortaya koyduklarını söylemek mümkündür. Liberalizm’e savunan aydınlara göre; insanın dışında, insanı aşan herhangi bir hakikat yoktur. Papaz Malthus ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ sloganına bir üçüncüsünü eklemiş ve ‘bırakınız ölsünler’ demiştir. Zira bu filozofun kurguladığı ‘geometrik hız’ teorisine göre: ‘İnsan sayısı, her yirmi beş yılda iki katına ulaşmaktadır. Yiyecek maddelerinin ise, bu oranda artması mümkün değildir. Kürtaj, çocuk düşürme, salgın hastalıklar ve insanların birbirlerini öldürmesi gibi hadiseler, bu açıdan iyidir ve insanlık için faydalıdır.’

ABD vatandaşı sosyoloğ Immanuel Wallerstein, liberal kapitalizmden ibaret olan yeni dünya düzeninde var olan eşitsizlik ve adaletsizliklerden söz ettikten sonra şu tespitte bulunmaktadır: “Liberalizm, insanlara umut afyonunu sundu ve bu afyon insanların aklını başından aldı. En başta farklı ideolojileri savunan sistem karşıtı hareketlerinin liderleri tarafından bu afyon yutuldu.(..) Yeni dünya düzenini şekillendiren Liberal kapitalizm’in; insanlığın yedide altısının ezilmesini, umutsuzluğa kapılmasını ve kaderlerine sessizce razı olmalarını sağlaması kolay değildir. Elbette kısa vadede devletler güvenliği sağlamada önemli bir rol oynayabilirler. Fakat beklentileri gerçekleşmez de devlet, halk nezdinde meşrûiyetini kaybederse, anomi hali gündeme girer ve dünyanın farklı bölgelerinde akla-hayale gelmeyecek hadiseler yaşanabilir. (Bildiğimiz Dünya’nın Sonu-Sh: 83 vd.) Wallerstein kitabının başka sahifelerinde bu tehlikeli gidişi durdurmanın yolununun daha adil ve daha insanca yeni bir dünya düzenini oluşturmaktan geçtiğini de ifade etmektedir. Fakat görünen odur ki ABD derin devleti ve müttefikleri; İslâm topraklarında vekâlet savaşını ve terörü finanse ederek, adeta soykırım politikalarını uygulamaktadır.


PENTAGON’UN TERÖR MÜHENDİSLİĞİ

ABD’nin liberal dünya düzeni adına küresel hegemonyasını devam ettirilmek için, şeytanın bile aklına gelmeyecek tuzakları kurduğu gizlemek mümkün değildir. Çeyrek asırlık zaman diliminde ABD yetkililerinin dilinden düşürmedikleri ‘İslâmi terörle, küresel mücadele’ sloganı (yalanı) geçtiğimiz ay yerle-bir olmuştur. İngiltere’nin resmi haber ajansı BBC’nin görüntülü olarak verdiği ‘Rakka’nın Kirli Sırları’ başlıklı haberine göre ‘geçtiğimiz ay ABD-İngiliz koalisyonu; içinde PKK-YPG militanlarının da bulunduğu Suriye Demokratik Güçleri yardımıyla binlerce DEAŞ militanını aileleriyle birlikte Rakka’dan tahliye etmiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse, Rakka’yı savaşarak ele geçirmek yerine pazarlıkla ele geçirmeyi tercih etmişlerdir. Bu konuda yorum yapan ABD yetkililerine göre, söz konusu kirli pazarlık daha fazla insanın ölmemesi için yapılmıştır. ABD Derin Devleti’ne ve Pentagon’un şahinleri göre ‘DEAŞ militanları değil, DEAŞ içindeki bazı kişilerin (kendi ajanlarının) kurtarılması’ için bu yol tercih edilmiştir. BBC’nin haberinde DEAŞ’la mücadele eden gruplar, Rakka şehrini ele geçirmek için silahlı çatışmaya girmemişlerdir. Bazı siyaset uzmanları göre; ABD derin devleti’nin DEAŞ konusunda gerçek oyun kurucunun saklı kalabilmesi için, Donald Trump’ın feda edilmesine karar vermiştir. ABD Başkanı Donald Trump, DAEŞ militanlarını ‘islomafobiyi yaymak için’ kullanan Pentagon’un şahinlerini görevden alabilir mi? Bu suale cevap verebilmek için, Pentagon’un ABD’nin yönetimindeki fonksiyonunu kısaca izah etmekte fayda vardır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin başkentinde yer alan Pentagon, ülkenin bütün askeri işleri ile ilgili resmi kurumlarının bulunduğu binanın adıdır. Resmi yorumlara göre, binanın beş kenarının ayrı ayrı Ordu, Donanma, Deniz Piyadeleri, Hava Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik kuvvetlerini (Army, Navy, Marine Corps, Air Force, and Coast Guard) simgelediklerini ifade edilmektedir. Ancak birçok siyaset uzmanı, şehrin ve bu yapının tesadüfî olarak masonik sembollerle donatılmadığını ifade etmişlerdir. Büyük Ortadoğu Projesi’ni yazan, tasarlayan ve uygulamaya koyan Pentagon ve CIA’deki üst düzey ajanların önemli bir kısmının Yahudi kökenli olmaları, masonik yapılanmalar ile içli dışlı bulunmaları sebebiyle, binanın beşgen yapısı, birçok komplo teorisine konu olmaktadır. Pentagon adlı bu yapının inşaasından sorumlu olan mühendis ve general Leslie Groves’un mason oluşu, buna ek olarak da meşhur ‘Manhattan Projesi’ne’ liderlik etmesi de, bir başka açıdan binanın kritize edilmesine sebeb olmaktadır.

Resmi açıklamalara göre, Amerika Kıtası’ndaki uçan bir kuştan bile haberi olduğu iddia edilen Pentagon’un, yakın geçmişte yaşanmış birçok terör faaliyetine nasıl önlem almadığı, bu eylemlerden Pentagon’un haberinin olup olmadığı, hatta bazı eylemleri Pentagon’un kendi planlayıp, üstüne üstlük bizzat kendi elamanları tarafından gerçekleştirdiği ifade edilmektedir. Meselenin diğer bir boyutu da şudur: Günümüzde Ulusal Güvenlik Siyaset Belgeleri’nin hazırlanmasında önemli rol oynayan istihbarat örgütlerinin, asimetrik savaş anlayışına göre hareket ettiklerini ve gizli operasyonlara imza attıkları gizlemek mümkün değildir. ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nda (NSA) sistem analisti olan Edward Snowden önce ülkesinden kaçmış, daha sonra bütün dünyanın gündemini meşgul eden istihbarat bilgilerinin bir kısmını yayınlamıştır. NSA’nın başta Fransa Devlet Başkanı ve Almanya Başbakanı olmak üzere; AB ülkelerinde önemli gördükleri milyonlarca üst düzey yetkililerin telefonlarını dinlemesi ve kayıt altına alması, NATO ülkeleri arasında güven bunalımının yaşanmasına sebeb olmuştur. Elbette sadece AB ve NATO ülkeleri değil; Meksika’dan Brezilya’ya, Rusya’dan Çine’ kadar, bu yaygın dinleme ve izleme ağından kurtulabilen hiçbir ülke yoktur. Bu noktada NSA (National Security Agency) Ulusal Güvenlik Kurumu’nun, yazılı hukuka göre vazifeleri üzerinde kısaca duralım. Merkezi Maryland Fort Meade’de bulunan bu kurum; ABD’nin enformasyonlarını şifrelemek ve düşman olan ülkelerin şifrelerini kırmak gibi önemli görevleri üstlenmiştir. Bütün dünyadaki haberleşme vasıtaları (telefon, faks, e-mail, uydu ve cep telefonları) ile yapılan görüşmeleri ve yazışmaları tesbit etme işleminin patronu NSA’dır. Bu yaygın dinleme ve takip işlerini ‘Echelon Sistemi’ vasıtasıyla gerçekleştirmektedir. Savunma İstihbarat Kurumu DIA, Amerika’nın askeri istihbaratını sağlayan ve savunma savaşı yapan bir başka organizasyondur. Bütün dünyada on binlerce askeri ve sivil ajana sahip olan DIA, Merkezi Haberalma Örgütü’nden (CIA) daha etkili olan bir kuruluştur. NSA sistem analisti olan Edward Snowden; bütün dünyada gizli operasyonlara imza atan bu örgütlerin, İngiltere İstihbarat Servisi (MI6) ile Mossad’ın elamanlarını da kullandığını ifade etmektedir. Pentagon’un şahinleri tarafından gerçekleştirilen ‘Terör mühendisliği’; bütün dünyayı içine alan ve başta NATO, İMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar olmak üzere, İllüminati Çetesi’nin siyasi emellerine hizmet eden istihbarat örgütleri (NSA, CIA MI6, MOSSAD vs) tarafından, dünyayı vahşi bir ormana çevirmek için hazırlanan organizasyonların ortak ismidir.

Filozof Naom Chomsky’in ‘Haydut Devlet’ olarak nitelendirdiği ABD’nin, İslâm coğrafyasındaki en önemli müttefiki İsrail devletidir. Uluslararası hukukun kurallarından muaf tutulan ve her türlü nükleer-biyolojik silahı üreten İsrail; soykırım, etnik temizlik ve diğer savaş suçlarını işleme yetkisine (imtiyazına) haiz kılınmasını sağlayan ABD Derin Devleti, (Pentagon) Siyonistlerin güvenliğini sağlamak için yeni ‘terör örgütlerini’ kurmaya devam edecektir.



HAYDUT DEVLET VEYA KOVBOY SİYASETİ

Silâh, finans, petrol ve enerji şirketlerinin ABD yönetimini ele geçirdiğini ifade eden JK Galbraith İngiliz Gazetesi The Guardian‘da yayınlanan ‘Uygarlığa Dinamit: Kirli Savaş’ başlıklı makalesinde şu tespitlerde bulunmaktadır.’ ABD’de toplanan vergilerin yarısından fazlası, askeri harcamalar için kullanılmaktadır. Bunun (harcamaların) önemli bir bölümünün de silah üretimine ve mevcut silahların geliştirilmesine ayrıldığı bilinmektedir.Nükleer denizaltılar için milyarlarca dolar, savaş jetlerinin her biri için de milyonlarca doların harcandığını unutmamamız gerekir.(..) Günümüz ekonomisinde modern-çok uluslu şirketlerin belirleyici unsur olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Amerika’da vaktiyle ünlü olan kapitalistler vardı. Çelik ‘Carneige’den, petrol ve enerji ‘Rocefeller’den,

Tütün ‘Duke’den sorulurdu. Demiryolları da bir avuç para babası tarafından kontrol edilirdi. (..) Bugün modern-şirket yöneticileri, piyasadaki konumu ve siyasi etkileri itibariyle kapitalistlerden farklı olarak, kamuoyu rızasına sahiptirler. Askeri meseleler, kamû maliyesi ve çevre meseleleri konusunda, hakim (söz sahibi) bir rol üstlenmiş durumdadırlar.Bu konularda, seçimle gelen kimselerden (politikacılardan) daha yetkili oldukları görülmektedir.Ayrıca son sözü, çok uluslu şirketlerin yöneticilerinin söylediğinden hiç kimsenin şüphesi yoktur.Şirket yöneticileri, devletin temel hedeflerini-politikalarını kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirme imkanına sahip olmuşlardır. Bir zamanlar devleti yöneten kimselerin, kapitalistlere sözleri geçerdi. Ancak son yıllarda önemli meseleler, tamamen çok uluslu şirketler tarafından karara bağlanmaktadır. (..) Önümüzdeki birkaç yıl içerisinde, silah şirketlerinin devlet hazinesini kontrol etmeleri ve devlet siyasetini belirlemeleri herkes tarafından normal karşılanabilir. Soğuk savaş döneminde, hür dünyanın idealleri için ve uygarlık yolunda ilerlediğimizi düşünerek, her şeyi bağrımıza bastık. Fakat bugün tamamen farklı bir durum söz konusudur. ABD ve Britanya, Afganistan ve Irak Savaşı’nın acı sonuçlarıyla karşı karşıyadır. Bütün yaşlardan erkek ve kadınların, her gün programlı bir şekilde öldürülmelerini kabul eder hale geldiğimizi görüyorum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları es

nasında yaşanan buydu ve Ortadoğu’da aynı şeyleri yaşamaya devam ediyoruz. Medeni hayatın, insanlığın başarılarının kutsandığı beyaz bir kule olduğu söylenir, fakat şimdi o kulenin üstünde siyah bir bulut vardır.’


ABD ve Müttefikleri’nin; adaleti hafife almaları ve her fırsatta ‘kuvvetli olan daima haklıdır’ diyerek orman kanunlarını ön plâna çıkarmaları ‘Haydut Devlet’ anlayışının zaruri bir sonucudur. Düşünün bir devlet kalkıyor, diğer devletler üzerinde kendi ürettiği kanunlarla ve kendi politik-yargı sistemiyle kararlar veriyor, yaptırımlar uyguluyor, al

dığı kararları silahla dayatıyor. Bu bir anlamda ‘Benim silahlarım var, istediğimi yaparım’ anlayışı çok pervasız bir şekilde sahneye konulmasıdır. ABD’nin kendi politikalarına veya çıkarlarına ters düştüğü için birçok ülkeye yaptırımlar uyguladığı malûmdur. Suudi Arabistan, Katar, Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore, Sudan bu ülkelerden bazılarıdır. ABD, Rusya gibi küresel sistem içinde kendisine rekabet eden bir ülkenin bankalarına ve savunma şirketlerine dahi yaptırım uygulamaktan çekinmediği görülmektedir. Uluslararası kuruluşlar değil, ABD’nin kendi kuruluşları başka ülkelerdeki kuruluşlara cezalar yazıyor, yaptırım kararları alıyor. Bir devlet kalkıyor, tek taraflı ola


rak ‘kara listeler’ yayınlıyor. Meselâ: ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi (OFAC) bunlardan birisidir. Bugüne kadar Fransız, İngiliz ve Avrupalı birçok bankaya keyfi cezalar kesilmiştir. Ortadoğu’da ve kimi körfez ülkelerindeki uygulamalar ise doğrudan ‘çökme’ yöntemini hatırlatıyor. Hızlı silah çektiğine inanan ve kendine güvenen kovboyların uyguladığı siyaset, İslâm coğrafyasında mer’i mevzûat haline getirilmiştir. İktidarda kalmak, perişan olmamak, devrilmemek ve ABD’nin hışmına uğramamak için para musluklarını açıyor bu yönetimler. Petrol zengini yönetimler için bu hal, vücudu kurtarmak için kolu kesme anlamına geliyor. Kabile kültürüne dayanıyor diye istihza edilen bu yönetimlere yapılan uygulama en ilkel dönemlerin haraç yöntemlerini hatırlatmadığını söylemek mümkün müdür?

Hatırlanacağı üzere Körfez savaşında da Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrası p

renslikler-krallıklar ABD’nin korumasına karşılık minnet duygularını büyük ödemeler yaparak sergilemişler, bu ödemeler de bir türlü sona ermemiştir. ABD’nin kimi zaman ülkeleri cezalandırmak, kimi zaman hizaya getirmek, kimi zaman kontrol altına almak için kullandığı bu yöntemlerin doğrudan hukukla ilgisi olduğunu düşünmek mümkün müdür? Yargısız infaz kavramı, geçerli bir hukuk sistemindeki keyfiliği ve hukuk dışı uygulamaları ifade eder. ’Haydut Devlet’ haline gelen ABD’nin aldığı kararların tamamı yargı

sız infaz hükmündedir.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz. ABD derin devleti küresel istilâsını bazı bölgelerle askeri güçle, bazı bölgelerde istihbarat örgütleriyle, bazı bölgelerde de NATO, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların yardımıyla devam ettirmektedir. Uluslararası hukuku ve insanlığın değerlerini yerle-bir eden ABD derin devleti, yeryüzündeki en büyük terör örgütü haline gelmiştir. Tarih boyunca adaleti hafife alan ve keyfi egemenlik peşinde koşan hiçbir ‘Haydut Devlet’in’ ayakta kalabildiği görülmemiştir. Gücünü sınırsız zanneden ABD imparatorluğunun, yeryüzünde kendisine gönülden bağlı olan bir müttefiki kalmamıştır. Bu yalnızlaşma hali, hızla gerilemesini ve çöküşünü beraberinde getirecektir.

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle