Geçmiş Zaman Olur Ki
Resmi ideolojiye iman eden cumhuriyet dönemi aydınları, modern hurafe hükmünde olan sivil din anlayışını ‘ulusalcılık’ adı altında pazarlama yolunu seçmişlerdir. Modern-sivil din anlayışı; insanı yeryüzünün halifesi değil, sahibi olarak gören, münzel kitaba dayanan bütün dinlerin iman esaslarını ve mukaddes değerlerini, pragmatik gerekçelerle değiştiren ideolojik bir anlayıştır. Tek kelimeyle resmi ideoloji adına, İslâm fıkhını mahkûm eden, vatandaşları kavimlerine göre değerlendiren ve ‘“Din Yok, Milliyet Var” diyen siyaset anlayışı, Türkiye’de etnik-terör felâketinin yaşanmasına vesile olmuştur. Bir filozofun dediği gibi; 'geçmiş asla geçmiş bir zaman dilimi değildir, hatta geçmiş geçmiş bile değildir.' Uzun yıllar ‘Türkiye Din Görevlileri Federasyonu Başkanlığı’ görevini deruhte eden ve ‘Hakses’ mecmuasını yayına hazırlayan Muhterem N. Mehmed Solmaz Hocaefendi’nin kaleme aldığı ‘Geçmiş zaman Olur ki..’ isimli eser, çok partili dönemde yaşanan siyasi hadiseleri merkeze alan bir denemedir. Bu eser, müellifin kendi hayatından bazı kesitleri sunması açısından 'hatıra' vasfını taşımaktadır. Dikkatlice okunmasında fayda vardır.
Mehmed Zahid AYDAR
13.03.2019 12:30
67 okunma
Paylaş

Yazarı: N. Mehmet Solmaz

Basım Yeri ve Tarihi: Ank 2018

Yayınevi: Mîsak Yayınları

Sayfası: 270

Kapak Türü: Karton

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZAMAN içerisinde yaşanan siyasi hadiselerin ve içtimai alanda yaşanan değişimlerin değişik ihtilâfları beraberinde getirdiğini unutmamak gerekir. Tarih ilminin konusu, zaman içerisinde meydana gelen hadiselerin sebeplerini, vesilelerini ve sonuçlarını tahlil etmekle sınırlıdır. Ancak tarih kitaplarında yer alan bilgilerin izafi olduğunu, yani o tarihin yazılmasını sağlayan güçlerin 'resmi yorumlarını' da beraberinde getirdiğini söylemek mümkündür. Tarihin ilim değil, bilimsel disiplin olduğunu ileri süren uzmanlardan birisi olan Leon H. Halkın'ın ifade ettiği gibi, tarihî gerçek, müşahhas hususiliği içinde geçmişin tasavvurundan ibarettir. Ancak her insan gibi, tarih ilmiyle meşgul olan kimselerin de şahsi tercihleri vardır. İster tarafsız olmaya gayret etsin, ister siyasi tercihlerini esas alsın herhangi bir tarihçinin 'çevre kültürünün' etkisinden kurtulması kolay değildir. Hatırat türü eserlerde; toplum tarafından tanınan bir kimsenin şahit olduğu hadiseleri ve siyasi değişimleri, kendi tercihlerine göre tahlile tabi tuttuğu malûmdur. Bu tür eserler, son tahlilde otobiyografi özelliğine haiz olurlar.

Tarih boyunca kendilerini devletin kurucusu veya milletin kurtarıcısı ilân eden politikacılar (farklı zamanlarda yaşamış olsalar da) 'tanrının oğlu' (!) rolünü oynamaktan adetâ zevk almışlardır. Adaleti reddeden, hukukun üstünlüğünü hafife alan ve Peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatleri kabul etmeyen kavimlerin, ortak sloganları şudur: "Biz atalarımızın yolundan ayrılmayız. "
Cemiyet halinde yaşayan insanlar için, nesilden nesile aktarılan hayat tarzının ayrı bir önemi vardır. Atalar dini, geçmişe karşı beslenen ölçüsüz saygıyı ve sevgiyi iman esası haline getiren itikâdi tercihlerin hülâsasıdır. İnsanları kayıtsız ve şartsız kendilerine itaate çağıran devlet adamlarının, hukuka ihtiyaçları yoktur. Keyiflerine göre çıkardıkları kanunlarla her şeye müdahale edebilirler.
Aydınlanmacı filozofların etkisinde kalan bazı müslüman aydınların; yirminci yüzyılın ilk yıllarından itibaren, din ile devlet ve siyaset arasındaki münasebeti tartışma konusu haline getirdikleri malûmdur. Tüzel kişiliği olduğu farzedilen devlet kurumu; her şeyin öznesi haline getirilmiş, hatta 'insan devlet içindir' anlayışı yaygınlaştırılmıştır. Yeryüzünün halifesi olan insanı hakir gören ve devletin 'mukaddes varlık' olduğunu ileri süren bu siyasi anlayış, her türlü fesadın kaynağı haline gelmiştir.
Tanzimat ve Meşrutiyet münevverlerinin 'muasır medeniyet', günümüz aydınlarının 'çağdaş uygarlık' şeklinde ifade ettikleri siyasi kültürün; Pozitivizm, Rasyonalizm, Nihilizm, Makyavelizm ve Pragmatizm gibi ideolojilere dayandığı malumdur. Lâiklik felsefesinin ateist ve tepeden inmeci yorumunu benimseyen, burjuva filozoflarının kiliseye yaptığı itirazları ezberleyen ve aynı itirazları İslâm dinine yapan bu aydınların, farklı inançlara ve düşüncelere saygı göstermeleri kolay değildir. Devlet siyaseti haline getirilen aydınlanma felsefesinin; Müslüman olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında, kimlik krizine sebep olduğunu gizlemenin bir anlamı yoktur.
Resmi ideolojiye iman eden Cumhuriyet Dönemi aydınları, modern hurafe hükmünde olan sivil din anlayışını 'ulusalcılık' adı altında pazarlama yolunu seçmişlerdir. Bütün 'sivil din projeleri'nde, hüküm koyma hakkı, devlet adamlarına mahsus olan bir haktır. Din, 'devletin temel hedeflerine hizmet ettiği ve devlet adamlarının işine yaradığı' müddetçe önemlidir. Modern-sivil din anlayışı; insanı yeryüzünün halifesi değil, sahibi olarak gören, münzel kitaba dayanan bütün dinlerin iman esaslarını ve mukaddes değerlerini, pragmatik gerekçelerle değiştiren bir anlayıştır. Nitekim 1927 yıllarında Abdülbaki Gölpınarlı'nın ilkokullar için yazdığı Din Kültürü kitabında iman; "dinî" ve "milli/ulusal" iman olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Milli/ulusal iman bahsinde; "Bizim bir de milli imanımız vardır. Biz Türküz. Türkler medenidir. Milletimiz daima ileri gidecek, düşmanlarımızı alt edecektir. Türk adı anılınca göğsüm iftiharla kabarır, başım yükselir. Milletime, vatanıma faydası dokunanları severim, mübarek yurduma fenalık edenleri hiç sevmem. İşte bu milli/ulusal iman, bizi yaşatacak, ilerletecek imandır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti hükümetine tabi olanların hepsini bu iman birleştiriyor. Biz bu milli/ulusal imanı, büyük Cumhurreisimiz Gazi Mustafa Kemal Hazretleri'nin ve onun vatansever arkadaşlarının gayretiyle, Cumhuriyet sayesinde kazandık"denilmektedir. Aynı yıllarda Samsun Milletvekili olan Ruşeni Barkur'un kaleme aldığı "Din Yok, Milliyet Var" başlıklı bir eser, devlet tarafından bastırılmıştır. Bu eserde ulusalcılık/milliyetçilik neredeyse dinin yerine alternatif olarak teklif edilen bir inancı ön plâna çıkarmaktadır. Kitapta yer alan şu ifadeler dikkat çekicidir: "Benim dinim benim milliyetimdir. . . Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din kelimesinin tam karşılığı ulusalcılıktır. Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna dayanan insan, her zaman güçlü, herzaman namuslu ve her zaman onurlu bir insandır." Tek kelimeyle resmi ideoloji adına, İslâm fıkhını mahkûm eden, vatandaşları kavimlerine göre değerlendiren ve "Din Yok, Milliyet Var" diyen siyaset anlayış, Türkiye'de etnik-terör felâketinin yaşanmasına vesile olmuştur. Bir filozofun dediği gibi; geçmiş asla unutulmuş bir zaman dilimi değildir, hatta geçmiş, geçmiş bile değildir.
Uzun yıllar 'Türkiye Din Görevlileri Federasyonu Başkanlığı' görevini deruhte eden ve 'Hakses' mecmuasını yayına hazırlayan Muhterem N. Mehmed Solmaz (1) Hocaefendi'nin kaleme aldığı 'Geçmiş zaman Olur ki . . ' isimli eser, çok partili dönemde yaşanan hadiseleri merkeze alan bir denemedir. Aynı zamanda hayatından kesitler sunan bir hatırattır.
ARZ-I HAL
Kayseri İmam-Hatip lisesinden 1958 yılında mezun oldum. Üniversite kapıları kapalı olduğu için askere gittim, geldim. Üniversite kapıları yine kapalı idi. Üniversiteye kayıt olmak için tek çare, lise diplomasına sahip olmaktı. İmamdım. Namaz vakitleri dışında gece gündüz çalıştım. Kayseri lisesinde okutulan bütün derslerin imtihanını vererek diğer arkadaşlarım gibi lise diplomasına sahip oldum. İlâhiyat fakültesine kaydımı yaptırdım. Vazifemi Ankara'ya nakledemedim. Sene kaybettim. 1963'de Ankara'ya naklim yapıldı. İlâhiyat fakültesinde eğitimim devam ederken, Kayseri'de İmam-Hatip mektebine başlayınca bıraktığım medrese tahsilimi tamamlamak için hoca aramaya başladım. Bu ara arkadaşların telkin ve teşviki ile "Türkiye Hayrat Hademeleri Yardımlaşma Dernekleri Federasyonu" yönetimine seçildim. Medrese eğitimim suya düştü. Federasyon, 1965 Ocak ayında "Hakses" adında bir dergi yayınlamaya başladı. Federasyonun genel sekreteri derginin de idareci durumunda idim. Zaman içerisinde yazmak mecburiyetinde kaldım. Zorlandım. Zorlana zorlana yazdım, yazar oldum. 13 kitabım yayınlandı. Yayınlanmaya hazır olanlar da vardır. Fakat hâlâ kendimi yazar olarak kabul edemiyorum. Bir yazar da bulunması gerekli olan niteliklerin bende olmadığı kanaatindeyim. Nice yazma kabiliyetli olanlar vardır ki, yazmazlar, kabiliyetleri heba olur gider. Kabiliyeti olmayanlar da çalışırlar, benim gibi, zorlana zorlana yazarlar, zaman içerisinde zorlanmalarına rağmen yazar olurlar ve yazar diye anılırlar.
Bu kitapta sunduğum ilk yazım, Hakses dergisinde Şubat 1965'de, son yazım ise, Mîsak dergisinde, Ekim 2012'de yayınlandı. İki tarih arasında 45 sene vardır. 45 senenin başlangıcında memlekette, 27 Mayıs 1960 hükümet darbesinin sıkıcı havası vardı. Bir gecede on yıllık millet iradesine dayalı merhum Adnan Menderes hükümeti idaresine son verildi. Millet iradesince seçilenlere "düşükler", onları seçenlere de "kuyruklar" dendi. Türkiye'nin her tarafında zamanın Halk Partililerinin düşük ve kuyruk ihbarları ile yüz binler hapishane ve kışlalara dolduruldu.
O zaman İzmir Narlıdere'de bulunan Sıhhiye er Eğitim Alayında yedek subay olarak askerliğimi yapıyordum. Darbe haberi üzerine alayda eğitim ve yapılması gerekli bütün işler durmuştu.
Gece gündüz düşüklerin üniversite öğrencilerini kıyma makinelerine atmaları, hazinedeki devlet paralarını İsviçre'deki kendi banka hesaplarına yatırmaları anlatılıyordu. Katiller ve hırsızlardan memleketi kurtardıkları için darbeciler övülüyordu.
Yalanın ve iftiranın insanları nasıl adîleştirdiğini 27 Mayıs 1960 darbesi ile ilk defa görüyordum. Derin bir üzüntü içinde idim. Bir ay sonra terhisim yetişti de alaydaki zehirli havadan kurtuldum. Memlekete gelince aynı zehirli havanın her tarafa hâkim olduğunu gördüm.
Yassıada mahkemesi, her gün radyonun verdiği "düşükler getirildi, bağlı olmayarak yerlerini aldılar" sözleri ile başladı ve iğrenç haberler ile devam etti. Başvekil Adnan Menderes, Maliye vekili Hasan Polatkan, hariciye vekili Fatin Rüştü Zorlu idam edildiler. Diğer idareciler ve milletvekilleri de müebbed hapisve ağır hapis cezalarına çaptırıldılar. Darbeciler, hazırladıkları yeni anayasa ile hayat boyunca tabiî senatör oldular.
15 Ekim 1961'de seçimler yapıldı. Darbecilerin bütün çabalarına ve Demokrat Parti oyları iki partiye bölünmesine, Halk Partisi birinci parti çıkmasına rağmen gerekli milletvekili sayısına ulaşamadı. Darbecilerin isteği ile darbenin arkasındaki adam diye bilinen İsmet İnönü Başbakan'lığında koalisyon hükümeti kuruldu. İsmet İnönü, Başbakan'lığı zamanında "ortanın solu" diye bir solculuk yolu açtı. İnönü'nün açtığı "ortanın solu" yolunu yetiştirdiği Bülent Ecevit "ideoloji" haline getirdi.
Yer altında yaşayan komünistler ortaya çıktı. Ecevit'in sol ideolojisini sosyalizme dönüştürdüler. Karl Marks'ın, Lenin'in, Mao'nun ve komünist yazarların eserlerini Türkçeye çevirdiler. Her taraf Marks'ın, Lenin'in, Mao'nun ve komünist yazarların eserleri ile doldu. Ecevit, "ortanın solu" yolunu açan İnönü'yü Halk Partisi başından uzaklaştırdı, kendisi parti başkanı oldu. Gençlik solcu olan, olmayan diye ikiye ayrıldı. Bu ayrılık birçok müessesede görüldü. Gazete sütunları sosyalizm maskeli komünistler tarafından dolduruldu. Üniversitelerde sosyalizm taraftarları tarafından işgaller ve çatışmalar başladı. Üniversitelerde bulunan bazı mescidler tahrip edildi. Asayiş yok oldu, huzur kalmadı.
BASIN BİLDİRİSİ
(TEMMUZ,1968)
İmran Öktem Yargıtay'ın kuruluşunun ١٠٠. Yıldönümünde bir konuşma yapar Bu konuşmasında "İnsanlar olmasaydı Allah da olmazdı. Allah'ı insanlar yarattı" der. İmran Öktem'in bu konuşması halkımız tarafından nefretle karşılandı, protesto edildi. Biz de bir basın bildirisi yayınladık. Bildirinin son bölümünde şunları yazmıştım:"İmran Öktem, fert olarak sapık düşüncelere sahip olabilir. Ateist olduğunu ilan edebilir. Durkheim'in, Oguste Comte'in, Marks'ın din konusundaki batıl görüşlerini benimseyebilir. Ama Yargıtay Başkanı olarak 'İnsanlar olmasaydı Allah da olmazdı. Allah'ı insanlar yarattı' diyemez, böyle münkirane sözler söyleyemez. Dini konularda fetvalar vermek mevkiinde olmadığını daima hatırlamak zorundadır. Bulunduğu makamı unutarak Müslüman milletimizin itikadına saldırmaya, Türk adâletçilerine yanlış fikirlerini telkin etmeye de hakkı yoktur. "
Bu konudaki sözlerini nefretle karşıladığımız İmrân Öktem'in bundan sonraki beyanlarını takip edeceğiz. Batıl düşüncelerinden vazgeçmediği takdirde, "Allah'ı insanlar yarattı" hezeyanı görevimize aykırı olduğu için, inkâr ettiği Allah'ın huzuruna giderken, yapılacak şekli dini merasimine iştirak etmeyeceğiz. İmrân Öktem'e Allah'tan akl-ı selim ve hidâyet dilerken, durumu aziz milletimize ve din görevlilerine duyururuz. " 17. 6. 1968
Bütün gazeteler bildirimizi, "Din görevlileri İmrân Öktem'in cenaze namazını kıldırmayacak" diye verdi. İmrân Öktem beni hemen mahkemeye verdi. Basın davasına bakan hâkimlerden biri, bu bildirinin bilirkişiye havale edilmesi lazımdır, der. Mahkeme, bilirkişi isteyen hâkimin isteği üzerine bir Avukatı bilirkişi tayin eder. Bilirkişi, mürur-u zamana kadar raporunu göndermez. Dava düşer. Davanın düşmesini Allah'ın bir lütfü olarak gördüm ve Elhamdülillah dedim.
İmrân Öktem 1 Mayıs 1969 tarihinde öldü. 3 Mayıs 1969 tarihinde Ankara Maltepe camisinde halkın tepkisi ile cenaze namazı kılınamadı, cenaze namazı kılınmadan gömüldü.
YAZIK DEĞİL Mİ? (EYLÜL 1969)
Bu başlık altında cumhuriyet devrinin en önemli ve en verimli kararı olan İmam-Hatip okullarının açılma dramlarını anlatmışım. "Yazık değil mi?" demişim. Halk bu okulları ne kadar benimsedi ise; bürokrasi, aydın taifesi tarafından da o kadar benimsenmedi. Okulların açılmaması, düzenli ve sağlam bir eğitimin yapılmaması için her yola başvuruldu. Süleyman Demirel Başbakan'dı. İktidarda muhafazakâr bir parti vardı. Halk, seksen İmam-Hatip Okulu yapmış, okulların açılmasını istiyorlar. Yazımızda Aksaray, Turgutlu, Bandırma, Emirdağ, Bucak, Dörtyol, Erdemli, Senirkent, Kozan Akşehir, Sandıklı ve Kadınhanı İmam-Hatip okullarının yapılış hikâyelerini anlatmaya çalışmışız.
1969-1970 eğitim döneminde iki okul Muğla ve Kırklareli İmam-Hatip okulları açılır. Millî Eğitim Bakanı İlhami Ertem'in şahane bina dediği Kadınhanı İmam-Hatip okulu binası o yıl da çürümeye terk edilir. Yazık değil mi?
Gece gündüz çalışan, binbir emekle okul binası yapan insanları üzüntüye sevk etmek, zamanın idarecileri için ne büyük bir vebaldir. Nitekim bu vebalin altında kaldılar. Rahmetle anılmaktan kendilerini mahrum ettiler. Eğer böyle düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar. Her türlü baltalamaya rağmen maarifimizin yüz akı olan İmam-Hatip okulları çoğalacak, gelişecek ve vatanın istediği hizmetleri yürütecektir. Elhamdülillah, İmam-Hatipliler vatanın istediği hizmetleri yürütüyorlar. Allah'ın yardımı ve koruması ile de yürütecekler.
12 MART 1971 ASKERİ MUHTIRA
Süleyman Demirel 1969 seçimlerini de kazandı. Tek başına iktidar oldu. Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit ortanın solu ideolojisini iktidar yapabilmek için gece gündüz çalışıyor, sosyalizm azgınlarına da müsamaha gösteriyordu. Asayiş yine yok olmuştu. Huzur kalmamıştı. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç başkanlığında askeri bir heyet Muhtıra verdi.
Süleyman Demirel, şapkasını aldı, Başbakanlık'tan çekildi, gitti. Muhtıracılar Kocaeli milletvekili Nihat Erim'i, Halk Partisi'nden istifa ettirdiler, bağımsız, tarafsız Başbakan yaptılar. Nihat Erim 1950 öncesi Halk Partisi ileri gelenlerinin biri idi. Asayişsizliğin sebebi İmam-Hatip Okulları imiş gibi, İmam-Hatip Okullaranın orta kısımlarının kapatılması konuşulmaya başlandı.
Hüsnü Dikeçligil, Maraşlı idi. Kayseri Milli eğitim müdürlüğü yapıyordu. Okulumuzu çok sever, dersimize girerdi. 1960 hükümet darbesi yapılınca müdürlükten atıldı. Kayseri halkı seçimlerde Hüsnü hocamızı senatör seçtiler.
Hocamız, bana 'yarın için Başbakan'dan randevu aldım, beraber gidelim' dedi. Gittik. Hoş karşıladı. Hocamız söz aldı. İmam-Hatip okullarını anlattı, beni İmam- Hatip mezunu olarak takdim etti. Ben de "bizim hedefimiz milletimize, dinimize hizmet etmektir" dedim. Hocamız konuşurken Nihat Erim, yazılması, okunması yasak edilen Kur'ân harfleri ile not alıyordu. Kapatılmasını istiyorlar, ben de aynı görüşteyim, inkılâplara aykırıdır dedi. Nihat Erim İmam-Hatip Okullarının orta kısmını kapattı. Kartal'daki köşkünde sosyalizmin bir azgını tarafından öldürüldü.
1973 seçimleri yapıldı. Sağ oylar bölündüğü için Ecevit birinci parti olmasına rağmen, hükümet kuracak kadar milletvekiline sahip olamadı. 48 milletvekili ile meclise giren Prof. Dr. Necmeddin Erbakan Hoca liderliğindeki Millî Selâmet Partisi ile koalisyon hükümeti kurmak mecburiyetinde kaldı. Merhum Erbakan Hoca, koalisyon için İmam-Hatip Okulları'nın orta kısmı dâhil yeni okulların açılmasını şart koştu. Koalisyon hükümeti kuruldu. Okulların orta kısmı açıldığı gibi yeni okullar da açıldı.
Bu hal, 28 Şubat 1997 kadar devam etti. İslâm'ı gönüllerden silme 28 Şubat olayı ile, İslâm'ın yaşayış şiarı olan hareketler yasaklandığı gibi, Mesut Yılmaz hükümetinin 8 yıllık eğitim kararı ile İmam-Hatiplerin orta kısmı yok edildi. Lise kısmında okuyanların üniversitelere girişleri de kat sayı ile sınırlandırıldı. Okullarda öğrenci sayısı süratle düştü. Dua ile sabırla, ümitle çalıştık. Hiç bir zaman Kur'ân'ın hükümleri, sünneti- seniyenin edebi dışına çıkmadık. Ahlâkımızla, edebimizle, hayır ve hasenatımızla, fedakârlığımızla örnek olduk. Allah yardım etti. Bir İmam-Hatiplinin, Sayın Receb Tayyip Erdoğan'ın başa gelmesi ile çıkarılan kanunlarla okullarımız yine öğrencilerle doldu. Yeni okullar da açıldı. Elhamdülillah.
Hıristiyanlık hakkında üç makale yazdım. Makalelerim bu kitapta yer aldı. Hıristiyanlık hakkında "Teslis Üçlü Tanrı İnancı"ve "İncillerin Hikâyesi" adlı iki kitap yazdım. Kitapların ikinci baskıları da yapıldı. 1960 hükümet darbesinden sonra ikinci cumhurbaşkanı Cevdet Sunay hakkında da iki yazı yazmışım. Sebebine gelince, Çankaya'da masasına oturunca "Bismillah" dedi. Bilcümle Kemalistler ve sosyalistler ayağa kalktı. Laik devlette, Atatürk'ün masasında "Bismillah" diyemezsin, dediler. Protesto ettiler.
Sayın Cevdet Sunay, 29. 4. 1967 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı'nı ziyaret etti. Başkanlığı ilk ziyaret eden cumhurbaşkanı oldu. Merhum Diyanet İşleri başkanı Ahmed Hamdi Akseki, İsmet İnönü döneminde bayramlarda Çankaya'ya gider, defteri imzalar, dönermiş. Celal Bayar on sene cumhurbaşkanlığı yaptı. Bir kere bile Diyaneti ziyarette bulunmadı.
Aksine "Atatürk'çü sevmek bir ibâdettir" dedi. Şahsa tapınma telkininde bulundu. Sayın Cevdet Sunay Diyanet İşleri Başkanlığı'nı ziyaret etmekle kalmadı, 'Dinimiz ahlâkımızdır' dedi, bir konuşma yaptı. O zaman genel ahlâktan bahsediliyor. İslâm ahlâkı diye bir ahlâkın olamayacağı iddia ediliyordu.
Hakses Dergisinin Mayıs, 1967 sayısında Ahlâkımız diye bir makalem yayınlandı. Diğer yazım ise, Sayın Sunay'ın Libya ve Suudi Arabistan'ı ziyaret etmesi, Kâbe'nin içine girip dört rekât namaz kılması münasebetiyle "İslâm Kardeşliği" konusunda oldu.
Merhum Cevdet Sunay, 27 Mayıs 1960 hükümet darbesi havası içinde bir hizmet yapamadı ama besmele çekmesi, dinimiz ahlâkımız demesi ve Kâbe'yi ziyaret etmesi, İslâm düşmanları ve sosyalizm azgınlarına karşı halkımıza bir teselli desteği oldu. Allah rahmet etsin.
Sosyalim azgınları ile İslâm düşmanlarının sesleri gürültülü çıkıyordu. Adam öldürmeler ve karşılıklı çatışmalar halkı huzursuz ediyordu. Ama dinini, vatanını seven insanlar da durmuyordu. Federasyonumuz 350'yi aşkın derneği ile vatanın her tarafında Kur'ân-ı Kerîm'in hükümlerine ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uygun olarak durmadan çalıştı. İmam-Hatip mezunları federasyonu, Millî Talebe Birliği, Ülkücüler, Akıncılar, Komünizmle Mücadele Dernekleri başta üzere bütün mukaddesatçı teşekküller canla başla çalıştılar. Şehitler verdik ama meydanı mülhidlere ve azgın sosyalistlere bırakmadık.
Bizim sınıfında şehidi vardır. Sınıf arkadaşım Mustafa Güneş Ankara Tuzluçayır Lisesi'nde din bilgisi öğretmenliği yapıyordu. Oğlu ile evine giderken azgın sosyalistler tarafından 15. 06. 1979 tarihinde 15 yerinden kurşunlandı. Şehit oldu. Oğlu da ağır yaralandı. Bütün şehitlerimizin ruhları şad olsun.
Zaman içerisinde İslâm'ın temel meseleleri ile ilgili makaleler de yazdım. En son yazım ise, Mîsak dergisi'nde, Ekim 2012'de Yayınlanan Suriye'yi bu feci hale getiren "Nusayriler" hakkındadır. Kırk beş sene içinde Yayınlanan makalelerimi yeniden okudum. Allah'a şükürler olsun, yaşayışımda ve düşüncemde ilâhî hükümlere ve sünnet-i seniyye'ye bağlılığımın daha da kuvvetlendiğini müşahede ettim.
"Hakses" dergimizin beş yüzüncü sayısı ile ilgili yazdığım makalenin ismine "Geçmiş Zaman Olur Kidemişim. Devamı olan "hayali cihan değer" diyememişim. Çünkü kırk beş senenin çoğu sevinçli mücadele günleri ile değil, hüzünlü mücadele günleri ile geçmiştir. Yine de Allah'a şükür günlerimiz boşageçmedi. Boşa geçmeyen günlerin hatırı için makalelerimin bir araya getirildiği kitabın adına "Geçmiş Zaman Olur Ki" dedim. Bir İmam-Hatiplinin, Sayın Receb Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olması ile mücadelemize "Hayali cihan değer" de diyebiliriz. Allah bütün mü'minlere helal rızıklar, makbul ibâdetler, Müslümanca yaşamalar nasip etsin, sonumuzu hayreylesin. Âmîn. 7. 8. 2016, Ankara.
VAHDET VAKFI
DÜNYA ÇAPINDA BİR ÖRNEKTİR
Mîsak Dergisi; Temmuz 1997 Şubat 1997 postmodern hükümet darbesini yapanların hedefinin milletimizin Müslüman gönlünü İslâm'dan çevirmek olduğu yaptıkları ile belli oldu. Adamlar, İslâm'ı şeâiri kendileri için tehlikeli gördüler. Sakallı mı, başörtülü mü, namaz kılıyor mu, gümüş yüzük takıyor mu, evinin duvarlarını dini levhalar mı süslüyor, işe başlarken besmele mi çekiyor, yazısında, kitabında, dergisinde, gazetesinde Allah'ın emirlerinden mi bahsediyor; gerici dediler, yobaz dediler, tehlikeli adam dediler, işten attılar. Her türlü kötülüğü yapmaya çalıştılar. Hak için çalışanları çalışmaktan, konuşanları konuşmaktan, yazanları yazmaktan alıkoymaya çalıştılar. Post modern İslâm düşmanlarının hedeflerinden biri de "Vahdet Vakfı" oldu. Vahdet Vakfı'nın idarecileri hapisteki Aczimendiler'e yardım ithamı ile gözaltına alındılar ve tutuklandılar.
Konu ile ilgili yazdığım yazı şöyledir: "1 Haziran 1997 Pazargünü Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nden arkadaşları ile birlikte tutuklanıp cezaevine götürülürken Hüsnü Aktaş Hoca gazetecilere şöyle diyordu: "1989 yılından beri, mahkûm ailelerine ve fakir öğrencilere yardım ediyorduk. Bundan sonra birkaç ay yardım yapamayacağımız için özür dileriz." Hüsnü Aktaş ve arkadaşları hapishaneye giderken bile yardım ettikleri insanları düşünüyor, onlara yardım edemeyecekleri için üzülüyorlardı. Gerçekten de öyle oldu. Vakıf yöneticileri tutuklandığı için Vakıf yöneticisiz kaldı. Muhtaç mahkûmlara, muhtaç mahkûm ailelerine, Vakfın verdiği burslarla okuyan öğrencilere yardımlar ulaştırılamadı. Vakfın yardımları ile okuyan yetim, öksüz ve yoksul öğrenciler ne yapıyorlar? Vakfın yöneticilerinin tutuklanması ile bunlar kimsesiz kaldılar. Vakıf bunların kimsesi idi. Vakıf yöneticilerinin tutuklanması ile geçici de olsa bir hayır yolu kapandı. Hayırlara engel olundu. Hayrın yollarını açmak dururken, bu yolları kapamak ne kötü bir şey!
Vakıf tüzüğü, mahkemece tescil edilmiş, ilanı Resmi Gazete'de yapılmış, faaliyetleri de her sene, bağlı bulunduğu Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce denetlenmiştir. Vakıf, 1996 yılı içinde 2.437.276.000 lirayı hükümlü ve tutuklulara ve muhtaç ailelerine ulaştırmış ve adli yardım için harcamıştır.
Vakfın kurulmasında; 12 Eylül 1980 hükümet darbesinden sonra bir müddet Mamak cezaevinde kalan Hüsnü Hoca'nın cezaevinde gördüğü hükümlü ve tutukluların perişan halleri etkili olmuştur. Vakıf kurulduğu 1989 yılından bu yana tüzüğe uygun olarak çok hayırlı hizmetler yapmıştır.
Tutuklu ve hükümlülere yardımlarını hapishane savcı ve müdürleri ile işbirliği yaparak, onların onayını alarak ulaştırmıştır. Tutuklu ve hükümlü ailelerine de yardımlar, bu ailelerin geçim durumları vakıfça tespit edilerek verilmiştir. Tutuklu ve hükümlülere vakfın yardımda bulunmasının tek ölçüsü, onların mahrum olmaları yani muhtaç olmalarıdır. Yardım yapmada başka bir ölçü kullanılmamıştır. Hapishane savcı ve müdürleri bunun canlı birer şahididir.
Savcılığın "Aczimendiler bir örgüttür. Vakıf bu örgüte yardım etmiştir" iddiası doğru ve isabetli bir iddia değildir. Çünkü vakfın Aczimendi denilen insanlarla onlar tutuklanmadan önce hiçbir ilgi ve münasebeti yoktur. Ne zaman onlar tutuklanmışlar, vakfın tüzüğüne göre yardıma muhtaç bir hale düşmüşler, Vakıf onlara hapishane savcı ve müdürünün bilgisi altında yardımda bulunmuştur. Vakfın tutuklu ve hükümlülere yardım etmesi bütün Türkiye hapishanelerinde vakfın tanınmasına sebep olduğu için, konu ile ilgilenen iç ve dış organların da dikkatini çekmiştir. Vakıf, çalışmaları ile çok büyük hizmetler yapmış; mahkûmların, tutukluların ve ailelerinin vakar ve şeref içinde yaşamalarına öncelik ve önderlik yapmıştır. Vahdet Vakfı'nın cezaevinde bulunan mahkûm ve tutuklulara, onların himayesiz kalmış ailelerine götürmüş olduğu hizmetler yalnız Türkiye çapında değil, dünya çapında örnek ve öncü bir hizmettir. Sosyal dayanışmanın bir örneğidir. Muhtaç hükümlü ve tutukluları ve onların kimsesiz kalmış ailelerini himaye etmenin bir örneğidir.
Vahdet Vakfı bu hizmetleri ile örnek gösterilmeli, madalyalarla, plaketlerle takdir ve taltif edilmeli idi. İdarecileri tutuklanıp cezaevine konmamalı idi. Vahdet Vakfı yöneticileri, tüzükleri gereği, hükümlüleri ve tutukluları topluma yeniden kazandırmak için kültürel faaliyetlere de çalışmalarında geniş yer vermişler. Kütüphanesi olmayan cezaevlerinde kütüphaneler kurmuşlar, kütüphanesi olan cezaevlerine kitaplar göndermişler, cezaevleri kütüphanelerini kitap yönünden zenginleştirmişlerdir. Bu yolla birçok mahkûm ve tutuklu ıslah edilmiş ve topluma kazandırılmıştır.
Vahdet Vakfı yöneticileri bu hizmetleri yaparken asla tüzüklerinin belirttiği sınırlar dışarısına çıkmamışlar, sessizce hizmet etmişlerdir. Vahdet Vakfı yöneticilerinin tutuklanması ile hayırlı hizmetler durmuştur. Tutuklandıklarının ertesi günü Vahdet Vakfı'na uğradım. Mardin'in bir ilçesinin hapishanesinden bir mahkûmun, hapishane müdürünün onaylı mektubu geldi. Muhtaç olduğunu bildiriyor, yardım istiyordu. Yardım gönderilmediği gibi, mektubuna cevap bile verilmedi. Çünkü vakıf yöneticileri işbaşında değil, hapishanede idi.
Ümidimiz, ilk duruşmada yanlışlıktan dönülmesi, başta muhterem Hüsnü Hocamız olmak üzere değerli arkadaşları İbrahim Koca, Yusuf Akmaz, Ahmet Töret ve M. Emin Bostancıoğlu'nun beraat etmeleri ile tahliye olmaları, vakıf hizmetlerine kalındığı yerden devam etmeleridir. "
Vakıf yöneticileri, 58 gün hapishanede kaldıktan sonra ilk duruşmada mahkeme kararı ile tahliye oldular. Savcının her biri aleyhine istediği 15 yıl hapis cezasına karşılık mahkeme, hapiste olan mahkûm ve tutuklulara hapishane müdürü ve ilgili savcının kararı ile yardım ettikleri gerekçesi ile beraat kararı verdi. 28 Şubat 1997 zalimlerine gönüllü savcılık yapan kişi emeline ulaşamadı, vakıf yöneticilerini mahkûm ettiremedi ama "58 gün hizmetten alıkoydum ve tevkif yolu ile cezalandırdım"diye kendini teselli edebilir. Bunun bir de İlâhî huzurda duruşması vardır.
N. Mehmet Solmaz, 1934 yılında Kayseri, Talas İlçesi Vengicek Köyü'nde doğdu. Kayseri Mustafa Taşcıoğlu Kur'an Kursu'nda hıfzını tamamladıktan sonra, özel olarak Arapça okudu. İlkokul diplomasını dışarıdan aldı. Tahsilini Kayseri İmam-Hatip okulu ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde tamamladı. Mahalle imamlığı ile dini vazifeye başladı. Kayseri Şeker ve Tolbaşı Camii'leriyle, Ankara-Altındağ Yeşilöz Camii'nde imamlık yaptı. Amasya Bölge Vaizliği ve Ankara Vaizliği vazifelerinde bulundu. Cemiyet çalışmalarına 1961 yılında Kayseri'de başladı. Ankara'da devam etti. Çeşitli meslekî ve kültürel cemiyet ve federasyonlarda görev aldı. Türkiye Din Görevlileri Yardımlaşma Dernekleri Federasyonu'nda Genel Sekreterlik ve Genel Başkanlık görevlerini yürüttü. Hakses Mecmuası'nın sahip ve neşriyat müdürlüğünü yaptı. 1984 yılında Ankara Vaizliğinden emekli oldu. Almanya ve İsviçre'de din görevlisi olarak hizmet etti. Evli ve dört çocuk babasıdır.
Yayınlanmış eserleri: Kur'an-ı Kerime Göre Peygamberler ve Tevhid Mücâdelesi (Prof. Dr. İsmail Lütfü Çakan'la birlikte), Seçme Dualar, Mehmed Akif 'ten Seçmeler, Dört Büyük İmam, Gerçeğin Özü, Peygamber Sözü: 301 Hadis, Âlim ve Mücahid Bediüzzaman Said-i Nursî (1998) Teslis; Üçlü Tanrı İnancı (2005), Geçmişten Geleceğe Vengicek Yazılı (Necati Solmaz ile Birlikte 2008), İki Ömer (2009), İncillerin Hikâyesi (2012), Yol Gösterenler (2012), Dua İbâdeti ve Kur'an'da Dua (2014), Peygamberlik, Tebliğ ve Hikmet (2014), Kur'ân-ı Kerim'de İlâhi Kitaplar (2018), Geçmiş Zaman Olur ki (Hatıralar) (2018).
 
 
Mehmed Zahid AYDAR
Misak Dergisi 339. Sayı 
Şubat 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya