Modern Hurafeler, Tevhid-i Tedrisat Dayatması ve Mecburi Eğitim
Geçtiğimiz ay Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan’ın, İlâhiyat Fakültesi’nin yetmişinci kuruluş yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmada ‘dindar nesiller yetiştireceğiz’ demesi; sadece resmi ideolojiyi ‘sivil din’ haline getiren medya aydınlarını değil, bazı lâik muhafazakâr yazarları da rahatsız etmiştir. Laikliğe göre dizayn edilen devletin dindar nesil yetiştiremeyeceğini ileri süren zinde güçler, dini eğitim veren bütün kurumlara (laiklik adına) karşı olduklarını ifade etme imkânına kavuşmuşlardır. Bu çevrelerin, dinî eğitime karşı gösterdikleri bu tahammülsüzlüğün sebebi nedir? Hâlbuki Müslümanlar, mecburi temel eğitim müfredatını hazırlayan ve çağdaş nesil yetiştirme iddiasıyla çocuklarını mankurt haline getiren zihniyete, yıllarca tahammül etmişlerdir. Bugün eğitim ve öğretim meselesinin önündeki en büyük engelin Kemalist bürokratların ürettiği tek tipçi zihniyet olduğu konusunda hemfikir olabilirsek, işimiz kolaylaşır.
Hüsnü AKTAŞ
23.12.2019 12:30
2.373 okunma
Paylaş

SİYASİ LİTERATÜRDE devlet ile siyasi rejim, birbiriyle ilgisi olan, fakat değişik keyfiyetleri ifade eden kavramlardır. Müccerred hukuk kurumu olan ve tüzel kişiliği olduğu farz edilen devletin varlık sebebi, vatandaşlarının ortak ihtiyaçlarını karşılamak ve insanlığa hizmet etmektir. Siyasi rejimin konusu ise iktidarın teşekkülü, denetlenmesi ve devredilmesi ile ilgili kuralların tesbiti ile sınırlıdır. Ansiklopedilerde, ‘aralarında hiçbir ayırım gözetilmeksizin bütün vatandaşların katıldığı yönetim biçimi’ şeklinde tarif edilen demokrasi, resmi ideolojinin bulunmadığı bir siyasi rejimi gündeme getirir. Hâlbuki Türkiye’de; hem resmi ideoloji gündemdedir, hem de demokrasi havariliği revaçtadır. Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarından itibaren CHP’nin altı okla ifade edilen resmi ideolojisinin, ‘cumhuriyetin nitelikleri’ adı altında insanlara dayatıldığını gizlemenin bir anlamı yoktur. Fransız Anayasa Hukukçusu Prof. Maurice Duverger’in Batı ülkelerinde uygulanan siyasi sistemleri ‘yeni monarşi’ olarak kabul ettiği ve ‘Cumhuriyetçi Monarşi’ şeklinde nitelendirdiği bilinmektedir. Duvarger’e göre, eski ve yeni monarşi arasındaki temel ayırım, farklı meşruiyet kaynaklarına dayanmalarıdır. Eski monarşilerde hükümdar öteki insanlardan üstün olduğuna inandığı için emretme yetkisine sahiptir. Buna karşı cumhuriyetçi monarşi (yeni monarşi) eşitlik kavramına dayanır. Seçilen hükümdar, onu seçen vatandaşlar gibi insandır, aynı özdendir, onlardan aldığı yetki ile onlar üzerinde bir kısım yetkileri kullanır. Batı’da ruhban sınıfının (kilisenin) teokratik iktidarını reddeden filozoflar, rölativizm (izafiyet) teorisini geliştirmişlerdir. Bu felsefi ekolün iddiası genel hatları ile şudur: “Bütün bilgiler; insanoğlunun şahsi kanaatlerine ve duygularına göre, bir mahiyeti ifade edebilir. Fakat her bilgi, izafi bir değerdir. Mutlak hakikat söz konusu değildir.” Rölativizmi savunan filozoflar; bilginin izafiliğinin yanında, siyasetin, hukukun ve ahlâkın da izafi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Devlet, demokrasi ve siyasi rejim konusunda; izafi değerlere haiz olan modern hurafelerin (rölativizm, pozitivizm, pragmatizm vs) insanlara dünya hayatını zindan ettiklerini gizlemek mümkün değildir. Bu tespitten sonra eğitim ve öğretim meselesine geçebiliriz.

Mükerrem bir varlık olan insanoğlu; doğru haber, duyu organlarının faaliyetleri ve akıl yürütme yoluyla değişik bilgileri elde edebilir. Bilindiği gibi hakikate uygun olan bilgiye ilim denilir. Batıl inançların ve hurafelerin kaynağı ise hakikate uygun olmayan bilgilerdir. Geçtiğimiz ay Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan’ın, İlâhiyat Fakültesi’nin yetmişinci kuruluş yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmada ‘dindar nesiller yetiştireceğiz’ demesi; sadece resmi ideolojiyi ‘sivil din’ haline getiren medya aydınlarını değil, bazı lâik muhafazakâr yazarları da rahatsız etmiştir. Laikliğe göre dizayn edilen devletin ‘dindar nesil yetiştiremeyeceğini’ ileri süren zinde güçler, dini eğitim veren bütün kurumlara (laiklik adına) karşı olduklarını beyan etme imkânına kavuşmuşlardır. Bu çevrelerin, dinî eğitime karşı gösterdikleri bu tahammülsüzlüğün sebebi nedir? Hâlbuki Müslümanlar, mecburi temel eğitim müfredatını hazırlayan ve çağdaş nesil yetiştirme iddiasıyla çocuklarını mankurt haline getiren zihniyete, yıllarca tahammül etmişlerdir.

Bundan kırk yıl önce kaleme aldığım ‘Medeni Vahşet’ isimli eserimde, Tevhid-i Tedrisat bahanesiyle dayatılan eğitim sisteminin, şirkin ve zulmün yayılmasına vesile olduğunu ifade etmiştim.(1) Kısaca hatırlatalım: "Halkı Müslüman olan ülkelerde ‘mecburî temel eğitim’ adı altında sunulan ve insanları tağuti güçlerin azat kabul etmez köleleleri (paryaları) hâline getiren eğitim anlayışının yaygın olduğunu söylemek mümkündür. İnsanın mahiyetini, insan -eşya ilişkilerini ve insanların birbiri ile olan münasebetlerini kendi yanlarından çıkardıkları teorilerle izah eden ideolojik sistemler, insanların beyinlerini minyatürleştirmekte mahirdirler. Kanunların kendilerine verdikleri yetkilere dayanarak müslümanların çocuklarını Scientisme’in (Bilimciliğin) ışığı altında kurduklarını ilân ettikleri eğitim yuvalarına doldururlar. Bilimcilik (Scientisme) putperest güçlerin, insanların zihinlerini darmadağın eden sihirli hurâfelerinin başında gelir.(2) Bilimin yapısını, gayesini ve şartlarını araştıran, bilim dışındaki bütün inançları hurâfe kabul eden bu aydınlanmacı filozoflar; "Bilim bir dindir, bundan sonra amentüleri yalnız bilim yazacaktır. Ahlâkî ve edebî meseleleri yalnız bilim çözecektir"(3) iddiasını ve pozitivist dünya görüşünü ön plâna çıkarmıştır. Türkiye’de mecburi temel eğitim, "çağdaş uygarlığın temsilcileri" ilân edilen müşrik devletlerin eğitim programlarının tercümesinden ibarettir. "İnsanın dışında, insanı aşan herhangi bir hakikat yoktur"(4) ilkesini benimseyen ve insanı ilâhlaştıran bu eğitim anlayışının, modern putperestliğin temelini teşkil ettiğini söyleyebiliriz. (..) Türkiye’de mecburi temel eğitim, önce Fransız, daha sonra da Alman eğitim sisteminin taklidi ile ortaya çıkmıştır. NATO ülkeleri arasına katılan Türkiye Cumhuriyeti; mecburi temel eğitimin gayesini ’ferdî, ictimaî, beşerî ve iktisadî açıdan resmî ideolojiye uygun insanların yetiştirilmesi’ olarak tesbit etmiştir. Bu dört maddede özetlenen programın 1948 yılında Amerika’da uygulanan eğitim sisteminden tercüme edildiğini kendileri bile gizlememektedirler.(5) Dolayısıyla müslümanların çocuklarının, bu mecburi temel eğitim döneminde ‘tıpkı bir Amerikalı’ gibi yetiştirilmesi esas alınmıştır. Televizyon programları, Amerikan şirketlerinin hazırladığı dizileri taklid ederken, diğer yayın organları da aydınlanma felsefesine uygun olan yayınları ile mecburi temel eğitimin hedeflerine hizmet ederler. Bu arada Cumhuriyet kültürünü ve lâiklik ilkesini koruma bahanesi ile İslâmî bütün değerlerin tahrip edilmesi ön plana çıkarılmıştır. Resmî ideolojinin bayram ilân ettiği günlerde, “devrimleri ve Cumhuriyet'in ilkelerini” savunma adına, İslâm şeriatına (fıkhına) karşı sinsi bir propaganda başlatılmıştır. Ulusal günlerde konuşan her yetkilinin “Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrı olduğunu, din ile siyasetin birbirine asla karıştırılamıyacağı” iddiasını sürekli tekrar ettiklerini gizlemenin bir anlamı yoktur. (..) Geniş anlamda eğitimi ‘vatandaşa, devletin razı olacağı davranışları kazandırmak’ şeklinde tarif etmek mümkündür. Resmi ideolojiyi esas alan her devlet, varlığını sürdürebilmek için eğitime önem vermek durumundadır. Dolayısıyla müslümanların bu temel tesbitlerin mahiyetlerini iyice kavramaları; Kitap, Mütevatir Sünnet ve İcma-i Ümmet ile sabit olan “Farz-ı ayn” ilimleri ihya edebilmek için ellerinden gelen gayreti sarfetmeleri zaruridir. Şurası unutulmamalıdır ki; İslâm dini, şirke ve zulme dayanan bütün beşeri sistemleri reddetmiştir. İslâm’a göre insan “ya iman edip, Allah (cc)’ın yolunda cihad eder, ya da küfre sapar ve tağut yolunda şavaşını sürdürür.” Bu iki halin dışında üçüncü bir halin varlığından bahsetmek mümkün değildir. Tağuti güçleri reddetmek ve onların hükümlerine boyun eğmemek hususunda insanların uyarıldıkları muhkem nassla sabittir: “Sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tağutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki onlar tağutları inkar etmekle (tekfir etmekle, lânetlemekle) emrolunmuşlardı." (En Nisa Sûresi:60) Aydınlanma felsefesini esas alan, münzel kitaba dayanan bütün dini hükümleri reddeden ve insanların hevâlarından kaynaklanan kanunları savunan politikacılar tarafından yönetilen bütün devletlerin “Tağuti” karaktere haiz olduklarını gizlemenin bir anlamı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sadece ‘din ile devlet işlerini birbirinden ayrılmasını’ esas almakla kalmamış, ‘devletin temel nizamlarının dine uydurulması için propaganda yapılmasını’ da yasaklamıştır.” (TCK’nın 163. maddesi)

 

Bu tespitlerin yapılmasının üzerinden kırk yıl geçmesine rağmen ’Eğitim ve öğretim meselesi bugün ülkenin önemli problemleri arasında yer almaktadır” dediğiniz zaman, kimse size itiraz etmeyecektir. Lakin meseleyi “resmi ideolojinin eğitim aracılığıyla aktarılması” meselesine getirdiğinizde, ne yazık ki eğitimde herhangi bir sıkıntı hissetmeyenlerin sayısının bir hayli fazla olduğunu görmek mümkündür. Türkiye’de en iyi eğitimin devlet tekelinde, tek bir ideoloji doğrultusunda ve merkeziyetçi bir yöntemle verilebileceğine dair oluşan bir kanaatin yaygın olduğunu söylemek mümkündür. Bunun bir değil, birden fazla sebebi vardır. Yürürlükteki anayasanın eğitim ve öğretim hakkını tanzim eden 42. maddesinde “Eğitim ve öğretim: Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz” hükmüne yer verilmiş, devamında “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” diyerek, totaliter eğitim anlayışı ifade edilmiştir. Başta CHP olmak üzere, muhalefet partilerinin neredeyse tamamının mevcut eğitim sisteminin yapısından hiç rahatsızlık duymadıklarını söylemek mümkündür. Hakkını yemeyelim; AK Parti hükümet olduğu günden beri eğitimin temel sorunlarına dönük bazı ciddi adımları atmıştır. 1924 yılından beri okullarda okutulan ve müfredatını TSK’nın hazırladığı, öğretmenliğini de üniformalı subayların yaptığı ‘Milli Güvenlik Bilgisi’ dersi kaldırılmıştır. Aynı şekilde, Mussolini ve Hitler rejimlerinden aşırılarak 1930’lu yıllarda yazılan “Andımız” adlı ultra-ırkçı yemin metni de bu dönemde kaldırılmıştır. 28 Şubat’ta yine askerlerin marifetiyle sırf İmam Hatip Okullarını engellemek için yürürlüğe sokulan katsayı adaletsizliği de sona erdirilmiştir. Kıyafet düzenlemeleri, başörtüsü serbestliği ve Kürtçe seçmeli dersler gibi bazı ilkler hep bu dönemde yaşanmıştır. Ancak 'Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun keyfiyetinin değiştirilmesi gibi hayati bir mesele hiç gündeme getirilmemiştir. Geçtiğimiz yıl Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan'ın; “Eğitim ve kültür alanında hedeflediğimiz noktaya ulaşamadığımız için üzgünüm” dediğini hatırlatmakta fayda vardır. 1924 yılında yürürlüğe sokulan Tevhid-i Tedrisat Kanunu çerçevesinde tanzim edilen mevcut eğitim sisteminden, açıkçası çok şey beklememek gerekir. Hele 2023’ü hedefleyen ve her geçen gün bölgede daha aktif rol oynamaya başlayan bir Türkiye’ye, böyle bir eğitim ve öğretim sisteminin yakışmadığı malûmdur. Bugün eğitim ve öğretim meselesinin önündeki en büyük engelin başta Tek Parti döneminin ürettiği tek tipçi zihniyet olduğu konusunda hemfikir olabilirsek, işimiz kolaylaşır. Her darbe döneminde yinelenen bu zihniyet, son yıllarda her ne kadar kırılmaya çalışılsa da hâlâ varlığını devam ettirmektedir. Türkiye’de kimsenin mali durumu, görüşü, dini, ırkı, mezhebi vs. dikkate alınmadan herkesten toplanan vergilerle sağlanan eğitim hizmeti, ne yazık ki sadece belirli bir kesimin (Kemalistlerin) işine yarayacak türden bir faaliyet olarak sunulmaktadır. Bir tek görüşün hâkim olduğu ve herkesin aynı potada eritilmeye çalışıldığı bir eğitim sistemi her şeyden evvel insan hakları çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu anlamda eğitim özgürlüğü adına bazı çalışmaların yapılmasında fayda vardır. Eğitim birliğini öngören Tevhid-i Tedrisat Yasası, yüksek teknolojinin hızla geliştiği bir dünyada bu hızı yakalamakta yetersiz kalmaktadır. Bu bakımdan toplumun ihtiyaç hissettiği gerek meslek adamını ve gerekse din adamını kendi bildiği yoldan, kendi açacakları okullarda yetiştirmesinin önü mutlaka açılmalıdır. Ve bu Yasa artık kaldırılmalıdır. Eğitimde ebeveynin rolü de üst seviyeye çıkarılmalıdır. Türkiye’de yaşayan herkes bilim, sanat, kültür ve din faaliyetlerinde anadilini kullanma, anadilinde eğitim, öğrenim ve kamu hizmeti görme hakkına sahip olmalıdır. Mevcut finansman yönteminin millî eğitimin amaçlarında da ifade edildiği gibi günümüz finans dünyasının bir hayli gerisinde bir anlayışla temin ediliyor olması da ayrıca problemlidir. Eğitim, iktisadî boyutu ve doğurduğu olumsuz sonuçlar dikkate alınarak yeniden tanzim edilmelidir. Çünkü vergi mükellefleri tarafından temin edilen servetin devlet tarafından alınıp dağıtılmasını öngören bu yerleşik finansman yaklaşımı, ne yazık ki dünyanın geldiği bu noktada hiçbir yaraya merhem olmamaktadır. Eğitim; devlet okullarında kalite düşüşüne neden olduğu gibi, daha çok zengin ailelere dönük ayrıcalıklı bir hal almaktadır. Çünkü bu alanda yapılan birçok araştırma, üniversite sınavını kazanan öğrencilerin orta ve orta üstü gelir düzeyine sahip ailelerin çocukları olduğunu göstermektedir. Yeni anayasa bu adaletsizliği ortadan kaldıracak bir anlayışla ele alınmalıdır. Meselenin bir diğer boyutu şudur: Yürürlükteki Anayasa Hukuku’na göre herkes din ve vicdan özgürlüğüne sahiptir. Bu ifadede yer alan ‘Herkes’ kelimesinin kapsamına, hiç şüphesiz çocuklar da dahildir. Aynı düzenleme, Türkiye’nin taraf olduğu BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (madde: 18) ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (madde: 9) de mevcuttur.Yine Türkiye’nin taraf olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre (madde: 14) çocukların din ve vicdan özgürlüğü hakları vardır. Türkiye’nin imzaladığı (onayladığı) uluslararası sözleşmeler tarafından tanınan bu ‘din ve vicdan özgürlüğü’ Türk Medeni Kanunu’nda (madde: 341); ‘Çocuğun dini eğitimini belirleme hakkının anne-babaya ait olduğu’ şeklinde ifade edilmiştir. Bu hukuki durum, ‘mecburi temel eğitim’ müfredatının değiştirilmesini ve gönüllü/özel eğitim sisteminin kurulmasını beraberinde getiren bir durumdur.

_____________________

(1) Hüsnü Aktaş-Medeni Vahşet-İst:1980 Sh:23 vd. (Eğitim Risalesine Giriş Bölümü)

(2) Scientisme ideolojisi: Genel anlamda “Bilime iman etmeyi ve bilim dışında hiçbir şeyi kabul etmemeyi” ifade eden bir ideolojidir. 19. yüzyılda ortaya çıkan pozitivizme dayanan bir akımdır. Scientisme’e göre, Tanrı fikrinin kaynağı olan mutlak bilinmeyen diye bir şey yoktur. (Atilla Tokatlı-Felsefe Sözlüğü-Ank: 1973 Sh: 70) Tanrı kavramı bilimin henüz bilemediği, ancak ilerde zorunlu olarak bileceği bir kavramdır. (Meydan Larousse-C:2, Sh: 375 Bilimcilik Maddesi)

(3) Ernest Renan-Bilimin Geleceği-Ankara: 1945 C:1, Sh: 133

(4) Abdülvahid Yahya (Rene Guenon) – Modern Dünyanın Bunalımı-İst: 1979 Sh: 81 vd.

(5) Doğan Hızlan-Orta Öğretim Programı Üzerine Bir İnceleme-A. Ü. Eğitim Fak. Dergisi-Ankara: 1970, Sh: 68

 
Misak Dergisi 349 Sayı
Aralık 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya