Vasiyetin Meşrûiyeti, Hükmü ve Keyfiyeti Üzerine Notlar
Vasiyetin meşrûiyeti, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir. Kur'ân-ı Kerim’de “Sizden birinize ölüm gelip çattığı vakit, eğer mal bırakacaksa; anneye, babaya, yakın akrabaya meşru bir sûrette vasiyette bulunmak takva sahipleri üzerine bir hak olarak farz kılındı” (El Bakara sûresi:180) hükmü beyan buyurulmuştur. Feraizin hükümlerini beyan eden ayetlerde (En Nisâ Sûresi: 11-12) ölenin varislerinin mirastaki hisseleri beyan edilmiş ve “Bu hisselerin borçlar ödendikten ve vasiyetler tenfiz edildikten sonra hak sahiplerine ödeneceği” hükme bağlanmıştır. Vasiyet muamelesini Peygamberimizin de tavsiye ettiği malûmdur. Hz. Abdullah İbn Ömer’den (ra) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir müslümanın; vasiyet edeceği birşey varken, vasiyetini yazmadan (ve yastığının altına koymadan) iki gece geçirmesi caiz değildir.”
Yusuf KERİMOĞLU
14.10.2021 13:44
555 okunma
Paylaş
İNSANOĞLUNUN hem hayatı, hem ölümü, birer imtihan vesilesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Her nefis ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz, size eksiksiz olarak verilecektir. Kim ki ateşin elinden kurtarılır da cennete konursa, işte o kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan ve zinetten başka birşey değildir”(Al-i İmrân Sûresi: 185) hükmü beyan buyurulmuştur. Allahû Teâla (cc)’nın “Her nefis ölümü tadacaktır” hükmü, umûmî bir beyandır. Zira ölüm, nefis sahibi olan bütün varlıklar için geçerli olan bir sünnetûllahtır. Yeryüzündeki bütün nimetler, insanlar için metâ ve zinet olarak yaratılmıştır.(1) Metâ kavramı; insanların tabii ihtiyaçlarını (yeme, içme, barınma vs) karşıladıkları ve faydalandıkları her şeyi içine alan bir keyfiyete haizdir. Zaruri ihtiyaçlarının dışındaki mallar ise, zinet hükmündedir.
 
Müslümanların dünya malını elde ederken ve kullanırken, İslâmi hükümlere riayet etmeleri zaruridir. Zira helâl kazancın hesabı, haramın ise azabı vardır. İslâm alimleri; kesbin (rızk elde etmek için çalışmanın) sıfatı üzerinde titizlikle durmuş; farz, vacip, müstehap, mübah ve mekruh olan kazancın keyfiyetini izah etmişlerdir.(2) İnsanoğlu dünya malını elde ederken veya harcarken, nefsine zulmedebilir. Malın bir imtihan vesilesi olduğu unutan insanların, salih amelleri zamanında ve şartlarına uygun olarak edâ edebilmeleri kolay değildir. Yunus Emre “Mal sahibi, mülk sahibi/ Hani bunun ilk sahibi?” sualini sorarken, bir inceliğe işaret etmiştir. Hz. Abdullah İbû’ş Şihhir (ra)’den rivayet edilen Hadis-i şerif’te, malın keyfiyeti haber verilmiştir. Hadis-i şerif mealen şöyledir: “Rasûl-i Ekrem (sav) Tekasür Sûresini okurken yanına vardım. Bana: “-İnsanoğlu malım malım der. Halbuki ademoğlunun yeyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan hangi malı vardır?” sualini sordu.(3)
 
Dersimizin konusu olan vasiyet, ölüme bağlı olan bir muameledir. Hanefi fûkahası “Vasiyet etmek müstehaptır. Zira insanların vasiyet etmeye ihtiyaçları vardır. Bunun sebebi şudur: İnsanlar dünyevi hırs ve tamaha kapılırlar. Mali ibadetleri ve diğer salih amelleri, gereğince edâ edememeleri mümkündür. Bir hastalık veya ansızın gelen musibet, onların ölümü ve hesap gününü hatırlamalarına vesile olur. Bu durumda vasiyet etmek suretiyle, veremedikleri sadakalarını, ölümlerinden sonra verdirmeye çalışırlar. Bu muameleye insanların ihtiyaçları vardır”(4) hükmünde ittifak etmiştir. Bu kısa girişten sonra, vasiyetin keyfiyeti, rüknü, hükmü ve hukuki neticelerine geçebiliriz.
 
Fıkıh ıstılahında vasiyet, iki ayrı manâda kullanılmıştır. Birincisi: Bir malı veya menfaati; ölümden sonraya bağlayarak, varis olmayan şahıslara veya hayır kurumlarına karşılıksız olarak bağışlamaktır. İkincisi: Bir kimsenin ölmeden önce, küçük çocuklarının mâlî işlerini yürütmesi veya terikesinde tasarrufta bulunması için birisini vekil (vasi) tayin etmesidir.(5) Malının bir kısmını veya menfaatını ölümüne bağlayan kimseye vasî, kendisine mal veya menfaat bırakılan (vasiyet edilen) kişiye mûsâ-leh, vasiyet edilen mala veya menfaata mûsa-bih, vasiyette bulunma olayında îsa denilir. Vasiyet, eskiden beri devam edegelen bir uygulamadır. Ancak bu uygulama, bazı dönemlerde zulme ve haksızlığa sebeb olmuştur. Romalılarda, aile reisi vasiyet yoluyla bütün çocuklarını mirastan mahrum edebilirdi. Daha sonra çocuklar için, mirasın dörtte birini muhafaza etme mecburiyeti getirildi. Cahiliye döneminde Araplar da başkalarına karşı övünmek ve gösteriş için yabancılara vasiyette bulunuyor, yakınlarını yoksulluk ve zaruret içirisinde bırakıyorlardı.(6) İslâm dini; vasiyet muamelesini, hak ve adalet ölçülerine göre yeniden düzenlemiştir.
 
Vasiyetin meşrûiyeti, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir. Kur'ân-ı Kerim’de “ Sizden birinize ölüm gelip çattığı vakit, eğer mal bırakacaksa; anneye, babaya, yakın akrabaya meşru bir sûrette vasiyette bulunmak takva sahipleri üzerine bir hak olarak farz kılındı” (El Bakara sûresi:180) hükmü beyan buyurulmuştur. Feraizin hükümlerini beyan eden ayetlerde (En Nisâ Sûresi:11-12) ölenin varislerinin mirastaki hisseleri beyan edilmiş ve “Bu hisselerin borçlar ödendikten ve vasiyetler tenfiz edildikten sonra hak sahiplerine ödeneceği” hükme bağlanmıştır. Vasiyet muamelesini Peygamberimizin de tavsiye ettiği malûmdur. Hz. Abdullah İbn Ömer’den (ra) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Rasûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir müslümanın; vasiyet edeceği birşey varken, vasiyetini yazmadan (ve yastığının altına koymadan) iki gece geçirmesi caiz değildir.”(7) Bir başka hadis-i şerif’te ise şu müjde verilmiştir: “Allah (cc) size, amellerinize ziyade olması için, ölümünüz esnasında mallarınızın üçte birini tasadduk (vasiyet) etme yetkisini verdi.”(8) İslâm alimlerinin tamamı vasiyetin meşrû bir muamele olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla vasiyet, İcmai ümmet’le de sabittir.(9)
 
Vasiyetin Rüknü: İmam-ı Azam Ebu Hanîfe, İmam-ı Yûsuf ve İmam-ı Muhammed’e göre vasiyetin rüknü; hibe, alım satım, icare ve diğer akitlerde olduğu gibi, icap ve kabuldür. Yani, “Ben fülân, fülân için, şöyle vasiyet ettim” demek ve bu muamelede kullanılan ifadeleri söylemektir. Buna icap denir. Vasiyette adı geçen kimse; vasiyet eden şahsın ölümünden sonra kabul etse dahi vasiyet sahih olur.(10) İmam Züfer’e göre, vasiyetin rüknü sadece icabtır. Kabul, bu muamelenin rüknü değil, şartıdır. Bazı alimler; vasiyet fakirler, mücahidler veya ilim tahsil eden kimseler için yapılmışsa, kabule ihtiyaç yoktur. Sadece icapla, muamele mün’akid olur. Vasiyet’in sıhhati için; kabul’ün icaba muvâfık olması zaruridir.(11) Meselâ: bir kimse iki şahsa: “–Şu evimi, ikinize vasiyet ettim” dedikten sonra vefat etse, o iki şahıstan yalnız birisi kabul, diğeri red etse, vasiyet batıl olur. Zire vasiyetin edâsı için, her ikisinin kabulü gerekir. Bu tahakkuk etmemiştir. Vasiyet eden kimsenin temlike ehil olması gerekir. Küçük çocuğun veya aklî dengesi bulunmayan kimsenin (mecnunun, delinin vs.) vasiyet etmeleri sahih değildir.(12) Vasiyetin bir şartı da; vasiyet vaktinde, kendisi için vasiyet edilen şahsın hayatta olmasıdır. Zira ölü için yapılan vasiyet muamelesi batıldır. Vasiyet edilen şeyin; gerek mal gerek menfaat olsun; vasiyet edenin ölümünden sonra, temlik edilebilir olması da zaruridir. Önemli bir incelik de şudur: Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) “Şüphesiz ki Allahû Teâla (cc) her hak sahibine hakkını vermiştir. Dikkat ediniz!.. Vâris için vasiyet yoktur”(13) buyurduğu malûmdur. Dolayısıyla vasiyet edilen şahsın, vasiyet eden kimsenin varislerinden olmaması gerekir. Varise yapılan vasiyet, yapılmamış hükmündedir. Hanefi fûkahası; Rasûl-i Ekrem (sav)’in “Katil için vasiyet yoktur”(14) hükmünü esas almış, kasden veya hataen vasiyet edeni öldüren, musâ-lehin bu vasfını kaybedeceği müftabih kabil olarak benimsemiştir.
 
Vasiyet muamelesinin; iki âdil şâhitle tesbit edilmesi, ihtilâfları önlemek açısından zaruridir. Eğer vârisler; vasiyetin var olup-olmadığı konusunda ihtilâfa düşerlerse, Kadı’nın (Hâkim) meseleyi şahitlerin beyanına göre hükme bağlaması mümkündür. Dolayısıyle vasiyet muamelesi için; iki adil şâhidin bulunması, isbat için zaruridir.(15) Vasiyet ederken; varis olmayan yakın akrabanın ve ihtiyaç sahibi olan kimselerin tercih edilmesi müstehaptır. Hanefi fûkahası: “Malı, varis olmayan fakir akrabaya vasiyet etmek efdaldir. Çünkü Rasûl-i Ekrem (sav): “Sadakanın efdali, zi-rahme (akrabaya) verilendir” buyurmuştur. Vârislerin mâli durumu iyi değilse veya mirâs kalacak mala ihtiyaçları varsa, vasiyeti terketmek daha evlâdır“(16) hükmünde ittifak etmiştir.
 
İslâm fıkhında vasiyet; mirasın taksimiyle ilgili hükümler indirilmeden önce “Farz” olan bir muameledir. Bunun delili şu ayet-i kerimedir: “Sizden birinize ölüm gelip çattığı vakit, eğer mal bırakacaksa; anneye, babaya, yakın akrabaya meşru bir sûrette vasiyette bulunmak takva sahipleri üzerine bir hak olarak farz kılındı.”(El Bakara Sûresi: 180) Dikkat edilirse; anne, baba ve yakın akraba için, vasiyet etmenin farz olduğu sarih bir şekilde beyan edilmiştir. Bir Âyet-i Kerime’de: “Sizden zevcelerini geri bırakıp ölecek olanlar; eşlerinin (kendi evlerinden) çıkarılmayarak yılına kadar faidelenmesini (evde oturmasını) vasiyet etsinler”(El Bakara Sûresi: 240) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Şafii (rha) bu iki ayeti zikrettikten sonra: “Vasiyetin farziyyetine vâkıf kimselerden aldığımız habere göre; feraizle ilgili ayetler indikten sonra, fetih yılında Rasûl-i Ekrem (sav) "Varise vasiyet yoktur. Kafire karşılık mü’min öldürülmez" buyurduğunda ihtilâf etmemişlerdir. Bu hadis; bir topluluğun, bir topluluktan yaptığı rivayet hükmündedir. Aynı zamanda ilim ehlinin bu hadis üzerinde ittifak ettiklerini görüyoruz. Buna dayanarak diyoruz ki; anne, baba ve zevce hakkında yapılan vasiyet; mirâs ayetlerinin inzâli ile birlikte neshedilmiştir. Bu konuda icmâ vardır. Yine ûlemanın büyük çoğunluğu; akrabaya vasiyyetin hükmünün (Eğer akraba vâris ise) mensûh olduğuna kâil olmuştur”(17) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Vasiyeti farz kılan hükmen mensuh olduğunun bir diğer delili, sahabe-i kiram’dan çoğunun vasiyette bulunmamış olmalarıdır. Eğer vasiyet farz olsaydı sahabelerin bunu terketmeleri düşünülemezdi. Hz, Abdullah İbn Abbas (ra) ve Hz. Abdullah İbn Ömer (ra) vasiyetin farz olacağı izlenimini veren bu âyetin mensuh olduğunu belirtmişlerdir.(18) Vasiyet etmek vâcip değil, müstehabtır. Vasiyetleri hüküm açıdan beş grupta değerlendirmek mümkündür.
 
A) Vâcip olan vasiyet: Mükellefin üzerinde; emânet, varislerin bilmediği borçlar, verilmemiş zekât, öşür ve bunun gibi mâli ibadetler, yerine getirilmemiş nezr (adak), hacc gibi hususlar, meşrû sebeblerle tutulamayan Ramazan orucunun fidyesi veya keffâretler sözkonusu ise, bunları vasiyet etmesi vâciptir.
 
B) Müstehab olan vasiyet: Zengin olan müslümanların, varisi olmayan akrabalarına, yoksullara ve hayır kurumlarına vasiyette bulunması müstehaptır. Bir mü’minin; hiçbir vârisi bulunmaz ve borcu da olmazsa; bütün malını İslâmi hizmetlerin yerine getirilmesi için vasiyet etmesi menduptur. Sadaka-ı cariye hükmündedir.
 
C) Mendub olan vasiyet:. İslâm’a hizmet edemediği için üzülen bir mü’min’in; malının üçte birini veya daha azını, bu hizmet için vasiyette bulunması mendub’dur.
 
D) Mübah olan vasiyet: Mahrumlara, mazlumlara, öksüzlere, yetimlere, yolda kalmışlara ve fakirlere vasiyette bulunmak mübâhdır.
 
E) Mekrûh veya haram olan vasiyet: Varisleri fakir olan kimselerin, mallarını başkalarına vasiyet etmeleri ittifakla mekruhtur. Hanefi fukahasına göre, kim olursa olsun fisk-û fücurü zahir olan kimselere de vasiyette bulunmak caiz değildir.(19) Haram bir işin yapılması için vasiyette bulunmanın hükmü, ittifakla haramdır. Meselâ: Bir Müslümanın, şarap fabrikası yapılması için vasiyette bulunduğunu farzedelim. Bu haram olan bir vasiyettir ve yerine getirilmesi caiz değildir. Ayrıca Rasûlullah (sav) malın, üçte birinden fazlasının vasiyet etmeyi yasaklamıştır. Şayet vasiyet edilmişse; varislerin, malın üçte birisinden fazla olan kısmını iptal etmeleri mümkündür. Bu vasiyete uymaları zaruri değildir. Ancak varisler zengin ise, kendi rızalarıyla vasiyeti yerine getirebilirler. Hanbelî fukahası, bu vasiyetin mekruh olduğunda ittifak etmiş ve varislerin uymamaları gerektiğini müftabih kavil olarak benimsemiştir.(20)
 
Vasiyet, bütün alimlere göre lâzım bir akittir. Çünkü bir teberrudur. Vasiyette bulunan vasiyete karşılık bir şey almamaktadır. Dolayısıyle istediği zaman vasiyetinin tamamından veya bir kısmından vazgeçmesi mümkündür.(21) Vasiyetin infazı, mirasın taksiminden öncedir. Ölünün bıraktığı terikede yapılacak ilk işlem, techiz ve tekfin, sonra borçların ödenmesi, sonra vasiyetin yerine getirilmesidir.(22) Dört mezhep imamına göre, menfaatın vasiyet edilmesi caizdir. Hanefîlere göre menfaatten maksat, evde oturma hakkı, kira geliri, bahçe ve tarlanın ürünüdür.(23)
 
Vasiyet edilen malın, terikenin üçte birinden fazla olmayacağı sünnetle sabittir. Bu oranın, mütekavvim mallar için tesbiti kolaydır. Ancak menfaatin vasiyyetinde, bu oranı tesbit etmek kıyas yoluyla mümkün olabilir. Hanefîlere ve Mâlikîlere göre; menfaatı vasiyet edilen malın değerine bakılır. Şayet bu mal terikenin üçte birini aşmıyorsa, süresi ne olursa olsun vasiyet uygulanır. Fakat, bu mal terikenin üçte birinden daha fazla olursa, üçte biri kadarı geçerli, kalanı geçersizdir. Yani bu mezheplere göre itibar, menfata değil, menfaatı vasiyet edilen maladır. Şâfîî’lere ve Hanbelî’lere göre; muteber olan, mal değil, malın vasiyet müddetindeki menfaatidir. Çünkü mûsa bih, menfaattır. Hanbelîlerde bir görüşe göre, müddetin sınırsız olması halinde, Hanefîlerde olduğu gibi aynın kıymetine itibar edilir. Menfaatin elde edilmesi ya mûsa lehin bizzat kendisinin kullanması ile veya kiraya verip kirasını almasıyla gerçekleşir. Şayet mûsi, vasiyet ederken bunlardan birisini kayıtlamamışsa, mûsâ leh dilediği şekilde istifade edebilir. Fakat, bir menfaat türü ile kayıtlamışsa Hanefîlere göre bu kayda uyulması zaruridir. Bir malın menfaati, mûsâ-leh ile varisler arasında müşterek ise, dilerlerse malı kiraya verip kirasını paylaşırlar, dilerse ve malı aralarında bölüşürler ve her biri muayen bir kısmının menfaatini alır. Üçüncü bir yol olarak da malı münavebeli olarak kullanabilirler.Vasiyet edilen menfaat geçici olabileceği gibi, süresiz de olabilir. Şayet belirli bir süreye münhasırsa veya sonu gelecek bir cihete ise malın kendisi mûsinin varislerine aittir. Sürenin açıklamasını talep edebilirler. Bu isteğe rağmen, görüş açıklamaktan imtina etmesi durumunda bu, vasiyeti red sayılır. Vârislerin zarara uğramamaları bakımından Şafiîlerin bu görüşü tatbike daha elverişlidir. Mûsa leh, kendisine vasiyet edilen şeyin hepsini kabul veya red edebileceği gibi bir kısmını kabul, bir kısmını reddetmesi de mümkündür.
 
Muhakkak ki vasiyet, ölüme bağlı olan bir muameledir. Dünya malına tamah eden varislerin, yapılan vasiyetin hükümlerine uyup-uymayacakları meçhûldür. Günümüzde cimrilik hastalığı yaygındır. Rasûl-i Ekrem (sav)’in “Sadakaların en hayırlısı, insanın bizzat kendi eliyle verdiği sadakadır. İnfak, hayatta iken kendi elinizle verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler (hesabını sizin vereceğiniz) o malları diledikleri gibi tasarruf ederler”(24) buyurduğu ve müslümanları ikaz ettiği malûmdur. Hesap gününe hazırlanan müslümanların, bu ikazı dikkate almalarında fayda vardır.
 
__________________
 
(1) İmam-ı Kurtubi- El Camii Li Ahkami’l Kur'ân- Kahire: 1967 C: 10 Sh: 135.
 
(2) İmam-ı Mavsili- El İhtiyar-İst: 1980 C: 4 Sh: 170-171
 
(3) Sünen-i Müslim- İst: 1401 K. Zühd: 3, Ayrıca Sünen-İ Nesai- K.Vesaye: 1
 
(4) El Meydani-El Lübab fi Şerhi’l Kitab-Beyrut: 1400 C: 4, Sh: 168 Ayrıca İbn-i Hümam-Fethû’l Kadir-Beyrut: 1318 C: 8, Sh: 518
 
(5) Ömer Nasuhi Bilmen-Hukuki İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu-İst: 1976 C: 5, Sh: 115 Ayrıca Et Tehanevî- Keşşafu Istılahati’l-Funûn-İst: 1308 C: 2 Sh: 1526
 
(6) Prof. Dr. Vehbe Zuhayli- İslâm Fıkhı Ansiklopedisi- İst:1991 C: 10 Sh:133
 
(7) Sahih-i Buhari-İst: 1401 C: 3, Sh: 186 K. Vesaye: 1. Ayrıca Sahih-i Müslim-İst: 1401 C: 2, Sh: 1249 Had. No: 1 (1627)
 
(8) Sünen-i İbn Mâce-İst: 1401 K. Vesâyâ: 5, Ayrıca İmam-ı Zeylaî- Nasbu’r Râye- Haydarabat: ty C: 4 Sh: 399 vd.
 
(9) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhû Bidayetü’l Mübtedi Kahire: 1965 C: 4, Sh: 233, Ayrıca İbn Kudâme- el-Muğnî-Beyrut: ty C: 6 Sh: 444
 
(10) İmam-ı Kasani-El Bedaiû’s Senai-Beyrut: 1974 C: 7, Sh: 331-332. Ayrıca Molla Hüsrev-Dürerû’l Hükkam fi Şerhi Gureri’l Ahkam-İst: 1307 C: 2, Sh: 427, Şeyh Nizamüddin ve Heyet-El Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 6, Sh: 432
 
(11) Ö. Nasuhi Bilmen-A.g.e. C: 5, Sh: 119 Madde: 21
 
(12) Molla Hüsrev-A.g.e. C: 2, Sh: 427. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve Heyet-A.g.e. C: 6, Sh: 433
 
(13) Sahih-i Buhari-İst: 1401 K. Vasaya: 6, Sh: 3, Sh: 188, Sünen-i İbn-i Mace-C: 2, Sh: 905 K. Vasaya: 6, İmam Ahmed b. Hanbel-C: 4, Sh: 186, İmam-ı Şafii-Er Risale-Kahire: 1979 (2 bsm) Sh: 140 Madde: 402
 
(14) İbn-i Hümam-A.g.e.C: 8, Sh: 424. Ayrıca Molla Hüsrev-A.g.e. C: 2, Sh: 430
 
(15) İmam-ı Kasani-A.g.e. C: 7, Sh: 394
 
(16) İbn-i Hümam-Fethû’l Kadir-Beyrut: 1318 C: 8, Sh: 431-432. Ayrıca Molla Hüsrev-A.g.e. C: 2, Sh: 428
 
(17) İmam-ı Şafii-Er Risale-Kahire: 1979 Sh: 138 Madde: 398 vd.
 
(18) Prof. Dr. Vehbe Zuhayli- A.g.e. C: 10 Sh: 137 vd.
 
(19) İmam-ı Merginani-El Hidaye Şerhû Bidayetü’l Mübtedi-Kahire: 1965 C: 4, Sh: 247-248. Ayrıca Ö. Nasuhi Bilmen-A.g.e. C: 5, Sh: 120 Mad: 24
 
(20) İbn Kudâme- A.g.e. C: 8 Sh: 12
 
(21) İmam-ı Zeylaî- Tebyinü’l-Hakaik- Beyrut: ty C: 4 Sh: 186, Ayrıca El Meydanî, A.g.e. C: 4 Sh: 178
 
(22) Seyyid Şerif Cürcânî- Şerhu Feraizi Siraciyye-İst: 1308 Sh: 2 vd.
 
(23) İmam-ı Kasani-A.g.e. C: 7, Sh: 352
 
(24) Sahih-i Müslim-İst: 1401 K. Vesâya: 14
 
...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
...