AKAİD

Peygamberlerin Sıfatları ve İnsanların Vazifeleri Üzerine Notlar
YAZI BOYUTU :

N. Mehmet SOLMAZ

İlâhî teklifleri tebliğe memur edilen Peygamberler, babaları bir kardeşler gibidirler. Dinleri birdir. Bazı peygamberlerin sadece kavimlerine, bazılarının ise bütün insanlığa gönderilmiş olmaları, tebliğ ettikleri iman esaslarının keyfiyetini değiştirmez. Aralarında hiçbir ayırım yapmaksızın bütün peygamberlere iman etmek farzdır. Peygamberimiz Efendimiz (sav) nübüvvetin önemini veciz bir teşbihle beyan etmiştir. ’Benimle insanların misali bir ateş yakan kimse gibidir. Ateş etrafı aydınlattığı zaman, orada bulunan küçük kelebekler ateşe doğru uçmaya (içine düşmeye) başlar. O kimse, bu kelebekleri ateşe düşmekten korumaya gayret eder. Bazı insanlar ateşe doğru koşarken, ben onları bellerinden yakalayıp ateşten kurtarmaya çalışıyorum.’ İnsanların sırat-i müstakiym üzerinde yürümelerine, akıllarını kullanmalarına, şeytanın güzel gösterdiği şeylerden uzak durmalarına ve hevâlarını ilâh edinmekten kaçınmalarına yardımcı olan peygamberlerin, insanlardan hiçbir ücret talep etmedikleri de muhkem nasslarla haber verilmiştir.

Peygamberlerin Sıfatları ve İnsanların Vazifeleri Üzerine Notlar

ALLAH’ın kulları arasından seçtiği mümtaz insanlara peygamber denir. Bu hakikat muhkem nass ile sabittir: “Onlara bir âyet gelince, ‘Allah’ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız” derler. Allah, Peygamberliği kime vereceğini herkesten iyi bilir. Günahkârların başına, çevirdikleri dolaplar yüzünden, Allah tarafından bir aşağılanma ve şiddetli bir azap gelecektir.” (En’am, 6/124)
Bu âyetin açıklamasında “Kur’ân Yolu” tefsirinde şu ifadelere yer verilmiştir: “Bu âyet, müşriklerin ileri gelenlerinin Peygamber salllallahu aleyhi ve selleme’e karşı kıskançlıklarını dile getirmektedir. “Onlar, hüccet ve deliller bekledikleri için değil, aşırı kıskançlıkları yüzünden inkârda daima ısrarlı olmuşlardır.
Tarihin bütün dönemlerinde ve günümüzde inkârcılık veya bâtıl inançlarda ısrar etmenin temelinde çoğunlukla kıskançlık, gurur ve kibir, yanlış geleneklerin veya telkinlerin etkisine kapılma gibi psikolojik sebepler bulunmaktadır. Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemin peygamberliğini kıskanan Velîd b. Muğire, Ebû Cehil gibi Mekke ileri gelenleri de oğullarının çokluğunu, soylu veya zengin olduklarını gerekçe göstererek kendilerinin yahut kendi kabilelerinden birinin peygamberliğe daha lâyık olduğunu ileri sürmüşlerdir. Âyette bu tür iddialara “Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir” şeklinde cevap verilmiştir. Bu ifade bize Peygamberliğin kesbî (insanın istemesi ve gayret göstermesiyle elde edebileceği) bir makam olmadığını, Allah’ın birine peygamberlik vermesinin sadece O’nun bir lütfu olduğunu göstermektedir. Ancak Allah, mutlak irade ve tasarrufuyla, peygamberliği lütfedeceği kişiyi yüksek ahlâki ve zihni meleklerle donatır.
Buna karşılık kendilerini de peygamberliğe layık görenlerin ruhları isyan, kıskançlık, hile ve desisecilik, gurur ve kibir gibi fenalıklarla kirlenmiş olup buna rağmen Peygamber’i tanımamaya, cürümler işlemeye devam ettikleri için, kibirlerine karşılık aşağılık ve zillete, isyanlarına karşılık da azaba maruz kalacaklardır.”(1)

Peygamberlerin Sıfatları
İstanbul Müftüsü merhum Ömer Nasuhi Bilmen peygamberlerin sıfatları hakkında şunları yazar: “Peygamberler, her türlü güzel sıfatlara sahiptirler. Onlardan her birinin varlığı bir kemâl, bir hidâyet, bir yücelik- maneviyat numunesidir. Bilhassa kendilerinde sıdk, emanet, fetanet, ismet ve şeriatı tebliğ etmek vasıfları da mutlaka mevcuttur. Şöyle ki: Peygamberler sadıktırlar, her hususta doğru sözlüdürler, kendilerinden asla yalan vaki olmaz. Peygamberler emindirler, gerek peygamberlik hususunda ve gerek diğer hususlarda her türlü itimada sahiptirler. Kendilerinde asla hainlik bulunmaz. Peygamberler son derece anlayışlı, akıllı ve kuvvetli görüşe, fevkâlade bir zekâya sahip bulunmuşlardır. Onlarda gaflet, yüksek duygulardan, melekelerden mahrumiyet düşünülemez.
Peygamberler masumdurlar, onlar son derece iffet ve ismet sahibidirler, onlar gizli, âşikâr her türlü günahlardan ve kendi tabiatının adiliğini gösterecek bayağı hallerden tamamen uzaktırlar.
Peygamberler emrolundukları şeriat hükümlerini ümmetlerine olduğu gibi bildirmişlerdir. Şeriat hükümlerinden herhangi birini saklamış veya unutmuş olmaları asla düşünülemez. Öyle birşey peygamberlik şanına yakışmaz, onların peygamber gönderilmelerindeki hikmete, ilahi iradeye uygun düşmez.
Bütün peygamberler, şu yazdığımız beş vasfa tamamen sahip bulunmuşlardır. Çünkü, bu yüksek, iyi özelliklere sahip olmayan kimseler, milletleri aydınlatacak, onlara rehber olacak bir durumda bulunmuş olamazlar. Artık bütün peygamberleri bu şekilde bilip tasdik etmek bizim için yapılması gerekli bir vazifedir.
Peygamberlerin insanları irşad ve ıslah için Hak Teala tarafından memur edilmiş oldukları güzelce düşünülünce, onlara iman etmenin lüzumu, ehemmiyeti kendiliğinden anlaşılmış olur.”(2)

Peygamberlerin Vazifesi
Allah şöyle buyurur: “Nitekim size içinizden bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okur, günahlarından arındırır, size kitabı ve hikmeti öğretir, bilmediğinizi belletir” (Bakara, 2/151)
Kuşkusuz Hz. Muhammed’i peygamber olarak göndermesi, Allah’ın (cc) insanlara verdiği nimetlerin başta gelenlerindendir. Bu âyette, Allah’ın rahmet ve inâyetini hak etmenin yolları da gösterilmiş bulunmaktadır.
Buna göre Hz. Peygamber’in risaletini tanıdıktan sonra, onun tebliğ ettiği âyetlerden ilham alarak ruhumuzu arındırıp ahlâkımızı güzelleştirirsek, Hz. Peygamber’in öğrettiği şekilde kitabı yani Kur’ân’ı ve hikmeti özümseyip kavrar, bilmeyip de öğrenmemiz gereken daha başka şeyleri de öğrenerek ilim ve irfanda gelişirsek Allah’ın nimetlerine liyakat kazanmış oluruz.(3)
Allah, peygamberlerin vazifesi konunda bir âyette de şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah mü’minlere büyük bir lütufda bulundu: Zira daha önce apaçık bir sapkınlık içindeyken, onlara âyetlerini okuyan, onları günahlarından temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten kendi içlerinden bir peygamber gönderdi.” (Al-i İmran 3/164)
Bu âyetin açıklamasında şöyle denir: “Yüce Alllah’ın insanlık tarihi boyunca onların içinden peygamber seçip göndermesi, insanlara lutfetmiş olduğu en büyük nimetlerden biridir.
Çünkü peygamberler insanlığa daima yol gösterici olmuşlar, onların maddî ve daha ziyade manevî alanda kalkınmalarını ve ilerlemelerini sağlamıştır. Her peygamber insanlığa yeni ufuklar açmış, yenilikler ve kendisine inananların insanca yaşamaları için onlara doğru yolu göstermiştir.
Peygamberlerin sonuncusu, bütün insanlık için bir müjdeci, bir uyarıcı ve alemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir. (bak, Enbiya, 21/107)
Onu peygamber olarak göndermesi, yüce Alllah’ın tarih olarak ilk müslümanlara, evrensel olarak da bütün insanlığa verdiği nimetlerin en büyüğüdür.
İslâm’dan önce Araplar Cahiliye dönemi denilen karanlık bir dönem yaşadılar. Bu dönemde insanlar maddi bakımından geri kaldıkları gibi bilgi ve ahlâk bakımından da geri idiler.
Cahiliyye geleneklerine uyarak Allah’a ortak koşuyorlar, putlara tapıyorlar, birbirlerini öldürüyorlardı.
Onları bu gerilikten kurtaran peygamber sallallahü aleyhi ve sellem olmuştur. O insanlara bir yandan Kur’ânı, diğer yandan da hikmeti yani dini konularla ilgili en doğru bilgileri ve genellikle sünnet diye ifade edilen en güzel davranış biçimlerini öğretti.
Allah’ın gerek kendisine vahyettiği gerekse evrende yerleştirdiği âyetlerini okuyup açıklayarak insanları bilmedikleri konularda aydınlattı ve aydınlatmanın yollarını açtı.
Böylece müslümanları, bilgi ve erdemlerle donatarak onların başarıdan başarıya koşmalarını sağladı Müslümanlar peygamberin açtığı bu aydınlık yolda ilerleyerek, sonraki yüzyıllarda dini ve dünyevî ilimlerde ve bunların uygulamaya geçirilmesinde insanlığa örnek ve önder bir konuma yükseldiler.
Kısaca peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, getirdiği kitap ve hikmet sayesinde geri kalmış bir toplumu eğiterek kısa bir sürede lider ve örnek durumuna getirdi. Müslümanların bu günkü geri kalmışlıkları hiç şüphesiz kitap ve hikmeti ihmalleri yüzündendir.”(4)

Peygamberler Müjdeci ve Uyarıcıdır
Peygamberler, Allah’ın emirlerini yapanlara dünyevî, uhrevî müjdeler verirler. Peygamberler, Allah’ın emirlerini ve yasaklarını kabul etmeyip inanmayanları, dünyevî ve uhrevi cezalarla uyarırlar.
Allah şöyle buyurur: “Biz peygamberleri yalnızca müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. İman edip güzel işler yaparak kendilerini düzeltenlere ne korku vardır ne de keder. Âyetlerimizi yalanlamaya kalkışanlar ise, yoldan çıkmaları yüzünden azap çekeceklerdir.” (En’am, 6/48, 49)
Bütün pegamberler insanları sevindirecek şeyleri haber verip müjdelemek ve zarar verecek şeyleri haber verip korkutmak ve sakındırmak; itaatların sevabını, günahları ve günahların cezasını haber vermek ve tebliğ etmek için gönderilmiştir.(5)
Kur’ân Yolu tefsirinde konu ile şunlar yazılır: “Peygamberler yalnız ‘müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderilmiş olup onlara samimiyetle kulak vererek’ iman eden ve böylece halini düzelten, yani gerek kendilerini gerekse başkalarını ıslah edenlere artık korku kalmayacaktır. “onlar üzüntü de çekmeyecektir.”
Çünkü gerçek anlamda güven de sevinç ve mutluluk da Allah yolundadır. Âhirette böyle olacağı gibi, bazı maddi ve geçici sıkıntılara rağmen dünyada da müminler inanmanın, ibadet ve faziletin verdiği sükûn ve güvenle huzur bulurlar. Bu sebeple Allah’ın azabı ancak “zalim toplumu” kapsayacaktır.
Dünyadaki her hangi bir musibet müminleri de etkilese bile, onların âhiretteki hayatları imanlarının ve iyi amellerinin kazandıracağı mutluluk ve nimetlerle bezenecektir.
Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar, bu surette O’nun merhamet ve kereminden yararlanma imkânını reddedenler, işledikleri fısku fücür yüzünden azaba çaptırılacaklardır.” (k. yolu, 2/406)
*
İnsanın Vazifesi
İnsanın asıl vazifesi, peygamberi kabul edip bildirdiği ilahı vazifeleri yapmak, bildirdiği ilâhî yasaklardan kaçınmaktır.
İnsan bu aslî vazifesini yaptığı zaman insan olarak yaşar. İnsan olma onuruna sahip olur. Dünyada ve âhirette rahat eder, ebedî saadete kavuşur. Cennete girer.

Peygamberlerin Yaptığı Her İş Salih Bir Ameldir
Allah’ın her emri salih bir ameldir. Dolayısı ile peygamberlerin inanılması ve yapılmasıni tebliğ ettikleri her iş ve amel salih ameldir.
Allah’ın yasak ettiği her şey de salih olmayan, haram olan bir şeydir. İnsanlar bunları işledikçe günah bataklığına batarlar.
Peygamberler, Allah’ın yasak ettiği her şeyi yasak olarak bildirirler, inananların bunlardan sakınmalarını haber verirler. Kendileri de asla bunları yapmazlar. Peygamberler salih amelin zıddı olan hiç bir kötülüğü yapmazlar. Çünkü Allah onları kötülük yapmaktan korumuştur, masumdurlar.
Allah bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: “Biz onları, emrimizle insanlara doğru yolu gösteren önderler yaptık. Onlara, hayırlı işler yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekatı vermeyi emrettik. Onlar yalnız bize kulluk ediyorlardı.” (Enbiya, 21/72-73)
Peygambeler
Allah, En’am suresinin üç âyetinde on yedi peygamberin isimlerini ve güzel hallerini bildirir.
Âyetlerin meali şöyledir: “Biz ona İshak ile Yakup’u bağışladık; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce Nuh’u ve O’nun soyundan Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Mûsâ ve Hârun’u da doğru yola iletmiştik. İşte iyilik eden ve işini güzel yapanları Biz böyle mükafatlandırırız.” O’na diye bahsedilen peygamber, İbrahim aleyhisselamdır.
*
“Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas’ı da doğru yola ilettik. Onların hepsi salihlerdendi.”
*
“İsmail, Elyasa, Yunus ve Lut’u da doğru yola ilettik. Onların hepsini diğer insanlara üstün kıldık” (En’am, 6/84-86)
Âyetlerde bildirilen peyamberlerin nitelikleri şöyledir:
Hepsi doğru yoldadır.
Hepsi iyidir.
Hepsi diğer insanlardan üstündür.
Doğru olan iyidir, diğer insanlardan üstündür.
İyi olan doğru ve diğer insanlardan üstündür.
Üstün olan doğru ve iyidir.
Bir âyette belirtilen bir peygamberin niteliği diğer peygamberlerde de mevcuttur. Bunlar Sıdk, Emanet, Fetanet, Ismet ve Tebliğ sıfatlarıdır.
Bu üç âyette bildirilmeyen Hud, Sâlih ve Şuayb peygamberler, Nuh ve Lut peygamberlerin kavimleri gibi, kavimleri helak olan peygamberdir. Bu peyamberlerin kavimlerini imana daveti ve kavimlerinin de küfürde, şirkde ve ısyanda ısrar etmeleri Araf, Hud ve Şuara surelerinde açıklanır.
Zülkifl peyamber şu âyette bildirilir:“İsmail’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de an. Hepsi hayırlı seçkinlerdendir.” (Sad, 38/48)
İdris peygamber Meryem suresinde şöyle bildirilir. ‘Kitapta İdris’i de an. Şüphesiz O, çok doğru bir peygamberdi” (Meryem, 19/56)
Adem atamız İnsanlığın atasıdır. İlk insandır. İlk peygamberdir. Kur’ân’ın muhtelif surelerinde adı geçer. (Bakara 2/30-37, Araf 7/11-23 âyetlerine bakılabilir.)
İsimlerini yazmadığımız iki peyamber kaldı. Biri; peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, diğeri de peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin atası olan İbrahim aleyhisselamdır.
İbrahim aleyhisselam hakkında iki âyet meali ve bir kıssa veriyoruz: “Biz İbrahim’e dünyada iyilik ve güzellik verdik, elbette o âhirette de salihler arasında olacaktır.” (Nahl, 16/122)
*
“Yalnız Allah’a kulluk ederek, bütün benliğiyle yüzünü O’na dönen ve tek Allah’a inanarak hiçbir zaman ona ortak koşmayan İbrahim’in dinine uyandan daha güzel bir inanç sahibi kim var? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.” (Nisa, 4/125)
*
Kıssa olayı Şuara suresinde şöyle anlatılır:“Onlara İbrahim’in kıssasını da anlat!Hani o, babasına ve kavmine: ‘Sizler, nelere tapıyorsunuz?’ demişti.Onlar da: ‘Bir takım putlara tapıyoruz, onlara tapmaya da devam edeceğiz’ demişlerdi. İbrahim: ‘Peki, ama’ dedi. ‘Siz, kendilerine dua ettiğinizde, onlar sizi duyuyor mu?’‘Yahut size fayda, ya da zarar verebiliyorlar mı?’Onlar: ‘Hayır! Ama biz atalarımızın da böyle yaptığını gördük’ demişlerdi.İbrahim’de şöyle dedi: “Sizin ve geçmiş atalarınızın nelere taptığını biraz olsun düşünmüyor musunuz?”“Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak alemlerin Rabbi olan Allah dostumdur.”
İbrahim aleyhisselam Rabbi olan Allah’ı şöyle tanıtır:
“Beni yaratan ve bana doğruyu gösteren O’dur.”
“Beni yedirip içiren O’dur.”
“Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.”
“Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur.”
“Hesap gününde hatalarımı bağışlayacağını umduğum da yine O’dur.”
İbrahim aleyhisselam Rabbi olan Allaha şöyle dua eder:
“Rabbim! Bana hikmet ver ve beni salih kullarının arasına kat!”
“Bana gelecek nesiller arasında hayırla anılmayı nasip eyle!”
“Beni Nâim cennetinin varislerinden kıl.”
“Babamı da bağışla, çünkü o yolunu şaşırmışlar arasındadır.”
“İnsanların diriltileceği günde beni rezil etme!”
“O gün malın da, evladın da faydası olmayacak.”
“Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gidenlere faydası olacak.” (Şuara, 26/69-89)

Son Peygamber
Son Pegamber Hakkında İbrahim Aleyhisselam İle Oğlu İsmail Aleyhisselam’ın duası
Allah şöyle buyurur:“Hani İbrahim ve İsmail Kâbe’nin temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: Ey Rabbimiz’ yaptığımız bu hizmeti kabul et! Çünkü herşeyi duyan, her şeyi gerçek mahiyetiyle bilen elbette sensin.”
*
“Rabbimiz! İkimizi de yalnız Sana boyun eğenlerden eyle!Soyumuzdan da sana boyun eğecek bir ümmet çıkar!Bize ibadet yer ve usullerimizi göster ve tövbemizi kabul buyur! Çünkü tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet eden sadece Sensin!” (Bakara, 2/127-128)
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurur:“Ben; dedem İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın muştusu ve anamın rüyasıyım.”(7)
Allah şöyle buyurur:“Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir. Fakat O, Allah’ın elçisidir ve bütün peygamberlerin sonuncusudur. Allah ise herşeyi hakkıyla bilmektedir.” (Ahzab, 33/40)
Son peygamber; peygamberimiz Muhammed sallallahü aleyhi vesellem hakkında da üç âyet meali veriyoruz:
1- “Şüphesiz ki sen pek büyük bir ahlâka sahipsin” (Kalem, 68/4)
Mekke müşrikleri şair, kâhin ve sihirbazların cinlerden bilgi ve ilham aldıklarına inanırlardı. Hz. Peygamber’in de onlar gibi cinlerin etkisi altına girdiğine ve söylediklerinin onlara cinler tarafından telkin edildiğine inandıkları için ona şair, kâhin, sihirbaz ve mecnun diyorlardı.
Bu sebeple Allah Teâlâ kaleme ve kalem ehlinin yazdığı satırlara yemin ederek O’nun, iddia edildiği gibi mecnun olmadığını, aksine Allah’ın lütfuna, yani peygamberlik gibi bir şerefe erdiğini ifade buyurdu.
Hz. Peygamber’e verilen “bitip tükenmeyen ödül”, dünyada Peygamberlik görevini yerine getirirken her türlü engellere karşı yanında bulunduğu Allah’ın yardımı, âhirette ise Allah’ın ona lütfedeceği müstesna mukâfatlardır.
4. Âyetteki “üstün ahlâk” ise Hz. Peygamber’in sahip olduğu Kur’ân ahlâkıdır. Nitekim Hz. Aişe bir soru münasebetiyle Hz. Peygamber’in ahlâkının Kur’ân ahlâkı olduğunu belirtmiş, ‘kendisi de “güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini” ifade buyurmuşlardır
Bu açıklamalar, Hz. Peygamber’in, müşriklerin iddia ettiği gibi mecnun değil, aksine Allah’ın lütfuna mazhar olmuş yüksek bir şahsiyete ve üstün bir ahlâka sahip, her yönüyle mükemmel, insanlık için örnek bir önder ve güvenilir bir rehber olduğunu gösterir. (8)
İnsanları hidâyete götürebilmek için katlandığı bütün eziyetler yüksek bir ahlâk üzere olduğundandır. Aksi takdirde, zayıf ahlâklı olan bir insan bunlara tahammül edemez.
Delilik ithamları tamamen mesnetsiz bir yalandır, çünkü yüksek ahlâk ve delilik bir arada bulunamaz. Deli, aklî dengesini kaybetmiş kimsedir. Öte yandan, bir kimsede bulunan yüksek ahlâk, o kişinin sağlam bir akıl ve fıtrata sahip olduğunun ve zihni dengesinin gâyet yerinde olduğunun delilidir.
Rasulüllah’ın ahlâkî meziyetlerinin Mekke’liler tarafından çok iyi bilindiği malum. Aslında buna işaret etmek yeter. Mekke’de bulunan her akıl sahibi insan Peygamber (s.a) gibi yüksek ahlâk sahibi bir kimseye mecnun demenin ne kadar hayasızlık olduğunu düşünmek zorunda kalacaktır. Muhalif olmanın şiddetinden muhakemelerini kaybederek Hz. Muhammed (s.a) gibi bir insanı öyle şeylerle itham ediyorlardı ki, bunu hiçbir akıl sahibi düşünemezdi bile. Enteresandır, bugün de kendini araştırmacı ve ilim adamı sanan bazı kimseler Peygamber (s.a) için saralı ve cinli ithamlarında bulunmaktalar.
Kur’ân-ı Kerim dünyada her yerde kolayca elde edilebilir. Öte yandan Rasulüllah’ın sireti, hayatı da en ince ayrıntısına kadar yazılı olarak her yerde mevcuttur. Herkes inceleyebilir, Kur’ân gibi emsali olmayan bir kitabı getiren ve yüksek ahlâka sahip olan Hz. Muhammed’i akıl hastalığı ile itham eden kişi ancak O’na muhâlefetinin şiddetinden yapar bunu. Aklını ve muhakeme gücünü kaybetmiş bir insan O’na karşı bu tür iddialarda bulunabilir.
Allah Rasulü’nün ahlâkını en güzel şekilde Hz. Aişe’nin şu sözü tarif etmektedir. “Onun ahlâkı Kur’ân idi.” Bunun anlamı şudur: Rasulullah (s.a) yalnızca Kur’ânî talimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış, o talimatları kendi zatında da tatbik ederek buna örnek olmuştur.
Eğer Kur’ân birşeyin yapılması için emir vermişse onu ilk önce kendi nefsinde uygulamış ve eğer bir şeyden menetmişse gene en fazla kendisi o şeyden sakınmıştır. Kur’ân’ın fazilet olarak saydığı sıfatlarla muttasıf, kötü saydığı sıfatlardan da kendini uzak tutan idi.
Başka bir rivâyette gene, Hz. Aişe (r.anha) şöyle anlatıyor: “O hiçbir zaman kendi hizmetinde bulunan birisini dövmemiş, hiçbir zaman bir kadına el kaldırmamıştır. Allah için cihaddan başka hiçbir yerde hiçbir zaman kimseye eliyle dahi vurmamıştır. Kendisi için kimseden intikam almamıştır. Fakat eğer bir kimse Allah’ın koymuş olduğu hudutları aşmışsa o zaman sadece Allah’ın rızası için ondan intikam almıştır.
İki yoldan kolay olanı seçmek onun sünnetiydi. Ne var ki, kolay olan günah ise müstesna, o zaman ondan en uzak kalan O olurdu.”
Hz. Enes (r.s) diyor ki: “Ben Allah Rasulü’nün on sene kadar hizmetinde bulundum. Hiçbir zaman öf dememiş, hiçbir zaman bana bunu niye yaptın, bunu niye yapmadın dememiştir.” (Buhari ve Müslim).(9)
*
2- “Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok anan kimseler için, Allah’ın elçisinde size güzel bir örnek vardır. (Ahzab, 33/21)
Cenab-ı Hak, elçisini Müslümanlara örnek göstermiştir. Çünkü o, en sıkıntılı anında bile görevini aksatmamıştır. Allah’tan umudunu kesmemiştir. Yalnız Hendek Savaşı’nda değil, Hicret esnasında, Bedir’de, Uhud’da ve sıkıntılı her ortamda hiçbir zaman korkaklık ve gevşeklik göstermemiştir. Daima ashabının önünde, onları Allah’a itaate teşvik etmiş; teşvik ettiği her konuda, mutlaka kendisi daha fazlasını yapmıştır.
Tüm saldırılar, öncelikle kendisine yönelik olmasına rağmen o, hiçbir zaman geri planda durmayı düşünmemiştir. Hep ön planda bulunmuştur. Hendek kazarken o da diğer insanlar gibi payına düştüğü kadar hendeği bizzat kendisi kazmış, sırtında toprak taşımış, taş taşımış, açlık ve darlık sıkıntılarını arkadaşlarıyla birlikte göğüslemiş ve soğuk gecelerde nöbet tutmuştur.(10)
Hz. Peygamber salllallahü aleyhi ve sellem başkalarına emrettiği her iş ve yüke başkaları ile birlikte katlandı. Hatta onlardan daha fazlasını yaptı.. O, diğer müminlerle birlikte hendeği kazan, açlık ve diğer zorluklara göğüs gerenlerin yanında ve içinde idi. O kuşatma sırasında savaş alanından bir an bile ayrılmadı ve bir adım bile geri çekilmedi.
Beni Kurayza’nın ihanetinden sonra, diğer müslüman aileler gibi onun ailesi de tehlike ile karşı karşıya kalmıştı. O kendisi ve ailesi için özel koruma tedbirleri almamıştı. O, başkalarından istediği fedâkârlıkların en büyüğünü ortaya koyabilmek için savaş alanında daima en ön safta yer alıyordu. O halde, Ona tabi olduğunu söyleyen herkes, bu önderin ortaya koyduğu örnek davranışa da tâbî olmalıydı.
Müslümanların hayatlarının her yönünde Allah Rasulü’nü bir örnek model kabul etmelerini ve kişilik ile karakterlerini bu modele göre şekillendirmeleri gerektirir. Hz. Peygamber’in (s.a.v) hayatı Allah’tan gafil olan kimse için değil, bilakis Allah’ı sadece zaman zaman değil devamlı ve çok anan kimseler için bir örnek modeldir.
Aynı şekilde onun hayatı, Allah’tan ümidi kesen ve kıyametin kopacağına inanmayan kimseler için değil, bilakis Allah’ın rahmet ve lütfundan ümitli olan ve akıbetinin, bu dünyada iken kişilik ve davranışlarının ne derece Allah Rasulü’nün kişilik ve davranışlarına benzediği hükmüne bağlı olacağı bir Hüküm Günü’nün geleceğinden emin olan kimseler için örnektir.”(11)
İnsanlar dünyada amaçlarına ulaşabilmek için uygun örnek ve rehberler edinirler. Bunların yolllarını izleyerek , tavsiyelerine uyarak hareket edip istediklerini elde etmeye çalışırlar,
Allah’a iman edip onun rızasını isteyen, âhirette lütfedeceği emsalsiz nimetlere mazhar olmayı uman ve daima Allah sevgisiyle yaşamak isteyen insanlar için eşi bulunmaz örnek, Allah’ın sevgili kulu, elçisi, şahidi, müjdecisi, davetcisi, ışığı olan Muhammed Mustafa’dır.
Onun örnekliği yalnızca Hendek Savaşı’ndaki davranışlarında değil, müminlerin bütün hayatlarında geçerlidir.
İlgili kaynaklarda onun yaptıklarını yapmanın, izinden gitmenin hükmü üzerinde durulmuş, ortaya üç görüş çıkmıştır:
1- Onu örnek almak farzdır. Aksine bir delil bulunmadıkça her yaptığı yapılmalıdır.
2- Onun örnekliği aksine bir delil bulunmadıkça her yaptığı mütehaptır. tavsiye edilimiştir.
3- Dini konularda birincisi doğru, dünya işlerinde ikincisi doğrudur.(12)
*
3- “Biz seni alemlere yalnız rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 21/107)
Allah’ın insanlar içerisinden seçkin birisini ayırıp, onlara elçi göndermesi; O’nun da Allah’tan aldığı vahiy ile onları cehâletin karanlıklarından çıkarıp İslâm’ın nuru ile aydınlatması, numune-i imtisal vasıf yaşayışla kavmine örnek olması Allah’ın büyük bir lütfudur.
Önceki peygamberlere indirilen vahyin/kitapların asıl nushalarının kaybedilip insanların çok sonradan yazdıkları, çoğuda tahrifata uğramış kitaplardan sonra Hz. Muhammed’in Kur’ân ile birlikte gönderilmesi, insanlar, cinler ve bütün canlılar için Allah’ın sırf rahmetidir.(13)
Hz. Muhammed bütün insalığa gönderilmiş bir peygamber, dolayısıyla âlemlere rahmettir. Onun getirdiği Kur’ân çağlar üstü, evrensel bir kitaptır.
Soy sop, ırk veya kültürel çevre farkı gözetmeksizin bütün insanlığa hitap etmekte, herkese doğru yolu göstermektedir.
Akıl ve sağ duyuya hitap edip insanları birlik, beraberlik, kardeşlik, adalet, eşitlik ve yardımlaşmaya çağırmaktadır.
Âlemlere rahmet olmasının bir sonucu olarak birbirlerini, hayvanları, bitkileri sevmeyi ekolojik dengeyi korumayı tavsiye etmiştir.
İnsanlara kurtuluş ve mutluluğa erme yollarını öğreten yine O’dur.
O’nun vasıtasıyla insanlar dünya ve âhiret hayatı bakımından bir çok iyilik elde etme imkânını bulmuşlardır.
O geldiği zaman insanlık onuru çiğneniyor, insanlar tanrı diye elleriyle yaptıkları putlara tapıyor, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı.
Yüce Allah, insanları bu bâtıl inançların baskısından kurtarmak, onları düşüncede, inançta ve toplumsal hayatta özgürlüğe kavuşturmak amacıyla Hz. Peygamber’i göndermiştir.
O getirdiği dinî ve ahlâkî prensipler sebebiyle insanlık için bir rahmet olmuştur. Nitekim kendisi de bir hadisinde, ”Ben bir rahmet ve hidâyet rehberiyim” buyurmuş. Müşriklere beddua etmesini teklif edenlere, “ Ben lânetçi olarak değil, âlemlere rahmet olarak gönderildim” cevabını vermiştir.(14)
Peygamber’in yeryüzüne Allah’ın bir rahmet ve bereket olarak gönderildiği anlamına gelir. Çünkü O dünyayı gafletten uyandırmış, Hakla bâtılı ayıran gerçek bilgiyi getirmiş ve tüm dünyayı kurtuluş ve azaptan her ikisiyle de uyarmıştır.
Burada Mekke müşriklerinin peygamberi bir belâ ve felâket olarak kabul etmekle yanılgıya düştüklerini bilrmek için gelmiştir. Onlar “Bu adam aramıza ayrılık tohumları ekti, yakın akrabaları birbirinden ayırdı” diyorlardı. Cevap olarak onlara şöyle deniliyor:
“Ey akılsızlar! O’nun size bir belâ olarak geldiğini düşünmekle yanılgıya düşüyorsunuz. Aslında o size Allah’tan bir rahmet ve bereket olarak gelmştir”(15)

Peygamberle Beraber Olmanın Şartı
“Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem’in bir sohbetinde Sevban radiyallahü anhü, Habibullâh’a pek derin ve dalgın bir surette bakıyordu. Gâyet de ızdıraplı bir hâli vardı. Öyle ki onun bu hali, Âlemlerin Efendisi’nin dikkatini çekti. Merhametle sordu:
“Ya Sevban! Nedir bu hâlin?”
Hz. Sevban bu iltifat ile muhabbet çağlayanı hâline gelen sevdalı gönlü ile şöyle dedi:
“Anam-babam, bu canım sana feda olsu ya Rasûlallah! Senin hasretin beni öyle yakıp kavurmaktadır ki, nurundan ayrı geçirdiğim her an bana ayrı bir hicran olmaktadır. Dünyada böyle olunca âhirette hâlim nice olur diye dertleniyorum.
Orada siz peygamberlerle beraber olacaksınız. Benim ise, ne olacağım ve nerede bulunacağım belli değil. Üstelik giremezsem, sizi görmekten tamamen mahrum kalacağım! Bu hâl beni yakıp kavuruyor ey Allah’ın Rasûlü!”(16)
Âyet indi, müjdeyi verdi: “Kim, Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.” (Nisa, 4/69)
Kıyamete kadar gelecek olan iman ehlinin yanık gönüllerine sürür dolu bir müjdeye sebep olduğu için Sevban hazretlerine selam ve rahmetler...

Âyette Bidirilenler:
Nebiler: Allah’ın insanlar arasından vahiy gönderdiği peygamberler.
Sıddîk: Doğru ve adil olan kimsedir. Her zaman doğruluk ve hak üzere olan, bütün işlerinde hakkı koruyan ve doğru olan, tüm kalbiyle her zaman hakkın ve adaletin yanında yer alan, hiçbir zayıflık göstermeksizin tüm haksızlıklara karşı çıkan kimsedir.
Sıddîk olan kimse o denli temiz ve bencillkten uzaktır ki, sadece dostları değil, düşmanları bile ondan tarafsızlık ve adalet beklerler.
Şehit: Sözlük anlamı, bir şeye şahitlik yapan “tanık” demektir.
Hayatının her anında Allah’ın emirlerini uygulayarak imana şahitlik (tanıklık) eden kişiye de şehit denir.
Allah yolunda öldürülen kişiye de şehit denir.
Çünkü o, Allah için isteyerek ölümü seçer. Doğru olduğuna inandığı şey için hayatını feda etmesi, imanındaki ihlâsın bir göstergesidir.
Sâlih, ise inancında, niyetinde sözlerinde ve hareketlerinde doğru olan ve hayatının her yönünde doğruluğu benimsyen kimsedir.
Eğer bir kimsenin feraseti tamamen yok olmamışsa, kötü kimselerle arkadaşlık etmenin bu dünyada bile zararlı olduğunu ve âhirette ise, onları aynı akıbetin beklediğini farkedecektir. Bu nedenle iyi kimseler bu dünyada sürekli doğrularla birlikte olmak için dua ederler. Şüphesiz bu dünyada böyle kimselerle arkadaşlık eden kişi âhirette de onlarla beraber olacaktır.(17)
Arkadaşlığa layık en güzel insanlar bunlardır. Dünyada da âhirette de bu gibi arkadaşlar edinmeye ve onlara yakın olmaya çalışmak aslî vazifelerimizdendir. Onların siyretine, yaşayışına bakmak, onlardan aldığımız ölçülerle Allah’a ve peygamberine itaatimizi kavuştuğumuz her geçen gün artırmak, dünyada Müslümanca yaşamanın esası olduğu gibi, âhiret aleminde de onlarla beraber olmanın şartıdır.
Merhum prof. Dr. Zeki Duman konu ile ilgili şunları yazar:
“Allah’a ve elçisine itaat etmek, Onun rızası için gerektiğinde malını, canını ve her şeyini feda etmek, mümin için hem dünyasında hem de âhiretinde en iyi sonuçları kazandırır. Özellikle âhirette nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihler gibi, müminlerin en faziletlileriyle birlikte, onlara eş ve arkadaş olarak bulunma şerefini kazandırır.”(18)
Âyet-i kerime de insan için dört ulvî makam vardır. Bunlar nebilerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihların makamlarıdır.
Nebilerin ve şehidlerin makamı istemekle, çalışmakla elde edilemez, Yazımızın başında anlattık.
Nebileri, Allah kulları arasından seçer, gönderir.
Şehidlikte çalışmakla elde edilemez. Şehitlik istenmekle şehit olunmaz. Şehit olmak nasip meselesidir. Allah nasib ederse şehit olunur.
Allah’ın kılıcı ünvanına sahip olan Halid bin Velid hazretleri, Mülüman olduğu andan itibaren ömrü boyunca Allah yolunda cihad etti, savaştı. Ölüm döşeğinde öldü. Son sözleri şöyledir:
“Şimdiye kadar yüze yakın savaşlarda bulundum. Bedenimde ok, kılıç, mızrak yarasından boş kalan yer yoktur. Ne yazık ki, ben yatağımda rahat can veriyorum.
Peygamberlik Allah vergisi olduğu gibi, şehitlik de Allah vergisidir.
Şehit olacağım niyeti ile Allah için savaşır, şehit olmazsa Allah yolunda savaşmanın sevabını alır, salihler arasına katılır. Çünkü sıddıkînden ve salihînden olmak insanların Allah yolunda çalışmasına, ihlâs ve samimiyetine, doğru sözlülüğüne, haramdan sakınıp helale sarılmasına, cânı gönülden İslâm için gayretine bağlıdır.
Allah, sıddıklar’a, şehitlere ve salihhlere âhirette bildirdiği üzere nimetler, cennetler ve makamlar hazırlamıştır.
Allah’ın (cc); sıddîk, şehit ve salih kullarının dışında Kur’ân-ı Kerim’de meth-ü senâ ettiği kulları da vardır. Onlar da dünya hayatında Allah’ın rızasını kazanacak şekilde yaşamışlar, ebedî saadeti ve cennet hayatını Allah’ın rahmet ve lütfu ile elde etmişlerdir.
Allah, bu bahtiyar insanları Kur’ân-ı kerimde şu isimlerle anar: Ebrâr, muhsinîn, mukarrabûn, mücahidîn, sabirîn, kanitîn, münfikîn, müsteğfirin, taibîn, abidîn hamidîn rakıîn, Sacidîn, el’âmirûne bilma’rufu vennâhûne anilmünkeri, elhafizûne lihududillah, haşiîn, mütesaddıkîn, saimîn hafızîne fürücehüm, zakirîn, müflihîn
Bunlar salih amel sahibi olarak İslâm’ın temel esaslarını temsilen isimlendirilmiştir. Hepsi salih amel sahibidir. Hepsi Allah’ın rızası için yaşamışlar ve çalışmışlardır.
Hepsi şeytana açılan kapıları kapamışlar, benliği, hırsı dünyevî arzuları bir tarafa atmışlar. Hak kapısının kulu, kölesi olmuşlardır.
Mevlana bunlar adına şöyle der:
“Bu canım var oldukça, ben Kur’ân’ın kölesiyim,
Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum,
Benden başka bir sözü nakledenler olursa,
Hem o sözü söyleyenden hem o sözden uzağım...”
Hepsi böyle söylemiştir. Her salih amel sahibinin inancı, yolu ve yordamı budur.Peygamberle beraber olmanın şartı salih amel sahibi olmaktır.
___________________
(1) Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, 2/465, Diyanet Yayını, Ank.
(2) Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, Sh: 36, Milli Gazete Yayını, İst.
(3) Kur’ân Yolu, 1/237
(4) Kur’ân Yolu, 1/710
(5) M. Hamdi Yazır, , Hak Dini Kur’ân Dili, 3/429, Zaman Yayını, İst.
(6) Kur’ân Yolu, 2/406
(7) Dr. İsmail Lütfi Çakan-N. Mehmed Solmaz, Kur’aı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, 17-19, Ensar Neşriyat, 1983, İst.
(8) Kur’ân Yolu 5/429
(9) Mevdudi, Tefhimülkur’an, 6/432, Yeni Şafak Yayını, İst.
(10) Prof. Dr. Zeki Duman, Beyanülhak, 3/309, Fecr Yayını, Ank.
(11) Tefhimülkur’an, 4/401
(12) Kur’ân Yolu, 3/377
(13) Beyanülhak, 2/368
(14) Kur’ân Yolu, 3/705
(15) Tefhimülkur’an, 3/336, 16-
(16) Prof. Dr. Ömer Çelik, Kur’ân-ı Kerim Meali ve Tefsiri, 1/608, Erkam Yayını, İst.
(17) Tefhimülkur’ân, 1/378
(18) Beyanülhak, 3/250




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle