AKAİD

Hicri Birinci Asırda Yaşanan Kaza ve Kader Tartışmaları
YAZI BOYUTU :

Nisa Nur AKTAŞ

Allah’ın (cc) ilmi, dilemesi ve yaratması sözkonusu olmadan, kainatta herhangi bir hadisenin meydana gelmesi mümkün değildir. Kader vücûda gelecek şeyleri ve o şeylerin ne zaman, nerede, ne gibi evsaf ve hususiyetlerde meydana geleceğini Allah’ın (cc) tahdid ve takdir etmesidir. Takdir buyurduğu şeyleri, zamanı gelince birer birer yaratmasına da kaza denilir. Dolayısıyle kader; Allah’ın (cc) “ilim ve irade,” kaza ise “tekvin” sıfatının bir tezahürüdür. Hz. Ali’den (ra) rivayet edilen bir Hadis-i Şerif’te, Peygamberimiz Eefendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Kişi şu dört şeye inanmadığı müddetçe mü’min olamaz. Allahü Teâlâ’dan (cc) başka ilâh olmadığına, Benim O’nun kulu ve Rasûlü olduğuma, bütün insanlara hakla gönderilmiş bulunduğuma şehadet etmek, ölüme ve ölümden sonra tekrar diriltileceğine inanmak kadere iman etmek.” Emevi saltanatı dönemi’nde ‘Cebr ideolojisi’, sultan Me’mun zamanında ‘Mutezile Fırkası’nın tezleri, devlet eliyle piyasaya sürülmüştür. Günümüzde kaza ve kader anlayışını tahrif etmek isteyen mübtediler, Hicri birinci asırda yaşanan tartışmaları papağan gibi tekrarlamaktadırlar. 

 

Hicri Birinci Asırda Yaşanan

Kaza ve Kader Tartışmaları

TARİH boyunca kaza ve kader konusu, değişik vesilelerle tartışma konusu haline getirilmiştir. Bu konu insanlık tarihi kadar eski bir mesele olup hemen her dönemde insanların zihinlerini meşgul etmiştir. Söz gelimi insanın hürriyetiyle ilgili olarak İlk çağ Yunan felsefesinde Sokrat, Eflatun, Aristo gibi filozoflar, insanın sorumluluğunu temellendirmeye çalışırken, Stoacılar (Revvakiyyun), insanın hürriyetini ortadan kaldıran bir tutum benimsemişlerdir. Yahudi ve Hıristiyan geleneklerinde de her iki tutumu benimseyen mezhepler ortaya çıkmıştır. Modern felsefeden bir örnek vermek gerekirse Spinoza mutlak zorunluluğu savunurken; Leibniz, ilahi adaleti temellendirmeye çalışmıştır.(1) İslâm öncesi cahiliye Araplarında da dehr kavramıyla ifade edilen bir kader inancı yer almıştır. Görüldüğü üzere kader meselesi her dönemde insanların ilgilendiği bir mevzu olmuş, bu sebeple de genelde İslâmi ilimlerin, özelde ise Kelam ilminin önemli bir konusu haline gelmiştir.
Hz. Peygamber devrinde mezhepleşme tarzında ayrılıklar görülmemekle birlikte kaza ve kader hakkında Efendimize sorular yöneltildiği bilinmektedir. Rivayetlere bakıldığında Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslümanları bu konuda tartışmaktan men etmiş, zaman zaman da açıklamalarda bulunmuştur. Yine dört halife devrinde kaderci yaklaşımların bulunduğuna dair rivayetler bulunmakta ve önde gelen sahabelerce konuya açıklık getirilmektedir.
Meselenin tamamen gün yüzüne çıkıp ciddi görüş ayrılıkları yaşandığı dönem ise Hicrî Birinci asrın ikinci yarısı olup özellikle Emeviler dönemidir. Emevilerin, siyasi otoriteyi sağlamak için, mutlak bir cebr ideolojisi uygulaması kaza-kader tartışmalarını şiddetlendirmiştir. Bu dönemde konuyla ilgili görüş bildiren önemli isimler; Mabed el-Cüheni (ö. 80/699), Hasan el-Basri (ö. 110/728) ve Gaylan et-Dımaşki (ö. 120-125/738-742), Cehm b. Safvan (ö. 128/746)’dır. Bu isimler yanında Ömer b. Abdilaziz (ö. 101/720), Zeyd b. Ali Zeyne’l-Abidin, Şabi (ö. 110/728) ve Zühri (ö. 124/742) gibi isimlerin de konu hakkında risaleleri bulunmaktadır.
Biz bu makalemizde öncelikle cahiliye dönemi kader anlayışı ile Hz. Peygamber ve sahabe dönemindeki düşünceleri kısaca ele aldıktan sonra meselenin asıl vuku bulduğu Hz. Osman döneminden itibaren meydana gelen fikir ayrılıklarını ele alacağız. Ancak şunu belirtmeliyiz ki; konunun önemli ve kapsamlı oluşu dolayısıyla bu makalede çok fazla ayrıntıya girme şansımız bulunmamaktadır. Bu nedenle zikredilen isimler üzerinden konuyu özetlemeye çalışacağız.

CAHİLİYE DÖNEMİ KADER ANLAYIŞI
İslâm öncesi cahiliye Araplarında kader düşüncesinin yer aldığını belirtmiştik. Bu dönemdeki dehr kavramı, Arabın zihninde, muayyen bir kudretin tezahürü olarak düşünülmektedir. İnsan yaratılınca yaratanıyla bağlarını keser. Varlığını çok daha kuvvetli başka bir egemen gücün kontrolüne sokar. Bu güç dehrdir. Dehr, beşikten mezara kadar ferdin tüm hayatını yönlendiren bir şey olarak telakki edilmektedir. Ama bu yönlendirmede insanın bireysel olarak herhangi bir müdahalesi yoktur. Cahiliye Arapları, bu düşünceye sahip olmaları sebebiyle, Kur’an-ı Kerim’deki Allah ve kader inancını da garipsememişlerdir. Artık insan hayatı şuursuz dehr tarafından değil Allah tarafından takdir edilmektedir.(2)

HZ. PEYGAMBER DÖNEMİNDE ve KUR’AN’DA
KADER DÜŞÜNCESİ
Kur’an-ı Kerim’e genel olarak baktığımızda hem Allah’ın mutlak ilmi, iradesi ve gücünü vurgulayan(3) hem de insanların iradesinin bulunduğunu ve davranışlarından sorumlu olduğunu bildiren ayetler(4) mevcuttur. Bu ayetleri bağlamlarından kopararak ele alıp yorumlamak yanlıştır. Zira böyle bir yorum ya Allah’ın mutlak iradesinin olduğunu ve kulun fiillerinde zorunlu olduğu düşüncesini ya da tamamen kulun iradesinin olduğunu ve Allah’ın kulun fiillerinde bir etkisinin olmadığını savunan bir düşünceye yol açacaktır. Birinci durumda insanın sorumluluğundan söz edilemez, ikinci durumda ise Allah’ın sonsuz kudretini sınırlandırmış oluruz ki her ikisi de yanlış bir düşüncedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) kader konusundaki tartışmaları duyduğunda öfkelenmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey topluluk, sizden önceki ümmetler Kitabın bir kısmını diğer kısmına delil getirdikleri için sapıtmışlar, bu yüzden helak olmuşlardır. Kitap, siz bir kısmını bir kısmına çarpasınız diye indirilmemiştir. Kitabın bir kısmı, diğer kısmını tasdik eder.”(5) 
Özetle kader ve insan özgürlüğü konusu Kur’an’ın genel bütünlüğü içinde ele alınıp yorumlanmalıdır. Aksi halde tek taraflı okumaya çalışmak yanlış sonuçlar doğuracaktır.
Hadis kitaplarında kadere iman edilmesi gerektiğine dair pek çok rivayet bulunmaktadır. Bu rivayetlerde kaderci anlayışı güçlendirecek hadisler, hür iradenin var olduğunu savunan hadislerden oldukça fazladır. 
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) kader üzerinde yaptığı konuşmalardan biri Hz. Ali’den (r.a) rivayetle Medine mezarlığında gerçekleşmiştir. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Hepinizin cennet ve cehennemdeki yerini Allah yazıp belirlemiştir. İnsanların said veya şaki olacakları da yazılmıştır.” Bunun üzerine bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz yazgımıza razı olup da çalışmayı bırakalım mı?” diye sormuş, Hz. Peygamber de: “Saadet ehlinden olanlar saadet ehlinin, şekavet ehlinden olanlar da şekavet ehlinin amelini yapacaktır. Çalışın! Zira herkese imkân verilmiştir. Saadet ehline saadet ehlinin, şekavet ehline de şekavet ehlinin amelleri kolaylaştırılır” açıklamasını yapmıştır.(6) Hz. Peygamber (s.a.v.) bu hadisinde kaderi önce Allah’ın ilmi açısından ele almaktadır. Buna göre Allah, ezeli ilmiyle kulların ne yapacağını bilip, onların cennetlik ya da cehennemlik olduğunu yazmıştır. Daha sonra Efendimiz, (s.a.v.) meseleyi kul açısından değerlendirmiş ve bunun kulu etkileyecek bir yazgı olmadığını vurgulamış, yapacağı işler için kendisine imkân verildiğini belirtmiştir. Yani Allah’ın ezeli bilgisi insanı bir şeyler yapmaya zorlamamaktadır.(7)
Efendimizin kader hakkındaki diğer bir hadisi Safvan b. Ümeyye’den rivayetle şu şekildedir. Amr b. Kurre def çalıp şarkı söyleyerek geçimini sağlamaktadır. Bu işe devam etmek için Efendimiz’den (s.a.v.) izin alma gereği duyan Amr onun yanına gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Herhalde Allah bana şekaveti takdir etti. Bu sebeple rızkımı şu defimle temin etmekten başka çarem yok. Ahlaksızlık telkin etmeyen şarkılar çalıp söylememe izin ver” der. Efendimiz: “Sana ne izin ne ikram ne nimet vardır. Ey Allah düşmanı yalan söyledin! Aslında Allah seni güzel bir şekilde rızıklandırdı, ama sen Allah’ın sana helal olarak verdiklerinin yerine haram olanları tercih ettin” buyurmuştur(8) Görüldüğü üzere, Amr b. Kurre bu şekilde cebir inancını ortaya koyduğunda, Efendimiz şiddetle karşı çıkarak fiilini kendi iradesiyle tercih ettiğini söylemiştir.
Peygamberimiz Efendimiz (sav) kaderle ilgili bilgi verirken konuyu hem Allah hem kul açısından ele almıştır. Ancak bu rivayetlerin güvenilir olması çok önemlidir. Zira siyasi kavgaların yoğun bir şekilde etkilediği ilk dönem Müslüman toplumunda, hadisler henüz yazıya geçilmediği için, siyasi çıkar sağlamak amacıyla hadis uydurulmasının önünde bir engel yoktu. Emeviler döneminde uydurma hadislerin yoğun olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. İlk kader risalesi olan Hasan el-Basri’nin risalesinde hadislere –özellikle kaderci hadislere- hiçbir şekilde yer verilmediği görülmektedir.(9) Bu nedenle hadislerde ihtiyatlı davranmak gerekmektedir. Ayrıca hadislerin güvenilirliklerinin yanında Hz. Peygamber’in hangi sözü kime niçin söylediğinin de bilinmesi gerekir. Bu sebeple kaderle ilgili rivayetlerde ölçü Kur’an olmalıdır.

SAHABE DÖNEMİ KADER ANLAYIŞI
Dinin pek çok meselesini kendilerinden öğrendiğimiz sahabenin ileri gelenleri, kader konusunun inceliklerini de iyi anlamışlardır. Bu konuda çoğunlukla Efendimizin yasağına uymuşlar, ancak gerektiğinde ve sorular sorulduğunda cevaplamışlardır.
Sahabe arasında vuku bulan olaylardan birisi Hz. Ömer (r.a) ile Ebu Ubeyde (r.a) arasında geçen konuşmadır. 18/639 yılında Suriye’de bir veba salgını olmuş. Hz. Ömer de bu durumu yerinde görmek için Suriye’ye gelmiştir. Hz. Ömer yanındaki sahabelerle istişare ettikten sonra salgın olan bölgeye girmeyip geri dönmek isteyince Ebu Ubeyde: “Ya Ömer Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” deyince Hz. Ömer: Ey Ubeyde keşke bu sözü senden duymasaydım! Evet, Allah’ın kaderinden kaçıp yine onun kaderine sığınıyoruz. Farzet ki develerin, bir tarafı otlu diğer tarafı kıraç olan bir vadiye inmiş olsun. Onları otlu yerde otlatsan da, kıraç yerde otlatsan da yine Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın? diyerek cevap vermiştir. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf da: “Ben Rasûlullah’ın; ‘Bir yerde veba olduğunu duyarsanız, oraya girmeyin, şayet salgın sizin bulunduğunuz yerde ise oradan çıkmayın’ buyurduğunu işittim demiştir”.(10) Bu olayda görüldüğü üzere Hz. Ömer, Ebu Ubeyde’nin cebri bir kader anlayışı üzerine tepkisini ortaya koymuş, tedbire riayet etmenin de kader olduğunu vurgulamış ve bunu güzel bir örnekle açıklamıştır. Buna göre o, kaderi Allah’ın ilmi olarak kabul etmektedir.
Buna benzer bir olay da Sıffin Savaşı’ndan dönerken Hz. Ali (r.a) ile yaşlı bir zat arasında geçmektedir. Kendisine: “ Ey mü’minlerin emiri! Bizim Sıffin’e gidişimiz Allah’ın kaza ve kaderiyle mi olmuştur?” diye soran zata Hz. Ali: “Anlaşılan sen, insanı mecbur eden bir kaza ve kaderin bulunduğunu zannediyorsun. Öyle olsaydı, o zaman sevap ve ikab, va’d ve va’id boşuna olurdu” diyerek insanın iradi fiilleri dâhil her şeyin Allah’ın kaza ve kaderiyle gerçekleştiğini, fakat bunun insanları icbar etmediğini ifade etmiştir.(11) 
Görüldüğü üzere Hz. Peygamber ve sahabe döneminde insanlar arasında cebri düşünceye sahip kişiler mevcuttur. Bu kişilerin yanlış düşüncelerini hem Hz. Peygamber hem de sahabenin ileri gelenleri uygun örneklerle izah edip düzeltmişlerdir. Sahabeden önemli bir isim olan Abdullah b. Ömer’in, “Onlar Allah’ın ilminde olanı yapıyorlar fakat Allah’ın ilmi onları yaptıklarına zorlamıyor ki” sözü, sahabenin kader konusunu doğru olarak anladıklarını ve yanlış anlaşılmayacak şekilde ifade ettiklerini göstermektedir.(12)

TABİUN VE EMEVİLER DÖNEMİ KADER 
DÜŞÜNCESİ
Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanlar arasında meydana gelen çekişmeler ve bölünmelerle birlikte en çok tartışılan konulardan biri kader meselesi olmuştur. Özellikle Hz. Osman döneminde farklı kader anlayışları ortaya çıkmaya başlamış, Hz. Ali döneminde Müslümanlar arasında yapılan Cemel ve Sıffin Savaşlarıyla bölünmeler yaşanmıştır. Allah ile insanın fiiller konusunda rollerinin ne olduğu, fiil Allah’a ait ise kulun sorumluluğunun nasıl izah edileceği, insana ait ise Allah’ın mutlak kudretinin nasıl açıklanacağı şeklindeki konular tartışılmıştır. 
Emeviler döneminde cebr kavramı tekrar gündeme gelmiş, Emeviler siyasi hâkimiyetlerini meşru göstermek için kendilerini Allah’ın görevlendirdiğini söylemişlerdir. Dolayısıyla onlara itaatsizlik, Allah’a itaatsizlikle eşittir. Buna göre Emevilerin, cebri düşüncenin yaygınlaşıp her şeyin kaderin bir sonucu olarak meydana geldiği anlayışını yayma gayreti içinde olduğu söylenebilir. Ancak Abdülmelik b. Mervan dönemine kadar toplumda ciddi bir ayrışma görülmemiştir. Onun döneminde ise öncülüğünü Mabed el-Cüheni’nin yaptığı bir grup, Emevilerin cebr anlayışına karşı çıkmıştır. Onun açtığı bu yolu Ğaylan ed-Dımaşki takip etmiştir. Cebri akideyi savunmalarına rağmen Cad b. Dirhem ve Cehm b. Safvan da Emevilere karşı çıkmıştır.
Emevilere karşı gelen isimlerden bir diğeri Hasan el-Basri’dir. O sorulduğunda hakikati söylemekten çekinmemiş fakat bunun ötesine de geçmeyen bir duruş sergilemiştir. Abdülmelik b. Mervan’a yazdığı mektupta onun kader anlayışını ciddi bir şekilde eleştirmiş ancak kendi düşüncelerinin propagandasını da yapmamıştır. Buna karşın Ğaylan ed-Dımaşki ve Mabed el-Cüheni gerektiğinde karşı çıkmaktan çekinmemişlerdir.
Hasan el-Basri’nin halifeye yazdığı mektup, Allah’ın ezeli bilgisi ve kader kavramları hakkındaki Kur’ani fikirler dikkate alınarak insanın ahlaki sorumluluğu problemini sistematik bir biçimde ele alan ilk belgelerdendir.(13) İnsanın kötü fiillerinin Allah’tan kaynaklanmadığı fikri, risalenin başından sonuna kadar tekrar tekrar ele alınmaktadır. O, Emevilerin kendi yaptıkları haksızlıkları kaderle izah etmelerine karşı çıkmış, insanların Allah’a ibâdet etsinler diye yaratıldıklarını ve söz konusu ibâdetleri yerine getirmek için de Allah’ın onlara güç ve irade verdiğini, insan fiilleri dâhil meydana gelen her şeyin Allah’ın bilgisi içinde meydana geldiğini; fakat söz konusu takdirin insanların seçme hürriyetlerini ortadan kaldırmadığını dile getirmiştir.(14)
Hasan el-Basri’nin bu mektubu insan fiillerinin ilahi bir takdir ile önceden belirlendiği inancına karşı sahih, samimi, dini bir itirazın gerçek bir ifadesidir. Çünkü o düşünce ilahi adaletle tezat teşkil eder ve insan ahlakı üzerinde zıt bir etkiye sahiptir.(15) Hasan el-Basri gibi onayı aranan bir merciden Emevilerin cebir ideolojisine onay çıkmamıştır. Hasan el-Basri, onların bu anlayışını Kur’ani bir anlayış ve rasyonel temellendirmelerle çürütmek istemiştir. Obermann’ın deyimiyle bu risale, “Allah’ın kaderi” terimi içinde “özgür irade” tezini savunan heyecan verici bir vaazdır.(16)
Tabiin neslinin önemli ismi Mabed el-Cüheni, Basra’da kader konusunda ilk konuşan kişi olarak kaynaklarda yer almaktadır. Mabed, insanların yapıp ettiklerinin önceden belirlenmediği, kendi hür iradelerinin bir sonucu olarak meydana geldiğini savunmuş, insanların kendi günahlarını Allah’a yüklemelerinin kendi azaplarını arttırmaktan başka bir işe yaramayacağını bildirmiştir.(17) Mabed’in kader konusundaki düşüncelerinin şekillenmesinde, bir kısım beşer fiillerinin, özellikle zulüm veya şüpheli olanlarının, hür irade ile olduğuna inanması etkili olmuştur.(18)
Mabed el-Cüheni’den kadere ilişkin görüşlerini alan Ğaylan ed-Dımaşki, Emevi iktidarının icraatlarına sert eleştiriler yöneltmiştir. Ğaylan’ın Ömer b. Abdilaziz’le özellikle kader meselesinde sıkı bir diyaloğu olmuştur. Ğaylan’ın halifeye yazdığı mektupta Mu’tezile’nin keyfi olarak piyasaya sürdüğü adalet prensibini görmek mümkündür. Ğaylan’a göre kader, insanın, sadece kendi hür iradesi olarak yaptığı fiillerden oluşur. Önceden takdir edilmiş fiiller yoktur; Allah’ın iradesi ve fiili aynı anda meydana gelmektedir.(19) 
Ğaylan ed-Dımaşki ile Ömer b. Abdilaziz’in tartışmalarında öne çıkan konular özetle şunlardır:
Yüce Allah ezeli ilmiyle henüz olmamış olayları bilir mi?
Yüce Allah’ın ezeli ilmiyle bilmesi o olayların meydana gelmesini zorunlu kılar mı?
İnsanlar hür iradeleriyle hakk ve batılı seçebilirler mi?
Ecel ve rızık Allah tarafından mı tesbit edilmiş, yoksa insanların bunları değiştirme imkânları var mı?(20)
Bu tartışmalarda Ömer b. Abdilaziz, Allah’ın her şeyi bileceğini, olmakta olan her şeyin Allah’ın ilminin gereği meydana geldiğini, “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz”(21) ayetine dayanarak, insanın mutlak iradesinin olmadığını, aynı şekilde ecel ve rızkın Allah tarafından önceden belirlendiğini, insanın bu konuda (halk etme açısından) yetki ve iradesinin olmadığını nakli ve akli delillerle savunmuştur.
Bu dönemde kader konusuyla ilgili görüşleriyle öne çıkan diğer bir isim Cehm b. Safvan’dır. Cehm’in bu konudaki görüşleri Mu’tezile’yi, Mürcie’yi, Cebriyye’yi ve Eş’ariyye’yi önemli bir şekilde etkilemiştir. Cehm, insana güç, irade ve kudret tanımayan ve insanı fiillerinde mecbur gören bir cebr anlayışına sahiptir. Ona göre insanın fiilleri Allah tarafından yaratılır ve insana mecazi olarak nisbet edilir. Fail ve kadir olan yalnızca Allah’tır. Kulda fiili yapma kudreti vardır ama bu kudret onu gerçek anlamda fail yapmaz.
Cehm b. Safvan aslında bu kaderci anlayışıyla Emevilerin düşüncesine en yakın kişi olmuştur. Ancak Cehm’in hareket noktası Emevilerden farklıdır. Cehm İslâmi bir gayeden dolayı bu görüşü dile getirmiş, Emeviler ise siyasi iktidar için cebir ideolojisini savunmuştur. Bu yüzden Cehm b. Safvan, Emevilere karşı gelmiş ve bu sebeple öldürülmüştür.
Emevilerin, Allah’ın önceden bilgisiyle iktidarı onlara verdiği düşüncesine karşılık, Cehm b. Safvan Allah’ın bir şeyi yaratmadan bilmesinin caiz olmadığını savunmuştur. Cehm’in cebir görüşünün tevhidi ispat, teşbihi olumsuzlaştırma ve insan ihtiyarı ve sorumluluğuna verdiği önemin bir sonucu olduğunu söylemek mümkündür.(22)
Emeviler döneminin sonlarına doğru kader konusunda diğer bir önemli isim Vasıl b. Ata’dır. Hasan el-Basri’nin büyük talebelerinden olup insanın sorumluluğundan hareketle, fiillerinde hür olduğunu savunmuştur. Mürcie ve Hariciler’in görüşlerine kıyasla Vasıl’ın bu düşüncesi zamanının orta yolu sayılmaktadır. Fakat Vasıl, Emevilere karşı Ğaylan kadar şiddetli bir muhalefet yapmamış, daha ilmi ve siyasi bir yol izlemiştir.(23)
Son olarak, Emeviler’in yıkılışı ve Abbasiler’in kuruluşuna şahit olan diğer isim Ebu Hanife (ö. 150/767)’dir. Onun kaderle ilgili görüşlerine el-Fıkhu’l-Ekber ve el-Fıkhu’l-Evsat adlı eserlerinden öğrenmekteyiz. Ona göre Allah kullarını imana ya da küfre zorlamamış, onları nötr olarak yaratmıştır. İnsanların bütün fiilleri kendi kazanımlarıdır. Fiili işlemesi için gerekli olan güç insana fiil anında verilir. Eğer fiilden önce verilmiş olsaydı insanın Allah’tan müstağni olması gerekirdi.(24)
SONUÇ
Kader meselesi eski çağlardan beri insanların aklını meşgul etmiş, onların siyasi, sosyal, kültürel hayatını önemli ölçüde etkileyen bir konu olmuştur. İnsanlar içinde bulundukları duruma göre bazen hür iradeyi savunmuş bazen de cebirci bir kader anlayışını benimsemiştir. Hz. Peygamber’in ölümünden sonra yaşanan olayların merkezinde “kader” problemi önemli bir rol oynamış, insanın hürriyeti, fiillerin yaratılması, hidayet-dalalet ve bunların Allah’ın ilmi ve iradesiyle ilişkisi, rızık ve ecel konularıyla da ilişkilendirilerek Hicri Birinci asırda Müslümanlarca çeşitli biçimlerde tartışılmıştır. Taraflar kendi tercihlerine göre Kur’an ve Hadisten destek alarak farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Büyük oranda bölünmenin başladığı Emeviler döneminde, kader meselesinin siyasi etkisi çok fazla hissedilmiştir. Emevilerin cebir ideolojisine karşı gelen isimlerin görüşleri de birbirinin aynı olmamış, çeşitli mezheplerin oluşmasına zemin teşkil etmişlerdir. Hasan el-Basri, Ebu Hanife gibi isimler daha orta yolda yer almış, Cehm b Safvan ve Cad b. Dirhem ile Mabed el-Cüheni ve Ğaylan et-Dımaşki iki ucu temsil etmiştir.
Emevilerin cebr ideolojisi Kur’an’ın benimsediği kader inancıyla uyuşmadığı gibi insanları sadece siyasi yönden değil psikolojik yönden de etkilemiştir. Yaratıcının varlığı karşısında kendini, irade ve gücünü yok sayan bir kader inancı Kur’an’ın, kulun sorumluluğu ve iradesinin bulunduğu görüşüne ters olup inananı, sorumluluktan kaçan tembelliğe sürükleyen bir kişilik haline getirmektedir. Emevi yöneticileri bu cebr anlayışıyla yaptıkları yanlışlık ve haksızlıkları, İlahi iradeye havale ederek bireysel sorumluluktan kurtulma gibi kolay bir yöntemi benimsemişlerdir. 
Özellikle Emeviler döneminden başlayarak yüzyıllardan beri insanlar yanlış ve çelişkili bir kader anlayışına sürüklenmiş ve ne olduğunu tam olarak bilemedikleri kadere boyun eğmişlerdir. Böylece hızırcı, miskin, tembel insanların çoğalmasına sebep olunmuştur. Şunu söyleyebiliriz ki; kader anlaşılması zor bir konudur. Meselenin iyi anlaşılabilmesi için nasslar bütünlük içinde incelenmelidir. Aksi halde Kur’an’a aykırı kader inançları ortaya çıkmakta ve ferd ile toplumun hayatında zararlara yol açmaktadır. Kader denince akla insanın kaçamadığı zorunlu kader gelmemeli, Allah’ın ezeli bilgisi ile olmuş olacak her şeyi yazdığı ama bu yazmanın kula bir zorunluluk yüklemediği anlaşılmalıdır. Bir örnekle ifade etmek gerekirse, güneşin her gün doğacağını biliyoruz; ama o “biz biliyoruz” diye doğmuyor.
Bu başlık görünüşte okuruna çok sıradan gelebilir. Ancak bir 18. yy. âliminin hayat hikayesine ulaşmak için sınırlı kaynaklarımız olduğunu düşündüğümüzde başlık aslında hayli ilginç. Zira 19. yy. öncesinde bir şahsın hayatını incelemek gibi bir amacınız varsa Avrupa’da olduğu gibi günlükler, mektuplar ve şahsi evrak koleksiyonları bulmak çok da kolay değil. Ulaşabileceğiniz kaynaklar daha çok şahsın görevi ile alakalı resmi kayıtlardan öte gitmez.
____________________
(1) Cemalettin Erdemci, “İlk Dönem (Hicri 1. Asır) Kader Tartışmaları Ğaylan ed-Dımaşki-Ömer b. Abdülaziz”, Tezkire Dergisi, sayı 43-44, Nisan/Eylül 2006, s. 198-199.
(2) Hanefi Şahin, “İlk Dönem Kader Tartışmalarında Siyasetin Rolü”, Atatürk Üniversitesi İF Dergisi, sayı 36, Erzurum, 2011, s.49-50.
(3) Bakara, 2/134, 213, 272, 286, Nisa, 4/78, 83, En’am, 6/39...
(4) Bakara, 2/286, Mülk, 67/2.
(5) İbn Mace, Mukaddime, 10.
(6) Müslim, Kader, 1. 
(7) Muhit Mert, “Hz. Peygamber ve Sahabe Döneminde Kader Konusunda yapılan Bazı Diyaloglar”, Diyanet İlmi Dergi, c.33,sayı 4, 1997, s. 62.
(8) İbn Mace, Hudud, 38.
(9) Resul Öztürk, “İslâm Düşüncesinde Kaderci Anlayışın Sosyal ve Kültürel Temelleri”, Kelam Araştırmaları Dergisi, c.9, sayı 1, 2001, s.141.
(10) Müslim, Selam, 32.
(11) Muhit Mert, a.g.m. s.64.
(12) Muhit Mert, a.g.m. s. 67.
(13) Michael Schwarz (Hayfa), “Hasan Basri’nin Kader Risalesi Üzerine Bir İnceleme”, çev. Muhit Mert, Gazi Üniversitesi Çorum İf Dergisi, c.2, sayı:3, 2013, s.124.
(14) Erdemci a.g.m. s. 206.
(15) Schwarz, a.g.m. s. 141.
(16) Julian Obermann, “İslâm’ın İlk Döneminde Politik Teoloji Hasan el-Basri’nin Kader Üzerine Mektubu”, çev. Muhit Mert, Kelam Araştırmaları Dergisi, c.4, Sayı: 2, 2006, s.121.
(17) Erdemci, a.g.m. s. 207.
(18) Şahin, a.g.m. s. 65.
(19) Şahin, a.g.m. s. 67.
(20) Erdemci, a.g.m. s. 215.
(21) İnsan, 76/30.
(22) Öztürk, a.g.m. ss. 147-151.
(23) Abdulhamid Sinanoğlu, “İslâm’ın İlk Siyasallaştırılma Sürecinde ‘Kader’ İnancı”, AÜİFD, c. 43, Sayı: 2, ss. 270-272.
(24) Sinanoğlu, a.g.m. s.272.




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle