Dindarlaşma Fıkhı-1
Din-dâr, biri Arapça diğeri Farsça iki kelimeden oluşan Türkçe bir sözcük. Dini değerlere sahip olma, dini benimseme anlamındadır. Dindarlık “Dinin yapılmasını emrettiklerini yapma, yasaklarından kaçınma hali, tedeyyündür.” İslâmî dindarlık Allah’ın çizdiği sınırlar içinde bir hayat yaşamaktır. Saygı duyulması, korunması, desteklenmesi, büyütülmesi gereken, öncelikle dindarlaşma tercihidir. Bu konuda şu hadisi zikretmek uygun olur: “Kimi, yaptığı iyilik sevindiriyor ve günahları da üzüyorsa o kimse mü’mindir.” Yaptığı iyiliğe sevinen, işlediği günaha üzülen mükellef ‘dindarlaşma tercihi’ yapmıştır. Dindarlaşma beşerî münasebetlerde kusursuzluk, ibâdetlerde eksiksizlik, sınırsız sabır, sınırsız merhamet demek de değildir. Dindarlaşma yönünde yapılan tercihin sürdürülebiliği, kusursuzluğu mânâsına gelmez.
Mustafa ÇELİK
16.10.2021 10:36
554 okunma
Paylaş

Dindar, dini inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse, mütedeyyin demektir.(1) Dindar duruma gelmek anlamında ‘dindarlaşmak’ sözcüğü ile ‘Dindarlaşmak işi’ anlamında ‘dindarlaşma’ sözcüğü de aynı sözlükte yer almaktadır. Dindarlık “Dinin yapılmasını emrettiklerini yapma, yasaklarından kaçınma hali, tedeyyündür.”(2) İslâmî dindarlık Allah’ın sınırları içinde O’nun istekleriyle uyum içinde bir hayat yaşamaktır. Dindarlaşma, “Rabbine giden bir yol aramaktır.”(3) Bu arayış öncelikle ‘dindarlama tercihi’ yapmakla olur. İnsanlar dindarlaşma tercihinde bulunabilir ama dindarlaşma gerçekleşmeyebilir. Saygı duyulması, korunması, desteklenmesi, büyütülmesi gereken, öncelikle dindarlaşma tercihidir. Bu konuda şu hadisi zikretmek uygun olur: “Kimi, yaptığı iyilik sevindiriyor ve günahları da üzüyorsa o kimse mü’mindir.”(4) Yaptığı iyiliğe sevinen, işlediği günaha üzülen, ‘dindarlaşma tercihi’ yapmıştır. Dindarlaşma sıfır günah, beşerî münasebetlerde kusursuzluk, ibâdetlerde eksiksizlik, sınırsız sabır, sınırsız merhamet demek de değildir. Dindarlaşma yönünde yapılan tercihin sürdürülebiliği, kusursuzluğu mânâsına gelmez.

Din-dâr, biri Arapça diğeri Farsça iki kelimeden oluşan Türkçe bir sözcük. Dine sahip olma, dini benimseme anlamında. O halde dinin gereğini kabul eden ve bir dine mensup olan herkes sadece bu kabulle dahi dindar sayılabilir. Çünkü bu insan “dinsizlik” ya da “dindarlık” gibi iki tercihten birincisini seçmiş demektir. Dindar insan aynı zamanda iyi bir müslüman demektir ve iyi bir müslüman da aynı zamanda iyi bir mü'mindir o halde mü'minin ve müslümanın nasıl olması gerektiğini bildiren naslar işin bu yönünü ortaya koyar:

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din (İslâm’ı) din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.”(5)

Bu âyet-i kerime’de dindarlaşma; hak dini, din edinmek olarak geçmektir. Allah’ın diniyle dinlenmek/din sahibi olmak, dindarlaşmanın tâ kendisidir. Allah’ın ve Rasûlünün haram ettiklerini haram saymayan, dindarlaşmayı kabul etmeyenlerle savaşmak emredilmiştir. Dindarlaşmanın da bir fıkhı vardır. Çağımızın âlimleri buna “Fıkhu’t-Tedeyyün” diyorlar.(6) Fıkhu’t-Tedeyyün, “Fıkhu’d-Din”dendir. Yani dini anlamanın, dini fehm ve tefakkuh etmenin bir parçasıdır.

Dindarlaşma fıkhı; kalbe imanın sultan yapılması, akla dinin rehber, hayata şeriatullah’ın amir kılınmasıyla başlar. Başlangıç olarak bunun birinci merhalesi dini anlamaktır. Dini fehmetmenin muktezası olarak ikinci merhale dini fıkıh etmektir. İnsan kendi hür iradesiyle hayatında amel etsin diye din ile muhatap kılınmıştır. Allah’ın dinini tasdik edip hayatta onunla amel etmek, bir dindarlaşma meselesidir. Dindarlaşma; dini minhac ve şeriat olarak yüklenmektir. İnsan teklif olarak ilâhi öğretilerden meydana gelmiş olan din ile muhatap kılınmıştır. Din ilâhi öğretilerden meydana gelmiş ilâhi bir şeriattir. Dindarlaşma ise bir kesbi beşeridir.(7) Bu hususta M. Hamdi Yazır (rha) der ki: “Din; vaz’ı ilâhi, diyanet kesbi beşeridir. Bunu tefrik edemeyenler, ilim namına hatalara düşerler.”(8) Dindarların yanlışlarını, hatalarını Allah’tan gelmiş olan dinin kendisine fatura edenler, bu usulden habersiz yaşayanlardır. Elmalılı M. Hamdi Yazır (rha)’a göre Din; zevilukulü hüsnü ihtiyarlariyle bizzat hayırlara sevk eden bir va’zi ilâhidir. Bu, evvela dini hakkın bir tarifidir. Çünkü hayra sevki hakiki ancak ondadır. Demek ki hak dinin şartı akıl ve ihtiyardır. Bunlar dinin şartı, diyanetin rüknüdürler. Akıl bulunmayınca dinin taalluk ve teklifi bulunamayacağı gibi ihtiyar bulunmadıkça da dinin sevk-ü tesiri tabiri aharla diyanet bulunmaz. Bundan naşidir ki dinde ilim meselesinden başka bir de irade meselesi vardır. Filvaki âlim ve akil olmak mütedeyyin olmağa kâfı değildir. Dindar olmak için dini hem bilmek ve hem sevmek lazımdır.”(9) Elmalılı dine muhatap olma şartının “akıl ve ihtiyar” olduğunu ifade etmiştir. Akıl olmadığında dinî yükümlülüğün mümkün olmadığını dile getirdiği gibi, irade yani seçme hürriyeti olmadığında da dindarlığın bulunamayacağını vurgulamıştır. Din tanımındaki bu vurgu aslında dindarlığın mahiyetine yönelik bilgi vermektedir. Nitekim İslâm’a göre gerçek dindarlık, Allah’ın gönderdiği kitaba uymayı ve aklını bu yolda kullanmayı gerektirir. Elmalılı’nın da işaret ettiği gibi dindarlık aklı ve iradeyi iç içe barındıran bir haldir. Bununla birlikte dindar olmak için bilgili ve akıllı olmak yeterli değildir. Dindar olmak için hem dini bilmek hem de sevmek gerekmektedir. Çünkü dindarlığın kaynağını dinî duygu oluşturmaktadır. Din duygusunun da ilâhî kaynaktan beslendiği bilinince dinin dinî duyguyla, dinî duygunun dindarlıkla olan ilgisi anlaşılmış olur. Dindarlığı din kelimesinden bağımsız düşünmek mümkün değildir.

Din ilâhidir, dindarlaşma beşeridir. Dinde hata olmaz, ama dindarlaşmada hata olabilir. Dindarlaşmaya çalışan dindarların hataları dine fatura da edilemez. Allah’ın dini eksiklikten ve fazlalıktan, yanlıştan ve hatadan münezzehtir. Dindarlaşmanın esası, fehmu’d-din’dir. Yani dinin anlaşılmasıdır. Dinin anlaşılması, dindarlaşmanın bir parçasıdır. Dindarlaşmanın dört merhalesi vardır:

1-Fehmu’d-Din: Dinin kaynağı vahyidir. Vahyi Kur’ân ve sünnetten öğrenilir. Kur’ân ve sünnette icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha’ya da başvurmayı emrederler. Dindarlaşma fıkhının gayesi; hayatı dinin hakikatleriyle düzeltip doğrultmaktır. Bir de dinin aslının en büyük gayesi olan insanoğlu için maslahatı gerçekleştirmektir. Bu bir merhaledir. Bu merhalenin kendisine has ve mahsus bir minhacı/metodu, usulü vardır.

2-Tebliğü’d-Din: Dindarlaşmada fehmu’d-din/dinin asli kaynaklarından doğru anlaşılması esas kabul edilmiştir. Dinin doğru anlaşılması merhalesi kemale erdikten sonra onu hayata taşıyıp tebliğ etmek gerekmektedir. Dinin tebliği, dinin nüzul gayesindendir. Yani din tebliğ olunmak için nazil olmuştur. Dinin tebliği herhangi bir fikrin ve felsefenin tebliği gibi değildir. Medyana gelen olay ve hadiseler esnasında dini yerli yerinde tebliğ etmek bir minhacı/metodu, usulü gerektirir. Tebliğü’d-din merhalesinin minhacı/metodu, usulü, fehmu’d-din merhalesinin minhac/metod, usulünden farklıdır.

3-Tatbiku’d-Din: Dini doğru anlayanın ve aslına uygun bir şekilde tebliğ edenin her şeyden önce onu kendi hayatında tatbik etmesi gerekmektedir. İslâmî dindarlık; iki keyfiyeti gerektirir. Birincisi Allah’a imandır; Allah’ın ulûhiyetini, hükmünü, hâkimiyetini ve şeriatini tasdik ve ikrardır. İkincisi Allah’ın şeriatiyle amel edip onun emir ve nehylerine riayet ederek ferdi ve içtimai alanda tatbikatta bulunmaktır. Şeriat ile dindarlaşma, akide ile dindarlaşma esası üzere bina olunmuştur. Allah’a iman, Peygamberine ve onun yüklendiği risalet davasına iman etmek suretiyle dindarlaşmak, şeriat ile dindarlaşmanın esasını teşkil eder. Şeriat ile dindarlaşmak; vahyin emir ve nehiylerinin muktezasına riayet ederek icraatta bulunmaktır.(10)

4-Tenfizu’d-Din: Ahkâm-ı diniyyenin tenfizi dindarlaşma fıkhının en önemli merhalesidir. Dine iman etmek, dini asli kaynaklarından öğrenmek, ameli hayatta fiilen ahkâm-ı diniyye tenfiz etmeyi gerektirir. Ahkâm-ı diniyye’nin tatbiki, dindarlaşma fıkhında içtimai bir mesuliyettir. Bunun da yolu hilafettir. Hilafetin başlangıcı, din ve devlet işlerini birleştirmektir. Siyasi otorite olarak hilafetin gayesi, insanların hayatında ahkâm-ı şer’iyye’nin tatbikidir. Hilafet otoritesinin vazifesi, dinin hükümlerini insanların hayatında tenfiz etmektir.(11) Dolaysıyla Hilafet-i şer’iyye’nin ihyası için çalışmak, dindarlaşma fıkhındandır. Dinin hükümlerini tenfiz edecek olan Hilafet-i şerr’iyyenin ihyası için çalışmayanlar dindar sayılmazlar.

Dini yaşamak adına hiçbir gayreti olmadığı halde dine saygılı olduğu iddia ve aldatmacasına sığınanlarla, dindarlık yaptığını sanarak dinin çizdiği sınırları çiğnemeye kalkışanların ve hakikate ulaştıkları iddiasıyla dini yükümlülüklerden yakayı kurtarmaya çalışanların tuhaf bir şekilde din dışı dindarlık arayışı noktasında birleştikleri ortadadır. Böyle bir arayış ve iddianın, gerçek dindarlık açısından herhangi bir kıymetinin olmadığı ve sadece durduk yerde sahiplerini avuttuğudur. Dindarlık dinde olanı yaşamaktır.

Dindarlık; dinde olanı yaşamak, dindarlaşma yolundaki engelleri aşmak, dinin yaşanmasına engel olanlarla savaşmaktır. Dindarlaşmanın yanlış istikamette seyir izlemesi, seküler dünya görüşünü benimsemiş fertlerin dine olan bakışlarında anlamlı bir keskinleşmeye sebebiyet vermektedir. Çünkü insanın fıtratında var olan vicdani yanını kaybetmemiş olanların, dindar görüntüyü üzerinde taşıyan ve bu görüntüyü kullanan kişilerde aynı vicdani hassasiyeti görememesi o kişinin dinle olan makasını daha da açmaktadır.

İslam kâinat dinidir, onu yöreselleştiremeyiz. Bütün insanlık, bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda İslam olmakla mükelleftir. Uzay çağı ortamlarında dinimizi o ortamların zorunlu kıldığı büyüklüğe taşımamız bu çağın mü’minleri olarak bizim görevimizdir.

Dindarlık fıkıhla beraber gelir. Fıkhı olmayan dindarlıkla dinin mücadelesi verilemez. Fıkhı olmayan bir dindarlıkla din yaşanmaz. Dindar insan, sağlam ve kuvvetli bir imana sahiptir. Gerçek dindarın ilk özelliği sağlam ve kuvvetli bir imana sahip olmaktır. Zira dindar insan neye, niçin inanması gerektiğini iyi bilen ve imanı, akıl, mantık ve bilgi temeline bağlı olan insandır. Dolayısıyla imanında asla şek ve şüpheye yer yoktur. Çevresinden duyduğu yanlış fikir ve düşünceler asla onun imanına zarar veremez. Çünkü onun imanı bilgi temeline bağlı olduğu için doğruyu yanlıştan kolaylıkla ayırt edebilir. Kur'ân ve sünnete uygun olan fikir ve düşünceleri kabul eder, aykırı olanları ise reddeder.

Dindarlaşma fıkhı, dinin aslına ve usulüne uygun bir şekilde din ile amelde bulunmaktır. Dindar insan, kuvvetli imanı ile salih ameller işler.Gerçek dindar, inandığı İslâmî hakikatleri hayatında yaşamaya çalışır. İnsanın bu dünyada mutluluğu ve ahirette ebedi kurtuluşa erişmesinin ancak salih amel işlemekle olacağını bilir ve salih amellerini artırmaya çalışır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim’de nerede imandan bahsediliyorsa hemen ardından salih amel işlemek zikredilmektedir. Nitekim Kur'ân’da 56 yerde iman ve salih amel birlikte bulunmaktadır. Genellikle “iman eden ve salih amel işleyenler”(12) şeklinde geçmektedir. Bu da iman ve salih amelin et ve tırnak gibi birbiriyle iç içe ayrılmaz iki hakikat olduğunu göstermektedir. Amelsiz iman meyvesiz ağaca benzer. Meyvesiz ağacın nasıl faydası yoksa amelsiz iman da insanın kurtuluşu için yeterli olmayabilir. Onun için imanı salih amellerle takviye etmeli kuvvetlendirilmelidir.

Dindarlaşma fıkhı; Allah’ın diniyle huzura ve mutluluğa ermek ve erdirmektir. Dindar insan, insanlara faydalı olmaya çalışır asla kimseye eliyle diliyle zarar vermez.

Gerçek dindar, daima çevresindeki insanlara faydası dokunan onlara asla eliyle diliyle zarar vermeyen insandır. Çünkü Allah Rasûlü, gerçek Müslümanı “Gerçek Müslüman eliyle diliyle insanlara zarar vermeyen kişidir”(13) şeklinde tanımlamaktadır. Hakiki dindar insan, insanlara zarar vermediği gibi daima insanlara yardım eden ve toplumda faydalı bir birey olmaya çalışan kişidir. Zira o İslâm Peygamberi’nin “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır”(14) buyurduğunu çok iyi bilir ve bunu hayatının her anında uygulamaya çalışır. Dindarlaşma fıkhı; din ile hayırlı hale gelmek ve dinin hayırlarını olduğu gibi başkalarına ulaştırmaya çalışmaktır.

Dindarlaşma fıkhı; ifrat ve tefritten uzak durarak vasat ümmetin vasati insanı olmaktır. Dindar insan, denge ve itidal sahibidir. Gerçek dindar, hal ve hareketlerinde dengeli ve mutedil davranan insandır. Çünkü İslâm dini denge ve itidal dinidir. İfrat ve tefridi yasaklar. Her konuda mutedil davranmayı emreder. Yüce Allah israfı ve cimriliği haram kılmış ve harcamada orta yolu takip etmeyi, mutedil davranmayı emretmiştir: “(Hakiki mü'minler), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”(15) Hz. Peygamber (sav) de bir hadis-i şeriflerinde “İşlerin en hayırlısı orta olanıdır”(16) buyurmak suretiyle her konuda dengeli davranmayı tavsiye etmiştir. O halde dini hayatımızda daima itidal ve dengeli hareket etmeyi esas almalıyız ve asla ifrat ve tefrite düşmemeliyiz.

Dindarlaşma fıkhı; dinde olmayan şeylerden kurtulmakla dini hayatı gerçekleştir.

Dindarlaşma fıkhı; Allah’ın dinini insanlara tebliğ ederken beşir ve nezir vasıflarını cemetmektir. Dindar insan, kendini ne cehennemin müfettişi, ne de cennetin tüccarı gibi görmemelidir. İnsan, kalplerin ne gizlediğini asla bilemez. Dolayısıyla dindar insan, kalplerin derinliklerini araştırmakla görevli değildir. Zahire göre hükmetmeli ve mü'minlere karşı hüsn-i zanda bulunmalıdır. Medine Dönemi’nde Hz. Peygamber (sav)’e Allah tarafından kimlerin münafık olduğu bildirilmişti. O kimlerin münafık olduğunu çok iyi biliyordu. Buna rağmen onları deşifre etmemiş, onları kınayarak cezalandırma ve toplumdan dışlama yönüne gitmemiştir. Bilakis onlara Müslüman muamelesi yapmış ve hatalarından ve günahlarından tövbe etmeleri için fırsat tanımıştır. Dindarlaşma fıkhı; ehl-i tekfir değil, ehl-i tebliğ olmaktır. Müslümanları bitirmek için değil, biriktirmek için çalışmaktır. Bir savaşta sahabe-i kiramdan biri kahramanca çarpışır, sonunda karşısındaki kâfiri yere yatırır ve kılıcını boynuna indirir. O sırada kâfir; “Allah’tan başka ilah yoktur.” diyerek şehadet getirir. Ancak bu şehadeti kafasının gövdesinden ayrılmasına engel olamamıştır.

Bu durumu öğrenen Allah Rasûlü çok üzülüp hiddetlenip kızar. O sahabi: “Ey Allah’ın Rasûlü! Adam benimle sonuna kadar mücadele etti, eğer fırsat bulsaydı beni öldürecekti. Sonunda ölüm korkusuyla şehadet getirdi” demesine rağmen. Allah Rasûlü: Kalbini yarıp da baktın mı? Kalbini yarıp da baktın mı? Kalbini yarıp da baktın mı?” diye üç defa aynı sözü tekrarlamıştır.(17) Demek ki, insanları kâfir, müşrik ve münafık diyerek dışlamak ve âdeta dinden aforoz etmek, dinin cehennem müfettişi gibi davranmak gerçek dindar Müslümanın yapacağı bir iş değildir. Zira insanları hatalarından dolayı hor görüp dışlayarak onları İslâm’a kazandırmak mümkün değildir. Dindarlaşma fıkhı; itidal üzere ehl-i sulh ve salah olmaktır. Müslümanları şu veya sebeple dışlayıp ötelemek, dindar olmayı ertelemektir. Esasen dindarlaşma fıkhı; dindar olma ile dinidar olmayı birbirinden ayırmaktır. Yüreklerinde Müslümanlara yer bulunmayan kindarlardan dindar olmaz.

Dindarlaşma fıkhı; mükellef mü’minin dinini evvela kendi gönlünde, gündeminde, evinde, iktidar alanında devlet yapmasıdır. Dindar insan, başkalarıyla değil kendi nefsiyle uğraşır. Mü’min kişinin nefsinin savcısı, din kardeşlerinin de savunucusu olması, dindarlaşma fıkhındandır. Gerçek dindar, başkalarının imanı, ibadeti, hata ve günahlarıyla ilgilenmez. Kendi hata ve günahlarını görüp düzelmeye çalışır. Yani kendi nefsiyle mücadele eder. Çünkü insanın ilk ve en önemli düşmanı nefsidir. Nitekim Yüce Allah, nefsi şöyle vasıflandırmaktadır: “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbimin acıyıp koruması başka.”(18) Kendi nefsiyle uğraşıp hatalarını ve günahlarını fark ederek onları düzeltmeye çalışan insan, çevresindeki insanların hatalarıyla uğraşacak vakti ve fırsatı bulamaz.

Dindarlaşma fıkhı; sadelik ve samimiyettir. Dindar insan, riya ve gösterişten kaçınır. Gerçek dindar, riya ve gösterişin insanın salih amellerini yakıp bitirdiğini, yok ettiğini bilir ve yaptığı amelleri sırf Allah rızası için yapar. Riyanın gizli şirk olduğunu bilir, kendini ve amellerini riyadan uzak tutar. Yaptığı hayır ve hasenatı, ibadetleri Allah rızası için yapar ve insanlardan bir beklenti içerisinde olmaz. Yaptığı iyilikleri insanların başına kakmaz. Zira başa kakmak, insanlara eziyet vermek amellerin boşa çıkmasını sağlar. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın”(19) buyurarak yapılan iyiliği insanların başına kakarak eziyet vermeyi yasaklamaktadır. Gerçek dindar olan insan, “Sağ elin verdiğini sol elden gizlemeye çalışır”(20) ve bu derece hassas davranır. Dindarlaşma fıkhı; halkın beğenisine değil, Halık’ın beğenisine, rızasına talibli olma fıkhıdır. Dindarlaşma; mürâilikle değil Rabbanilikle gerçekleşir. Sadeliğin, samimiyetin, nasihatin ve ihlasın terkedildiği yerde dindarlık davası sona ermiştir.

Dindarlaşma fıkhının hedefi; dünyayı değil Allah’ın rızasını kazanmaktır. Dindar insan, dindarlığını rant aracı kılmaz. Gerçek dindar, dini ve dindarlığı bir rant elde etme aracı olarak kullanmaz. Dini ve dindarlığını kullanarak bir menfaat temin eden insan, mutlaka bunun hesabını Allahu Teâlâ’ya verecektir. Gerçek manada dindar olan insan, fani dünyanın geçici ve değersiz cam parçaları mesabesinde olan şeyleri, ahiretin elmas değerindeki nimetlerine tercih etmez. Dindarlaşma fıkhı; bir dane-i hakikati, bir harman hayale tercih etme erdemliğidir.

Dindarlaşma fıkhı, hesap günü şuuru ile kaimdir. Dindar insan, ölümü asla aklından çıkarmaz ve ona göre hareket eder. Hesap günü şuurunun tükendiği yerde dindarlaşma biter dinidarlaşma başlar. Gerçek dindar, ölümün doğum gibi her canlının başına gelecek bir hakikat olduğunu bilir ve ölümden sonraki hesaba ve ebedi olan ahiret hayatına şüphesiz inanır. Bu dünyada yaptıklarından dolayı hesap gününde Allah’ın huzurunda hesap vereceğini bilir ve ona göre davranır. Nitekim Yüce Allah, “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür”(21) buyurmuştur. Dindarlaşma fıkhı; miskal-i zerre hayrın ve miskal-i zerre şerrin şuuruna ermektir.Ma’mer’in, Zeyd b. Eslem’den rivâyetine göre bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek şöyle demiş: Allah’ın sana öğrettiğinden sen de bana öğret. Peygamber onu, ona bir şeyler öğretmek üzere bir kişiye havale etmiş, o kişi de ona:”Yer kendine has bir sarsıntı ile sarsıldığı zaman” (1. âyet) Sûresi “ni öğretmeye koyulmuş. Nihayet: “Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onu görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yaparsa onu görecektir” buyruklarına gelince bu adam: Bu kadar bana yeter, demiş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a haber verince Peygamber: “Onu bırakın. Çünkü gerçekten o artık fakih (fıkhetmiş) oldu” diye buyurmuş.(22)

Dindarlaşma fıkhı; bütün zamanlarda ve zeminlerde hak ve hukuk sahibi olup haklıların yanında, haksızların da karşısında yer almaktır. Dindar insan, kul hakkına girmekten sakınan insandır.Gerçek dindar, insanlara zulüm ve haksızlık yapmaktan, kul hakkına girmekten çekinir. Çünkü Allah Teâlâ’nın kul hakkıyla huzuruna gelen kulunu asla affetmeyeceğini bilir. Ona göre hal ve hareketlerine çeki düzen verir. Hiç kimseye haksızlık yapmaz. İnsanlara hak ve adalet ölçüleri içerisinde davranır. Kul hukukuna ilişenlerden dindar olmaz. Dindarlığın çökertici virüsleri olan haramlardan sakınmak da dindarlık adına bir o kadar önemlidir. Öncelikle toplumsal haramlardan, zina ve zinaya götüren yollardan faizden, içkiden, kumardan ve diğer virüslerden... Dünya ahiret dengesini sağlam kurabilmek de önemli bir dindarlık ölçütü olsa gerek. Dünyayı başkalarına kaptırmadan ahiret için çalışmak, kıblesi ve hedefi öbür âlem olmak. Aslında din bu, ama bu gün değme Müslümanlar dahi dünya merkezli yaşarlar. 'Allah'ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu ara’ anlamındaki ayet sadece ilk Müslümanlar için gelmiş gibidir. Bunu ve bunun gibi onlarcasını görmeyiz de, ‘Allah verdiği nimeti kulunun üzerinde görmek ister’ hadisi, lüks ve israfımızın bahanesi olur. Günümüzde dindar olmanın içi doldurulamıyor. Dindarlık; dinde olmayanı boşamak, dinde olanı da yaşamaktır.

 –––––––––––––––––––––––––

(1) TDK Türkçe Sözlük, “dindar” md., Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları 2011

(2) Mehmet Doğan, “Dindarlık”, Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul 1987

(3) Nebe’, 78/39.

(4) Tirmizî, Fiten, 7; İbn Mâce, Fiten, 8

(5) Tevbe Sûresi/ 29

(6) Fıkhu’t-Tedeyyün (Dr. Abdülmecid Ömer Neccar) Riyad/ 1995

(7) Fıkhu’t-Tedeyyün (Dr. Abdülmecid Ömer Neccar) Sh: 6-10, Riyad/ 1995

(8) Hak Din Kur’ân (M. Hamdi Yazır) C: 1, Sh: 83, İst/ 1971

(9) Hak Din Kur’ân (M. Hamdi Yazır) C: 1, Sh: 84, İst/ 1971

(10) Fıkhu’t-Tedeyyün (Dr. Abdülmecid Ömer Neccar) Sh: 6-127-132, Riyad/ 1995

(11) Fıkhu’t-Tedeyyün (Dr. Abdülmecid Ömer Neccar) Sh: 6-127-132, Riyad/ 1995

(12) Ankebut Sûresi/ 7

(13) Buhârî, Îmân, 4-5, Rikâk, 26; Müslim, Îmân, 64-65.

(14) İbn-i Hacer, el-Metâlibu’l-Âliye, I, ٢٦٤

(15) Furkan Sûresi/ 67

(16) Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, I, 448

(17) Bz., İbn Mace, Fiten, 1; İbn Kesir, Tefsîru Kur'âni’l-Azîm, 1:539

(18) Yusuf Sûresi/ 53

(19) Bakara Sûresi/ 264

(20) Buhârî, Ezan, 36

(21) Zilzâl Sûresi 7-8

(22) El- Cami-u Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam-ı Kurtubi) C: 20, Sh: 247-247; İmam-ı Maverdî, Nüket, VI, 321-322; İbn-i Hacerü’l Askalanî, el-İsâbe, 111, 347. (4); İmam-ı Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VIII, 597

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
...