Harbi Kâfirlere Karşı Savaşmak Allah’ın Emridir -1
İslâm’da cihadın ve kıtalin müstesna bir yeri vardır. Zira cihad, mekruh vaktti olmayan bir ibadettir. Allah yolunda Allah için Allah düşmanlarına karşı cihad etmeyi terk eden bir ümmetin işgâlcıları ve istilâcıları çok olur. Müslümanları imanlarından sonra küfre döndürmeye çalışan, onları yurdlarından çıkartıp sürgüne gönderenler, onları kâfir yapmaya gayret edenler, harbi kâfirlerdir. Kâfirler iki kısma ayrılır. Harbi kâfirler ve Harbi olmayan kâfirler. Harbi kâfirler; Müslümanların dinlerine, imanlarına, Müslümanlıklarına, canlarına, mallarına, namuslarına, akıllarına, vatanlarına karşı savaşıp kendilerini yurtlarından çıkartan veya çıkartmaya çalışan müstevli kâfir ve mürtedlerdir.
Mustafa YUSUFOĞLU
21.10.2021 11:06
631 okunma

ONLARI nerede bulursanız öldürün! Ve sizi onların çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın! Çünkü fitne katilden beterdir. Onlar sizinle Mescid-i Haram yanında harp etmedikçe siz de onlarla harp etmeyin. Eğer onlar harp ederlerse siz de onlarla harp edin. İşte kâfirlerin cezası böyledir. Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."(1)

Bu âyet-i kerime, İslâm’da namazın, orucun, haccın Allah’ın emri olduğu gibi, Allah yolunda Allah için Allah düşmanlarına karşı kıtalin de Allah’ın emri olduğunu bize göstermektedir. Dünya münkir ve müşriklerinin baskıları, galibiyet propagandalarına kapılan bazı Müslümanların İslâm’da cihad ve kıtalin olmayacağını iddia etmeleri, nass-ı Kur’ân’a karşı açıkça muhalefettir. 

İslâm’da cihadın ve kıtalin müstesna bir yeri vardır. Cihadın ve kitalin ne zaman, kime karşı ve nasıl yapılacağı da beyan edilmiştir. Çünkü cihad başlı başına bir ibadettir.(2)Müslümanlar hilafetin ilgasından bu yana dinen olması gereken yerde değillerdir. Allah yolunda Allah için Allah düşmanlarına karşı cihad etmeyi terk eden bir ümmetin işgâlcıları ve istilâcıları çok olur. Müslümanları imanlarından sonra küfre döndürmeye çalışan, onları yurdların çıkartıp sürgüne gönderenler, onları kâfir yapmaya gayret edenler, harbi kâfirlerdir. 

Kâfirler iki kısma ayrılır. Harbi kâfirler ve Harbi olmayan kâfirler. Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunmayan gayr-i müslimlerin ülkesinde yaşayan kimse hakkında kullanılan bir İslâm hukuku terimi. Harbî; kelime anlamı itibarıyla harbe mensub savaşa ait manasına gelse de kastedilen “dâru’l-harb’e ait” anlamındadır. Harbî gayr-ı müslimlerin yurdunda yaşayan şahıs demektir. Harbi kâfirler; Müslümanların dinlerine, imanlarına, Müslümanlıklarına, canlarına, mallarına, namuslarına, akıllarına, vatanlarına karşı savaşıp kendilerini yurtlarından çıkartan veya çıkartmaya çalışan müstevli kâfir ve mürtedlerdir. 

Müslüman olmayanların Müslümanlarla olan münasebetlerinde hukukî statüleri üç bölümde incelenir. 

Zimmîler; Müslümanların memleketinde cizye vererek yaşayanlar. Müste’men (pasaportlu) daru’l-harpte yaşayan bir şahsa izin ve emân alarak müslümanların memleketine girdiğinde ona emniyet ve güven verilmiş olur ki buna müste’men adı verilir. 

Üçüncü grup harbîdir. Harbî olan şahısların hukukî durumu da ikiye ayrılır. Daha önce İslâm dininden haberdar olan harbîler; bunların memleketinde İslâm yaygın olup duyulmuştur. Bu takdirde bunlarla savaşa başlamadan önce onları İslâm’a davet etmek gerekmez. Önceden İslâm'dan, İslâm'ın harp gayesinden haberdar olması onlar için «davet-i hükmiyye” kabul edilir. Ancak (yine de İslâm’a) davet edilmeleri daha uygundur. Bunu kabul etmedikleri takdirde cizye vererek İslâm ahdinin himayesini kabul etmeleri kendilerinden istenir. Müslümanların harp için elverişli ortamı ve vakti kaçırma gibi bir endişeleri varsa hiç davet etmeden saldırabilirler. 

Daha önce İslâm dininden haberdar olmayan harbîler, bunlara savaşa başlamadan muhasara sırasında davet yapılır ve onlara İslâm anlatılır. Bu davete de “dâvet-i hakikiyye” denilir. Düşmanlar müslümanların memleketine saldırırsa onlara davet yapılması gerekmez. Çünkü bu düşmanın cüretinin artmasına, müslümanların zaman ve moral kaybına neden olur. 

Dâru’l-Harb’e cihad için giden müslümanların, bir İslâm beldesinin düşman tarafından istilâ tehlikesi varsa ve o beldenin düşmana karşı koymasının mümkün olmadığını bilirlerse o İslâm beldesine yardım etmeleri gerekir. Çünkü böyle bir durumda müslümanlara yardım farz-ı ayn olmuş olur ve def’i zarar celb-i menfaat’tan mukaddem bulunur, yani zararı gidermek fayda sağlamakta önemlidir. 

Bir harbî (düşman)’nin İslâm’a girmesi kendisi ile savaşılmasına engel olur. Çünkü İslâm'a girmesiyle istenen gerçekleşmiş oluyor. 

Harbînin müslüman olduğunun kabul edilmesi şu üç yoldan birisiyle mümkündür: Açıkça İslâm’a girdiğini itiraf edip söylemesi; Cemaatla namaz kılması gibi müslüman olduğuna dalalet eden bir alametin bulunması, tebâiyyet yoluyla müslüman olduğunun kabul edilmesi; bir çocuğun anasına babasına veya bulunduğu İslâm ülkesine dayanacak müslüman sayılması. 

Müslümanlar ile arasında bir anlaşma olmayanlar hükmen değil fiilen harbî kâfirlerdir. Harbî/savaş halindeki kâfir; Müslümanların zimmetine girmeyen her kâfirdir. İster anlaşmalı olsun ister emanlı olsun, ister anlaşmalı ve emanlı olmasın fark etmez. İslâm Devleti ile herhangi bir kâfir devlet arasında bir anlaşma yapıldığında, bu devletin tebaası anlaşmalı olup, onlarla aramızdaki anlaşmanın belirlemiş olduğu hususa göre muamele görülür. Bu anlaşmanın belirlediği her husus uygulanır. Ancak anlaşmanın varlığına rağmen anlaşmalı kâfirler, hükmen harbî kâfir olmaları konumundan dışarı çıkmazlar. Çünkü anlaşmanın bitmesi veya onlar tarafından veya bizim tarafımızdan bozulması ile birlikte onların hükmü diğer harbî kâfirlerin hükmüne döner. Harbi kâfir İslâm ile savaş durumunu bırakır, İslâm ile içte ya da dışta bir anlaşma yaparsa onun hayatı koruma altına alınır. 

İslâm dinine göre insanlar ikiye ayrılar: Mü‘minler ve kâfirler. Kâfir demek İlahî, Kur’ânî, Nebevî gerçekleri inkâr, red, tekzib eden, örten demektir. Küfür statüsünde olanların da kategorileri vardır:

(1) İslam Ümmetiyle, İslam devletiyle anlaşmış, onların hâkimiyeti kabul etmiş ehl-i zimmet. Bunların canları, malları, kimlikleri, din ve mezheb hürriyetleri garanti altına alınmıştır. Öyle ki, onların İslam ülkesindeki mezarlıklarına bile dokunulamaz. 

(2) Ehl-i Kitab: İslam‘ın hâkimiyetini kabul etmek, Müslümanlarla barış içinde olmak şartıyla onların da garantileri vardır. 

(3) İslam‘a ve Müslümanlara savaş ilan etmiş olan agresif, militan, harbî kâfirler. 

(4) Müşrikler. Bunlar kâfirlerin eşeddidir. 

(5) Münafıklar. Münafıklar zümresi ikiye ayrılır:

(a) Nifakı kendilerini küfre götürenler.

(b) Kendilerinde nifak alametleri olmakla ve imanları tehlikede olmakla birlikte henüz küfre düşmemiş olanlar. Biz insanların kalbinin içini bilemediğimiz için ehl-i kıble olanları Müslüman kabul ederiz. Rasûlüllah Muhammed Mustafa salllallahu aleyhi ve sellemin risâletini, davetini, dinini işitip de bunu inkâr, red, tekzib eden kimse kesinlikle ehl-i necat ve ehl-i Cennet değildir. 

Peygamberimizden sonra bir tek İbrahimî hak din vardır. “Zamanımızda üç hak ibrahimî din vardır ve bunların bağlıları ehl-i necat ve ehl-i Cennettir” diyenler korkunç bir yanılgı içindedirler ve imanları tehlikededir. 

İslâm‘ın Allah katında tek hak, makbul (kabul edilen), gerçek, doğru din olduğu çeşitli Kur’ân ayetleriyle, sahih hadîslerle sabittir ve bu konuda icmâ-i ümmet bulunmaktadır. Allah Kur’ân’da mü‘minlerin kâfirleri dost ve veli edinmelerini yasaklamıştır. Tevhid inancı ile Teslis inancı kesinlikle bağdaşmaz ve uyuşmaz. İslam‘ın asli ve zarurî temel inançlarından biri, bütün peygamberlere iman etmektir. Rasûlüllah Efendimizin peygamberliğini, getirdiği kitabı, dini duyup da inkâr, red ve tekzib eden kâfirdir. 

Müslümanlar kâfirler karşısında kendi mevkilerini, makamlarını, konumlarını, vatanlarını korumakla mükelleftirler. Harbi ve mürted kâfirleri işgal ve istilâ ettikleri yerlerden çıkarmak, mü’minlerin azad kabul etmez görevlerindendir. Bu âyet-i kerime, bunu mü’minlerden istemektedir. Müstevli harbi ve mürtedlerin istilâlarını kırmak ve işgallerine son vermek için gücü ve kuvveti yerinde olan her Müslümanın görevidir. Harbi ve mürtedler vatanı işgal etmişlerse derhal çıkartılacaklardır. Şayet şer’i makamları işgal etmişleri, lağvetmişler o makamlardam onlar uzaklaştırılacak ve şer’i makamlar yeniden ihya edileceklerdir. Müslümanların vatanında ve hayatlarında müstevli harbi ve mürtedlerin velâyetlerine yer yoktur. 

Allah’ın arzında şirki ve şirk düzenlerini ayakta tutmak için başvurulan tüm yollar fitne cümlesindendir. İslâm kültüründe geniş bir kullanım ve etki alanı kazanmış olan âyetteki fitne kelimesi, genellikle “sınama, deneme, maddî ve mânevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme”; özellikle hadislerle diğer İslâmî literatürde “dinî, sosyal ve siyasî kargaşa” anlamında yaygın olarak kullanılan bir terimdir. İnanç uğruna mâruz kalınan ağır işkence için de fitne kelimesi kullanılmıştır.(3) Fitne her zaman insan için bir sıkıntı veya risk anlamı taşır. Ancak fitne olarak değerlendirilen bir durumla karşılaşan insanın bunun bir imtihan olduğu bilincini koruyarak bu tehlikeli sınavı başarıyla sonuçlandırması mümkündür. Bu açıdan bakıldığında fitne, inanma iradesini daha da güçlendirme, ahlâkî bakımdan arınma, insanın imanındaki kararlılığını ve erdemli yaşayışını kanıtlama fırsatı vermesi itibariyle ferdin veya toplumun dinî ve ahlâkî gelişmesine katkısı olan bir imtihan ve deneme yolu olarak da değerlendirilmektedir. Nitekim Cürcânî(4) ve Tehânevî(5) gibi bazı bilginlerin fitne hakkındaki tariflerinde bu hususun dikkate alındığı fark edilmektedir. 

Kur’ân-ı Kerîm’de otuz dört âyette fitne kelimesi, yirmi altı âyette de türevleri geçmektedir. Fitnenin Kur’ân’daki kullanımına göre anlamlarını tesbit etme hususunda en önemli kaynak olarak bilinen ve bu bakımdan bazı özel araştırmalara konu olan Taberî’nin Câmi‘u’l-beyân’ı da dikkate alındığında fitne ve türevlerinin Kur’ân’da başlıca şu mânalarda kullanıldığı görülür: Sınama (ibtilâ), deneme (ihtibâr) ve imtihan(6); şirk, inkâr, müşriklerin müslümanlara uyguladıkları, inkâr ve şirke döndürmeyi amaçlayan baskılar(7); dalâlet, sapma, saptırma(8); azap, işkence, ateşe atma(9); düşman saldırısı(10); Allah’ın, kullarına farklı imkânlar vererek birbirlerine karşı niyet ve tutumlarını ortaya çıkarması(11); günah(12); şeytanın hile ve tuzağı(13); şeytanın zayıf ruhlu kişilere aşıladığı bâtıl inanç ve kuruntu(14); nifak(15); delilik.(16) 

Taberî sık sık Arap dilinde fitnenin asıl anlamının “deneme ve sınama”, bilhassa “ateşe atarak deneme” olduğunu belirtir ve öteki kullanımların da temelde bu mâna ile ilişkili bulunduğuna işaret eder. Deneme ve sınama bazan insanlar için daima bir risk taşıyan mal mülk, evlât, sağlık gibi nimet sayılan değerlerin verilmesiyle olduğu gibi, çok zaman yokluk, hastalık, musibet, şeytan veya düşman tasallutu gibi üzüntü ve sıkıntılara mâruz bırakılmakla da olmaktadır.(17) 

Kur’ân-ı Kerîm’de fitne kavramının ifade ettiği deneme ve sınamanın çeşitli şekillerine işaret edilmiştir. Fitne Allah tarafından kullarına yöneltilmiş bir deneme ve sınama olabilir. Allah insanların iman ve ahlâktaki samimiyetlerini kanıtlamaları için bir fitne (imtihan) olmak üzere onları hayırla da şerle de (hem nimet hem de sıkıntılarla) sınar.(18) İnsanlar “dünya hayatının geçici güzellikleriyle” imtihan edilirler.(19) Mal ve evlât birer fitne (imtihan) vasıtasıdır.(20) Bol rızık veya genel olarak herhangi bir nimet de fitnedir.(21) Buna karşılık insanlar bir kederle(22), çeşitli belâlarla da(23) imtihan edilirler. Fitne insanlar arası ilişkilerde de söz konusu olabilir. İnkârcıların müslümanlara karşı olumsuz tavırları müslümanlar için bir fitnedir; zira böylece onların sabır ve sebatları denemeden geçirilmiş olur.(24) Öte yandan müslümanların mâruz kalacakları herhangi bir sıkıntılı durum da kâfirlerin bundan yanlış sonuçlar çıkarmalarına yol açan bir fitne olabilir. Nitekim müfessirler “Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir sınama (fitne) konusu yapma”(25) meâlindeki âyeti, “Bizi onların eliyle veya başka bir şekilde eza ve cefaya uğratma; aksi halde inkârcılar, bizim hakkımızda ‘Eğer bunlar doğru yolda olsalardı böyle sıkıntılara mâruz kalmazlardı’ şeklinde yanlış düşüncelere kapılırlar” tarzında açıklamışlardır.(26) Kur’ân’a göre insan inkârcılık, münâfıklık gibi yanlış inançları veya kötü davranışları sebebiyle kendi kendisinin de fitnesi olabilir.(27) “Kalplerinde eğrilik olanlar”ın Kur’ân’daki müteşâbih âyetleri dillerine dolamalarının hedefi “fitne çıkarmak”(28), yani inananların zihninde şüphe ve tereddütler meydana getirmektir.(29) Kur’ân’da ashâbü’l-uhdûd diye anılan inançlı insanlar da inkârcılar tarafından ateşe atılmak suretiyle işkenceye tâbi tutulmuş ve böylece fitneye mâruz bırakılmışlardır.(30) Bazı âyetlerde müşriklerin müslümanları dinlerinden vazgeçirmek, tekrar inkârcılık ve putperestliğe döndürmek maksadıyla giriştikleri yıkıcı faaliyetler, kezâ münafıkların, farklı metotlarla da olsa aynı yöndeki girişimleri(31) fitne kavramıyla ifade edilmiştir. 

Fitne kavramı Kur’ân’daki anlamlarıyla hadislerde de geniş ölçüde geçmektedir (bk. Wensinck, Mu‘cem, “ftn” md.; a. mlf. , Miftâhu künûzi’s-sünne, “fiten” md. ). Hadislerde ayrıca “deccâl fitnesi”, “mesih fitnesi” şeklindeki deyimlerle kıyamet alâmetleri diye bilinen gelişmelere de fitne denildiği görülür. Hadislerde fitne “dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan sosyal kargaşa, anarşi, iç savaş” anlamında da yaygın olarak geçmekte; İslâm’ın ilk asırlarından itibaren vuku bulan dinî ve siyasî çalkantıları, sosyal huzursuzlukları haber veren bir konumda da kullanılmaktadır. Bu hadislerde fitne genellikle İslâm ümmetinin birlik ve bütünlüğünü tahrip eden bir komployu veya her türlü yıkıcı faaliyetleri ifade eder. Bunların birinde Hz. Peygamber “Birtakım fitnelerin yağmur selleri gibi evlerinizin arasından aktığını görüyorum” buyurmuştur.(32) Hadis bilginleri burada özellikle Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle başlayıp sonraki dönemlerde devam eden kargaşa ve iç savaşlara işaret edildiğini belirtirler.(33)

Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadiste “Zaman yaklaşacak, ameller azalacak, aç gözlülük yayılacak, fitneler açığa çıkacak ve adam öldürme olayları artacak” denilmiştir.(34) Ayrıca Buhârî, zamanla insanlar arasında bilgi ve dindarlık farkları kalkıp herkesin cehalette ve dinî konulardaki gevşeklikte birbirine benzemeleri, amellerin azalması, fitnenin çoğalması, öldürme olaylarının artması, can güvenliğinin ortadan kalkması gibi olumsuz gelişmelerin vuku bulacağını haber veren hadisleri “Fitnelerin Zuhuru” başlığını taşıyan babda toplamak suretiyle fitne kavramının kapsamını dinî, ahlâkî, ilmî ve sosyal çöküş anlamlarını kapsayacak şekilde geniş tutmuştur.(35) “Yakında fitneler meydana gelecektir. O sıralarda oturan ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen de koşandan hayırlıdır.”(36) anlamındaki ifadelerle başlayan hadiste de genellikle ilk iki asırdaki kargaşa ve iç savaşlara işaret edildiği düşünülür. 

İslâm âlimleri genellikle Hz. Osman’ın öldürülmesiyle (35/656) doruk noktasına ulaşan kanlı siyasî buhranı ilk fitne sayarlar(37) ve bu olayı ayrıca “büyük fitne” diye de adlandırırlar. 

Fitne kavramının tarih boyunca müslümanların ruhunda ürkütücü tesirler uyandırmasında ilk dönem müslümanları arasında ortaya çıkan üzücü olayların özellikle ilk iki asırda yaşanan siyasî çalkantıların bıraktığı derin izlerin payı büyüktür. Onlar, fitnenin Kur’ân’daki ağırlıklı mânasını da dikkate alarak, bu çalkantıların vuku bulduğu zamanları dine, İslâm cemaatine ve meşrû idareye bağlılıkları konusunda denendikleri ve bu bağlılıklarını ispat etmek durumuyla karşı karşıya bulundukları dönemler olarak düşünmüşlerdir. Hz. Osman’ın öldürülmesiyle başlayıp Cemel Vak‘ası (36/656), Sıffîn Savaşı (37/657), bu savaştan sonra başlayıp uzun yıllar devam eden Hâricî ayaklanmaları, Emevî iktidarına karşı ayaklanan Abdullah b. Zübeyr’in Hicaz’daki hâkimiyetine son vermek üzere Yezîd b. Muâviye’nin gönderdiği ordunun Medine yakınındaki Harre’de Medineliler’le savaşarak şehri yağmalaması (63/683), aynı maksatla Abdülmelik b. Mervan tarafından gönderilen Haccâc b. Yûsuf kumandasındaki ordunun altı ay kadar süren Mekke muhasarası ve işgali ile Abdullah b. Zübeyr’in öldürülmesi (73/692) gibi kanlı olaylar ve iç savaşlar İslâm toplumunun karşılaştığı ilk fitne hareketleri olarak tarihe geçmiştir. Özellikle Hz. Osman’ın şehid edilmesi olayı müslümanların dinî ve siyasî kamplara bölünmesine yol açan, daha sonra Sünnî-Şiî ihtilâfının kökleşmesiyle gelecek kuşakları derinden etkileyecek olan fitnelerin başlangıcı sayılır. 

Konumuz olan âyetin “Fitne, öldürmekten daha kötüdür” cümlesinde geçen fitne kelimesinin, hadislerde geçen “siyasî ve sosyal karışıklıklar” anlamıyla ilgisi olmayıp, tefsirlerde kısaca “Allah’a ortak koşma; müşriklerin müslümanlara uyguladıkları, inkâr ve şirke döndürmeyi amaçlayan, daha genel olarak onların imanlarını tehlikeye sokan maddî ve mânevî baskılar, İslâm ve müslümanlar aleyhindeki tertipler ve propagandalar” şeklinde açıklanmıştır.(38) Âyete göre bir müslümanın böyle bir tehlike sonucu imanını kaybetmesi, mâsum birini öldürmesinden daha büyük bir suçtur (veya kendisinin müslüman olarak öldürülmesinden daha kötüdür)

Mekke döneminde müşrikler tarafından yoğun baskılarla, zulüm ve hakaretlerle uygulanan bu fitne faaliyetleri hicretten sonra da bilhassa Medine dışındaki müslüman kabilelere yönelik olarak sürdürülmüş; henüz Müslümanlığı yeterince benliklerine sindirememiş olan bu kesimlerden bir kısmının putperestliğe dönmelerine bile yol açılmıştır.(39) Ayrıca bu şekildeki bir inkâr tehlikesi yalnız ilk dönemlerde olmuş bitmiş bir durum olmayıp sonraki zamanlarda benzer durumlar yaşandığı gibi, günümüz dünyasında da müslümanlar dinleri, inanç ve ahlâkları konusunda zaman zaman son derece ağır imtihanlar yaşamakta, çok yönlü ve çok çeşitli yıkıcı faaliyetlerle karşı karşıya kalabilmektedirler.

Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’in, söz konusu fitneler karşısında mutlaka tedbirli olmayı ve olabildiğince bu tür gelişmelerle mücadele etmeyi amaçlayan uyarısının önemi devam etmektedir. Müslümanların kendi aralarındaki ihtilafları da bir fitne/imtihandır. Müslüman kardeşlerimizle olan ihtilaflarımız, İslâm'ın nasıl hâkim olacağı ve kimlerle bu işin gerçekleşeceği ile ilgili ise her ihtilaf, bizim için bir rahmet olur. Ancak ihtilaflarımız, makam, mevkii, şan, şöhret ve dünyalıklar için ise işte o zaman her ihtilaf, bizim için çetin bir azap ve büyük bir musibet olur ve katilden daha büyük fitneye dönüşür. 

-------------

(1) Bakara Sûresi/ 191-192

(2) Reddü’l Muhtar Ala’d-Dürri’l Muhtar (İbn-i Abidin) C:1, Sh: 79, İst/ 1984

(3) meselâ bk. Câhiz, el-Osmâniyye, s. 29, 30, 32, 40

(4) et-Ta‘rîfât, “Fitne” md. 

(5) Keşşâf, II, 1156

(6) Bakara Sûresi/102; Tâhâ Sûresi/40, 85, 90, 131

(7) Bakara Sûresi/191, 193, 217; Nisâ Sûresi/91

(8) Mâide Sûresi/41, 49; Sâffât Sûresi/162

(9) Ankebût Sûresi/10; Zâriyât Sûresi/13, 14; Burûc Sûresi/10

(10) Nisâ Sûresi/101

(11) En‘âm Sûresi/53; Furkan Sûresi/20; bk. Camiu’l Beyan, Taberî, VII, 206-207; XVIII, 193-194

(12) Tevbe Sûresi/49

(13) A‘râf Sûresi/27

(14) Hac Sûresi/53

(15) Hadîd Sûresi/14; bk. Camiu’l Beyan, Taberî, XXVII, 226

(16) Kalem Sûresi/6

(17) Camiu’l Beyan, I, 461-462; XVI, 162, 196-197, 200, 235

(18) Enbiyâ Sûresi/35

(19) Taha Sûresi/ 131

(20) Enfâl Sûresi/28

(21) Zümer Sûresi/49; Duhân Sûresi/17; Cin Sûresi/17

(22) Taha Sûresi/ 40

(23) Tevbe Sûresi/126; Hac Sûresi/11

(24) Furkan Sûresi/20

(25) Mümtehine Sûresi/5

(26) bk. Fethu’l-Kadir el-Cami' beyne Fenneyi’r-Rivayeti ve’d-Dirayeti min İlmi’t-Tefsir, Şevkânî, V, 246

(27) Hadîd Sûresi/14; bk. Fethu’l-Kadir el-Cami' beyne Fenneyi’r-Rivayeti ve’d-Dirayeti min İlmi’t-Tefsir, Şevkânî, V, 198

(28) Âl-i İmrân Sûresi/7

(29) Camiu’l Beyan, Taberî, III, 180

(30) Buruc Sûresi/10

(31) Tevbe Sûresi/47-48; bk. Camiu’l Beyan, Taberî, X, 145-147

(32) Sahih-i Buhârî, “Fiten”, 4

(33) bk. Umdetü’l Kari Şerhu Sahih-i Buhari, Bedreddin el- Aynî, XX, 64

(34) Sahih-i Buhârî, “İlim”, 24, “Fiten”, 5; Sünen-i İbn Mâce, “Fiten”, 25

(35) bk. Sahih-i Buhârî, “Fiten”, 5

(36) Sahih-i Buhârî, “Fiten”, 9, “Menâkıb” 25; Müslim, “Fiten”, 10, 12-13; Müsned, V, 39, 48, 110

(37) bk. Câhiz, el-Osmâniyye, s. 173; Müsned, III, 422

(38) bk. Camiu’l Beyan, Taberî, II, 191; el-Muharreru’lVecîz fi Tefsîri’l-Kitâbi’l-Azîz, İbn Atıyye, I, 262-263; Tefsir-i Kebir, Fahreddin et- Râzî, V, 130

(39) bk. Nisâ Sûresi/91; Camiu’l Beyan, Taberî, V, 201-202

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
...