Dua İbadeti ve Kur'an'da DUA
“Rabbinize yalvararak gizlice dua edin. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” Dua ibâdetini edâ ederken, ümit ile korku arasında bulunmanın önemine işaret edilmiştir: “Allah’a hem korku hem de ümit ile dua edin. Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyilik edenlere yakındır.”
N. Mehmet SOLMAZ
07.02.2019 12:51
514 okunma
Paylaş
...

Misak Yayınları 49

Haziran 2014
400 Sayfa, Küçük Boy,
2. Hamur Kağıt, Karton Kapak.

Fiyatı: 35.00 TL. Ücretsiz Kargo
Kredi Kartıyla 3 Taksit İmkanı.

ISBN: 978-975-7719-52-6
“Rabbinize yalvararak gizlice dua edin. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” (A’râf: 7/55) Dua ibâdetini edâ ederken, ümit ile korku arasında bulunmanın önemine işaret edilmiştir: “Allah’a hem korku hem de ümit ile dua edin. Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyilik edenlere yakındır.” (A’râf: 7/56) İnsan dua ederken kendini duaya vermeli, tam bir zihin uyanıklığı içinde, duasının kabul olunacağı inancı ile dua etmelidir. İsteğinin kısa sürede yerine getirilmediğini düşünmesi ve “Dua ettim de dua kabul olunmadı” gibi duygulara kapılması doğru değildir. Zira Peygamberimiz Efendimiz (sav): “Herhangi biriniz acele etmedikçe duası kabul edilir” buyurmuş ve kabul edilmeyen meşrû duaların sevabının da ahirette verileceğini beyan etmiştir.
 
Misak Dergisi yazarlarından muhterem N. Mehmet Solmaz Hocaefendi’nin kaleme aldığı ‘Dua İbâdeti ve Kur’an’da Dua’ isimli eser, yıllarca süren bir çalışmanın mahsulü olarak ortaya çıkmıştır.
 

Kitabın ücretini (35 TL.) en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle Misak’ın 499943 no’lu hesabına yatırdığınızda en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.


Misak Dergisi 296. sayısında yayınlanan bu kitabın tanıtım yazısı
M. Zahid AYDAR
 
Misak Dergisi yazarlarından muhterem N. Mehmed Solmaz Hocaefendi’nin kaleme aldığı ‘Dua İbadeti ve Kur’an’da Dua’ isimli eser, yıllarca süren bir çalışmanın mahsulü olarak ortaya çıkmıştır.  Kitap on bölümden oluşmuştur. İlk bölümde ibadet ve dua kavramları incelenmiş, ikinci bölümde Kur’an’ı Kerim’e göre peygamberlerin tevhid mücadelesi özetlenerek bu mücadele içinde duanın yeri, peygamberlerin dualarından alınan örneklerle izah edilmiştir.  Üçüncü bölümde Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz (sav)’e tavsiye edilen dualar , dördüncü bölümde Meleklerin Duaları , beşinci bölümde Salihlerin Duaları , altıncı bölümde Azgınların Düşkünlük Duaları, yedinci bölümde Ahirette Kâfirlerin Duaları, sekizinci bölümde Cehennemliklerin Münakaşaları, dokuzuncu bölümde Cennetliklerin ve Cehennemliklerin Konuşmaları  incelenmiştir. Son bölümde ise Fatiha Sûresi izah edilmiştir. Bu eserin dikkatle okunması ve mucibince amel edilmesini tavsiye ederiz.
 
TANITIMINI Yapacağımız “Duâ İbâdeti ve Kur’ân’da Duâ” isimli eserin Yazarı  N.Mehmet Solmaz 1934 yılında KAYSERİ, Talaş ilçesi Vengicek Köyü’nde doğdu. Kayseri Mustafa Taşcıoğlu Kur’an Kursunda hıfzını tamamladıktan sonra, özel olarak Arapça okudu. İlkokul diplomasını dışarıdan aldı. Tahsilini Kayseri İmam- Hatip Okulu ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tamamladı. Mahalle imamlığı ile dini vazifeye başladı. Kayseri Şeker ve Tolbaşı camileriyle, Ankara-Altındağ Yeşilöz Camii’nde imamlık yaptı. Amasya Bölge Vaizliği ve Ankara Vaizliği vazifelerinde bulundu. Cemiyet çalışmalarına 1961 yılında Kayseri’de başladı. Ankara’da devam etti. Çeşitli meslekî ve kültürel cemiyet ve federasyonlarda görev aldı. Türkiye Din Görevlileri Yardımlaşma Dernekleri Federasyonunda Genel Sekreterlik ve Genel Başkanlık görevlerini yürüttü. Hakses Mecmuası’nın sahip ve neşriyat müdürlüğünü yaptı. 1984 yılında Ankara Vaizliğinden emekli oldu. Almanya ve İsviçre’de din görevlisi olarak hizmet etti. Evli ve dört çocuk babasıdır. Yayınlanmış Eserleri:  Kur’an-ı Kerime Göre Peygamberler ve Tevhid Mücâdelesi (Prof. Dr. İsmail Lütfü Çakan’la birlikte), Seçme Dualar, Mehmed Akif’ten Seçmeler, Dört Büyük İmam, Gerçeğin Özü, Peygamber Sözü: 301 Hadis, Âlim ve Mücahid Bediüzzaman Said-i Nursî (1998) Üçlü Tanrı İnancı: Teslis (2005), Geçmişten Geleceğe Vengicek Yazılı (Necati Solmaz ile Birlikte 2008), İki Ömer (2009), İncillerin Hikâyesi (2014), Yol Gösterenler (2014), Dua İbâdeti ve Kur’anda Dua (2014)
 
Takdim
 
“Hamd; Âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahim ve din gününün sahibi olan Allahu Teâlâ’ya (cc), salât ve selâm, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Efendimiz’e (sav), temiz ehl-i beytine ve ashabına olsun! Allah’ın (cc) rızasını kazanabilmek için bütün imkânlarını seferber eden mü’minlere de hayır dualar ederiz!
 
İslâm’ın temel hedefi; Allahu Teâlâ ile insanoğlu arasındaki en güzel bağı kurmak ve O’nun razı olacağı bir hayat nizamını sağlamaktır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan her hüküm, insanlar için rahmet ve hüccettir. Bir Ayet-i Kerimede: ‘Bu kitap öyle bir kitaptır ki, bütün insanları, iznimizle karanlıklardan nura, o yegâne gâlip, hamde lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarmak için, onu sana indirdik’ (İbrahim Sûresi: 1) hükmü beyan buyurulmuştur. Hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur’ân-ı Kerim, insanlar için bir hidayet rehberidir.
 
Kur’ân-ı Kerim’de dua ve türevleri ‘Allah’a (cc) yakarma, istek ve ihtiyaçlarını arzederek O’nun lütfunu dileme, ibâdet etme, yardıma çağırma, bir durumu arzetme’ gibi anlamlarda kullanılmıştır. Lügat âlimlerinden Ragıp El Isfahani, sözlük anlamıyla dua kelimesinin ‘nida’ ile anlam yakınlığı olmakla birlikte ıstılâhi manadaki duada daima tâzim ve tâzimle birlikte istikte bulunma anlamının mevcut olduğuna dikkati çekmiş ve buna Müslümanların Hz. Peygamberi (sav) çağırırken saygılı bir ifade kullanmalarını emreden âyeti (En Nûr Sûresi:63) delil olarak zikretmiştir. Esasen duanın aynı zamanda zikir sayılması, hatta İslâmî literatürde çoğu zaman ‘ezkâr ve ed’iye’ gibi ifadelerle bu iki kavramın birlikte kullanılması, duanın içerdiği bu saygı (tâzim) unsurunun bir neticesidir. Duanın bu muhtevasından dolayı Peygamberimiz Efendimiz (sav) ‘Dua ibâdetin özüdür’ buyurmuştur. Adetûllah, sünnetûllah ve fıtratûllah terimlerinin keyfiyetini tefekkür eden her mükellefin; içinde bulunduğu zor ve sıkıntılı durumlardan kurtulmak, bu arada aczini, güçsüzlüğünü ve yaptığı hataları samimiyetle itiraf ederek AllahûTeâlâ’dan (cc) yardım istemesi (zikir, istiâze, istiâne) gerekir. 
 
Dua ibâdetinde; AllahuTeâlâ (cc) ile kul/mükellef arasında bir vasıta yoktur ve bu sebeble dua, kulluk makamlarının en önemlisidir. Bir Âyet-i Kerime’de ‘De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin? (El Furkân Sûresi:77) denilmek suretiyle insanın ancak Allah’a (cc) olan bu yönelişiyle değer kazandığı belirtilmiştir. Allah (cc) ile mükellef/kul arasındaki münasebet konusunda Hz. Peygamber’e (sav) yöneltilen soruya Kur’an-ı Kerim’de şu cevap verilmiştir: ‘Ben (kuluma) yakınım, kulum benden bir şey istediğinde onun duasına karşılık veririm.’ (El Bakara Sûresi:186) Başka bir Âyet-i Kerimede ‘başa gelen sıkıntılı durumlarda hem sabır ve direnme göstermek, hem de namaz ve dua ile Allahu Teâlâ’dan (cc) yardım istemek’ tavsiye edilmiştir. (El Bakara Sûresi:45,153) Zira dua ve zikir/namaz, mükellefe güç ve moral verir. (Er Rad Sûresi;28) Bir Hadis-i Şerifte tasvir edildiği üzere ‘Allah’ı (cc) ananları melekler kuşatır, üzerlerine rahmet ve sekinet iner.’ (Sünen-i İbn-i Mace-K. Edeb:53)
 
Tabiatta meydana gelen hadiselerin Allah’ın (cc) iradesi veya ezelde belirlediği kadere uygun olarak meydana geldiği malûmdur. İnsanın fiillerinin de belli bir sebeb, vesile ve sonuç ilişkisi içinde cereyan ettiğinde şüphe yoktur. Bu hakikatleri dikkate alan bazı mübtediler, dua ibâdetinin faydasız olduğunu ileri sürmüşlerdir. İmam Fahrüddin Er Razi’nin belirttiğine göre, bazı kimseler (mübtediler) duanın faydasız olduğunu iddia etmişlerdir. Bunların iddiasına göre; ‘dua ile talep edilen durumun vukû bulacağı Allah (cc) nezdinde biliniyorsa, bunun için dua etmeye gerek yoktur, nasıl olsa vukû bulacaktır. Eğer vukû bulmayacağı Allah (cc) tarafından biliniyorsa, bunun için de dua etmek faydasızdır, çünkü vukuu imkânsızdır. Allah’ın (cc) meydana geleceğini ezelde takdir ettiği şeyin vukûunu önlemek, takdir etmediğinin meydana gelmesini sağlamak mümkün değildir. Şu halde dua takdiri değiştirmez. Allah (cc) nezdinde her şey malûm olduğuna göre dua ile bir bakıma ihtiyaçlarımızı O’na hatırlatmak kulluğa yakışmaz. Nitekim dini bakımdan en yüksek makamda olan kişiler (sıddıklar) bu makama, İlâhi takdire rıza ile ulaşmışlardır. Ayrıca dua, nefsin muradını Allah’ın (cc) muradına tercih etmek anlamına geldiğinden edebe mugayirdir! İslâm âlimleri, doğru gibi görünen, fakat dua ibâdetinin hakikatine uygun olmayan bu iddialara gereken cevabı vermişlerdir. Onlara göre kadere dayanarak duayı reddetmek yerine, duayı da takdirin bir parçası saymak daha mâkuldür. Ezelde duaya bağlı olarak takdir edilmiş şeyler, yine dua ile hâsıl olacaktır. Kaderin olaylara göre önceliği varsa, Allah’ın (cc) da kaza ve kadere önceliği vardır. Bunun aksini düşünmek, Allah’ı (cc) da kaza ve kadere mahkûm farzetmek sonucuna götürür. Ayrıca duadan maksad, Allah’ın (cc) bilmediği bir şeyi O’na hatırlatmak değil, kişinin kulluğunu göstermesi, aczini ve ihtiyacını Allah’a (cc) arzetmesidir. Bunun içindir ki dua (kabul edilsin veya edilmesin) başlı-başına bir ibâdettir. Bütün bu akli delillerin yanında, dua ibâdetinin ihlâsla edâ edilmesini emreden muhkem nassların varlığı da malûmdur.
 
İmam-ı Gazali ‘Allah’ın takdiri değişmeyeceğine göre duanın ne faydası vardır?’ sorusuna cevap verirken, bazı inceliklere işaret etmiştir: Hadiseler önceden sebeb, vesile ve sonuç ilişkisiyle birbirine bağlanmıştır. Sebeplerin sonuçları ortaya çıkarması, zaman içerisinde meydana gelir. İyilik veya kötülüğü takdir eden, bunlar için bir sebeb de takdir etmiştir. Dua iyiliklerin elde edilmesi ve kötülüklerin önlenmesi için bir sebebtir. Duanın bir faydası da Allah’a (cc) teslimiyetin tahkiken kalbe yerleşmesidir ki, bu bütün ibâdetlerin hedefi ve özüdür! Bazı irfan ehli, dua ibâdetinin önemini izah ederken ‘Allah’a (cc) duyulan iştiyak, ihtiyaç ve O’nunla vasıtasız olarak haberleşme hadisesi, İlâhi murakabenin kalbe sirayet etmesine vesiledir. Hamd, tesbih, zikir ve tehlil gibi ‘Allah’ın (cc) her şeyden münezzeh olduğunu’ ifade eden dualar, sadece O’nun rızasını elde etmeyi arzu eden mükellefin sevgisini ve saygısını (tazimini) sunmasına vesiledir. Dua ibâdetini ihmal eden kul/mükellef; zaman içerisinde şeytanın telkinleriyle, kendisinin İlâhi tekliflerden müstağni görür, imanı zayıflar ve nefs-i emmâresinin esiri haline gelebilir. Dua ibâdetinin gönülden ve gizlice yapılması, Allah (cc) ile kul/ mükellef arasındaki manevi münasebetin sürekli hale gelmesi; aynı zamanda diğer bütün ibâdetlerin vaktinde edâ edilmesine vesile olabilir. Kur’ân-ı Kerim’de, dua ibâdetini edâ eden müslümanlara riayet etmeleri gereken en önemli unsur haber verilmiş ve şöyle buyurulmuştur: “Rabbinize yalvararak gizlice dua edin. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” (A’râf Sûresi: 7/55) Dua ibâdetini edâ ederken, ümit ile korku arasında bulunmanın önemine işaret edilmiştir: “Allah’a hem korku hem de ümit ile dua edin. Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyilik edenlere yakındır.” (A’râf Sûresi: 7/56) İnsan dua ederken kendini duaya vermeli, tam bir zihin uyanıklığı içinde, duasının kabul olunacağı inancı ile dua etmelidir. İsteğinin kısa sürede yerine getirilmediğini düşünmesi ve “Dua ettim de dua kabul olunmadı” gibi duygulara kapılması doğru değildir. Zira Peygamberimiz Efendimiz (sav): “Herhangi biriniz acele etmedikçe duası kabul edilir’ buyurmuş ve kabul edilmeyen meşrû duaların sevabının da ahirette verileceğini beyan etmiştir.
 
Misak Dergisi yazarlarından muhterem N. Mehmed Solmaz Hocaefendi’nin kaleme aldığı ‘Dua İbâdeti ve Kur’an’da Dua’ isimli eser, yıllarca süren bir çalışmanın mahsulü olarak ortaya çıkmıştır. Hayırlara vesile olmasını dileriz.”
 
Kitap on bölümden oluşmuştur. İlk bölümde ibâdet ve dua kavramları incelenmiş, (S. 11-28) ikinci bölümde Kur’an’ı Kerim’e göre peygamberlerin tevhid mücadelesini özetlenerek bu mücadele içinde duanın yeri, peygamberlerin dualarından alınan örneklerle izah edilmiştir. (S.29-151) Üçüncü bölümde Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz’(sav)e tavsiye edilen dualar (S. 152-184), dördüncü bölümde Meleklerin Duaları (S.185-190), beşinci bölümde Salihlerin Duaları (S.191-329), altıncı bölümde Azgınların Düşkünlük Duaları (S.330-341), yedinci bölümde Ahirette Kâfirlerin Duaları, sekizinci bölümde Cehennemliklerin Münakaşaları (S.365-373), dokuzuncu bölümde Cennetliklerin ve Cehennemliklerin Konuşmaları (S.374-380) incelenmiştir. Son bölümde ise Fatiha Sûresi izah edilmiştir. (S.381-402)
 
“İnsan; Allah’ın gönderdiği peygambere ve ona indirdiği İlâhî kitaba uymakla; sağlam inancı, ibâdeti, duası, güzel ahlakı, iyilikleri, helal rızkı, kul hakkına riayeti, nefsine hâkim olması, haramlardan ve kötülüklerden kaçınması, insanî ve İslâmî kimlik ve değerini korumakla kalmaz, sahip olduğu bütün değerleri, faziletleri daha da geliştirir ve yükseltir ve melekleşir, hatta meleklerden de üstün hale gelir.
 
İnsan; Allah’ın gönderdiği peygamberi ve ona indirdiği İlâhî kitabı tanımaz, hakkı kabul etmez, vicdanını köreltir, aklını kötülüklere kullanır, ibâdet ve duadan uzak yaşar, kötü huyların, kötü işlerin sahibi olur, nefsine esir düşer, insanların haklarına tecavüz eder, zalim olur, azgınlaşırsa; hayvanlaşır, hatta hayvanlardan daha aşağı derekelere düşer.” (S.12)
 
“İrade, istemek demektir. Allah, insanları bir şeyi isteme ve onu yapmak için güç kullanma yetkisine sahip olarak yaratmıştır: “Gerçekten biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör.” (İnsan Sûresi: 76/3)
“Biz ona iki yol (iyi ve kötü) gösterdik.” (Beled Sûresi: 90/10)
“Nefsini arındıran kişi muhakkak umduğuna ermiş, onu alabildiğine günahla örten kişi de zarara uğramıştır.” (Şems Sûresi: 91/9, 10)
“Her nefis kazandığı şey karşılığında sorumludur.” (Müddessir Sûresi: 74/38)
“Kim iyi amel işlerse lehine, kim de kötülük ederse aleyhinedir.” (Fussilet Sûresi: 41/46)
“De ki: bu hak (kitap) Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen Kâfir olsun” (Kehf Sûresi: 18/29)
 
“İnsan, yaratılmışların en şereflisidir. Allah, yerleri, gökleri, denizleri, dağları, yer altında, yer üstünde olan bütün canlı, cansız varlıkları insanlara hizmet için yaratmıştır. Allah, insanları bunlardan faydalanması için de akıl, irade ve çeşitli kabiliyetlerle donatmıştır. İnsan, aklını, iradesini ve kabiliyetlerini iyiye veya kötüye kullanmak hürriyetine ve gücüne sahiptir. Aynı zamanda insan, aklı ile iyiyi kötüyü, faydalıyı faydalı olmayanı birbirinden ayırma gücüne sahiptir. İnsanlar ve cinler kendilerine verilen vazifeleri iradelerini kullanarak ya kabul ederler veya kabul etmezler. İradeleri ile doğru yola veya yanlış yoldan birine giderler. İnsanlar iradelerini iyiye kullanırlarsa yaratılışta kendisine verilen ‘yaratılmışların en şereflisi olma’ özelliğini korur. Diğer varlıkların tercih hakları ve hürriyetleri yoktur. Onlar yaratılışta kendilerine verilen vazifeleri yaparlar. İradeleri olmadığı için tabii olarak yükümlülükleri ve sorumlulukları da yoktur. Ebucehil, aklını ve iradesini kötüye kullandı, en şedit kâfir oldu. Hazreti Ebubekir (ra) aklını ve iradesini iyiye kullandı, iman etti, Müslüman oldu. Ümmetin en hayırlısı unvanına imanı ve amel-i salih ile yükseldi.” (S.15)
 
“Şüphesiz inkâr eden kitap ehli ile Allah’a ortak koşanlar, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdür. Şüphesiz iman edip, salih ameller işleyenler var ya; işte onlar yaratıkların en hayırlısıdır.” (Beyyine Sûresi: 98/6,7)
 
Merhum Mehmed Akif şiirinde şöyle der:
Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol.
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
Sa’y çalışmak demektir. Allah çalışmayı emreder:
 
“İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.” (Necm Sûresi: 53/39-41)
 
İnsana düşen vazife; bilgili ve şuurlu bir şekilde Allah’ın emrine uygun olarak çalışmaktır. Zalimlerin arasında olmamak esastır. Peygamberimiz (sav) Mekke müşriklerine İslâm’ı tebliğ ediyordu. Müşrikler Müslüman olmadıkları gibi Müslüman olanlara eziyet ve işkence yapıyordu. Peygamberimiz (sav), müşriklerin Müslümanlara eziyetlerinden son derece üzülüyordu. İnen âyetler müşriklerin şirki ve işkenceyi bırakıp Müslüman olmazlarsa büyük azaba uğrayacaklarını bildiriyordu.
 
Allah’ın azabı kesindir, önlenemez. Şiddetlidir, tahammül edilemez. İnsan Müslüman olmakla ve Müslüman olarak yaşamakla, Allah’ın azabından kurtulduğu gibi, İlâhî rahmetine ve mükâfatına da kavuşur, dünya ve ahiret bahtiyarlığına da erer. Bunun için Müslüman aynı zamanda Allah’ın cezasından ve azabından korkmalı, cezayı ve azabı gerektiren işler yapmamalıdır.
 
Allah’ın cezası ve azabı geldiği zaman, Müslüman’ın kâfirlerin ve müşriklerin içinde bulunmamaları ve Allah’a sığınmaları için şöyle dua etmesini Peygamberimiz (sav)’e emrediyor:
 
“Rabbim, tehdid olundukları azap gelirse, beni o zalimlerin arasında bulundurma.” (Müminûn Sûresi: 23/93-94)
 
Peygamberimiz (sav)’e emredilen bu duanın muhatapları Müslümanlardır. Allah, hiçbir peygamberini zalimler cezaya uğradıkları zaman onlarla beraber bulundurmamıştır. Dünyada zalimlerle beraber olmayan, zalimlerin huyuna - suyuna göre hareket etmeyen, onlara yardımcı olmayanlar, ahirette de onlarla beraber olmayacaklardır. Özellikle şerli ve kötü toplumlarda yaşamak zorunda olan Müslümanlar, Müslümanlıklarına sahip çıkmalı, kötülerle beraber olmamak için Allah’a sığınmalı ve O’na dua etmelidir. Çünkü her kötü aynı zamanda bir zalimdir
 
Müslüman, kötü toplumlarda, kötülerle beraber yaşarken, Müslümanlığına sahip çıkmazsa, Allah’a sığınıp O’na dua etmez ve O’nun emirlerine uygun yaşamazsa kötülerle beraber olur, onlar gibi yaşar, onlarla beraber dirilir, onlarla beraber Allah’ın azabına uğrar. İletişim araçlarının korkunç derecede ilerlemesi, küfür, şirk, dinsizlik, batıl dinler yanlış inançlar, hurafeler, hayvani bir yaşayışın televizyon, bilgisayar gibi vasıtalarla evlerimize kadar girdiği çağımızda Müslüman olarak kendimizi İslâm inancına ve ahlakına sahip olmakla, gerekli karşı tedbirleri almakla koruyabiliriz. Allah’ın Peygamberimiz (sav)’e emrettiği ‘Beni o zalimler arasında bulundurma’ duası diğer peygamberlere de emredilmiştir. ‘Ben Muhammed ümmetiyim’ diyen herkes bu duayı yapmalı ve duanın gereği olan gerekli çalışmaları ve hareketleri de yerine getirmelidir. Küçük bir köy haline gelen dünyamızda her türlü kötülüklerden ve şer hareketlerden ancak Allah’ın emirlerine sımsıkı sarılarak kurtulabiliriz. Adem atamızla Havva anamızın cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytan, insanın ebedi düşmanıdır. Adem atamızdan bu yana Hak yoldan ayrılan insanları şirke, küfre düşüren şeylerin başında şeytanın aldatması, kandırması kötü şeyleri iyi göstermesi vardır. İnsanoğlunun şeytandan kendisini koruması gereklidir. Şeytan insana vesvese verir. Vesvese şüphe ve kuruntu demektir. Şeytan insana bilhassa iman, ibâdet, ahlak, helal ve haram gibi konularda vesvese verir. İnsanı imandan, ibâdetten, ahlaki bağlılıktan uzaklaştırır. Küfre, kötülüğe alıştırır. Çünkü şeytan kıyamete kadar insanları yoldan çıkaracağına yemin etmiştir. Şeytan gece gündüz akla hayale gelmedik hileler kullanarak iman edenleri yoldan çıkarmak, günaha sokmak, kötülükleri sevimli göstermek için çalışmaktadır.
 
Ezelî ve ebedî düşmanımız şeytandan korunmak için Allah bütün peygamberlerine ve onların ümmetlerine emir verdiği gibi, Peygamberimiz(sav)’e de emirler vermiştir. Bu emirlerin ilki, şeytanın kötülüklerinden Allah(cc)’a sığınmaktır. Allah(cc), Peygamberimiz (sav)’e şöyle dua etmesini emretmektedir. (S.167)
 
“Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım.” (Mu’minûn Sûresi: 23/97)
“Rabbim! Onların bana yaklaşmasından da sana sığınırım.” (Mu’minûn Sûresi: 23/98)
 
Kâfirlerin duaları, dünyada da, âhirette de boşunadır. Kabul edilmez. Kâfirlerin dünya istekleri ister verilsin, isterse verilmesin, âhirette onlar için hiçbir nasib yoktur.
 
Müslüman dikkat etmelidir ki; yalnız dünyayı isteyen kimse dünyanın kulu kölesi olur. Dünyaya ait her şeyi iyi görür. Âhirete ait işleri ve amelleri ihmal eder. Dünya menfaatinden başka hiçbir şey düşünmeyen, gece gündüz dünya uğrunda ömür çürütenler, âhirette nasibi olmayanlar arasına katılırlar. Dünyada altının, gümüşün, elbisenin, makamın, şöhretin, şehvetin kulu olanlar, âhiret hayatında cehennem ateşinin yakıtı olurlar. Âhiret hayatını unutarak yalnız dünyalık istemek, Müslümanın yapabileceği bir şey değildir.
 
Müslümana yakışan dünya için de, âhiret için de iyilik istemektir. Çünkü Müslüman inanır ki; hayat, dünya hayatından ibaret değildir. Dünya hayatından sonra sonsuz olarak devam edecek âhiret hayatı vardır. Asıl hayat, âhiret hayatıdır. Bu dünya hayatı, âhiret hayatı için bir hazırlık ve hazırlanma yeridir. Dünya hayatına da Allah’ın koyduğu ölçüler içerisinde değer verilmeli, ihmal edilmemelidir. Dünya hayatının iyilik içinde geçmesi, âhiret hayatının da iyilik içinde geçmesinin işareti ve alâmetidir. Bunun için Müslüman dünyada iyi bir Müslüman olmak için durmadan çalışmalıdır. Dünyası için de, âhireti için de Allah’tan iyilik istemelidir. Müslümanı kâfirden ayıran bir özellik de budur. Allah, Müslümanların nasıl dua edeceğini şöyle bildiriyor; “Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” (Bakara Sûresi: 2/201) S.193
 
İnsanlar hür yaratılmıştır. Neyi isterlerse onu yapabilirler. Neye kavuşmak isterlerse ona kavuşabilirler. Dünyayı isteyenler için, yalnız dünya nasibi olduğu gibi, dünya ve âhiret iyiliğini isteyenler için de hem dünya ve hem âhiret nasibi vardır. Biri bir taraflı, diğeri iki taraflı nasiblerini almaktadırlar. (S.194)
 
Allah şöyle buyurur: “Her kim ahiret sevabı isterse, onun sevabını arttırırız ve her kim dünya menfaatini isterse, ona da dünyalık veririz. Fakat ahirette ona hiçbir nasip yoktur.” (Şûrâ Sûresi: 42/20)
 
Kur an-ı Kerim’de Ashab-ı Kehf kıssası, özellikle iman-küfür mücadelesinin hep var olduğunu, inananların zulme uğramalarına rağmen her zaman hakkın galip geldiğini ve ölümden sonra yeniden dirilişin Allah’ın kudretiyle mümkün olduğunu bildirmek amacı ile anlatılmıştır.
 
Cuma günü Kehf Sûresi okunur. Cuma günü Kehf Sûresi’ni okuma konusunda Peygamber (sav)’in müteaddid Hadis-i Şerif’leri vardır. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Kim Cuma günü Kehf Sûresi’ni okursa, ayaklarının altından göklerin tepesine kadar onun için bir nur yükselir ve bu nur kıyamet günü önünü aydınlatır ve iki Cuma arası (günahları) mağfiret olunur.” (S.281)
 
İnsanın Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten sonra varlıklar içinde öncelikle itaat edeceği ve iyilik yapacağı anası ve babasıdır. Çünkü insanın dünyaya gelişine sebep olan anası ve babasıdır. İnsanı sevgi ile şefkat ve merhametle büyüten, yetiştiren, evladının yetişmesi için her türlü fedakârlığı yapan, zorluklara göğüs geren anası ve babasıdır. Kul haklarının başında ana baba hakları gelir, Allah, ayetlerinde kendine ibâdetten hemen sonra ana ve babaya iyiliği emreder. Ana baba hakkı ödenemez. Ana baba kendisinden razı olursa evlat kurtulur. Bir adam annesini sırtına almış, Kâbe’yi tavaf ediyordu. Bu adam peygamber (sav)’e: “Nasıl, annemin hakkım ödeyebildim mi?” diye sordu. Peygamber (sav): “Hayır, seni karnında taşırken bir nefes alma anındaki zahmetinin dahi hakkını ödeyemedin” buyurdu.
 
Makbul dualardan biri de ana babanın duasıdır. Peygamber şöyle buyurur: “Üç dua vardır ki, kabul olunmalarında şüphe yoktur. Mazlumun duası, misafirin duası, ana ve babanın evladına duasıdır.”
 
Allah, Kur’an-ı Kerim’de Kendisine ibâdetten sonra ana babaya iyiliği emreder. (S.285)
 
Bu ayetlerden birinde şöyle buyurur: “Allah’a ibâdet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Bir de anaya babaya iyilik edin. Akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya ve ellerinizdeki kölelere de iyilik edin. Çünkü Allah, büyüklenen ve övünen kimseyi sevmez.” (Nisâ Sûresi: 4/36)
 
Allah Lokman Sûresi’nde de şöyle buyurur: “Biz insana ana ve babasına karşı (iyilik yapmasını) tavsiye ettik. Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşımıştır. Onun sütten ayrılması iki sene olmuştur. Bana ve ana babana şükret. Dönüş banadır. Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi, bana ortak koşman için anan ve baban seni zorlarsa, sakın onlara itaat etme. Bu dünyada onlarla iyi geçin ve bana yönelenin yoluna uy. Sonra dönüşünüz banadır. Yaptıklarınızı size haber veririm” (Lokman Sûresi: 31/14,15) (S.292)
 
Kitabın son bölümünde ise Fatiha Sûresi vesilesiyle müminlerin nasıl dua etmesi gerektiği bildirilir: “Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiğini kimselerin yoluna ilet, gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil.” (Fatiha Sûresi: 1/6, 7)
 
Mü’min, ölümüne kadar ibâdet etmek, doğruluk üzerine yaşamak, sapık ve kötü yollardan korunmak için Allah’a böyle dua edecektir. Hayatın her safhasında bizi doğruluğa iletecek yolu bize göster, bizi hatalardan, kötü akıbetlerden koru ve sonunda bizi başarıya ulaştır. Ey Rabbimiz! Bulunduğumuz iman ve İslâm olan doğru yola ulaştıracak sensin. Senden başka hidayeti verecek yoktur. Sen bizi hidayete ulaştır. Bizim istediğimiz “doğru yol” senin nimet verdiğin ve desteklediğin kimselerin takip ettikleri yoldur. Doğru bir şekilde yaşamanın ve Allah’ın rızasını kazanmanın sonucu olarak bahşedilen hakiki ve sürekli nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet. Fatiha Sûresi’nde “Sıratı müstakim” de ifade buyurulan doğru yol, Allah’ın bildirdiği, Peygamber (sav)’in gösterdiği yoldur.
 
Bu yol, peygamberler, sıddîklar, şehîtler ve sâlihlerin yoludur. Merhum şehîd Seyyid Kutub, “Bizleri doğru yola ilet” duasını şöyle açıklar: “Gayeye ulaştıran doğru yolu bilmeye bizi muvaffak kıl... Bu yolu bulduktan sonra o yolda sebat edenlerden eyle... O yolu bilmek ve onda sebat etmek, Allah’ın rahmet, hidâyet ve himayesinin bir mükâfatıdır. Bu da, Allah’a yönelmek, O’nun yardımcı olduğuna inanmanın neticesidir. Bu ise, mü’minin Allah’tan yardım olarak dilediği ilk ve en büyük arzusudur. Zira doğru yolu bulmak dünya ve ahiret saadetine ermenin kesin teminatıdır.” (S.400)
 
 

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya