Dinde Tefrikacılık Müşrikliğe Giden Yolun Başıdır
Mü'min insan; dini, imanı bütün olan insandır. Yani Allah'ın dinini parçalamayan ve Allah'ın dininden ayrılmayan insandır. Dinde tefrikanın büyük felâketleri beraberinde getireceği muhkem nass ile haber verilmiştir: "Allah'a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O'na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip şiî, şiî/grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir hizip/grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir." Er Rum Sûresi/ 31-32) Bu âyet-i kerime'de emir, nehiy ve haber var. Bu âyet-i kerime dinin bütünlüğüne kasdedip dini parçalamaktan, dinin bir parçasını dinin bütününe karşı rakip hale getirmekten menediyor.
Mustafa YUSUFOĞLU
10.04.2019 11:50
89 okunma
Paylaş
ALLAH'a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O'na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip şiî, şiî/grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir hizip/grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir."(1)
Mü'min insan; dini, imanı bütün olan insandır. Yani Allah'ın dinini parçalamayan ve Allah'ın dininden ayrılmayan insandır. Allahû Teâla'ya iman etmiş olanlar için en büyük tehlike, şirk ve müşrikliktir. Allah'a olan imanlarını muhafaza etmeyenler, Allah ile birlikte bir takım yedek ilahlar bulmaya çalışanlar, müşrikleşmeye mahkûmdurlar.
Kur'an bizden önce iman, sonra amel istiyor. Bu âyet-i kerime diyor ki; sadece Rabbimize yönelik bir hayat yaşayın. Ona karşı takva sahibi olun. Hayatınızı Allah için yaşayın. Namazınızı ikâme edin. Namazı ayağa kaldırın. Hayatınıza hâkim bir namaz kılın. Namazınıza özdeş bir hayat yaşayın. Ekonominize, mala bakışınıza, siyasetinize, gecenize gündüzünüze, aile hayatınıza namaz hâkim olsun. Öyle bir namaz kılın ki bu namaz Allah'tan mesaj alma makamı olsun. Öyle bir namaz kılın ki bu hayatınızın Allah'a raporunu sunmanız olsun. Öyle bir namaz kılın ki bu namaz size fakir fukaranın hakkını gözetmeyi emretsin. Öyle bir namaz kılın ki bu namaz sizi zulme götürmesin. Öyle bir namaz kılın ki bu namaz ırz ve namuslarınızı korusun. Böyle bir namaz ki bu namaz sizi Allah'a ve insanlara verdiğiniz sözlerinizde durmaya götürsün.
Siz mü'minsiniz sakın müşriklerden olmayın. Ki onlar dinlerini fırka fırka yapıp, şia şia/ grup grup oldular. Ve her bireri, her bir grup, her bir fırka, kendilerinde olanlarla sevinmekte, övünmekte, şımarmakta ve böbürlenmektedir. Dini parçalamışlar, kitabı parçalamışlar, hayatı parçalamışlar. Her bireri dinin, kitabın bir bölümüne sarılıp bayraklaştırmış. Her bireri kendilerince dinden, kitaptan hoşuna giden bir parçayı bayraklaştırıp din haline getirmiş ve her bireri de kendi hayatından mutmain olmuş. Her bireri kendisinin mutlak doğruluğuna ve karşısındakinin yanlışta olduğuna kanaat getirmiş. Müslümanların hepsi tek bir grup, tek bir cemaat, tek bir ümmet olmak zorundadırlar. Müslümanlar dinin tamamına, kitabın tümüne iman etmek zorundadırlar. İslâm dini tefrikaya, fırkacılığa kapalı olan bir dindir. Fırka cemaatten ayrılan, tek kişinin düşünce ve görüşleri etrafında toplanan şaz gruplardır. Bu grupların akidesinde Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'e aykırı inanışlar bulunursa o fırka fırak-ı dâlleden olur. İslâm âlimleri ve muhaddisler fırak-ı dâlleden ya da kendi fırkasının propagandasını yapanlardan hadis, yani din bilgisi alınmayacağını söylemişlerdir. Tefrikacılık cemaatin yerine ve önüne geçirilirse şahıslar Rab muamelesi görmeye başlarlar. İnsan din adına hemcinsine tapmaya başlar. İşte bu âyet, 'şahısları Rab edinmekten vaz geçip Allah'a dönün' diyor.
Âyette yer alan "O'na dönenler olun" ibaresinin anlamı hakkında farklı görüşler vardır. 'Tevbe ve ihlâs ile O'na dönenler olun' diye açıklanmıştır. Yahya b. Sellam ve el-Ferrâ; "O'na yönelenler olun" diye açıklamışlardır, Abdurrahman b. Zeyd: O'na itaat edenler, diye açıkladığı gibi, günahlardan tevbe edenler olarak dönün, diye de açıklanmıştır. Mana (yani - dönüş anlamına gelen- tevbe ve inâbe) anlam itibariyle birdir. Çünkü fiillerinin hepsi dönmek anlamını verir.
el-Maverdî dedi ki: İnâbe (dönüş)'nin asıl anlamı hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre bunun asıl anlamı kesmektir. İşte: "Azı dişi" ismi kesici olduğundan dolayı buradan gelmektedir. Sanki inabe itaat etmek suretiyle yüce Allah'a doğru her şeyle ilişkiyi kesip yönelmek gibi kabul edilmiştir. İkinci görüşe göre asıl anlamı, dönüştür. Bu da ardı arkasına dönmeyi ifade eden; fiilden alınmış demektir. Nevbet de buradan gelmektedir.(2) Çünkü o belli bir adete, alışkanlığa dönüşü ifade eder. el-Cevherî dedi ki: "Allah'a yöneldi ve tevbe etti" anlamındadır.
"O'na dönenler olun" âyeti hal olarak nasbedilmiştir. Muhammed b. Yezid dedi ki: Çünkü anlam şöyledir: "Sen yüzünü... dosdoğru çevir."(3) O halde sizler de O'na dönenler olarak yüzünüzü dosdoğru çevirin. el-Ferrâ da dedi ki: Anlam şudur: Sen yüzünü dosdoğru çevir, seninle birlikte olanlar da dönenler olarak (çevirsinler).
Denildiğine göre; bunun nasb ile gelmesi, önceki ifadeden munkatı' oluşundan dolayıdır. Yani sen yüzünü dosdoğru çevir, senin ümmetin de ona dönenler olsunlar. Çünkü ona verilen emir ümmetine verilen emirdir. O halde; "O'na dönenler olarak" diye buyurulması gayet güzeldir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:"Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman..."(٤) "O'ndan korkun" yani Allah'tan korkun ve O'nun size vermiş olduğu emirleri yerine getirin. "Namazı da dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın" âyeti ile ibadetin ancak ihlâs ile birlikte fayda vereceğini beyan etmektedir. Bundan dolayı yüce Allah: "O dinlerini parça parça edenlerden..." âyetini Ebû Hüreyre, Âişe ve Ebû Umame, kıble ehline mensup çeşitli hevâ ve bid'at sahibi kimseler hakkında yorumlamışlardır. er-Rabî b. Enes de dedi ki: "Dinlerini parça parça edenler, kitab ehli olan Yahudilerle Hristiyanlardır." Katade ve Ma'mer de böyle demiştir.
Hamza ve el-Kisaî, "Dinlerini parça parça edenler" anlamındaki âyeti: "(Faraku): "Dinlerinden ayrılanlar" diye okumuşlardır." Ali b. Ebî Tâlib de böyle okumuştur. Uyulması gereken -ki o da tevhiddir- dinlerinden ayrılanlar, anlamındadır.
"Ve fırkalara ayrılanlardan" çeşitli fırkalara bölünenlerden demek olup, bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır. Çeşitli dinlere ayrılanlar diye de açıklanmıştır ki, bu açıklama da Mukâtil 'indir.
"Bununla beraber her bir fırka sahip olduğundan memnundur." Sevinçlidir ve onu beğenmektedir. Çünkü onlar hakkı apaçık görmemişlerdir. Hâlbuki onu açık seçik görmekle yükümlü idiler. Denildiğine göre bu husus, farz hükümlerin nazil oluşundan önce idi.
Bir görüşe göre; yüce Allah'a isyan eden bir kimse işlediği masiyetten ötürü sevinç duyabilir. İşte şeytan, yol kesiciler ve başkaları böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. el-Ferrâ''nın iddia ettiğine göre: "Ve müşriklerden olmayın" âyetinde anlamın tamam olması mümkündür. Bu durumda: Dinlerinden ayrılıp, kendileri fırkalara ayrılanlardan (olmayın), demek olup, bu da yeni bir cümle başlangıcı olur. Bununla birlikte bu âyetin kendisinden önceki âyetlerle muttasıl olması da mümkündür. en-Nehhâs dedi ki: İfade kendisinden önceki âyetlerle muttasıl ise o takdirde Basralılara göre harfin (min edatının) tekrar edilmesi ile bedeldir.
Yüce Allah'ın: "Kavminden müstekbir olanların ileri gelenleri, kendilerince zayıf kabul ettiklerine yani aralarından îman edenlere şöyle dediler..."(٥) âyetinde olduğu gibi. Eğer edatsız bedel yapılacak olsa, yine câiz olur.(6)
Allah'ın dinini parçalayanlar, kendi aralarında fırkalaşarak dinden ayrıldılar. Bunlardan maksad, Yahudiler, Hıristiyanlardır. Ebu Umame ile Ebu Hureyre (r.anhuma) rivayetine göre bu ümmetin bağrından çıkmış olan haricilerdir. Hz. Aişe (r.anha)'nın kavline göre de Ashab-ı Evhâ ve'l Bid'at olanlardır.(7)
Asrımızda İslâm ümmetinin en büyük hastalığı, hizipleşmek, gruplaşmak, İslâm'ı parçalayıp bir kısmını bayraklaştırırken bir kısmından da vaz geçmektir. Tevhid, vasat ümmetin vazgeçilmezidir. İtikaddaki tevhidin muktezası, toplumsal hayatta vahdettir. Ferdin hem inanç hayatında ve hem de düşünce dünyasında istenen alt yapıyı oluşturan tevhid, sağlıklı ve itikadi alanda dengeli toplumların varlığının da ilk şartıdır. Hayatın her alanında tevhide dayalı bir bakış açısının net olarak belirmediği zihni yapıda ikilem ve parçalanma oluşur. İslâmi literatürde şirk adı verilen parçalanmanın tarifi, insanın Allah'a, kendisine ve kader birliği ettiği toplumunun değerlerine yabancılaşmasını beraberinde getirir. Zihni ve ruhi hayatta meydana gelen bu parçalanma, fert bazında tek bir insanla da sınırlı kalmaz, sosyal hayatta insanın "kan dökücü ve ayrılık çıkarıcı"(8) özelliğini de ön plana çıkarır. Görüldüğü gibi parçalanmış bir düşünce yapısının faturası, kişinin kendi özel hayatıyla sınırlı kalmayıp, cemiyeti ve hatta kişinin statüsüne bağlı olarak dünyayı bile sarsacak bir sonuca gidebilir. İşte bu yüzden İslâm, mensuplarının hangi dile, hangi renge ve hangi bölgeye ait olurlarsa olsunlar -ki ırklar ve renkler mozaiği Allah'ın bir sünnetidir- birlik ve beraberlik ruhu içerisinde olmalarını tevhidin bir gereği olarak görür. İslâm'a göre din bir bütündür, ibadet bir bütündür ve hayat bir bütündür. Din bölünürse, parçalanırsa ibadet de parçalanır, hayat da parçalanır. Bu da ferdlerin, ailelerin, cemiyetlerin, kabile ve kavimlerin helak sebebidir. Rabbimiz haber veriyor: "(İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir."(9)
Kendi aralarında dinlerini, ibadetlerini ve hayatlarını bölen bu insanlar, Mûsâ (as)'nın ümmeti, Îsâ (as)'nın ümmeti, o peygamberlerin ümmetleri, o peygamberlere iman ettiklerini söyleyenlerdir. Bu peygamberlerinden sonra hayatlarında fırkalaştılar, işlerini aralarında parçaladılar, peygamberlerinin yolunu, anlayışını kesintiye uğrattılar, parça parça oldular, her biri ayrı bir inancın, ayrı bir düşüncenin, ayrı bir hayatın insanı oldular. Her bir grup, her bir hizip, her bir fırka kendi yoluyla, kendi özelliğiyle, kendi hayatıyla sevindiler, mutmain oldular. Herkes, her bir grup kendi anlayışıyla, kendi yoluyla şımarıklaştı, ben haklıyım dedi, biz haklıyız dedi, biz haktayız dedi, bizden başka hakta kimse yok dedi... Ve işte şu anda Hz. Muhammed (sav)'in ümmeti içinde de bu fırkalaşmaları görüyoruz. Tek ümmet oldukları halde, hepsi de Müslüman oldukları halde aralarındaki ufak tefek imana taalluk etmeyen metot farklılıklarını öne sürerek birbirlerini tekfir ederek, sadece kendilerini haklı ve hak yolda olduklarını iddia ederek, diğerlerini sapıklıkla itham ederek bir fırkalaşmanın içine girdiklerini görüyoruz. "Ama insanlar işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her güruh ellerinde bulunandan memnundur."
Bu âyetteki "Tefrikaya düşenler"den kasıt ümmetlerdir, yani onlar bir olan dinlerini, bir araya gelmekle emrolunmuşken ayrı ve farklı dinlere böldüler, bölündüler. Daha sonra da yüce Allah onların her bir fırkasının kendi görüş ve dalâletini beğendiğini söz konusu etmektedir ki, bu da sapıklığın en ileri derecesidir.
Bu âyet-i kerîme ile Peygamber Efendimizin "Geçmiş Ümmetlerin ve Muhammed Ümmetinin Fırkalarına Dair" hadisi arasında bir ilişki vardır. Bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu hadisine İşaret etmektedir: "Şunu biliniz ki; sizden önceki kitab ehli yetmişiki millete bölündüler. Bu ümmet de yetmişüç fırkaya bölünecektir. Yetmişikileri ateşte, bir tanesi ise cennette olacaktır. O da cemaattir." Bu hadisi Ebû Dâvûd rivâyet ettiği gibi Tirmizî de rivâyet etmiş ve rivâyetinde ek olarak şunu kaydetmiştir: Ashab: Bu hangisidir?, ey Allah'ın Rasûlü, dediler. O: "Benim ve ashabımın üzerinde gittiği yolda gideceklerdir"diye buyurdu. Tirmizî bunu Abdullah b. Ami yoluyla rivâyet etmiştir. (10) Bu hadis, âyet-i kerîmede sakındırılan fırkalara ayrılıştan neyin kastedildiğini açıklamaktadır. Hadis dinin esasları ve kaideleriyle ilgili ayrılık hakkındadır. Çünkü Peygamber burada "milletler" lâfzını kullanmış ve bunlardan herhangi birisine sarılmanın cehenneme girmeyi gerektireceğini haber vermiştir. Fer'î hususlardaki görüş ayrılıkları hakkında ise böyle bir şey söylemeye imkân yoktur. Çünkü fer'î (fıkhî) meselelerde görüş ayrılığı, milletlerin (itikadı fırkaların) çok olmasını da gerektirmez, cehennem azabını da gerektirmez. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:"Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik."(11)
Yüce Allah'ın: "Parça, parça" âyeti, uydurdukları kitaplar ve telif ettikleri sapıklıklar, demektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar kitapları kısımlara ayırdılar. Bir kısım sahifelere tabi oldu, bir kısım Tevrat'a, bir kısım Zebur'a, bir kısım da İncil'e uydular. Sonra da onların hepsi ellerindeki kitapları tahrif ettiler ve değiştirdiler. Bu açıklamayı da Katade yapmıştır,
Bir diğer açıklama da şöyledir: Onların her bir kesimi bir kitap alıp ona iman etti, onun dışındakileri de inkâr etti. "Her hizp/güruh" yani her bir fırka ve her bir mezheb "ellerinde bulunandan" din diye sahip olduklarından "memnundur" onu beğenirler.(12) Peygamberler -selâm üzerlerine olsun- aynı sözleri söyleyen, aynı ibadeti yapan, aynı hedefe yönelen tek bir ümmet olarak gelip gitmişlerdi. Oysa insanlar onlardan sonra birbirleriyle çekişen, aynı sistem ve aynı yolda buluşmaları mümkün olmayan gruplara bölünmüşlerdi.
Kur'an'ın olağanüstü ifade tarzı onların birbirleri ile çekişmelerini son derece sert ve somut bir ifadeyle dile getiriyor. Peygamberlerin getirdiği gerçeği o kadar çekiştirdiler ki, adeta çeşitli parçalara böldüler, her biri bir taraftan tutup, parçaladılar. Ve her grup elinde kalan parçayı alıp yoluna devam etti. Hiçbir şeyi düşünmeden, hiçbir şeye bakmadan elindeki parçadan memnun yoluna devam etti. Yoluna devam etti ve herhangi bir esintinin duygularına girebileceği, aydınlatıcı bir ışığın nüfuz edebileceği tüm açıklıkları kapattı. Her grup elinde bulunanla oyalanarak, uğraşarak sapıklık içinde yaşadı. Bu öyle bir sapıklıkta ki, can veren herhangi bir esinti, aydınlatan herhangi bir ışık onlara etki edemedi.(13)
Tefsirini anlamaya çalıştığımız bu âyetler, niyetlerimizi, yönelimlerimizi, bakışlarımızı, tasavvurları ve kararları tevhide bağlamaktadır. Yönelimin doğru dine bağlı kılınmasını; Allah'a yönelme ve her durumda O'na dönme, hatadan sakınma, iç duyarlığı koruma, gizli, açık her konumda Allah'ın kontrolünü göz önünde bulundurma, her hareket ve durgunluk anında o kontrolü duyumsama, salt Allah'a kulluk için namaz kılma ve mü'minlerle müşrikleri birbirinden ayıran özellik olan Allah'ı bir bilme olarak veriyor.
Müşrikleri ise; "Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular" olarak niteliyor. Şirkin türleri çoktur. Müşriklerin kimi cinleri, kimi melekleri, kimi ataları, kimi yöneticileri, kimi papazları ve hahamları, kimi ağaçları-taşları, kimi gezegen ve yıldızları, kimi ateşi, kimi geceyi-gündüzü, kimi sahte değer yargıları ve arzuları Allah'a ortak koşarlar. Şirkin türleri sayılmakla bitmez... Her grup kendi yanındaki ile sevinmektedir. Oysa doğru din birdir, değişmez ve kollara ayrılmaz; bağlılarını tek Allah'dan başkasına götürmez.(14) Hayatta çok ilahlı hale gelenlerin dini, Allah'ın dini değildir. Rableri vahid olanların ümmetleri de vahid olur. Günümüzde bazı Müslüman meşrep ve mesleklerin kendileri gibi aynı İslâm yolunda yürüyen, ama değişik metod izleyen bir başka Müslüman meşrep ve mesleği geliştirdikleri zihni tasavvurlara ters düştüğü için ehl-i bid'at olarak dışlamaları, parçalanmış dini tasavvuruna sahip olmalarındandır. Dini bir, kitabı bir, peygamberi bir, kıblesi bir olan Müslümanların hangi renkten, hangi bölgeden olursa olsunlar ve hangi dili konuşursa konuşsunlar, hangi âlimin görüşlerini rehber edinirlerse edinsinler aslolan birbirlerini muhabbetle kucaklamalarıdır. Müşriklerden farkımız bir ve tek olan Allah'a inanmış olmamız ve bu inancımızın gereği olarak ümmet-i vahide olmamızdır. İslâm'da hizipçilikle, şuculukla veya buculukla iftihar etmenin yeri yoktur. İslâm'da esas olan "Ben şüphesiz Müslümanlardanım" diye bilmektir. Kur'ân, dinin, imanın, ibadetin, hayatın ve ümmetin bütünlüğüne sadakat istiyor. Kişinin Müslümanlığı bunlara sadakatle kaimdir.
___________________
(1) Rum Sûresi/ 31-32
(2) En- Nüketü ve'l Uyun (Maverdî) C: 4, Sh: 313, Beyrut/ 1992
(3) er-Rum Sûresi/30
(4) et-Talâk Sûresi/1
(5) el-A'raf Sûresi/75
(6) El- Cami-u Li Ahkâmi'l Kur'ân (İmam-ı Kurtubî) C: 13 , Sh: 31-32 , Beyrut/1965
(7) En- Nüketü ve'l Uyun (Maverdî) C: 4, Sh: 313, Beyrut/ 1992
(8) Bakara Sûresi/30
(9) Mü'minûn Sûresi/ 53
(10)  Sünen-i Ebû Dâvûd, Sünne: 1; Tirmizî, Îman: 18; İbn Mâce, Filen: 17; Dârimî, Siyer: 75; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II. 332
(11) el-Mâide Sûresi/48
(12) El- Cami-u Li Ahkâmi'l Kur'ân (İmam-ı Kurtubî) C: 12 , Sh: 129-130 , Beyrut/1965
(13) Fizilali'l Kur'ân (Seyyid Kutub) C: 4, Sh: 2471-2472, Beyrut/ 1982
(14) Fizilali'l Kur'ân (Seyyid Kutub) C: 5, Sh: 2768, Beyrut/ 1982
 
Misak Dergisi 340. Sayı
Mart 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya