Şer’î Delillerin Kısımları II. Sünnet İkinci Mebhas Sünnetin Hakikati ve Nevîleri Beyânındadır
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in müctehid imamları; İslâm Fıkhı’nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz’in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bunlara ‘Edille-i Şer’iyye’ denildiği gibi ‘Asli Deliller’ de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer’i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi’nin, usûl ilimlerini konu alan “Minhâcü’l-Muhammedî” isimli eserinin girişinde yer alan ve şer’i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usûl konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.
Mehmet TAŞKIN
18.02.2019 11:00
582 okunma
Paylaş
MALÛM ola ki “sünnet” lâfzı Peygamberimiz (sav)’in kavline ve fiiline ve bir duruma müşahedesi vaktinde sükûtuna ve sahâbenin tarîkine (takip ettiği yola) ıtlâk olunur. Amma “hadîs” ve “haber”, Peygamber (sav)’in kavline mahsustur. Ve Peygamberin kavline muhtass (özel) olan sünnet-i hâstan muktezâya (bu sünnetin gerektirdiği şeye) gelince, zikrolunan genel kısımlardır. Yani, Kitâbu’llâh’da [muhkem, müteşâbih, müevvel, zâhir, hafî gibi] zikrolunan aksâm (kısımlar), sünnette dahi sâbittir. Lâkin sünnete mahsûs başka aksâm vardır. Onu dahi bilmek lâzımdır.
İmdi ehl-i usûl re’yi üzere (usulcülerin görüşlerine göre) sünnet iki nevî‘dir. Bir nevî‘ Mürsel’dir. Öbür nevî‘ Müsned’dir.
1. MÜRSEL
Şol sünnettir ki, onu rivayet eden kimesne kendi ile Peygamber (sav) beyninde (arasında) vâsıta zikretmeyip [Okunuşu: Kâle Rasûlüllâh kezâ] diye… Yani, “Peygamber (sav) şöyle dedi” diye. Ve mürsel dört nevî‘dir.
1) Birinci Nevî: Sahâbînin irsâl ettiği sünnettir. Bu icmâ‘ ile mukbûldür. Zira sahabînin rivâyeti Peygamber (sav)’den semâ‘a (işitmiş olmasına) haml olunur. Ve sahâbî şol kimesnedir; Peygamber (sav)’i gördü ve onunla sohbeti çok oldu, eğer O’ndan hadîs dahi rivâyet etmediyse de ol sahâbîdir. Bazıları derler ki: “Peygamberi gören sahâbîdir, eğer sohbeti dahi olmadıysa da…”
Mecma‘u’l-Bahreyn Şerhi”inde (1) denilir ki; “Sâhib lâfzının iki mânâsı vardır. Bir mânâsı örfîdir, kesîrü’s-sohbet (sohbeti çok) olan kimesneye derler. Ve bir mânâsı dahi lugavîdir, musâhib olan kimesneye derler, eğer bir saat ise de (bir saatlik bile olsa arkadaşlık eden kimseye derler)… Sa‘îd ibn Müseyyeb Hazretleri evvelki mânâyı itibar etti. Hatta Peygamberimiz ile bir sene veya iki sene mukîm olmayan kimesneyi sahâbe addetmedi. Ammâ ‘âmme-i ulemâ ikinci mânâyı itibar edip müslümanlardan Peygamber (as)’ı gören sahâbîdir” dediler.
2) İkinci Nevî: Karn-ı sânî ve karn-ı sâlis (ikinci ve üçüncü asırda yaşayanların) irsâl ettiği sünnettir, yani tâbi‘în ve tebe-‘i tâbi‘înin irsâl ettiğidir. Ve bu, İmam Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel (rha) katlarında şer‘î hüccettir. Amma İmam Şâfi‘î (rha) indinde hüccet olmaz.
Tâbi‘î sahâbeye veya bazı sahâbeye yetişip onlar ile hem-asır olandır. Hasan-ı Basrî ve Alkame ve Esved ve Sa‘îd ibn Müseyyeb ve Kadı Şüreyh ve Üveys-i Karanî gibilerdir. İmâm-ı A‘zam Hazretleri seyyidü’t-tâbi‘îndir.
Ve tebe-‘i tâbi‘în sahâbeye yetişmeyip tâbi‘în ile hem-asır olandır. İmam Mâlik ve İmam Ahmed ve İmam Şâfi‘î ve İmam Züfer ve İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed b. Hasan ve dahi bunlar gibilerdir.
Medâr-i Fühûl”de şöyle denir: “Karn şol kavimdir ki dehrden bir zamanda birbirine mukârin olup bir müddet onda cem‘ olup (birlikte yaşayıp bu süre içinde) mevt ile müteferrik olmayalar (ölüm ile ayrılmayalar).”(2)
3) Üçüncü Nevî: Tebe-‘i tâbi‘înden sonra gelenlerin irsâlidir. İmdi bunun kabulünde ‘ulemâ ihtilâf ettiler. Ebü’l-Hasani’l-Kerhî, “Her asırda her âdil kimsenin mürseli makbûldür” dedi. Ve ‘Îsâ b. Ebân ve Ebûbekir Râzî “Makbûl değildir” dediler, “Meğer irsâl eden kimesne sikadan irsâl etmekle meşhur ola.” Muhammed b. Hasan ve onun emsâli imamlar sikadan irsâl ile meşhurlardır.
Amma İmam Şâfi‘î der ki: “Sahâbeden gayrinin irsâli makbûl değildir. Meğerki başka bir yönden ittisâli (Peygambere bağlantısı) sâbit ola. Bu ecildendir ki Sa‘îd ibn Müseyyeb’in mürsellerini kabul ettim. Zira ben onun mürsellerini tetabbu‘ edip (araştırdığımda) küllîsini mesânîd (hepsini senedli) buldum.”
4) Dördüncü Nevî: Şol sünnettir ki râvî onu bir yönden irsâl ve başka bir yönden isnâd ede. Pes mürselleri makbûl tutan ulemâ ‘indinde bunun kabûlünde şek ve şüphe yoktur. Amma merâsili makbûl görmeyenler bunda ihtilâf ettiler. Bazı ehl-i hadîs “Merdûddur” dedi. Ve ekseri “İrsâl ‘afv olunur ve bir yönden isnâd ve ittisâli (Peygambere ulaşması) kifâyet eder” dediler.(3)
2. MÜSNED
Müsned şol sünnettir ki, onun isnâdı Peygamber (sav)’e muttasıl (ulaşmış) ola. Ebûbekir Hatîb Bağdâdî, “‘Ulûmü’l-Hadîs” nâm kitabında aydür (der) ki; “Müsned hadis şol hadîstir ki senedi intihâsına (sonuna) değin muttasıl (bağlantılı) ola. Ve ekser kullanımda müsned şol hadîse derler ki, hâssaten Peygamberimiz (sav)’den vârid olmuş ola. Yani, sahâbeden ve gayr-i sahâbeden vârid olan hadîse müsned hadîs demezler.
Ve Ebû ‘Amr ibn Abdilber “Temhîd” nâm kitabında aydür: “Müsned hadîs oldur ki, hâssaten Peygamber (as)’a merfû‘ ola; gerek isnâdı muttasıl olsun ve gerek munkatı‘ (kopuk) olsun. İsnâdı muttasıl olanın misâli, “Ravâ Mâlik ‘An Nâfi‘ ‘Ani’z-Zührî ‘An İbn ‘Ömer ‘Ani’n-Nebî (as)” [Mâlik, Nâfî’den, o Zührî’den o İbn Abbâs’tan o da Peygamber’den rivayet etti ki…] gibi.
Ve isnâdı munkatı‘ olanın misâli; “Ravâ Mâlik ‘An Nâfi‘ ‘Ani’z-Zührî ‘An İbn ‘Abbâs ‘Ani’n-Nebî (as)” [Mâlik, Nâfî’den, o Zührî’den o İbn Abbâs’tan o da Peygamber’den rivayet etti ki…] gibi. Her ne kadar bu hadîsin isnâdı merfû‘dur, lâkin munkatı‘dır, zira Zührîİbn ‘Abbâs’a yetişmedi.”(4)
Ebû ‘Abdillâh Hâkim aydür: “Müsned hadis tabiri kullanılmaz, illâ Peygamber’e merfû‘ ve muttasıl olan hadîste [bu tabir] kullanılır.”(5)
İmdi malûm ola ki, müsned üç kısımdır:
1) BİRİNCİ KISIM MÜTEVÂTİRDİR: Mütevâtir şol haberdir ki, Peygamberimiz (sav)’den ittisâl-i kâmil (tam bir bağlantı) ile bize ulaşa; hattâ Peygamber’den mu‘âyen ve mesmû‘(bizzat görerek işitilmiş) gibi oldu.
Ulûmü’l-Hadîs” nâm kitapta şöyle denilir: “Mütevâtir şol hadîstir ki, onun râvîleri her tabakada bir meblağa (sayıya) yetişmiş olalar ki, akıl onların ictimâ‘ları yalan üzerine idiğin (yalan üzere birleşmelerini) muhâl göre. Yani, bu haberi bir kavim rivâyet ede ki onların adedi sayılmaya ve onların yalan üzerine cem‘ olmaları tevehhüm olunmaya.”
İmdi mütevâtirin şartındandır ki;
a) Onu rivayet edenler çok kimesneler olup ‘alâ sebîli’l-ittifâk (anlaşarak) onlardan yalan sâdır olmak mümteni‘ ve muhâl ola.
b) Ve dahî şartındandır ki, onu haber verenler haber verdiklerine ‘âlimler olalar, bir ilim ile ki hisse müstenid ola, gayra değil. Akıl gibi. [aklen bilinecek bir şey değil, duyu organları ile şahit olunacak bir şey ola].
c) Ve dahi şartındandır ki, onu rivayet edenler kesrette ve hisse istinâdda [sayı ve hisse dayanmada] her tabakada bir olup müsâvî olalar. Yani, sonra rivâyet edenler çoklukta evvel rivâyet edenler gibi ola. Ve ilk rivâyet edenler sonraki gibi olup ortası dahi böyle ola. Kur’ân-ı ‘Azîm’i, beş vakit namazı, rekât sayılarını ve zekât miktarlarını nakil gibi. Ve “Adetleri sayılmaya” dediğimizden murâd hakîkat değildir, belki murâd olan mutlak çok olmalarıdır. Şol delîl ile ki İmam Muhammed (rha) “Kitâb-ı Şürb”de dedi ki: “Yüz ve yüzden aşağa olan kavim sayılandır, ve yüzün üzeri sayılmayandır.”
Mütevâtirin hükmü cumhur ulemâ ‘indinde ‘ilm-i yakîn îcâb etmektir; ‘ayân gibi. Yani, mütevâtir ile kat‘î hüküm sâbit ve ilm-i yakîn hâsıl olur.
Ve bazılar mütevâtir ile ilm-i yakînin hâsıl olmasını inkâr etti. a) Bunu inkâr eden sefîh kimsedir ki, dînini, dünyasını, nefsini, babasını ve anasını bilmedi. Zira kişinin dîni sâbit olmaz, illâ Rabb Te‘âlâ’nın gönderdiği Peygamber ile ve ona indirdiği kitâb ile sâbit olur. Bunlar ise sâbit olmaz, illâ mütevâtir haber ile sâbit olur. b) Ve dünyayı dahî bilmedi, zira dünyayı bilmek mâzide yaşamış kralları, Mekke, Medîne, Basra ve Bağdat gibi şehirleri bilmektir. Bunlar dahi mütevâtir ile bilinir. c) Ve nefsini dahi bilmedi, zira o hakîr bir sudan yaratıldı. Başlangıçta basit ve küçük idi. Sonra şerefli ve büyük oldu. d) Ve babasını-anasın dahi bilmedi, zira o falan erin ve fülan avradın veledi olduğu ve amcası falan, karındaşı fülan olduğu mütevâtir haber ile sâbittir. İmdi bu zikrolunanların cümlesi haber-i mütevâtir ile bilinir. Pes, mütevâtirin ilm-i yakîni (kesin bilgiyi) îcâb etmesini inkâr eden bunların birini bilmeyip ‘ayânı inkâr etmiş gibi olur.
Ve bazılar, “Mütevâtir ilm-i tume’nînet (yatıştırıcı bilgiyi) îcâp eder” dediler. Ve onlar katında ilm-i tume’nînet, zannın üstünde bir ilimdir ki, onunla kalp mutmain olur. Lâkin yalan tevehhümü ile bile… Yahûdilerin Îsâ (as)’ı çarmıha gerdiklerini haber vermeleri gibi. Bu ise bâtıl bir sözdür. Ne‘ûzü billâhi Te‘âlâ mine’z-zeyği ba‘de’l-hüdâ (hidâyete erdikten sonra kayıp sapıtmaktan Allah’a sığınırız).
Ve mâlûm ola ki “Mütevâtir ilm-i yakîni îcâb eder” diyen ulemâ iki fırka olup, aralarında ihtilâf ettiler. Bunlardan cumhûru, “Mütevâtir ile ilm-i zarûrî (zorunlu bilgi) hâsıl olur” dediler. Ve bu kavli ehl-i usûlden Şemsü’l-E’imme Serahsî ve Fahru’l-İslâm Pezdevî ve Celâleddîn Habbâzî veAllâme-i Nesefî ve gayriler ihtiyâr etmişlerdir. Ve bazılar, “Mütevâtir istidlâlî bilgiyi îcâb eder” dediler. Ve bu, Ebü’l-Hüseyin Basrî ve Ka‘bî ve İmâmü’l-Harameyn ve İmam Gazzâlî kavlidir.(6)
2) İKİNCİ KISIM MEŞHÛRDUR: Meşhûr şol haberdir ki, başlangıçta âhâd’dan idi. Yani, sahâbe kuşağında âhâddan idi, sonra münteşir olup (yaygınlaşıp) yalan üzerine ictimâ‘ları muhâl olan kavim nakil ve rivayet eder oldular. Ve [onu yayan] o kavim ikinci ve üçüncü asırda yaşayanlardır ki, cümlesi sikât olup müttehem olmayan [yalan vb. bir şeyle suçlanmayan] imamlardır. İmdi bunların şehâdet ve tasdîkleri ile meşhûr mütevâtir menzilesinde oldu. Hatta Ebûbekir Râzî dedi ki; “Meşhûr mütevâtirin iki kısmının birisidir.” Yani, mütevâtir iki nevî‘dir: Biri, kâmildir ki zikr olundu. Ve biri dahî kâsırdır (noksandır) ki, âhâdü’l-asl mütevâtirü’l-fer‘ (aslı âhâd, devamı mütevâtir) olandır. Kâmil zarûrî bilgiyi îcâb eder. Ve kâsır istidlâlî bilgiyi îcâb eder. Görülmez mi ki bu haberler ile nass üzere ziyâde etmek vardır, bu ise neshdir. Hâlbuki ilm-i yakîn îcâb eden delîlin nesh olunması câiz olmaz, illâ ilm-i yakîn îcâb eden delîl ile câiz olur.
Ve Îsâ b. Ebân dedi ki; “Meşhûr ilm-i yakîn îcâb etmez.” İmam Ebü’l-Yüsr şöyle der: “Buradaki ihtilâfın [hikmeti] ikfârda (küfürle suçlanmada) zâhir olur.” İmdi, Ebûbekir Râzî ‘indinde meşhûru inkâr eden kâfir olur. Ve Îsâ b. Ebân ‘indinde kâfir olmaz, belki tazlîl (sapıklık) ve tefsîk olunur (fâsıklıkla anılmasına sebep olur). Hanefîler katında sahîh olan Îsâ b. Ebân mezhebidir, zira meşhûr, selefin şehâdetleri ile onunla amel için mütevâtir gibi hüccet oldu. İmdi bunu inkârda ulemâ ve selefi hata ile suçlama vardır. Peygamber (sav)’i yalanlama yoktur; aslı âhâd olduğu için. Ulemâyı tahtı’e (hata ile suçlama) ise küfür olmaz, belki bid‘at ve dalâlet olur.
Amma mütevâtirin inkârında Peygamber (sav)’i tekzîb vardır. Zira mütevâtirin evveli âhiri gibidir. İmdi Peygamberden mesmû‘ (duyulmuş) gibi olur. Peygamber (sav)’i yalanlama ise küfürdür.
Pes, imdi meşhûr, selefin şehâdetleri ile mütevâtir gibi şer‘î hüccet olduysa, onunla Kitâbullâh üzerine ziyâde etmek câiz oldu. Meselâ, edik (mest) üzerine mesh etmek Kur’ân’da mezkûr olmadı, lâkin Peygamber (sav)’in;
[Okunuşu: “Yemsehu’l-mukîmü yevmen ve leyleten. Ve’l-müsâfiru selâsete eyyâmin ve leyâlîhâ…”
Tercümesi:] “Misâfir olmayıp oturakta olan kişi ediği üzerine bir gün bir gece mesh eder. Ve misafir olan üç gün geceleriyle bile mesh eder”(7) kavl-i şerîfi ile meşrû‘ ve câiz oldu. Zira bu hadîs, meşhûr hadîsdir. Pes onunla Kitâbullâh üzerine ziyade etmek caiz oldu.
Amma karn-i sâlisden [Peygamberimizden sonraki üçüncü kuşaktan] sonra olan kuşağa itibâr yoktur. Zira âhâd haberlerin cümlesi bu kuşaklarda müştehir oldu. Lâkin ona “meşhûr” adı verilmedi, hatta onunla Kitâbullâh üzerine ziyade caiz olmadı.
“Lâ salâte illâ bi-Fâtihati’l-Kitâb”(8)
[Tercümesi:] “Namaz caiz olmaz, meğer onda Fâtiha Sûresi kırâat oluna” hadîsi gibi.
Meşhûrun hükmü onunla ilm-i tume’nînet (yatıştırıcı bilgi) hâsıl olmaktır. Ve ilm-i tume’nînet şol ilimdir ki nefs ona mutma’in olup onu ilm-i yakîn (kesin bilgi) zanneder. Lâkin gerçek bir te’emmül ile düşünse bilir ki, ilm-i yakîn değildir. Pes, meşhûr mütevâtirin altında ve haber-i vâhidin üstünde oldu. Zira meşhûrun Peygamber (sav)’den bize muttasıl olmasında sûreten şüphe vardır, mânen değil, amma haber-i vâhidin ittisâlinde (ulaşmasında) sûreten ve mânen şüphe vardır.(9)
3) ÜÇÜNCÜ KISIM HABER-İ VÂHİDDİR: Haber-i vâhid şol hadîstir ki, onu bir veya iki kişi veya daha çok rivayet ede, tevâtür ve iştihâr rütbesine yetişmeye. İmdi bunda adede itibar yoktur.
Haber-i vâhidin hükmü, dîn umûrunda (işlerinde) ve dünya umûrunda ‘amel etmek için hüccet olmaktır. Zira bu haber-i vâhid galebe-i zan yoluyla ‘amel îcâb eder, ‘ilm-i yakîn îcâb etmez. Ve ilm-i tume’nînet dahi îcâb etmez. Zira ittisâlinde (bize ulaşmasında) sûreten ve mânen şüphe vardır. İmdi haber-i vâhid mütevâtir ve meşhûrdan aşağı, dîn ve dünyâ ahkâmında ‘amel etmek için şer‘î hüccettir. Zira Peygamber (sav)’in hediye konusunda Selmân ve Berîre’yi tasdîk etmesi haber-i vâhidin hüccet olduğuna delîldir.(10)
Ve Peygamberimiz (sav) şerî‘ati teblîğ ile me’mûr idi. Pes tevâtür ile malûmdur ki her kabîle ve herkesin kapısına kendi varmadı, belki rasûller ba‘s etti (yani elçiler gönderdi). Meselâ Ali b. Ebî Tâlib ve Mu‘âz’ı (r.anhümâ) Yemen’e gönderdi. Ve ‘Attâb b. Üseyd’i Mekke’ye gönderdi. Ve dahi başka kişileri ellerinde mektup ile uzak bölgelere gönderdi. Meselâ; Dihye el-Kelbî’yi (ra) mektubu ile Kayser-i Rûm’a irsâl etti (gönderdi). Ve Huzâfe es-Sehmî’yi mektubu ile Acem padişahı Kisrâ’ya irsâl etti. Ve ‘İmrân b. Ümeyye’yi Habeş meliki Necâşî’ye irsâl etti. İmdi haber-i vâhid hüccet olmasa, değişik bölgelere âhâd insanları göndermek ile iktifâ etmezdi. Zira böyle etmek şeri‘atı teblîğde Peygamberimiz (sav)’i taksîr etmek (kusurla davranmakla suçlamak) olup, taksîr ile ta‘n olunmak kapısı açılırdı.
Ve sahâbe (rıdvânüllâhi ‘aleyhim ecma‘în) âhâd haberlerle ‘amel ettiler. Ve onunla aralarında muhâcce ettiler (birbirlerine karşı delil getirdiler). Kezâlik tâbi‘ûn dahi böyle ettiler. Ve haber-i vâhidin hüccet olduğuna icmâ-‘i ümmet dahi mün‘akid oldu. Ve hüccet olduğuna aklî delil dahi vardır; [bu delilleri] usûl alimleri tafsîl üzere zikretmişlerdir.(11)
Hâsılı budur ki, Müslim, ‘âkıl ve âdilin haberi sıdka mahmûldür (doğruluğa yorulur). Zira onun aklı ve dîni onu sıdka hamleder (doğru söylemeye sevkeder) ve onu kizbden zecr eder (yalandan alıkoyar). Zira yalan onun dîninde ve aklında haramdır. İmdi ‘âkıl ve âdil müslümanın haberi galebe-i zan ifade eder. Galebe-i zan ise ilm-i yakîn üzere yakînen ‘amel îcâb eder. Zira icmâ‘ mün‘akid olmuştur ki, müctehid hükmü zan etse, fetvâ vermek ve onunla amel etmek ona vâcib olur. Ve fukahâ galebe-i zan ile katl-i nefsi [birini öldürmeyi] tecvîz etmişlerdir. Zira Zeyd kılıç sallayarak edip ‘Amr’ın üzerine vardığında, ‘Amr zannına gâlib olsa ki, Zeyd onu katleder, ‘Amr’a helâl olur ki, Zeyd’i katl ede. İmdi malûm oldu ki, zan ile amel vâcib olur.
___________________
(1) “Mecma‘u’l-Bahreyn ve Mültekâ’n-Nehrayn”, ünlü fakih İbnü’s-Sâ‘âtî, Muzaffereddîn Ahmed b. Ali’nin (vefatı h. 694) eseridir. Bu esere başta müellifin kendisi tarafından olmak üzere birçok şerh yazılmıştır. Bunlardan hangisinin kastedildiği belli olmamakla beraber, burada verilen bilgiyi, İbn Melek’e (ya da İbn Ferişteh’e) ait şerhte görmek mümkündür. Bkz. İbn Melek, Şerhu Mecma‘i’l-Bahreyn, Câmi‘atü Melik Suud, No: 4216, v. 2/B. Tarif ve taksimat için ayrıca bkz. Hatîb Bağdâdî, Kifâye, s. 49-51; Sem‘ânî, Kavâtı‘u’l-Edille, c. 1, s. 392-393; İbnü’s-Salâh, Ma‘rifetü Envâ-‘i Ulûmi’l-Hadis (Mukaddime), s. 293; Nevevî, Takrîb ve’t-Teysîr, s. 92; İbn Cemâ‘a, Menhelü’r-Ravî, s. 111; Keykeldî, Tahkîku Münîfi’r-Rutbe, s. 31-45; İbn Mülakkin, Mukni‘, c. 2, s. 491-492; Irâkî, Takyîd ve’l-Îzâh, s. 291-298 ve Şerhu’t-Tebsıra ve’t-Tezkira, c. 2, s. 119-126; Abdülazîz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 2, s. 384; Merdâvî, Tahbîr Şerhu’t-Tahrîr, c. 4, s. 1996-2006; Racrâcî, Raf‘u’n-Nikâb, c. 1, s. 69-70; İbn Hacer, İsâbe (ilave), c. 1, s. 7-8; İbn Abdilber, İstî‘âb, c. 1, s. 145
(2) “Hakîmşâh” unvânı ile meşhur Muhammed b. Mübârekşâh el-Herevî’nin (vefatı H. 928) eseri olup, Hâfizuddîn Nesefî’nin “Menâru’l-Envâr”ına şerh olarak yazılmıştır. Henüz basımı yapılmamıştır. Ayrıca bkz. Irâkî, Şerhu’t-Tebsıra ve’t-Tezkira, c. 2, s. 127
(3) Cessâs, Füsûl, c. 3, s. 146; Serahsî, Temhîdü’l-Füsûl, c. 1, s. 360-363; Signâkî, Kâfî Şerhu’l-Pezdevî, c. 3, s. 1284; Abdülazîz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 3, s. 2-3.
(4) İbn Abdilber, Temhîd, c. 1, s. 21-23.
(5) Tarifler için bkz. İbnü’s-Salâh, Ma‘rifetü Envâ-‘i Ulûmi’l-Hadîs, s. 42-43; Nevevî, Takrîb ve’t-Teysîr, s. 32; ‘Irâkî, Takyîd ve’l-Îzâh, s. 64-65.
(6) İbnü’l-Aynî, Şerhu Menâr, s. 207; Abdülazîz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 2, s. 262.
7) Nesâ’î, Sünen, c. 1, s. 84, No: 129; Zeyla‘î, Nasbü’r-Râye, c. 1, s. 174, No: 1; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, c. 1, s. 147
8) Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 25, No: 247; Cessâs, Füsûl, c. 2, s. 278; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, c. 1, s. 293-294; Zeyla‘î, Nasbü’r-Râye, c. 1, s. 363-367, No: 12; İbnü’s-Sâ‘atî, Bedî‘u’n-Nizâm, c. 1, s. 143.
9) Serahsî, Temhîdü’l-Füsûl, c. 1, s. 292; Debbûsî, Takvîmü’l-Edille, s. 211-212; Abdülazîz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 2, s. 268
10) Serahsî, Temhîd, c. 1, s. 354; Pezdevî, Usûl, s. 154; Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh, c. 2, s. 5-6; İbn Hümâm, Fethü’l-Kadîr, c. 10, s. 65.
11) İbn Melek, Şerhu Menâr, s. 208.
Misak Dergisi 337. Sayı
Aralık 2018
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya