Geçmiş Zaman Olur ki
Uzun yıllar ‘Türkiye Din Görevlileri Federasyonu Başkanlığı’ görevini deruhte eden ve ‘Hakses’ mecmuasını yayına hazırlayan Muhterem N. Mehmed Solmaz Hocaefendi’nin kaleme aldığı ‘Geçmiş zaman Olur ki ..’ isimli eser, çok partili dönemde yaşanan hadiseleri merkeze alan bir denemedir. Aynı zamanda hayatından kesitler sunan bir hatırattır.
N. Mehmet SOLMAZ
08.02.2019 00:00
622 okunma
Paylaş
...

Misak Yayınları 60

Kasım 2018
270 Sayfa, Küçük Boy,
Şamua Kağıt, Karton Kapak.

Fiyatı: 25.00 TL. Ücretsiz Kargo
Kredi Kartıyla 3 Taksit İmkanı.

ISBN: 978-975-7719-71-7
Samsun Milletvekili olan Ruşeni Barkur’un kaleme aldığı “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı bir eser, devlet tarafından bastırılmıştır. Bu eserde ulusalcılık/milliyetçilik neredeyse dinin yerine alternatif olarak teklif edilen bir inancı ön plâna çıkarmaktadır. Kitapta yer alan şu ifadeler dikkat çekicidir: “Benim dinim benim milliyetimdir... Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din kelimesinin tam karşılığı ulusalcılıktır. Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna dayanan insan, her zaman güçlü, her zaman namuslu ve her zaman onurlu bir insandır.” Tek kelimeyle resmi ideoloji adına, İslâm fıkhını mahkûm eden, vatandaşları kavimlerine göre değerlendiren ve “Din Yok, Milliyet Var” diyen siyaset anlayışı, Türkiye’de etnik-terör felâketinin yaşanmasına vesile olmuştur. Bir filozofun dediği gibi; geçmiş asla unutulmuş bir zaman dilimi değildir, hatta geçmiş, geçmiş bile değildir. 
 
Uzun yıllar ‘Türkiye Din  Görevlileri Federasyonu Başkanlığı’ görevini deruhte eden ve ‘Hakses’ mecmuasını yayına hazırlayan Muhterem N. Mehmed Solmaz Hocaefendi’nin kaleme aldığı  ‘Geçmiş zaman Olur ki ..’ isimli eser, çok partili dönemde yaşanan hadiseleri merkeze alan bir denemedir. Aynı zamanda hayatından kesitler sunan bir hatırattır. 
 

Kitabın ücretini (25 TL.) en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle Misak’ın 499943 no’lu hesabına yatırdığınızda en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.


 
TAKDİM
 
ZAMAN içerisinde yaşanan siyasi hadiselerin ve içtimai alanda yaşanan değişimlerin değişik ihtilâfları beraberinde getirdiğini unutmamak gerekir. Tarih ilminin konusu, zaman içerisinde meydana gelen hadiselerin sebeblerini, vesilelerini ve sonuçlarını tahlil etmekle sınırlıdır. Ancak tarih kitaplarında yer alan bilgilerin izafi olduğunu, yani o tarihin yazılmasını sağlayan güçlerin ‘resmi yorumlarını’ da beraberinde getirdiğini söylemek mümkündür. Tarihin ilim değil, bilimsel disiplin olduğunu ileri süren uzmanlardan birisi olan Leon H. Halkin’in ifade ettiği gibi, tarihî gerçek, müşahhas hususiliği içinde geçmişin tasavvurundan ibarettir. Ancak her insan gibi, tarih ilmiyle meşgul olan kimselerin de şahsi tercihleri vardır. İster tarafsız olmaya gayret etsin, ister siyasi tercihlerini esas alsın herhangi bir tarihçinin ‘çevre kültürünün’ etkisinden kurtulması kolay değildir. Hatırat türü eserlerde; toplum tarafından tanınan bir kimsenin şahit olduğu hadiseleri ve siyasi değişimleri, kendi tercihlerine göre tahlile tabi tuttuğu malûmdur. Bu tür eserler, son tahlilde otobiyografi özelliğine haiz olurlar. 
 
Tarih boyunca kendilerini devletin kurucusu veya milletin kurtarıcısı ilân eden politikacılar (farklı zamanlarda yaşamış olsalar da) ‘tanrının oğlu’ (!) rolünü oynamaktan adetâ zevk almışlardır. Adaleti reddeden, hukukun üstünlüğünü hafife alan ve Peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatleri kabul etmeyen kavimlerin, ortak sloganları şudur: “Biz atalarımızın yolundan ayrılmayız.” Cemiyet halinde yaşayan insanlar için, nesilden nesile aktarılan hayat tarzının ayrı bir önemi vardır. Atalar dini, geçmişe karşı beslenen ölçüsüz saygıyı ve sevgiyi iman esası haline getiren itikâdi tercihlerin hülâsasıdır. İnsanları kayıtsız ve şartsız kendilerine itaate çağıran devlet adamlarının, hukuka ihtiyaçları yoktur. Keyiflerine göre çıkardıkları kanunlarla her şeye müdahale edebilirler. Kanun devletinin en ideal şekli, eski Mısır’da görülmüştür. O dönemde kendisini “Ra ilâhı’nın oğlu” (Firavun) ilân eden devlet başkanı Mısırlılara hitaben: “Ey millet! Ben sizin için, kendimden başka bir ilâh tanımıyorum. Ben sizin rabbiniz değil miyim?” sualini sormuştur. Aynı zaman diliminde Hz. Musa (as) insanlara “Allah’a (cc) iman ve ibâdet ediniz. Sizin yegâne rabbiniz O’dur. Firavun’a kulluk etmeyiniz” dediği için, aralarında mücadele başlamıştır. Firavun’un, Hz. Musa’ya (as) hitaben: ”Eğer bu tebliğinden vazgeçmezsen, seni muhakkak zindana atılanlardan ederim” (Eş- Şûra Sûresi: 29) dediği malûmdur. Kadı Beyzavi, bu ayetin tefsirinde: “İlmi delil getirmekten aciz olan zorbaların âdeti, Firavun gibi tehditler savurmaktır” diyerek, bu psikolojinin sadece Firavun’a mahsus olmadığına işaret etmiştir. Bugün müzelerde heykelleri bulunan Sümer Tanrıları (Anû, Enlil, Marduk vs) birbirlerinin ardından tahta çıkan krallardır. Akkad Kralı Naram-Sin, kendisini ‘İnsanların İlâhı’ ilân etmiştir. Zerdüşt itikadına göre ‘Ahura-Mazda’, devlet yönetimini elinde bulunduran ve insanlara rızık verdiğine inanılan tanrıdır. Amerika’da hüküm süren İnka İmparatorları da, resmi metinlerin altına ‘Tanrının Oğlu’ imzasını atmışlardır. Eski Asur, Yunan, Mısır ve Roma uygarlıkları, atalar dininin ortaya çıkardığı uygarlıklardır. Dilediği gibi kanun koyma hakkını devlet adamlarına ve politikacılara tahsis eden bütün ülkelerde, zaman içerisinde atalar dininin resmi ideoloji haline geldiğini söylemek mümkündür. 
 
Aydınlanmacı filozofların etkisinde kalan bazı müslüman aydınların; yirminci yüzyılın ilk yıllarından itibaren, din ile devlet ve siyaset arasındaki münasebeti tartışma konusu haline getirdikleri malûmdur. Tüzel kişiliği olduğu farzedilen devlet kurumu; her şeyin öznesi haline getirilmiş, hatta ‘insan devlet içindir’ anlayışı yaygınlaştırılmıştır. Yeryüzünün halifesi olan insanı hakir gören ve devletin ‘mukaddes varlık’ olduğunu ileri süren bu siyasi anlayış, her türlü fesadın kaynağı haline gelmiştir. Bu noktada bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. Siyasi literatürde devlet, bir milletin ortak iradesiyle kurulan ve o milletin ortak gücünü temsil eden bir hukuk kurumudur. Vatandaşlarının güvenliğini sağlayan, zaruri ihtiyaçlarını temin için gerekli tedbirleri alan ve adaletin gerçekleşmesine vesile olan devletin varlık sebebi, siyaset uzmanlarına göre insanlığa hizmettir. Devletin kurucu unsurları arasında zikredilen ülke ve insan topluluğu yanında, örgütlenmiş bir siyasi iktidarın ve bu siyasi iktidarı kullanan organların (yani geniş anlamda hükümetin) bulunması da zaruridir. Hukuk kurumu olan devlet; cemiyet halinde yaşayan insanların, birbirleriyle olan münasebetlerini düzenlemek için gerekli olan bir vasıtadır. Devlet adına iktidar imkânlarını kullanan hükümetin; adalete riâyet etmesi, emâneti ehline vermesi ve teb’asının saadeti için zaruri olan düzenlemeleri yapması zaruridir. İslâm ahkâmını uygulayan devlet, insanların yeryüzündeki hilâfet vazifelerini yerine getirebilmeleri için bir vasıtadan ibarettir. Dolayısıyla devlet, mukaddes bir kurum veya dokunulmazlığı olan bir tüzel kişilik değildir. Devlet adamlarına ve politikacılara; ‘insanlar arasındaki ilişkileri düzenlerken, sadece aklı esas almalarını ve dinin hükümlerini ferdin vicdanına bırakmalarını’ tavsiye eden laiklik felsefesi, çağdaş uygarlığın vazgeçilmez unsuru haline getirilmiştir. Tanzimat ve Meşrutiyet münevverlerinin ‘muasır medeniyet’, günümüz aydınlarının ‘çağdaş uygarlık’ şeklinde ifade ettikleri siyasi kültürün; Pozitivizm, Rasyonalizm, Nihilizm, Makyavelizm ve Pragmatizm gibi ideolojilere dayandığı malumdur. Lâiklik felsefesinin ateist ve tepeden inmeci yorumunu benimseyen, burjuva filozoflarının kiliseye yaptığı itirazları ezberleyen ve aynı itirazları İslâm dinine yapan bu aydınların, farklı inançlara ve düşüncelere saygı göstermeleri kolay değildir.
 
Devlet siyaseti haline getirilen aydınlanma felsefesinin; Müslüman olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında, kimlik krizine sebep olduğunu gizlemenin bir anlamı yoktur. Bunun tabii sonucu şudur: İnsana mahsus olan ünsiyet kabiliyeti zaafa uğramış ve vahşileşme eğilimi ortaya çıkmıştır. Vatandaşlarının herhangi bir dine samimi olarak inanmasına tahammül edemeyen sivil ve asker bürokratlar, medeni vahşetin yayılmasına vesile olmuşlardır. Kendi vatandaşlarını hakir gören ve ödünç kimliklerle övünen devlet adamları, kimlik krizinin tabii sonuçlarını tespit edemez hale gelmişlerdir. Bu arada çağdaş uygarlık sloganını keyiflerine göre kullanan ve her fırsatta laikliğin öneminden bahseden aydınların ‘aşağılık kompleksi’ne kapıldıklarını unutmamak gerekir. Hâlbuki tarihin her döneminde; yeryüzünde bir değil, birden fazla uygarlık aynı anda ve bir arada yaşamıştır. Dolayısıyla çağdaş uygarlık değil, birbirleri ile çağdaş olan uygarlıklar vardır. Batılı filozoflar; kendi siyasi ve iktisadi düşüncelerinin evrensel olduğunu iddia ederek, insanlığı hipnotize etmeyi denemişlerdir. Bunda belirli ölçüde muvaffak olduklarını söylemek mümkündür. Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olan sivil ve asker bürokratlar; hipnotize edildikleri için, batılı filozofların tezlerine iman etmeye başlamışlardır. Ayrıca devleti yöneten bazı sivil ve asker bürokratların; çağdaş uygarlık sloganını, İslâm medeniyetini reddetmek için kullandıkları malûmdur. Mazilerine küfreden, hallerinin perişan olduğunu düşünen ve istikballerini karanlık gören insanların şüphelerden, korkulardan ve endişelerden kurtulmaları kolay mıdır?
 
Resmi ideolojiye iman eden cumhuriyet dönemi aydınları, modern hurafe hükmünde olan sivil din anlayışını ‘ulusalcılık’ adı altında pazarlama yolunu seçmişlerdir. Bütün ‘sivil din projeleri’nde, hüküm koyma hakkı, devlet adamlarına mahsus olan bir haktır. Din, ‘devletin temel hedeflerine hizmet ettiği ve devlet adamlarının işine yaradığı’ müddetçe önemlidir. Modern-sivil din anlayışı; insanı yeryüzünün halifesi değil, sahibi olarak gören, münzel kitaba dayanan bütün dinlerin iman esaslarını ve mukaddes değerlerini, pragmatik gerekçelerle değiştiren bir anlayıştır. Nitekim 1927 yıllarında Abdülbaki Gölpınarlı’nın ilkokullar için yazdığı Din Kültürü kitabında iman “dinî” ve “milli/ulusal” iman olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Milli/ulusal iman bahsinde; “Bizim bir de milli imanımız vardır. Biz Türküz. Türkler medenidir. Milletimiz daima ileri gidecek, düşmanlarımızı alt edecektir. Türk adı anılınca göğsüm iftiharla kabarır, başım yükselir. Milletime, vatanıma faydası dokunanları severim, mübarek yurduma fenalık edenleri hiç sevmem. İşte bu milli/ulusal iman, bizi yaşatacak, ilerletecek imandır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti hükümetine tabi olanların hepsini bu iman birleştiriyor. Biz bu milli/ulusal imanı, büyük Cumhurreisimiz Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin ve onun vatansever arkadaşlarının gayretiyle, Cumhuriyet sayesinde kazandık” denilmektedir.  Aynı yıllarda Samsun Milletvekili olan Ruşeni Barkur’un kaleme aldığı “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı bir eser, devlet tarafından bastırılmıştır. Bu eserde ulusalcılık/milliyetçilik neredeyse dinin yerine alternatif olarak teklif edilen bir inancı ön plâna çıkarmaktadır. Kitapta yer alan şu ifadeler dikkat çekicidir: “Benim dinim benim milliyetimdir... Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din kelimesinin tam karşılığı ulusalcılıktır. Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna dayanan insan, her zaman güçlü, her zaman namuslu ve her zaman onurlu bir insandır.” Tek kelimeyle resmi ideoloji adına, İslâm fıkhını mahkûm eden, vatandaşları kavimlerine göre değerlendiren ve ‘“Din Yok, Milliyet Var” diyen siyaset anlayışı, Türkiye’de etnik-terör felâketinin yaşanmasına vesile olmuştur. Bir filozofun dediği gibi; geçmiş asla unutulmuş bir zaman dilimi değildir, hatta geçmiş, geçmiş bile değildir. 
 
Uzun yıllar ‘Türkiye Din  Görevlileri Federasyonu Başkanlığı’ görevini deruhte eden ve ‘Hakses’ mecmuasını yayına hazırlayan Muhterem N. Mehmed Solmaz Hocaefendi’nin kaleme aldığı  ‘Geçmiş zaman Olur ki ..’ isimli eser, çok partili dönemde yaşanan hadiseleri merkeze alan bir denemedir. Aynı zamanda hayatından kesitler sunan bir hatırattır. Bu eserin hayırlara vesile olmasını dileriz. 
 
MİSAK YAYINLARI
 
İÇİNDEKİLER
 
Arz-ı Hal 13
Anadolu’yu Hıristiyanlaştırma Çabaları 25
Hazreti İsâ’ya Allah Diyorlar 38
Ramazan Bildirisi  45
Gençlerimiz Ne Düşünüyor? 50
Kalkınma ve Din Görevlileri 54
Milliyetçiler Kurultayı Münasebetiyle 59
Sosyalizm ve Ötesi 70
Ahlâkımız 75
Din Dersleri 79
Eğitim Üzerine 82
Penceredeki Kızıl 87
İslâm’ın Dirilişi 92
Liselere Din Dersi Konmasından Gocunanlar 95
Müslüman Nasıl Yaşamalıdır? 101
Sayın Cevdet Sunay’ın Ziyaretleri ve İslâm Kardeşliği 1968 105
Basın Bildirisi  110
Beyin Yıkama  113
Açıklama 115
Yazık Değil mi? 117
Zekât Fakir’in Hakkıdır 123
Aydınlığa Kavuşmak 137
Fazilet Düşmanları 140
Kudüs ve Filistin Faciası 145
İsrail Vahşetinden Bir Örnek  151
İsmail Turan Kimdir? 153
Sayın Cumhurbaşkanına Arz-ı Hal 156
Malazgirt Zaferinin Hikâyesi 158
Süleymaniye Minberinden 165
Mehmed Akif 170
Pakistan Nasıl Bu Hale Geldi? 175
Çöküntünün Sebepleri 179
Faziletli Hayat İslâmdadır 185
Gerçek Önderler Peygamberlerdir 188
İyi İnsan 190
Adâlet 198
Kardinal Arinze Gerçeği Söylemiyor 204
Destan Adam Tevfik İleri 212
Ecelle Burun Buruna 218
Vahdet Vakfı Dünya Çapında Bir Örnektir 226
Allah Kötülüğü Emretmez 231
Selâmün Aleyküm 234
Geçmiş Zaman Olur ki... 247
Nusayriler 252
Kaynakca 271
 
 
 
 

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya