Geçmişten Günümüze Kafkasya Mukavemet Hareketleri
Kendine has coğrafî, etnik ve kültürel yapısıyla yeryüzünde bulunan nadide ülkelerden biri olan Kafkasya, sahip olduğu jeopolitik konumu sebebiyle tarih öncesi dönemlerden itibaren farklı güçlerin istila hareketlerine maruz kalmıştır. Bu istila ve işgaller, Kafkasya’nın etnik ve sosyo-kültürel kimliğinin oluşmasında da önemli rol oynamıştır. Müslümanlarla ilk teması, İslâm’ın doğuşunun ilk yıllarında düzenlenen fütuhat hareketleri vesilesiyle gerçekleşen Kafkas halklarının büyük çoğunluğu, tedricen de olsa bu dini kabul etmişlerdir. Judeo-Hristiyan medeniyetinin varisleri olan Avrupalıların, Rönesans ve Reform hareketleri sonrası başlattıkları coğrafî keşiflerle birlikte sömürgecilik faaliyetlerine giriştikleri malûmdur. Geçtiğimiz yüzyılda Ortodoks Hristiyanlığın hamisi konumuna gelen Ruslar, bugün Avrasya adı verilen coğrafyada nüfuzlarını giderek artırmışlardır. Özellikle 19. yüzyılda bu coğrafyalarda yaşayan Müslüman halkların kendi ülkelerini sömürgecilerden kurtarmak için kendi imkânlarıyla mukavemet hareketlerini başlatmışlardır. Seyit Ural tarafından kaleme alınan 'Geçmişten Günümüza Kafkasya Mukavemet Hareketleri' isimli eser, asırlardır devam eden mücadeleyi konu almaktadır.
Mehmed Zahid AYDAR
03.02.2020 10:10
1.847 okunma
Paylaş
 
 
 
Kitabın Adı: Geçmişten Günümüze Kafkasya Mukavemet Hareketleri
Yazarı: Seyit Ural
BasımYeri veTarihi: İst 2019
Yayınevi: Aksa Kitap
Sayfası: 424
Kapak Türü: Karton
İSBN: 978-605-031-825-8
 
KENDİNE has coğrafî, etnik ve kültürel yapısıyla yeryüzünde bulunan nadide ülkelerden biri olan Kafkasya, sahip olduğu jeopolitik konumu sebebiyle tarih öncesi dönemlerden itibaren farklı güçlerin istila hareketlerine maruz kalmıştır. Bu istila ve işgaller, Kafkasya’nın etnik ve sosyo-kültürel kimliğinin oluşmasında da önemli rol oynamıştır. 
 
Müslümanlarla ilk teması, İslâm’ın doğuşunun ilk yıllarında düzenlenen fütuhat hareketleri vesilesiyle gerçekleşen Kafkas halklarının büyük çoğunluğu, tedricen de olsa bu dini kabul etmişlerdir. Bununla birlikte, İslâmiyet’i kabullerinden sonraki asırlar boyunca da çoğu zaman herhangi bir siyasî otoritenin idaresi altında olmaksızın kendi geleneksel içtimaî düzenlerine göre yaşamaya devam etmişlerdir.
 
Judeo-Hristiyan medeniyetinin varisleri olan (Batı) Avrupalıların, Rönesans ve Reform hareketleri sonrası başlattıkları coğrafî keşiflerle birlikte Haçlı Seferleri’nin yeni bir versiyonu olan sömürgecilik faaliyetlerine giriştikleri dönemde, Bizans’ın Müslüman Türkler tarafından yıkılmasının ardından Ortodoks Hristiyanlığın hamisi konumuna gelen Ruslar ise bugün Avrasya adı verilen coğrafyada nüfuzlarını giderek artırmaktaydı. Sıcak denizlere açılma stratejisini millî dava haline getiren Rus imparatorluğunun bu kadim hedefine ulaşabilmesi için bertaraf etmesi gereken engellerden biri de, geçit vermez dağlarıyla maruf Kafkas ülkesiydi. Bu nedenle farklı coğrafyalardaki dindaşları Batılıların modern Haçlı seferlerine maruz kalan Kafkas halkları da benzer bir kaderi, tarihte Moğol istilasına benzer bir işgal hareketine girişen Rusların eliyle yaşamak durumunda kaldılar. Müslüman (Sünnî) âleminin siyasî otoritesini temsil eden hilafet makamını elinde bulunduran Osmanlı Devleti’nin uzun zamandır gerileme devrinde oluşu ve Hristiyan devletlerle giriştiği savaşlarda yenilerek hâkimiyetinde bulunan toprakların önemli bir kısmını kaybedişi, özellikle 19. yüzyılda bu coğrafyalarda yaşayan Müslüman halkların kendi ülkelerini sömürgecilerden kurtarmak ve yitirilen İslâmî devlet nizamını yeniden tesis edebilmek için kendi imkânlarıyla mukavemet hareketleri örgütlemelerini mecburî kıldı. Bunların en somut örneklerinden birisi de Kafkasya’da ortaya çıkan mukavemet hareketleri oldu. 
 
Kuzeyden gelen bu müstevli güce karşı özellikle 18. yüzyıldan itibaren çetin bir mücadeleye girişen Kafkas halkları, istila ettiği coğrafyalarda uyguladığı zalimane yöntemlerle geçmişteki Moğollarla benzeşen Rus imparatorluğu tarafından büyük soykırımlara, sürgünlere ve asimilasyon politikalarına maruz kaldı. Tarih boyunca Ruslar tarafından varlığına ve kimliğine yönelik sistematik saldırılar düzenlenmesine rağmen bu halklar, gerek modern gerekse post-modern dönemlerde her daim kendi içerisinden mukavemet ve hürriyet hareketleri çıkarmayı başardı. 
 
Kafkasya’da Rus işgalinin başladığı ilk dönemlerden itibaren günümüze kadarki süreçte ortaya çıkan mukavemet hareketlerini incelediğimiz bu çalışmamızda, öncelikle bu ülkenin coğrafî, tarihî, etnik, dinî, sosyo-kültürel ve siyasî özellikleri hakkında genel bilgiler vermeyi uygun bulduk. Daha sonra, çalışmamızın esas konusunu teşkil eden söz konusu hareketlerin yapısal özelliklerini ve işgalcilere karşı verdiği mücadele sürecini, tarihî perspektif içerisinde detaylı olarak anlatmaya çalıştık. Bunu yaparken tarihî olay ve olguları, edinebildiğimiz kadarıyla Kafkasya tarihine dair telif edilmiş en muteber kaynakları tetkik ederek aktarmaya özen gösterdik. Yine Kafkasya’daki bağımsızlık hareketlerinin yapısını incelerken, tarihin farklı dönemlerinde ortaya çıkan bu hareketleri besleyen dinamikleri, dinî referanslarını ve İslâm dünyasında benzer süreçleri yaşayan farklı hareketlerle olan irtibatını ve benzerliklerini analiz etmeye ve şahsî kanaatlerimizi belirtmeye gayret ettik. 
 
Bu bağlamda; ülkemizde, özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ardından yaşanan gelişmelere dair telif edilmiş eser sayısının oldukça yetersiz olduğunu belirtmek isteriz. Bölgeye olan coğrafî yakınlığının yanı sıra 19. yüzyılda yaşanan göç ve sürgünler sonrası en yoğun Kafkas diasporasına sahip olan Türkiye’de, bir zamanlar ‘arka bahçe’ olarak kabul edilen ve köklü tarihî ve kültürel bağlara sahip olunan bir coğrafyada yaşananlara dair yapılan çalışmaların, çoğunluğu hatıra özelliği taşıyan birkaç kitap da dâhil, bu kadar yetersiz olmasının büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyoruz. Çalışmamızın özellikle Kafkasya’nın yakın tarihinde meydana gelen olaylar hakkında da bir kısım bilgiler vermesi açısından bu alandaki boşluğu doldurmasını temenni ediyoruz." S.11-13
 
Kafkasya’nın Coğrafî,
Etnik ve Sosyo-Kültürel Yapısı 
"Sahip olduğu yüzölçümüne oranla konuşulan yerel dil sayısının muhtemelen dünyanın başka hiçbir bölgesinde bu kadar çeşitli olmadığı Kafkasya’ya bâzı kaynaklarda ‘Diller Dağı’ adının verilmiş olması oldukça isabetlidir. 
 
Kafkasya halklarının büyük bölümü Sünnî Müslüman olmakla birlikte küçük oranda Hıristiyan ve Yahudi nüfus da bulunmaktadır. Yine Dağıstan’ın Azerbaycan sınırına yakın kesimlerinde yaşayan Lezgiler arasında çok küçük bir oranda Şiî nüfusu bulunmaktadır. Bunların da 16-17. yüzyıllarda bölgede etkin olan Safevîlerin etkisiyle Şiîleştiği tahmin edilmektedir. 
 
İslâm’ın erken dönemlerinde yayılma imkânı bulduğu Dağıstan ve Çeçen halklarında yaygın olan fıkhî mezhep Şafîlik iken Osmanlı Devleti döneminde Müslüman olan Batı Kafkas kavimleri Adige (Çerkes), Abhaz, Karaçay-Balkarlar ise Hanefi mezhebine mensupturlar. 
 
Tasavvuf ekolü ve buna bağlı olarak tarikat müessesesi de yine Kafkasya’nın doğu kesimlerinde yaygınlık kazanmıştır. Bu coğrafyada tarih boyunca en etkin ve yaygın tarikatlar ise Nakşibendilik ve Kadiriliktir. 19. yüzyılın başlarından ortalarına kadar süren Kafkasya’daki cihad/gazavat hareketini önemli ölçüde etkileyen Nakşibendîlik daha çok Dağıstan, Kuzey Azerbaycan ve kısmen Çeçenistan’ın doğusunda etkiliyken Kadirilik (Hacı Müridizm) ise Çeçen ve İnguş halklarının genelinde yaygındır. Kadirilik tarikatının bu bölgede yayılması ise İmam Şamil’in tesliminden sonra olmuştur." S.17-32
 
Bir Emperyal Güç Olarak Rusya 
"Bugün Rus ismiyle anılan halk, tarihi olarak Doğu Slavlarının en kalabalığıdır. Bu kavme ismini veren ‘Rus’ kelimesinin ise Slavca kökenli olmadığı bilinmektedir. Rus kelimesi, kavimler göçü sonrası bu bölgeye hâkim olan Viking kabilelerin birisinin adıydı. Vikingler, bugünkü Rusya’nın batı kesimleri, Ukrayna ve Belarus (Beyaz Rusya) bölgelerinde yaşayan Doğu Slavlarını kontrol altına alarak ‘Knyaz’ adını verdikleri birçok prenslikler kurdular. Zaman içerisinde yerli halklara karışan bu Viking kabileleri, tıpkı Balkanlar’daki Slavları hâkimiyetleri altına alan Bulgar Türklerinde olduğu gibi zapt ettikleri kavme isimlerini bırakırken kendileri de onların içinde asimile oldular.
 
Rusların Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebini seçmeleri, Rus kimliğini oluşturan en temel unsurlardan birisi olmuştu. Bugün Rusçanın yazım dili olan Kiril Alfabesini de bizzat Bizanslıların Slavlar için geliştirdiği bilinmektedir. Yine Rusların ‘Kral’ kavramının yerine kullandıkları ‘Çar’ (aslı Tsar ) kelimesi dahi Sezar’dan gelmektedir. 
 
Osmanlı tarihi kaynaklarında ‘Deli Petro’ olarak isimlendirilen I. Petro’nun tahta geçmesiyle birlikte Rusya’nın sıcak denizlere inme hedefi, adeta bir millî dava ve en önemli siyasî hedeflerden biri haline gelmiş oldu. İlk olarak 1707 yılında keşif amacıyla gönderilen bir Rus birliği, Çerkesler tarafından imha edildi. Bundan çok kısa bir süre sonra, 1711’de Doğu Kafkasya’ya gönderilen Kont Apraskin komutasındaki bir diğer askeri birlik de Dağıstan’da perişan edildi." S.33-49
 
Kafkasya Direnişinde İmamet Hareketi Dönemi
18. yüzyılın başlarında Rus Çarı Petro tarafından düzenlenen Kafkasya seferiyle başlayan Kafkas-Rus savaşlarında Rusya, bu süreç içerisinde Çarlık, Sovyetler Birliği ve günümüzdeki Rusya Federasyonu olarak farklı sistemler/devletler tarafından temsil edilirken Kafkasya direniş hareketleri de günümüze kadar aralıklı da olsa farklı isimler altında örgütlendi. Bu hareketler de tıpkı çatışmanın diğer tarafı olan Ruslar gibi tarihî koşullara bağlı olarak farklı dönemlerde farklı formlar içerisinde varlığını sürdürdü.
 
İmam Mansur (1785-1791)
"18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Kafkasya’da meydana gelen bir olay, gerek Rus-Kafkas mücadelesinin karakteri gerekse Kafkasya halklarının geleneksel hayat nizamları açısından radikal bir değişimin ilk kıvılcımı oldu. Bu gelişme, Kafkasya halklarını İslâm şeriatı etrafında birleşmeye ve Ruslara karşı yapılacak mücadeleyi sadece bir vatan ve toprak mücadelesinden ziyade dinî referanslara dayandıran İmam Mansur’un kutsal cihad ‘gazavat’ davetiyle ortaya çıkışıydı.
 
İmam Mansur, 1783 yılında Kafkasya halklarını ‹işgalci kâfir' düşmanlara karşı silahlı direnişe davet etmeye başlar. Muttaki ve mütevâzi yaşamının yanı sıra hitabeti, duruşu ve heybetli kişiliğiyle kısa sürede Kafkas halkları arasında büyük itibar sahibi olan Mansur, 1785 yılında ise Kafkasya halkları tarafından İmam seçilir. 
 
Mansur’un davetinin Kafkasya gibi dağlı asabiyetinin, iç çekişmelerin ve kabile kavgalarının çok şiddetli olduğu bir coğrafyada kısa sürede bu kadar etkili olmasında O’nun samimiyeti, etkili hitabeti ve zahid kişiliğinin büyük payı vardı. Hareketinin referansları tamamen İslâm’ın öğretilerine dayalıydı." S.53-63
 
General Yermulov Dönemi 
"Kafkas-Rus savaşları tarihinde, çatışan tarafların her ikisinin de toplumsal hafızalarında önemli yer tutan şahsiyetlerden birisi, hiç kuşkusuz General Aleksey Petroviç Yermulov’dur. Kafkasyalıların kendisini adlandırdıkları şekliyle ‘Gaddar Yarmul’, istilacı taraf açısından büyük bir fatih ve Rus milletinin tarihindeki en büyük kahramanlardan biriyken, vatanlarını müdafaa eden Kafkasya halkları için ise belki de tarihte eşi benzeri görülmemiş bir câni ve zorba olarak hâlen ismi lânetle anılan biridir.
 
Yermulov’un 1816 yılının sonbaharında Kafkasya’daki Rus ordusunun başkomutanlığına atanması, bölgedeki mücadelenin seyrine büyük etki etmiştir. Onun burada uyguladığı politikalar ve kurduğu sistem, bir yandan Rusya’nın Kafkasya işgalini tamamlamaya zemin hazırlarken diğer yandan ise sonuçları itibariyle Kafkasya halkları arasında kısa bir süre evvel İmam Mansur ile tohumları atılmış ancak akim kalmış ‘Gazavat’ hareketinin daha örgütlü ve etkili bir biçimde yeniden ortaya çıkışına sebep olacaktı." S.68-77
 
İmam Gazi Muhammed / Gazi Molla (1829-1832) 
"Gazi Muhammed’in gençlik yıllarındaki ilk davet ve irşat çalışmaları, tıpkı selefi İmam Mansur’da olduğu gibi gerek halktaki dinî ve ahlâkî bozulmaları düzeltmeye ve gerekse işgalci bir gücün tasallutu altında yaşamanın Müslümanların dinine vereceği zararları anlatmak üzerine olmuştur. En yakın dostu Şamil ile birlikte çeşitli vesilelerle halka görüşlerini anlatırken bu dönemde ülkenin pek çok âlimiyle de görüşlerini münazara ederler. Bu âlimlerden biri de Dağıstan’ın güneyinde yer alan o zamanki Kurâ vilayetine bağlı Yukarı Yerağ Köyü’nden Şeyh Muhammed’dir. Şeyh Muhammed Yerağî, klasik İslâmi ilimlere olan vukufiyetinin haricinde o sıralarda bölgede hızla yayılmakta olan Nakşibendî Tarikatı’nın Dağıstan’daki en önemli isimlerindendir. 
 
Bazı kaynaklara göre Gazi Muhammed ve Şamil’in tarikata karşı tutumları, insanları miskinliğe ve pasifliğe yönlendirdiğini düşündüklerinden dolayı ilk başta olumsuzdu. Fakat Şeyh Muhammed Yerağî ile aralarında geçen müspet diyalogların ardından ondan tarikat dersleri de alarak hareketlerine farklı bir boyut kazandırırlar. Daha sonradan da görüleceği üzere düzenli bir cemaat yapısı olması açısından tarikat kurumu, onların hareketini belli bir disipline kavuşturma ve halk arasında daha rahat yayılmasını sağlama açısından büyük faydalar getirecekti. Kafkasya’daki İmamet hareketinin bir diğer ve belki de daha fazla akıllarda kalan adının ‘Müridlik/Müridizm’ oluşunun temeli, işte bu tarihlerde kutsal cihad/gazavat önderlerinin Nakşibendî tarikatıyla olan birlikteliğiyle atılmış oldu." S.78-99
 
İmam Hamzat (1832-1834)
"Liderlik yaptığı kısa zaman diliminde İmam Hamzat’ın, temeli oldukça yakın bir zaman öncesinde atılmış direniş hareketinin önderi Gazi Muhammed’in şehid düştüğü, en önemli ikinci ismi olan Şamil’in de yaralı bir firarî olarak gizlendiği zor bir dönemde üstlendiği bu zorlu görevi layıkıyla yerine getirdiğini söyleyebiliriz. İmamet görevini yürüttüğü iki yıl gibi kısa bir süre zarfında müridizm hareketinin otoritesini, başta Avaristan olmak üzere Dağıstan’ın pek çok bölgesi üzerinde kimi zaman zor kullanmak suretiyle de olsa büyük ölçüde sağladı. Hamzat, Gazi Muhammed ile teorik açıdan temelleri atılan ve Şamil’in imametinde fiilen uygulamaya geçen İslâmî devlet yapısının oluşumunda önemli bir rol oynadı. Onun Dağıstan halkları üzerinde siyasî birliği sağlamaya yönelik çalışmaları, kendisinden sonra imam seçilen Şamil’in direkt olarak işgalci güce yoğunlaşması açısından kendisine büyük bir avantaj sağlamıştır. S.100-104
 
İmam Şamil (1834-1859 )
"Kafkasya İmamet hareketine en uzun süre önderlik edecek ve bu zaman zarfında hareketi en mütekâmil haline getirecek, ismi günümüze dek dünya çapında Kafkasya cihadının sembolü olacak olan Şamil, tahminen 1797 yılında Gimri köyünde dünyaya geldi. Pek çok rivayete göre Şamil'in doğduğu zaman ismi Ali olarak konulmuştur. Ancak çocukluk yıllarında devamlı hastalığa müptela olduğu için o dönemki Avar adetlerine bağlı olarak ismi değiştirilmiştir. Ve hakikaten de ismi değiştirildikten sonra kısa süre içerisinde fiziksel olarak yaşıtları arasında en güçlü ve çevik bir çocuk haline gelmişti. 
 
Şamil'in Gimri kuşatmasından kurtuluşundan İmam Hamzat’ın şehadetine kadar olan yaklaşık 2 senelik zaman zarfındaki hayatı, çoğunlukla İslâmî davet ve irşat faaliyetleriyle geçti. Dağıstan’ın ikinci imamı Hamzat’ın 1834 yılında Hacı Murad ve kardeşi Osman tarafından katledilmesinin ardından Aşilta köyünde toplanan müritler meclisi, ittifakla Şâmil'i imamet makamına tayin etti. Böylece Kafkasya direniş tarihinin en akıllara kazınan liderinin dönemi başlamış oluyordu." 
 
İmam Şamil’in İdarî ve Askerî Yapılanması 
"Kafkasya’da Rus işgaline karşı İmam Mansur’un başlattığı İslâmî direniş hareketi, çeşitli sebeplerden dolayı sadece dinî bir davet hareketi ve işgale karşı direniş örgütü olarak varlığını sürdürmüş, esasında başlangıcından itibaren temel amacı olan bağımsız bir devlet yapısına ulaşma imkânı bulamamıştı. İmam Mansur’un esaret ve arkasından şehadetinden uzunca bir süre sonra 1829’da Gazi Muhammed tarafından yeniden gazavat ilan edilmesiyle birlikte yaşanan tecrübeler sonrası İmam Şamil, işte bu devlet sistemini Çeçenistan ve Avaristan’dan başlayarak tüm Kafkasya ülkesinde 1840’lardan itibaren kurumsal olarak inşa etmeye başladı. 
 
İmam Şamil, belirli bir güce ulaştığı andan itibaren kontrolü altında bulunan bölgelerde kendisine tâbi bulunan halk üzerinde tamamen Şeriata dayanan oldukça disiplinli bir nizam tesis etti. Mevcut olan kaideleri, davranışları, hâsılı örf ve âdetlere dayanan bütün töreleri iptal ederek tamamen İslâm şeriatının hâkimiyetini kurdu. Ülkeyi etnik ve coğrafî yapısına göre pek çok vilayetlere böldü ve bu vilayetlerin başına naipler atadı. Yönetici tabakayı oluşturan bu naiplerin yanında adaleti tesis etmek için de yine her vilayete kadılar tayin etti. Bu hususta öyle bir disiplin sağlandı ki, naiplik makamı da davaları takip etme yetkisine sahip olmakla birlikte son karar kadılık makamına aitti. Her dört kadılığın üzerinde bir üst mercii olarak müftülük makamı vardı. Aynı şekilde hükümetin kararı doğrultusunda her bir müftülük de dört naibe karşı sorumluydu. Meselelerin çıkmaza girme durumunda ise naipler ya da müftüler, konuyu İmam’a havale etmek zorundalardı ve nihaî olarak İmam’ın buyruğuna göre hareket edilmek mecburîydi.
 
Askerî birlikler ise onluk, yüzlük ve beş yüzlük gruplar halinde örgütlenmişti. Her on evden bir atlı alınarak toplanan ve ‘Murtaza’ adı verilen düzenli askerî birliklere mensup savaşçıların sivil halktan ayırt edilmeleri için rütbe ve konumlarına göre farklı renklerde kıyafetleri olurdu. Yine üst rütbeli komutan ve naiplerin göğüslerinde çeşitli yazılar bulunan madalyalar takılırdı. Özellikle kahramanlıkları ve başarılı hizmetleriyle göze çarpanları diğerlerinden ayırmak için değişik türdeki işaretler de bulunurdu. Daha sonraları şartların zorlamasıyla her evden bir asker alındığı zamanlar oldu. Bunlar da aynı şekilde dağıtılarak, geçici liderin kumandası altına verildiler. Fakat acil durumlarda eli silah tutan herkes göreve çağırılıyordu. 
 
Baddeley’e göre Şamil’in askerî sisteminin en önemli avantajı, adamlarını çok kısa bir süre içerisinde toplayarak dağıtabilmesiydi. Bu sayede bir levazım sınıfının kurulmasına gerek kalmamıştı. Şamil’in uyguladığı stratejiler, çağına göre mükemmel bir seviyedeydiler. Yerleştiği Dılım köyünün merkezî konumundan istifade ederek düşmanı kuzey, güney ve doğu yönlerinden devamlı tehdit ediyor, böylece onları sürekli hareket halinde tutarak meşgul ediyordu. Sanki sihirli bir güce sahipmişcesine savaşçılarını hızla istediği noktada topluyor ve işi bittiğinde aynı hızla ortadan kayboluyordu. Yanlarında herkese birkaç gün yetecek erzaktan başka bir yük taşımayan müridler, dağları süpürerek iniyor ve Rusların hiç beklemedikleri noktalardan onlara saldırı düzenliyorlardı. Sadece naiplerin değil Şâmil’in kendisinin de metotları tam bir hareketlilik gösteriyordu.
 
Tüm bunlar bir bütün olarak düşünüldüğünde; İmam Şâmil dönemini Kafkasya tarihinde mümtaz kılan en önemli özelliği, Kafkasya’nın Rus müstevliler tarafından işgale başlanması sürecinde yaşanan bağımsızlık hareketleri ve devletleşme çabalarının hiçbirisinin şimdiye kadar onun dönemindeki seviyeye çıkamamış olmasıdır. Onun dönemi, kendisinden önceki direniş hareketlerinin tecrübeleriyle en olgun seviyeye gelirken kendisinden sonra günümüze kadar olan süreçte ortaya çıkan gerek ulusal bağımsızlık gerekse dinî karakterli hareketler için de her daim bir rol modeli olmuştur. 
 
İmam Şâmil’in Son Dönemlerinde
Kafkasya’daki Genel Durum ve Bazı Gelişmeler 
Genel olarak bir değerlendirme yapılırsa, 1850’lerin başından ortalarına kadarki süreçte Doğu Kafkasya’da önceki başlıklarda anlattığımız hadiselerin dışında önemli bir gelişme olmadı. Bu süreçte hem Ruslar hem de müridler, genellikle mevcut pozisyonlarını korumakla yetindiler. Önceki tecrübelerinden dolayı elindeki kuvvetleriyle müridizme tek ve öldürücü bir darbe indiremeyeceğini anlamış bulunan General Vorontsov, bundan sonra daha çok sivil reformlara yöneldi ve bu konuda oldukça başarılı da oldu. 
 
Bununla birlikte Ruslar, özellikle Çeçenistan’da ormanları yok etme ve köy basma faaliyetlerinden geri kalmadılar. Bu dönemde özellikle ovalık bölgede yaşayan Çeçenlerin durumu her zamankinden daha kötüydü. Artık savaş, İmam Şamil ve Rusların bu bölgeleri tamamen ele geçirmek için yaptıkları mücadele üzerinde cereyan ediyordu. Ruslar ilerlediği zaman onlara boyun eğen bu Çeçen kabileleri müridler tarafından hain olarak görülüyor, Rusların çekildiği zaman müritlere yaklaşan aynı kabileler bu sefer de Ruslar tarafından hedef alınıyordu. Rusların acımasızca yaptıkları köy baskınlarına daha fazla dayanacak güçleri kalmayan bu ovalı Çeçen kabileleri, zamanla kerhen de olsa Ruslara boyun eğmeye başladılar. Ancak bu kabileler, İmam Şamil açısından büyük bir önem taşıyordu. Çünkü bu bölgelerin insan kaynağı dışında tarımsal açıdan da büyük bir önemi vardı ve yalnızca Çeçenistan’ın değil Dağıstan’ın da tahıl ve meyve sebze ihtiyacını büyük oranda burası karşılıyordu. Ve nihayet her iki taraf da bu bölgede yaşayıp da kendi tarafından olanları tüm varlıklarıyla birlikte yerlerinden kaldırarak iç taraflara yerleştirmeye başladı. Rus tarafına geçenler, Sunja nehrinin kuzeyindeki boş arazilere yerleştirilirken Şamil’in tarafında kalanlar ise ülkenin dağlık ve ormanlık kesiminde iskân ediliyordu. Bunun sonucu olarak da Rus ve mürid hatları arasında artık hiç kimsenin yaşamadığı boş bir arazi şeridi uzanmaya başladı ve bu da tabi ki kuzeyden gelen ve düzenli ordusu bulunan işgalci gücün işine yarıyordu. Bu durum en önemli tahıl ve gıda ambarını kaybetmiş olmanın yanısıra Şâmil için bir başka tehlike daha doğuruyordu. Bilindiği gibi kabile ve akrabalık bağları çok güçlü olan Çeçenlerin bu şekilde bölünmeleri, müridlerin safındaki pek çok kişinin de firar ederek kuzeyde kalan akrabalarına katılmalarına sebep oldu. Hatta İmam’ın en güvendiği naiplerinden bile kaçıp kuzeydeki ailelerinin yanına gidenlerin olduğu tarihi kaynaklarda belirtilmektedir. Ayrıca bu sayede Kazak yerleşim bölgeleri de takviye edilerek hatlar ileriye alınıyor ve stratejik yolların yapımı için ormanlardan kesilen ağaçlardan faydalanılıyordu. 
 
Mürid Saflarında Bozulma ve Bazı Naiplerin Ruslara Teslim Oluşu 
"Artık yenilginin ve işgalin kaçınılmaz olduğunu gören Çeçen kabileleri, birbiri ardından gelip Rus kumandanlıklara boyun eğdiklerini bildirmeye başladılar. Ruslar da onları duruma göre ya kendi memleketlerinde bırakıyor yahut iç bölgelerde iskân ediyordu. Dağıstan’ın güneyindeki ana dağ silsilesinin kuzey yamaçlarında yaşayan Lezgi kabileleri de benzer şekilde Ruslara boyun eğdi. Fakat bunlardan daha önemlisi, İmam Şâmil’in kurmayları arasında bulunan bazı naiplerin de Ruslara teslim olmalarıydı. 
 
Gerçekten de tarihte eşine az rastlanan bir kahraman olan İmam Şâmil, 60 yaşını aşmış bulunmasına ve karşılaştığı tüm bu olumsuzluklara rağmen hareketin ilk yıllarında sahip olduğu cihad ruhundan hiçbir şey kaybetmemişti. Bu zor koşullarda da her zaman olduğu gibi savaşçılık damarları yeniden kabardı ve felaketi önleyebilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya koyuldu. 
 
Ancak son gelişmeler üzerine iyice ümitlerini kaybetmiş bulunan Çeçenler, İmam’ın etrafından dağılarak evlerine döndüler. Bu durum karşısında İmam da kendisine bağlı kalan az sayıdaki müridiyle birlikte son savunmasına hazırlandı.
 
Nihayetinde maruz kaldığı kuşatma neticesinde yanındaki kadın ve çocuklar sebebiyle Şâmil'in kendisine iletilen müzakere teklifini kabul ettiği haberi Baryatinski’ye bildirilince O da derhal General Vrangel’i temsilci olarak İmam’ın karargâhına gönderdi. Asil ve mağrur karakterinden hiçbir zaman taviz vermeyen İmam, burada da ancak zafer kazananların öne sürebileceği şartları öne sürdü. 
 
Daha evvel Ahulgoh’ta yaptıkları gibi Müslümanları teslim alabilmek için her türlü mezalimi uygulayan bu müstevlîler, müzakere sürecinde verdikleri sözleri de çeşitli bahanelerle çiğnemekte yine bir beis görmediler. İmam ve beraberindekiler, ilk olarak birkaç gün Dağıstan’daki Rus idaresinin merkezi olan Temirhan Şura’da tutuldular. Daha sonra da Çar tarafından kabul edilmek üzere o zamanlar Çarlık Rusya’nın başkenti olan Saint Petersburg’a gönderildiler. 
 
Böylece Kafkasya’daki Rus işgaline karşı örgütlü ve nizami direnişin en mütekâmil hâli olan ve 30 yıldan fazla bir süre silahlı direnişi sürdüren İmamet hareketi, İmam’ın teslim olmasıyla birlikte fiilen sona ermiş oldu. 
 
Esir düştüğü zaman 62 yaşlarında bulunan İmam Şâmil’in hiç ağarmamış saç ve sakalları, esaretin ilk yıllarından itibaren hızla beyazlar. Kaluga’da geçen esaret yıllarının çoğunluğunu evinde kitap okuyarak ve yazarak geçirir. 
 
İmam Şamil ve Kafkasya
İmamet Hareketi Hakkında Değerlendirme 
İsmi, ülkemizde ve ümmet coğrafyasının pek çok yerinde adeta Kafkasya ve Kafkasya cihadıyla özdeşleşen İmam Şâmil, şüphesiz pek çok hasleti şahsında cem etmiş gerçek bir lider ve büyük bir kahramandır. Eşsiz bir cengâverlik ve askerî yetenek, dinî ve dünyevî konularda sahip olduğu derin ilmî müktesebât, güçlü hitabet ve keskin bir teşkilatçılık zekâsı gibi hasletleri onu, İmam Mansur ile temelleri atılan müridizm hareketinde kendisinden evvelki liderlerden çok daha ileriye götürerek belirli bir süreliğine de olsa hedeflerini gerçekleştirmeye muktedir kılmıştır. Bununla birlikte o, bu coğrafyada kendisinden sonra gelecek nesiller için de her zaman somut bir örneklik teşkil etmiştir. Kafkasya tarihini inceleyen pek çok araştırmacı, İmamet hareketinin mücadelesinin yenilgiyle sonuçlanmasında iç ve dış olumsuz etkenlerin payını göz ardı edememiştir. Maddi ve insanî güç açısından kıyaslanamayacak düzeyde bulunan devasa bir işgalci güç karşısında dışarıdan kayda değer bir siyasî ve askerî destek alamadan ve birbirlerinden farklı özelliklere sahip asi dağlı kavimleri belli bir amaç etrafında birleştirmek için yerine göre sert tedbirler kullanarak onları organize bir güç haline getirmeyi başarmıştır. Yine bu toprakların bir kısmında da olsa İslâm şeriatı temeli üzerinde hukuka dayalı bir devlet düzeni kurmak yalnızca ona nasip oldu. Kafkasya’nın doğusunda şeriat temelli bir devlet nizamını yerleştirirken batıda ise kısmî de olsa etki ve nüfuz alanı oluşturmaya muvaffak olmuştur. 
 
İmam Şâmil ayrıca, Ruslara indirdiği darbelerle bu muazzam istilacı gücün yenilmez olduğu kanısını da yıkmıştır. 
Düşmanın gücü ne kadar büyük olursa olsun imanlı ve sebatkâr bir topluluğun azmettiği zaman nice büyük zaferlere imza atabileceğini ispatlamıştır. O, kendisine bağlı naipleri ve müritleriyle birlikte kısıtlı imkânlarına rağmen Rusya ve Almanya’nın harp akademilerinde yetişmiş yetenekli generallerin yönettiği ve o dönemde rakipleri Osmanlı ve İran gibi büyük devletleri dize getiren güçlü Rus ordularına eldeki imkânlarla en büyük zayiatları verdirmeyi başaran dahi bir askerî ve siyasî liderdir. 
 
İmam Şâmil’in 35 yıla varan mücadelesinde şahsî hırslar ve menfaatler aramak oldukça yersiz bir uğraşı olacaktır. O, bütün hayatını yaratıcısının rızası ve ülkesinin düşman işgalinden kurtuluşuna adamış idealist bir şahsiyetti. Şeriat ilkelerinden esinlenerek koyduğu kuralların ihlali hususunda kendi öz annesi ve oğlu dahi olsa kimseye müsamaha göstermediğine tarih şahittir. Yine sahip olduğu şahsî servetini de bir gölün dibine atacak kadar dünya metaına alakasız biri olduğunu da herkese göstermiştir. Ancak İslâm dünyasının pek çok bölgesinde olduğu gibi Kafkasya’da da bu dönemki mücadele, maddî ve siyasî üstünlüğü elinde tutan istilacı Hıristiyan-Batı dünyasının lehine sonuçlanmıştır. 
 
İslâm ümmetinin düşmanları karşısında hemen her yönden gerilediği ve topraklarının açık birer hedef haline gelmeye başladığı 18. ve 19. asırlar, İslâm coğrafyasının doğusundan batısına pek çok bölgesinde büyük direniş hareketlerine sahne olmuştur. Müslümanlar her ne kadar düşmanları karşısında askerî yönden kaybetmiş olsalar da Kafkasya’da Şamil ile özdeşleşen imamet, Cezayir’de Şeyh Abdülkadir, Libya’da Senusîler gibi direniş hareketleriyle müstevlilere karşı koydular ve bu mücadeleleri içerisinde görülmemiş kahramanlıklar sergilediler. Yine bir sonraki yüzyılın başında ortaya çıkan İmam Uzun Hacı, İmam Necmeddin Gotsinski, Osman Batur, İzzeddin el-Kassam ve Ömer Muhtar gibi önderlerin yönettikleri mukavemet hareketleri de bir önceki nesilden aldıkları direniş mirasını en büyük fedakârlık örnekleri sergileyerek devam ettirmelerine rağmen onların kaderleri de seleflerinden farklı olmamıştır." S.105-240
 
İmamet Hareketi Sonrası Kafkasya’daki Gelişmeler 
"İmam Şâmil’in 6 Eylül 1859 tarihinde Gunib’de General Baryatinski’ye teslim olmasıyla İmamet hareketi son bulmakla birlikte işgalcilere yönelik silahlı direniş hareketleri fiilen bir müddet daha devam etti. Batı Kafkasya’da direniş, nispeten örgütlü bir şekilde yaklaşık 5 yıl daha devam ederken ülkenin doğusunda da Ruslara teslim olmayan bir gerilla lideri kalmıştı ki o, İmam Şamil’in Çeçenistan’daki naiblerinden Baysungur Benoy’du. 
 
Kafkasya İmamet Hareketi’nin son temsilcisi olan Muhammed Emin de 20 Kasım 1859 tarihinde de teslim olmasına rağmen bir kısım Adige-Çerkes kabileleri, Ruslara karşı savaşlarına devam ettiler. Nihayet 21 Mayıs 1864 günü, Karadeniz kıyılarındaki Tuapse yakınlarında yer alan Kbaade mevkiinde son Adige birliğinin de Ruslarca yenilgiye uğratılmasıyla Batı Kafkasya’daki direniş de sona erdi. Böylece 300 yıla yakın bir süre devam eden Rus-Kafkas savaşları, ülkenin sömürgeci güç tarafından işgaliyle sonuçlandı. Her ne kadar galibiyeti elde etseler de bu savaşlarda Ruslar da devasa kayıplara uğradılar. 
 
Kafkas-Rus savaşları ayrıca, etnik yapısı tarih öncesi çağlardan beri farklı kavimlerin göç ve istila hareketleriyle şekillenmiş olan ülkenin etnik ve sosyo-kültürel yapısı üzerinde önemli bir değişiklik meydana getirdi. Bu savaşlar esnasında az da olsa kendi istekleriyle Osmanlı topraklarına hicret edenler olduğu gibi asıl trajik sürgün ise, Batı Kafkasya’daki savaşın sonra erdiği 1864’ten sonra yaşandı. 1,5 milyonu aşkın Kafkasyalı, evlerinden alınarak Tuapse, Soçi ve Sohumi limanlarından Trabzon, Samsun, Sinop ve Varna limanlarına gönderildi. Ayrıca gelişigüzel gemilere balık istifi vaziyette bindirilenlerin de oldukça az bir miktarı Osmanlı topraklarına ulaşabildi. Bunlardan bir kısmı açlık ve hastalıktan hayatını kaybederlerken bir kısmı da kapasitesinin çok üzerinde insanla doldurulan eski gemilerin batmasıyla Karadeniz’in sularına gömüldü. Hayatta kalarak Osmanlı topraklarına ulaşanlar da gittikleri yerlerde büyük zorluklarla karşılaştı. Zaten oldukça fakirleşmiş ve gerileme döneminde bulunan Anadolu’da bu yeni gelen muhacirlerin iskânı da çeşitli sorunlara neden oldu. 
 
Kafkasya’dan sürgün edilen muhacirler, o günkü Osmanlı toprakları olan başta Anadolu olmak üzere Balkanlar, Suriye, Irak, Ürdün gibi ülkelere dağıtıldılar. Bunlardan Balkanlar’da iskân edilenlerin büyük bölümü, ilerleyen yıllarda Osmanlı Devleti’nin o bölgedeki topraklarını kaybetmesiyle birlikte diğer Müslüman unsurlarla beraber Anadolu’ya yeniden göç etmek zorunda kaldılar. 1864’teki Büyük Çerkes Sürgünü’nün neticesi olarak Kafkasya diasporası günümüzde Türkiye, Suriye, Ürdün, Irak, İsrail gibi ülkelerde yaşamaktadırlar." S.251-255
 
Çarlık Rejimi Sonrası
Kafkasya Bağımsızlık Hareketi Üzerine 
"Kafkasya’da 18. yüzyılda kök salmaya başlayan ve 19. yüzyılın ortalarında sona eren Rus işgalinden kurtulmaya yönelik direniş hareketinin bu evresi, çeşitli bakımlardan önceki süreçlerle benzerlikler gösterse de 20. yüzyılın kendine has şartları içerisinde özgün bir konuma sahipti. Kafkasya’nın genelini etkisi altına alan bağımsızlık hareketi, bu açıdan bakıldığında geçmiş yüzyılda ülkenin sadece doğu kesiminde hâkimiyet sağlayan İmamet hareketine nazaran coğrafî bakımdan daha büyük bir alanı etkisi altına almıştı. 
 
19. yüzyılda yaşanan şiddetli savaşlar, katliamlar ve nihayet büyük sürgünlerin ardından devasa nüfus kaybı yaşamış, insan kaynaklarının çoğunu kaybetmiş olan Kafkasya açısından bu dönemki direniş de elbette küçümsenmeyecek öneme sahipti. Pek çok dezavantaja rağmen bu dönemde geçmişe nazaran bazı avantajlar da mevcuttu ki bunun başında Osmanlı Devleti’nin belki de tarihinin hiçbir döneminde Kafkasya’ya yönelik gerçekleştiremediği somut yardımları bu dönemde yapabilmesiydi. Elbette bunda, Osmanlı Devleti’nin askerî ve istihbarî bürokrasisinde nüfuz ve etki sahibi olan Kafkasya kökenlilerin payı büyüktü. Bu sayede Kafkasya direnişi, kısa sürede işgalci Rus güçlerine karşı askerî açıdan büyük başarılar elde edebildi. Ne var ki, Kafkasya direnişinin yegâne destekçisi olan Osmanlı’nın bulunduğu tarafın Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesi, ülkenin bağımsızlık ve özgürlük umudunu bir kez daha suya düşürmüş oldu. Böylece İmamet hareketinin aksine oldukça kısa bir süre içerisinde örgütlenip ülkenin tamamını etkisi altına alan direniş hareketi, aynı şekilde İmamet hareketine göre çok kısa bir sürede sona erdi.
 
Modern dönemde ortaya çıkan bu direniş hareketi, kendisine var olduğu dönemin dünya konjonktürüne uygun referansları temel aldı. Fransız İhtilâli sonrası dünyayı şekillendiren ulus-devlet merkezli, demokratik ve seküler argümanları, özellikle siyasî ve diplomatik girişimlerinde yoğun bir şekilde kullandı. Bununlar birlikte, hareketin içerisinde İslâmî eğilimli kanat da her ne kadar ‘vitrin’de gözükmese de sahada etkisini sürdürdü. Nitekim İmamet hareketinin temel umdelerini kendilerine referans alan bu kanat, seküler söylemlerle kendisini ifade eden siyasî kanadın Avrupa ülkeleri nezdindeki girişimlerinin bir fayda getirmeyeceği aşikâr olduğu ilk fırsatta Cumhuriyet rejimine alternatif olarak Emirlik ilanında bulunmuştur. Ancak her ikisi de ülkedeki Rus işgaline karşı olan bu kanatlar, süreç içerisinde hiçbir zaman birbirleriyle çatışmaya girmemiştir. Bu haliyle Emirlik hareketi, bu dönemde bağımsızlık hareketinin temelini atan Cumhuriyetçilere rakip olmaktan ziyade bir alternatif olmuştur. 
 
Yine Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, bağımsız ve özgür bir devlet olarak var olma mücadelesinde her ne kadar dönemin baskın normlarını kendisine referans alıp bunları siyasî argüman olarak kullansa da, fiiliyatta sadece Batılı güçler için geçerli olan bu ilkeler, uluslararası hukuku büyük oranda gücün belirlediği dünya sisteminde somut bir fayda sağlamamıştır. Temelini Uzun Hacı’nın attığı ve tamamen İslâmî referanslı Kuzey Kafkasya Emirliği ise, gerek siyasî gerekse askerî açıdan herhangi bir dış destek almaksızın imkânsızlıklar içinde sürdürdüğü gerilla savaşını doğal olarak kaybetmiştir. 
 
Devrimin ilk yıllarında Rus hâkimiyetindeki tüm Müslüman halklara bolca özgürlük ve bağımsızlık vaadinde bulunan Sovyet liderliği, ülkede otoritesini sağlamlaştırdıktan sonra önceki tavırlarının tam aksi istikamette uygulamalara başladı. Tanrı tanımaz diyalektik materyalizme bağlı dünya görüşleri gereğince tüm dinlere karşı savaş açan komünistler, daha evvel Çarlık rejimine karşı desteklerini alabilmek için belki de en fazla tolerans gösterdikleri Müslüman kökenli halklara bundan sonra diğer din mensuplarından daha fazla baskı ve zulüm politikaları uyguladılar. Bu dönemde diğer halkı Müslüman SSCB ülkelerinde olduğu gibi Kafkasya’da da Kızıl İhtilale karşı tehdit olabileceği düşünülen pek çok âlim ve mütefekkir, komünist-sosyalist rejim tarafından ya öldürüldü ya da hapis ve sürgüne gönderildi. Çarlık döneminde varlıklarına izin verilen ve Müslüman toplumların en azından kendi özel hukuklarıyla ilgili işlerinde yaptırım gücü olan İslâm mahkemeleri ortadan kaldırıldı. Yine Çarlık rejimi döneminde kendilerine dokunulmayan vakıflara en konuldu. Halkın en basit temel ibadetlerini yerine getirmesi dahi pek çok zaman yasaklandı. Kur'ân-ı Kerim’in öğretilmesi yasaklandı. Kafkasyalı Müslüman halkların yüzyıllardır kullandığı Arap-İslâm alfabesi kaldırılarak Müslümanlara Kiril Alfabesi dayatıldı. 
 
Bu bağlamda Rus devletinin rejimi değişse bile istila ettiği ülkelere ve buraların halklarına yönelik sömürgeci politikalarında fazla bir değişiklik olmadığı görülmektedir. 20. yüzyılın başlarında ilk kez bir devlet otoritesi kurmayı başaran sosyalizm-komünizm ideolojisi de uygulamada teoridekinin aksine en az Çarlık rejimi kadar emperyalist bir karaktere büründü. 
 
Stalin Dönemi Sürgünleri ve Kafkasya 
Halklarına Etkileri
1939 yılında patlak veren İkinci Dünya Savaşı henüz sona ermemişken Lenin’den sonra SSCB’nin başına geçen Jozef Stalin, 19. yüzyılda Çarlık rejiminin Kafkasya savaşları sonrası uyguladığı sürgünün bir benzerini bazı Kafkas ve Kırım halkları üzerinde planlayıp icra etti.
 
İkinci Dünya Savaşı sürecinde Almanlarla işbirliği yaptıkları suçlamasıyla 2 Kasım 1943’te Karaçaylar, ertesi yılın 23 Şubat’ında Çeçen-İnguşlar ve akabinde 8 Mart’ta da Balkarlar; kadın-erkek, yaşlı-çocuk ayrımı yapılmadan birkaç saat içinde yük vagonlarına zorla bindirilerek tarihi yurtlarından kopartıldılar ve Orta Asya ile Sibirya’nın soğuk bozkırlarına nakledildiler. 1944 yılının Kasım ayında ise, Kafkas ötesindeki Gürcistan’ın Türkiye sınırına yakın kesimlerinde yaşayan Ahıska Türkleriyle bazı Laz-Megrel ve Hemşinliler (Müslüman Ermeni boyu), diğer halklarla aynı kaderi paylaşarak Kazakistan başta olmak üzere çeşitli Orta Asya ülkelerine sürüldüler. Böylece 19. yüzyılın ortalarındaki büyük sürgünde Çerkes ve Abhazlara nazaran daha az bir nüfus kaybı yaşayan, 1917 devriminden sonraki süreç sonrasında da sürgünden kurtulan Çeçen-İnguş ve Karaçay-Balkar halkları da Stalin döneminde bu trajik hadisenin kurbanları olarak diğer Kafkas kavimlerinin akıbetini paylaşmış oldu. 
 
Stalin’in demir yumruk yönetimini en sert şekilde uygulama görevini üstlenen ‘İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği’ marifetiyle gerçekleştirilen bu sürgünler, bahsi geçen halklar için büyük bir travmaya sebep oldu. Soğuk kış mevsiminde yanlarına sadece az miktarda şahsî eşyalarını almalarına fırsat verilen bu insanların on binlercesi, henüz sürgün edilecekleri mıntıkalara ulaşamadan yük trenlerinde hayatını kaybetti. Gittikleri yerlerdeki toplama kampı benzeri yerleşim yerlerinde de gerek iklim koşulları ve yaşam şartlarının zorluğu gerekse doğurganlığın azalması sonucu bu halkların nüfusunda büyük bir kırılma meydana geldi.
 
Öte yandan, 1990 sonrası Çeçenistan merkezli bağımsızlık hareketine önderlik eden Cevher Dudayev, Zelimhan Yandarbiyev ve Aslan Mashadov gibi şahsiyetlerin de sürgünü çocukluklarında bizzat yaşayan kimseler olduklarına dikkat çekmek isteriz. Bu bakımdan sürgün, maruz kalanlar açısından da özgürlük arzusu ve işgalci güce karşı direnç kültürünün özellikle bu nesilde diri kalmasını sağlamıştır denilebilir." S.255-284 
 
Kafkasya Direniş Hareketleri’ni ele alan bu önemli eserin son bölümünde "Sovyetler Birliği’nin Dağılışı ve Kafkasya’da Yeniden Filizlenen Bağımsızlık Hareketi" incelenir. (S.285-377)
 
 
Mehmed Zahid AYDAR
Misak Dergisi 351. Sayı 
Şubat 2020

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya