Ebû Hanîfe’ye Atfedilen ‘Kur’ân’a Aykırı Hadis, Hadis Olamaz’ Söylemi Üzerine (2)
Günümüzde oryantalistlerin de kışkırtmasıyla 'Hadis-i Şerif'lere metin tenkidinin uygulanmadığı 'palavrası İslâm dünyasına pompalanmış, bu da kısmen netice vermiştir. Bunun sonucunda metin tenkidi altında da hadislerin Kur’an’a aykırı olduğu söylemi dillendirilmeye çalışılmış, buradan da alttan alta hadislere güvenilemeyeceğine dair bir “görünmez el” devreye sokulmuştur. Artık günümüzde “hadislerin Kur’an’a aykırılığı” tezi moda bir söylem haline gelmiştir. İnsanlar, beğenmediği yahut anlamakta zorlandığı hadisler karşısında, “Bu, Kur’an’a aykırıdır” diyerek kolayca işin içinden sıyrılıvermektedir. Bu dersimizde yukarıda zikrettiğimiz sebeplere binâen, hadislerin Kur’an’a arz’ı veya iki kaynak arasında çelişme veya çatışma olup olamayacağı meselesini tahlil etmeye çalışacağız. Arz nedir? Hadisler Kur’an’a arz edilmeli mi? Edilecekse bunun kriterleri nelerdir? İmam Ebû Hanîfe özelinde Hanefîlerin Kur’an’a arz konusundaki tutumu nasıldır? Kur’an İslâmcılarının (güyâ) Kur’an’a arz edip de reddettikleri hadislerin, sıhhati ve nasıl anlaşılmaları gerektiğini konu edineceğiz.
Mehmet İMAMOĞLU
19.11.2019 11:20
335 okunma
Paylaş
3) Sahabe Devrinden Sonra Arz Uygulamaları:
Bu başlık altında, tâbiûn devrinden itibaren ekolleşen fikirlerin ve mezhepleşen görüşlerin içinde, Hadis'in Kuran'a arzının hangi konumda ele alındığını ve arz uygulamasının nasıl bir noktaya geldiğini, arz'ı kabul edip onu bir yöntem olarak uygulayanlardan, arz'ı kabullenmeyip reddedenlerin görüşlerine ve delillerine, oradan da çağımıza, günümüz İslâm âlimlerinin konuya nasıl bakıp yorumladıklarına kadar uzanan, geniş bir yelpazede konuyu incelemeye çalışacağız.
Hadisi, Kuran ile tashîh etme isteği oldukça eskidir. Hâricîler'in(1) bir kısmı Kur'ân'ı yeterli görmüşler ve "Bize Allah'ın Kitabı yeter"(2) demişlerdir. Onlar, şer'î hükümlerin ancak Kur'ân'da bulunduğu takdirde delil olabileceğini iddia etmiş; recmi ve mestler üzerine meshi bu sebeple kabul etmemişlerdir.(3) Bu görüşleri nedeniyle hadislerin Kur'an'a arz edilmesi ile ilgili rivayetin hâricîler tarafından uydurulduğu ileri sürülmüştür.(4) İmam Şâfiî sünneti inkâr edenler içinde bir grubun, sünnetin kabulü için Kur'ân'a muvafık olma şartını ileri sürdüğünü nakletmiştir. Şayet bahsi geçenler, hariciler ise, bu durumda onların, hadislerin sübûtunu tespit için Kur'ân ile karşılaştırmayı ilk defa öne sürenler olduğu söylenebilir. Nitekim daha sonraki Hâricilerin de "arz metodu'nu benimsedikleri görülmektedir.(5)
Mûtezile kelamcıları da Kur'ân'a aykırı hadislerin kabul edilmeyeceğini ileri sürmüşlerdir.(6) Mesela ünlü Mûtezile kelâmcısı Ebû Ali el-Cübbâî, isnadı sahih olsa da Kur'ân ile çelişen hadisin kabul edilmeyeceğini söylemektedir.(7) Keza; "Kötü laflar etmek (el-bezâu) ve süslü konuşmak (beyân) nifakın kısımlarındandır. Hayâ ve az konuşma da imanın şubelerinden ikisidir"(8) hadisi hakkında da Câhız, "Kur'an, beyan'a teşvik etmişken Resûlullah'ın (sav) az konuşmaya teşvik etmiş olmasından Allah a sığınırız. Ayrıca Rasûlullah'ın (sav) kötü söz söylemekle beyanı birlikte anmasından da Allah'a sığınırız"(9) diyerek, "arz metodunu" benimsediğini ortaya koymuştur.
İbn Kayyim, "Kur'an'ın Zâhiri ile Sünnet'i Terk Edenler" başlıklı bir bâb açmış ve kimlerin hangi hadisleri reddettiklerini uzun uzadıya nakletmiştir. Mûtezile'yi de bu sınıfta zikreden İbn Kayyim, onların da, şefaat ve rü'yet ile ilgili hadisleri reddettiklerini belirtir.(10)
Ehl-i Sünnet'e mensup fıkıh mezheblerinden Hanefî fakihler ve bazı Mâlikilerle muhaddislerden Hatîb el-Bağdâdî, hadislerin Kur'an'a arzına dâir rivâyetleri dikkate alarak bazı durumlarda arz uygulaması yapmışlardır.(11) Hadislerin Kur'ân'a arz edilmesini ve Kur'ân'a aykırı gibi görülen rivâyetlerin reddedilmesini yüksek sesle dile getiren kişi olarak lanse edilen İmam Ebû Hanîfe'dir.(12) İmam Ebu Hanîfe, yaşadığı dönem ve hemen sonrasında Ehl-i hadis'in yoğun tenkitlerine ve ağır ifadelerine muhatap olmuştur. Kimi zaman ismi açıkça anılarak, kimi zaman gizlenerek (ba'du'nâs, ba'du'l-meşrıkiyyîn vs.) savunduğu fikirler sünnet ve hadise aykırı olmakla itham edilmiştir.(13) Özellikle konumuz olan 'Hadisin Kur'ana arzı' meselesindeki tavrıyla sünnet düşmanı, hadis münkiri olmakla suçlanmıştır. Diğer taraftan modernist zümre, İmam Ebû Hanîfe'yi 'Kur'an'a aykırılık' ölçüsüyle pek çok hadisi kabul etmeyen, akılcı bir âlim olarak lanse etmişler, pek çok sahih hadisi reddetmeye referans göstermişlerdir.
O yüzden hakikatın ortaya çıkması için İmam Ebû Hanîfe'nin ve takipçilerinin Sünnet anlayışını ve 'Kur'an'a arz' konusundaki yaklaşımlarını genişçe ele alalım:
Hadis ve sünneti teşrîî bir kaynak olarak kabul etme bakımından İmam Ebû Hanîfe'nin diğer imamlardan farkı yoktur. O şöyle der: "Rasûlullah (sav)'in üzerinde konuştuğu her şey, biz duyalım, duymayalım, başımız ve gözümüz üstünedir, buna inandık ve bunun Rasûlullah (sav)'in söylediği gibi olduğuna şehâdet ederiz."(14) Osman el-Bettî'ye yazdığı risâlede de; "Bilmiş ol ki, öğrendiğiniz ve insanlara öğrettiğiniz şeylerin efdali Sünnettir» demektedir.(15) Onun, istidlal kaynaklarını sayarken önce Allah'ın Kitabına sonra Rasûl'ün sünnetine baktığı, sonra da sahabe kavlinden dilediğini tercih ettiği nakledilir.(16) Rivâyete göre, İmam Ebû Hanîfe, hadise muhalefet ithamlarını bizzat kendisi reddeder: "Bir meselede, kendisine, hadise muhalefet ettiği bildirilince, dayandığı hadisi zikrederek, "Allah, Rasûlüne muhalefet edene lânet etsin. Allah onunla bize ikram etti, bizi onunla kurtardı"(17) demiştir. Ebu Mutî el-Belhî anlatıyor: "Bir gün Kûfe Camii'nde İmam Ebû Hanîfe'nin yanında oturuyordum. İçeriye Süfyânü's-Sevrî, Mukâtil b. Hayyan, Hammad b. Seleme, Câferu's-Sâdık ve diğer âlimler girdiler. İmam Ebû Hanîfe ile konuşarak şöyle dediler: «Bize ulaştığına göre, sen dinde çok kıyas yapıyormuşsun. Bu yüzden senin hakkında korkuyoruz. Çünkü ilk kıyas yapan İblis'tir.» İmam Ebû Hanîfe onlarla Cuma sabahından zevâline kadar münâzara ederek görüşünü arz etti ve şöyle dedi: «Ben önce Allah'ın Kitabıyla, sonra Sünnet'le amel ederim. Daha sonra sahabenin üzerinde ittifak ettiği hükümleri, ihtilaf ettiği hükümlere takdim ederim. Ancak bundan sonra kıyas yaparım." Bunun üzerine hepsi kalkarak İmam Ebû Hanîfe'nin elini ve eteğini öptüler ve: Sen "seyyidü'l-ulemâsın" dediler.(18) Yeri gelmişken Muhammed el-Bâkır(19) ile İmam Azam arasında geçen şu konuşmayı nakledelim: Muhammed el-Bâkır, İmam Ebû Hanîfe'ye,  "Dedemin yolunu ve hadislerini kıyasla değiştiren sen misin?" diye sormuş; İmam Ebû Hanîfe, "Sen, sana lâyık olan bir şekilde yerine otur. Ben de bana lâyık olan şekilde yerime oturayım. Dedeniz Muhammed (sav)'e hayatında sahâbîleri nasıl saygı duyuyorlarsa aynı şekilde ben de size saygı besliyorum. Şimdi sen bana kadının mı erkeğin mi zayıf olduğunu; kadının mirasta erkeğe nisbetle hissesini; namazın mı orucun mu efdal olduğunu, idrarın mı meninin mi pis olduğunu söyler misin?" diye sormuş. İmam el-Bâkır da "kadının mirasta erkeğe nisbetle yarısı olduğunu, erkekten zayıf olduğunu; namazın oruçtan efdal ve idrarın meniden pis olduğunu" söyledi. İmam Ebû Hanîfe ona, "Kıyas yapsaydım kadın erkekten zayıftır diye ona mirastan iki hisse verir; idrar yapıldıktan sonra gusledilmesini, meni çıktıktan sonra sadece abdest alınmasını söylerdim; âdet halindeki kadının kılamadığı namazları kaza etmesini, orucu kaza etmemesini emrederdim. Kıyasla dedenizin dinini değiştirmekten Allah'a sığınırım" dedi.(20) 
Hal böyleyken, bazı âlimlerin İmam Ebû Hanîfe'yi hadisleri inkâr etmekle suçlamalarına sebep olan konuya gelelim: İmam Ebû Hanîfe'ye nispet edilen 'el-Âlim ve'l-Müteallim'(21) adlı eserde öğrenci olarak geçen zat, "Mü'min zina edince, başından gömleğinin çıkarıldığı gibi imanı da çıkarılır, tevbe edince iman kendisine iade edilir"(22) rivayetini nakletmekte, bu rivayetin kabul edilmesinin hâricilerin iman ile ilgili prensiplerinin kabul edilmesi anlamına geleceğini, rivayetin inkâr edilmesi durumunda ise, Hz. Peygamber'in sözünü yalanlamak suçlamasının söz konusu olacağını belirtmektedir. İmam Ebû Hanîfe, bu bağlamda konuyu hadislerin Kur'ân'a arz edilmesi ile ilişkilendirerek şunları söylemektedir:
"Bazı râvileri yalanlamak ve rivayetlerini kabul etmemek Rasûlullah'ı yalanlamak demek değildir. Rasûlullah'ın sözünü yalanlamak, kişinin; "ben Allah'ın elçisi (sav)'in sözlerini yalanlıyorum" şeklinde ancak olabilir. Yok eğer bir kimse, "Rasûlullah'ın her söylediğine inanıyorum, çünkü, Nebî (sav) hakkın dışında konuşmaz ve Kur'an'a muhalefet etmez" derse, bu onun Rasûlullah'ı ve Kur'ân'ı tasdik ettiği, Rasûlullah'ı da Kur'an'a muhalefetten tenzih ettiğini gösterir. Şayet Rasûlullah (sav) Kur'ân'a muhalefet etse ve Allah'a karşı haktan başka bir şey söyleseydi, Allah Teâlâ "Eğer o (rasûl) bize karşı olarak Kur'an'a bazı sözler katmış olsa idi, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra da onun şah damarını keserdik."(Hâkka, 44-47) kavline uygun olarak O'nu kuvvetle yakalar ve şah damarını keserdi. Allah'ın Rasûlü (sav) Allah'ın Kitab'ına muhalefet etmez. Allah'ın Kitab'ına muhalefet eden de Allah'ın Rasûlü (sav) olamaz. Onların rivayet ettikleri bu haber Kur'ân'a muhaliftir. Çünkü Allah Kur'ân'da; "Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun. Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın. Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya tanık olsun."(Nûr, ٢) âyetiyle zina eden erkek ve kadından iman vasfını nefyetmemiştir. Yine "Sizlerden fuhuş (zina) yapanların her ikisini de incitip kınayın. Eğer onlar tövbe edip ıslah olurlarsa, onları incitip kınamaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir."(Nisâ, 16) âyetinde Allah, "sizden" kaydı ile Yahudi ve Hristiyanları değil Müslümanları kastetmektedir. Bu sebeple, Rasûlullah'tan Kur'ân'a muhalif hadis rivayet edeni red, Rasûlullah'ı red ve yalanlama değildir. Bu ancak Rasûlullah'tan bâtıl rivayet eden kimseye rettir. Töhmet bu kimseyedir. Bu nedenle, Rasûlullah'ın (sav) söylediği her şey işitelim işitmeyelim başımız gözümüz üzerinedir. Buna iman eder ve Allah'ın Rasûlü'nün (sav) söylediğine olduğu gibi şehâdet ederiz. Ve yine şehadet ederiz ki, O (sav) Allah'ın nehyettiği bir şeyi asla emretmez. Allah'ın bağladığı bir şeyi koparmaz. Allah'ın tavsif ettiği bir şeyi, başka şekilde tavsif etmez. Şehâdet ederiz ki, O (sav) bütün işlerinde Allah'a muvafıktır. Bidat olacak bir şeyi yapmamış ve Allah'ın sözüne bir şey katmamıştır. Zorlayıcılardan olmamıştır. Bu yüzden Allah; 'Kim Rasûle itaat ederse, Allah'a itâat etmiş olur.'(Nisâ, 80) buyurmuştur."(23)
Görüldüğü gibi burada İmam Ebû Hanîfe, hadisin Kur'ân'a arzından söz etmektedir. Ancak bu sözler onun konuya ilişkin açıklamasının tamamını yansıtmamaktadır. İmlâ yöntemiyle yazılan bir kitapta (el-Âlim ve'l-Muteallim) her hangi bir konunun bütün yönleriyle aktarılmamış olması ve tamamlayıcı nitelikteki bilgilerin diğer kitaplarda yer alması son derece normaldir. Nitekim el-Âlim ve'l-Muteallim kitabından daha güvenilir bir yolla ve İmam Muhammed tarafından rivayet edilen el-Âsâr adlı kitapta bu konuda İmam Ebû Hanîfe'nin rivayet ettiği hadisler olduğunu görmekteyiz. İmam Ebû Hanîfe'nin el-Âsâr'da kendi senediyle aktardığı hadis şöyledir: Abdullah b. Ebî Habîbe der ki: Allah Rasûlü'nün sahabisi Ebud Derdâ'dan şöyle dediğini duydum: Terkisinde olduğum bir sırada Allah Rasûlü şöyle buyurdu: Ey Ebud Derdâ, 'kim Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şehâdet ederse cennet kendisine vacib olur.' Ben: Zina edip hırsızlık yapsa da mı?! diye sordum. Allah Rasûlü sükût etti. Bir süre yürüdükten sonra tekrar: Kim Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şehâdet ederse cennet kendisine vacib olur, buyurdu. Ben: Zina edip hırsızlık yapsa da mı?! diye sordum. Bunun üzerine Allah Rasûlü: Ebud Derdâ istemese de evet! Zina edip hırsızlık yapsa da…"(24) Görüldüğü gibi birinci hadiste zinayla imanın gittiği anlatılırken bu hadiste şehâdet getiren kimsenin, zinaya rağmen mümin kaldığı ve [netice itibariyle] cennete gireceği anlatılmaktadır. İmam Ebû Hanîfe'nin konuyla ilgili aktardığı ikinci hadis şöyledir: Abdülkerim b. Ebî Meâri Tâvus'tan naklediyor: Tâvus der ki: Adamın biri İbn Ömer (r.a)'in yanına geldi ve: Ey Ebû Abdirrahman kilitlerimizi çalıp kapılarımızı açan şu insanlar hakkında ne dersin? Bunlar kâfir mi? diye sordu. İbn Ömer: Hayır, dedi. Adam: Peki Kur'an'ı tevil eden ve bizi tekfir edip kanımızı helal sayanlar hakkında ne dersin? Bunlar kâfir mi? dedi. İbn Ömer cevaben şöyle dedi: Hayır, onlar Allah'a şirk koşmadıkça kâfir sayılmazlar…"(25) Bu rivayette de açıkça şirk koşulmadıkça günah sebebiyle bir kimsenin imandan çıkmayacağı veya küfürle itham edilemeyeceği anlatılmaktadır.
İmam Ebû Hanîfe'nin mezkûr zina rivayetini reddederken bu hadislerde anlatılan içeriği hesaba katmadan sadece Kur'an'ın zâhirî delâletinden hareketle konuştuğunu söylemek doğru olmasa gerek. Kanaatimizce o, mezkûr hadisi reddederken Kur'anî delâletin yanı sıra bu hadislerdeki sarih muhtevayı da göz önüne alarak konuşmuştur. Başka bir ifadeyle el-Âsâr'daki ifadeler İmam Ebû Hanîfe'nin zina rivayeti konusundaki malumatının âyetlerin zâhirî delâletiyle sınırlı olmadığını göstermektedir. Konuyla ilgili ifadelerin toplamından İmam Ebû Hanîfe'nin mezkûr rivayeti hem Kitab'a hem Sünnet'e arz ettiği anlaşılmaktadır.(26)
Bu hususlardan ayrı olarak konuyla ilgili başka bir ihtimale daha değinmek istiyoruz. İmam Ebû Hanîfe'nin reddettiği hadiste zâninin imandan çıkacağı çok sarih bir şekilde ifade edilmiştir. Hadisteki ifade şöyledir: "Mü'min kişi zina edince tıpkı bir gömleğin çıkarılması gibi iman onun başından çıkarılır. Sonra tevbe edince iman ona iade edilir." Görüldüğü gibi bu varyanttaki lafızlar çok açıktır. Buna mukabil cumhurun tevil ederek kabul ettiği Ebû Hureyre rivayeti daha esnek ve mecaza müsait bir görünüm arz eder: "Zina eden kişi mümin olarak zina etmez." İmam Ebû Hanîfe'nin itirazının özellikle birinci varyanta ve bu varyantta yer alan kesin ifadelere karşı olmuş olması muhtemeldir. Nitekim muhaddislerden de bazı kimseler ilk hadisi senet açısından tenkit etmişlerdir. Binaenaleyh, İmam Ebû Hanîfe'nin yaptığı değerlendirmenin konuyla ilgili bütün hadisler için değil de sadece mezkûr varyanta yönelik olduğunu söylemek daha doğru olur.
İmam Ebû Hanîfe'nin ilk dönem öğrencilerinin açıklamaları da aynı muhtevayı desteklemektedir. Mesela İmam Ebû Yûsuf birçok yerde özellikle İmam Ebû Hanîfe'nin içtihatlarını gerekçelendirme bağlamında bu doğrultuda açıklamalarda bulunur. Karşılaşılan hadislerin Kitab'a ve fakihlerce mâlum olan Sünnet'e arz edilmesi gerektiğini, buna muhalif olan rivayetlerin ise kabul edilmemesi gerektiğini şu şekilde belirtir: "Rivâyetler pek çoktur. Bilinmeyen ve fıkıh ehlinin bilmediği, Kitap ve Sünnet'e muvâfık olmayan rivayetler çıkarılıp ayırt edilmelidir. Hadisin şâz olanından kaçının. Müslüman toplumun (cemaat) üzerinde bulunduğu, fakihlerin bildiği, Kitap ve Sünnet'e muvâfık olan hadislere sarıl. Diğer şeyleri bunlara kıyas et. Kur'an'a muhalif olan şeyler rivayette yer alsa bile Allah Rasûlünden gelmiş değildir. Güvenilir kimselerden rivayet ettiğimiz hadis'e göre Allah Rasûlü ölüm hastalığında şöyle buyurmuştur: 'Ben Kur'ân'ın haram kıldığını haram kılarım. Allah'a yemin olsun ki insanlar bana mahsus olan herhangi bir şeye sarılamazlar.' Öyleyse Kur'an'ı ve Marûf Sünnet'i kendine rehber edin ve ona tâbi ol. Kur'an ve Sünnet'te açıklanmayan konulardan karşılaştıklarını da bunlara kıyas et."(27)
İmam Ebû Yûsuf, başka bir açıklamasında da kabul edilebilecek Sünnet ve uygulamanın insanlar tarafından ortaya konan rastgele bir uygulama olmadığını, bu konularda ancak Allah Rasûlünden ve seleften yani Sahâbe ve fukâhâdan gelen tatbikatın esas alınacağını kaydeder.(28)
Tedvin sonrası Hanefî âlimlerinden Tahâvî(29) de aynı doğrultuda açıklamalarda bulunmaktadır. O da arz yönteminden söz ederken Kitap ve Marûf Sünnet birlikteliğine atıfta bulunur: "Hâsılı, rivayet edilen hadisler şeriata muvafık, muhtevası Kur'ân'da ve birbirini destekleyen güçlü eserlerde mevcut olup onlar tarafından teyid ediliyorsa onu tasdik etmek gerekir. Zira bildirilen mananın bu lafızlarla aktarıldığı sabit olmasa da Rasûlullah'ın bu manayı başka lafızlarla ifade ettiği sabittir. Zaten Rasûlullah'ın sözlerini Arapça bilmeyenler için başka bir dille ifade etmek caizdir. Bu gibi kimselere: Rasûlullah sana şunu emrediyor ve şunu yasaklıyor, denir. Mamafih bu aktarımda bulunan kişi de doğru sözlü bir kimse olarak telakki edilir. Şayet rivayet edilen hadisler şerîata muhalif olup Kur'ân ve meşhur haberlerin tekzip ettiği rivayetler ise bunların reddedilmesi vaciptir ve Rasûlullah'ın bunları söylemediği anlaşılır."(30)
Hanefî mezhebinin arz ile ilgili görüşünü gerekçeleri ile ifade eden İmam Serahsî, usûlünde şunları söylemektedir: "Bidatların ve hevâya tabî olmanın kaynağı, haber-i vâhidleri Kur'an'a ve meşhur hadise arz etmemedir. Bir kısım kimseler, yakîn ifade etmeyen haberleri Rasûlullah'a isnad ediyorlar ve onu -âhad haberi- bir kısım meselelerde esas kabul ediyorlar, işte bundan da, bidat ve hevâ meydana gelmektedir. En selametli yol ise bizim âlimlerimizin, selefimizin yoludur ki, Kur'an'ı ve meşhur hadisi, asıl yapmaktadır. Bu asla göre rivayetleri değerlendirip ona uyanları kabul etmekte, ona uymayanları ise reddetmektedir."(31) Bu doğrultudaki açıklamaları çoğaltmak mümkündür. Bunların hepsi Kitap ve Marûf Sünnet'e atıf noktasında birleşmektedir. Bundan hareketle biz de İmam Ebû Hanîfe usûlündeki arz'ın iki kutuplu olduğunu yani hadislerin Kitab ve Marûf Sünnet ışığında değerlendirildiğini düşünüyoruz.(٣٢)
Yukarıda çok defa geçen 'Mâruf sünnet' kavramından Hanefîlerin kastını açıklamak gerekirse; İmam Ebû Hanîfe, Irak bölgesi âlimlerindendir ve Irak haberler bakımından güvenilmez kabul edilmiştir. Bunun temel sebepleri olarak farklı din mensuplarının çokluğu, bu bölgenin Şia için merkez haline gelmesi, Müslüman olanların eski inançlarını İslâm'a taşımaları, zındıkların faaliyetleri, kader tartışmalarını çıkaranların bu bölgede yaşamaları, Cehm b. Safvan'ın çalışmaları, Mûtezile'nin düşünceleri ve Yunan filozoflarına ait bilgilerin yaygınlığı gösterilmiştir.(33) Ayrıca hadis uydurma faaliyetleri olmasa dahi zaten haberlerin naklinde pek çok hataların vaki olduğu muhakkaktır. Henüz sahabe asrında ashabın birbirlerinin haberlerini düzelttikleri bilinen bir husustur. Hz. Âişe'nin pek çok sahabinin rivayetini farklı sebeplerle tenkit ettiği hatta bu eleştirilerin bir kitap teşkil edecek kadar çok olduğu mâlumdur. Bu sebeple Hanefîler râvileri fakîh ve fakîh olmayan diye ayırmışlardır. Fakîh râvilerin haberlerini kıyasa muhalif de olsa kabul ederken fakîh olmayanların ancak kıyasa muhalif olmayan haberlerini amele uygun bulmuşlardır. Hâlbuki hadisçiler için fakihlik hadis râvisi olmak için şart değildir. Adalet ve zabt sahibi olması hadislerinin sahih kabul edilmesi için yeterlidir. Eğer zabtında bir miktar kusur varsa hadisleri hasen kabul edilir. Adalet ve zabt sahibi olmasa bile yine de hadisleri fedâil-i âmal (amellerin faziletleri) gibi konularda kabul edilir.
Anlaşıldığı kadarıyla hem uydurma haberlerden sakınabilmek hem de yanlış aktarılan rivayetlere binâen hüküm vermemek adına İmam Ebû Hanîfe ve öğrencileri hassaten kendi üstadlarından gelen haberlere karşı güven duyup bilinmeyen haberleri şâz saymış ve onlardan uzak durmaya çalışmışlardır. Örneğin Ebû Yûsuf eserlerinden birinde açıkça şöyle der: "Hadislerden herkesin bildiğini al, şâz hadisten sakın!"(34) Bu tavrı nispeten haberler üzerine telif ettikleri çalışmalarında da görmekteyiz. Ebû Yûsuf'un bir nevi İmam Ebû Hanîfe müsnedi sayılan 'Kitâbu'l Âsâr' adlı eserinde zikrettiği 1068 hadisin 650'si Ebû Hanîfe → Hammad b. Ebî Süleymân → İbrâhîm en- Nehâî isnadına sahiptir. Bunların 436'sı doğrudan İbrâhim en-Nehâî'nin fetvasıdır.(35)
Ayrıca İmam Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin haberin isnadındaki zâhiri kopukluktan ziyade haberi nakleden kişiye önem verdiği anlaşılmaktadır. Nitekim onlar özellikle üstadlarının mürsel (munkatı) haberlerini kabul etmişlerdir. Hatta üstadlarından geliyorsa usûle aykırı olan haberleri bile kabul etmişlerdir: Örneğin İmam Ebû Hanîfe namazda sesli gülmeyi hem namazı hem abdesti bozan bir kusur saymıştır. Çünkü hem Hz. Peygamber'den bu yönde bir haber aktarılmış;(36) hem de İbrahim en-Nehâî böyle hükmetmiştir.(37) Hâlbuki usûlde gülme, ağlama, esneme, bağırma ve konuşma gibi fiillerin abdesti bozduğuna dair bir bilgi bulunmamaktadır.
Mâruf ve meşhûr sünnete dayanıp buna aykırı haberleri reddetmeleri de İmam Ebû Hanîfe ve ashabının haberlere ve râvilere güven konusunda ihtiyatlı davrandıklarını göstermektedir. Bu konuyu bir şahit ve davacının yeminine dayanılarak hükmedilip hükmedilemeyeceği meselesiyle örneklendirebiliriz. Rivayete göre Rasûlullah bir şahit ve davacının yeminine dayanarak hükmetmiştir.(38) Ancak Hanefîler bu hadisle amel etmezler. Konu hakkındaki değerlendirmelerini Serahsî şöyle arzeder: "Bütün bu anlatılanlardan anlaşılıyor ki bir şahit ve davacının yeminine dayalı olarak hükmedildiğini ifade eden hadis Kur'an'a aykırıdır. Bu sebeple onunla amel etmiyoruz. Aynı şekilde haber-i vahidlerden garip olanlar (mâruf olmayanlar) meşhur sünnete aykırı olduklarında amel bakımından munkatı sayılırlar. Çünkü mütevâtir, müstefiz ve üzerinde icmâ edilmiş haberler kesin bilgi verme açısından Kur'an seviyesindedir. Şüpheli olan kesin olan karşısında merduttur. Meşhur sünnet de böyledir ve o garip sünnet karşısında daha güçlüdür. Zira şüpheden daha uzaktır. Bu sebeple de meşhur ile nesh caiz iken garip ile nesh olmaz. Zayıf güçlü karşısında duramaz. Bu sebeple bir şahit ve davacının yeminine dayalı olarak hükmedildiğini ifade eden hadis ile amel edilmemiştir. Çünkü bu haber iki açıdan "Delil getirmek iddia sahibine, yemin davalıya düşer" şeklindeki meşhur sünnete aykırıdır"(39)
İşin nihâyetinde şunu belirtmek gerekir ki; şayet arz'ı İmam Ebû Hanîfe'ye nisbet edilen şekliyle kabul etsek bile bu konudaki örnekler sınırlıdır. Tespit ettiğimiz kadarıyla doğrudan İmam Ebû Hanîfe'den aktarılan örnek sayısı bir ya da ikiyi aşmamaktadır. Yukarıdaki açıklamalarda görüldüğü üzere onlar da hadd-i zatında tartışmalıdır. Dolayısıyla usûl kitaplarında gördüğümüz birçok hadisin Kur'an'a arz başlığı altında ele alınıp reddedilmesinin İmam Ebû Hanîfe menşeli bir tutum olduğu söylenemez. Bilakis İmam Ebû Hanîfe er-Risâle'de şöyle der: "Bilmelisin ki size öğretilen ve sizin de başkalarına öğrettiğiniz en değerli şey, sünnettir. Sen kendisinden öğrenilen ve başkalarına öğretmek gereken sünnet ehlinin kimler olduğunu bilmelisin. Yemin ederim ki Allah rızasından uzak olan bir şeyde, onu yapan için en ufak bir mazeret bahis konusu olamaz. İnsanların sonradan uydurdukları şeylerle de hidayete ulaşılamaz. Aslolan Kur'an-ı Kerim'in getirdiği, Rasûlullah'ın sünnetinde emrettiği ve insanlar fırkalara ayrılmadan önce Ashab-ı Kiram'ın yapmakta devam edegeldikleri şeylerdir. Bunun dışındakiler ise bid'attir ve sonradan uydurulmuştur."(40)
_____________________
(1) Haricîler, İslâm tarihinde câhil ve bedevi kişilerin oluşturduğu bir fırka olarak bilinir. Güya Kur'an'ı kendilerine rehber ettiğini söyleyen bu fırka mensupları gerek Kur'an'ı, gerekse Hadis'i gereği gibi anlaya¬mamış ve anlayacak ilim ehline sahip olamamışlardır. Âyet ve hadisleri yorumlarken ne sebeb-i nuzûlü ne de sebeb-i vurûdu dikkate almışlar¬dır. Kimseyi tekfirden çekinmemişler ve büyük günah işleyenlerin küf¬re gireceğini ilk defa gündeme getirmişlerdir. Hem Hz. Ali'yi, hem de hakem olayına rıza gösteren bütün sahabeyi kâfir saymaktan çekinme¬mişlerdir.
(2) Zehebî, Tezkiratul Huffâz, s.19, Beyrut, ts.; Şehristânî, el-Milel ve'n-nihâl , c.1, s.164, Beyrut, 1987
(3) Abdülkahir Bağdâdî, Usûlü'd-dîn, s.19, İstanbul, 1928; Şehristânî, A.g.e., c.1, s. 164
(4) İbni Abdilberr, Câmiu beyâni'I-ilm ve fadlih, c.2, s.191, Beyrut 1978
(5) Ayhan Tekineş, Hadisin Sübütunu Tespitte 'Kur'an İle Karşılaştırma' Meselesi, s. 88, İLAM Araştırma Dergisi c. II, sy. 2 (Temmuz-Aralık 1997)
(6) Ebu'l-Hüseyn Basrî, el-Mu'temed fî usûli'l-fıkh, c.2, s.642, Dımaşk, 1964
(7) İbnu'l-Murtezâ, el-Münye ve'l-emel, s.69, İskenderiye 1985
(8) Hadis için bak. Ahmed b. Hanbel, V, 269; Tirmizî, hadisin "hasen garib" olduğunu söylemiş ve hadiste zikredilen: "beyan"ı şu şekilde açıklamıştır.: "Allah'ın razı olmadığı şekilde insanları övmek maksadıyla uzatarak, süsleyerek söz söylemekte ustalaşmış hatipler gibi çok söz söylemektir."
(9) Câhız, el-Beyân ve't-tebyîn, c.1, s.174-175, Tunus, 1990
(10) İbn Kayyim el-Cevziyye, Î'lâmu'l-Muvakkîn, c.1, s.219-220, Dâru'l-Vefâ, Mansure, 2000
(11) Ziya Durmuş, "Kadınlarla İlgili Müttefekun Aleyh Hadislerin Kur'an'a Aykırılığı İddiasının Değerlendirilmesi, s.23, FSMVÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2016
(12) Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 'Ebû Hanife' maddesi ( Haz: Mustafa Uzunpostalcı), c.10, s.131-140, İstanbul, 1994; İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebu Hanife'nin Hadis Anlayışı Ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1989; Ali Pekcan, Fıkhın Bedene Bürünüşü, Gelenek Yayıncılık, İstanbul, 2010, Ebû Zehra, Muhammed, Ebû Hanîfe, çev. Osmân Keskioğlu, Ankara 2002, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2002.
(13) Maalesef şurası bir gerçektir ki, hadis ilmiyle meşgul olan kimi âlimler arasında, İmam Ebû Hanîfe'nin hadis/sünnet konusunda zayıf ve gevşek olduğu, hatta onun hadis ve hadisçilerle alay ettiği (!) gibi temelsiz iddialar yaygın olarak dolaşmaktadır. Hâlbuki hadis konusunda özellikle cerh ve ta'dîlde görüşlerinin bizzat hadis otoritelerince kabul edildiği, hatta bu ilmin ilk kurucuları arasında yer aldığı bizzat bu işin uzmanlarınca belirtilmektedir. Bu hususta şu çalışmalara bakılmasını özellikle tavsiye ederiz. Takıyyüddîn et-Temîmî (v.1005/1596), et-Tabakâtü's Seniyye fî Tabakâti'l-Hanefiyye, thk. Abdülfettâh Muhammed el-Hılv, Riyad 1993, III/59 vd.; Lüknevî, Abdülhayy (v.1304/1886), er-Raf 'u ve't-Tekmîl fi'l-Cerhi ve't-Ta'dîl, thk. Abdülfettâh Ebû Ğudde, Beyrut 1987; el-Hârisî, Muhammed Kâsım Abduh Mekânetü'l-İmâm Ebî Hanîfe beyne'l-Muhaddisîn, ç. Ahmet-Yücel-İbrahim Tüfekçi, İstanbul 2004, (c.I-II); Muhammed Abdürreşîd en-Nu'mânî, Mekânetü'l-İmâm Ebî Hanîfe fi'l-Hadîs ç. Enbiya Yıldırım, İstanbul 2004; Zekeriya Güler, "İmam Ebû Hanife'nin Hadis İlminde Zayıf Olduğu İddiasının Tahlili", KURAV tarafından 16-19 Ekim 2003 de düzenlenen sempozyuma sunulan tebliğ, Bkz. İmam Azam Ebû Hanife Müsnedi, çeviri ve tahriç: Ali Pekcan, Konya 2005. [Mukaddime bölümü]
(14) Ebû Hanîfe, el-Âlim ve'l-Müteallim (İmâm-ı Âzamın Beş Eseri içinde), s.27, Türkçesi: Mustafa Öz, Kalem Yayıncılık, İstanbul, 1981
(15) Ebû Hanîfe, Risâle ila Osman el-Betti, s. 69, (İmam-ı Azamın Beş Eseri içinde)
(16) İbn Abdilberr, el-İntikâ fî Fedâili's-Selâseti'l-Eimmeti'l-Fukahâ, s.142, Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut t.y.
(17) İbn Abdilberr, el-İntikâ, s.141.
(18) İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebu Hanife'nin Hadis Anlayışı Ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, s.69, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1989
(19) 3 Safer veya 1 Receb 57 (16 Aralık 676 veya 10 Mayıs 677) tarihinde yahut bundan bir yıl önce Medine'de doğdu. Babası Kerbelâ Vak'ası'ndan sağ kurtulan Ali b. Hüseyin Zeynelâbidîn, annesi Fâtıma bint Hasan'dır. Baba tarafından Hz. Hüseyin'in, anne tarafından Hz. Hasan'ın torunudur. Bâkır lakabı, "bâkırü'l-ilm" tamlamasının kısaltılmış şekli olarak "ilmi yarıp derinliklerine ulaşan, geniş ilim sahibi" anlamına gelir. Hayatının büyük bir kısmını Medine'de geçiren Muhammed el-Bâkır babasından önemli ölçüde faydalandı. Ayrıca Abdullah b. Ömer, Câbir b. Abdullah, Ebû Saîd el-Hudrî gibi sahâbîlerle Saîd b. Müseyyeb ve Muhammed b. Hanefiyye'den hadis naklettiği gibi başta büyük dedesi Ali b. Ebû Tâlib olmak üzere ulaşamadığı diğer ashaptan gelen bazı hadisleri mürsel olarak rivayette bulundu. Bu tür rivayetlerinden yedisi Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned'ind, onu da Hâkim'in el-Müstedrek'inde yer almaktadır. Muhammed el-Bâkır 114 yılının Zilhicce ayında (Ocak-Şubat 733) Medine'de vefat etti ve Bakî Mezarlığı'na defnedildi. Hayatı hak. bak: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c.30, s. 506-507, İstanbul, 2005
(20) Muhammed Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhî Mezhepler Târihi, c.2, s. 66-67, Çelik Yayınevi, İstanbul, 2018
(21) İmâm-ı Âzam'ın talebelerinden Ebû Mukâtil Hafs b. Selm'in rivayet ettiği ve bazı müsteşriklerin İmâm-ı Âzam'a ait olmadığını ileri sürdükleri bu risâle Mâtürîdî, İbnü'n-Nedîm, İbn Fûrek, İsferâyînî, Ali b. Muhammed el-Pezdevî, Ebü'l-Yüsr el-Pezdevî, Abdülazîz el-Buhârî ve Bezzâzî gibi birçok âlim tarafından İmam Ebû Hanîfe'ye nispet edilir. Kâtib Çelebi, İsmâil Paşa, Carl Brockelmann ve Fuat Sezgin de bu görüşe katılırlar.
(22) Buhârî, Mezâlim, 30; Muslim, Îmân, 24
(23) Ebû Hanife, el- Âlim ve'l-Muteallim, s. 32-33, İmâm-ı Azam'ın Beş Eseri içinde
(24) Muhammed Şeybânî, Kitâbu'l Âsâr, s. 244, (Takdim: Muhammed Abdurreşid en-Numani), Karaci, 1410/1989
(25) Muhammed Şeybânî, Kitâbu'l-Âsâr, s. 244
(26) Metin Yiğit, İlk Donem Hanefi Kaynaklarına Göre Ebû Hanîfe'nin Usûl Anlayışında Sünnet, s. 81, İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi, Sayı:19, Konya, 2012
(27) Ebû Yûsuf, er-Reddü alâ Siyeri'l-Evzâî, s. 31-32; (Tahkik: Ebu'1-Vefâ el-Afgânî), Dâri'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut t.y.
(28) Ebû Yûsuf, er-Redd, s. 76.
(29) 10 Rebîülevvel 239 (19 Ağustos 853) tarihinde Mısır'ın güneyinde Aşağı Saîd bölgesinde Nil nehrinin batı yakasındaki Üşmûneyn'e bağlı Tahâ köyünde dünyaya geldi. İmam Şâfiî'nin önde gelen Mısırlı talebelerinden Müzenî Tahâvî'nin dayısıdır. Ebû Ca'fer Ahmed b. Ebû İmrân el-Bağdâdî'nin derslerine yirmi yıl kadar devam edip Hanefî mezhebini öğrendi. Hanefî mezhebinin teşekkül döneminde Tahâvî fıkhın çeşitli alanlarında kaleme aldığı eserlerle mezhebin oluşumuna ve yayılmasına, farklı türlerde literatürün ortaya çıkışına öncülük etmiştir. 321'de Zilkade ayının başında (Ekim 933) vefat etmiş ve Kahire'nin Karâfe semtinde Sefhulmukattam'a defnedilmiştir. İmam Ebû Hanîfe ile öğrencileri Ebû Yûsuf ve Muhammed'in itikadî görüşleri çerçevesinde Sünnî itikad esaslarını ihtiva eden 'el-Akîdetü'-Tahâviyye' risâlesi İslâm dünyasında Sünnî çevrelerde büyük kabul görmüş ve üzerine birçok şerh yazılmış, müstakil şekilde ve şerhleriyle birlikte birçok neşri yapılmıştır. Hayatı hak. bak: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c.39, s. 385-388, İstanbul, 2010
(30) Tahâvî, Şerhu Muşkili'l-Asâr, c.9, s.347, (Thk. Şuayb Arnavût), Muessesetu'r-Risâle, Beyrut 1415/1994
(31) Serahsî, el-Muharrer fi Usûli'l-Fıkh [el-Usûl], c.1, s. 367-68, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1417/1996
(32) Metin Yiğit, İlk Dönem Hanefî Kaynaklarına Göre Ebû Hanîfe'nin Usûl Anlayışında Sünnet (Doktora Tezi), s. 150, AÜİF, Ankara, 2007
(33) Sadık Cihan, Uydurma Hadislerin Doğuşu ve Sosyo Politik Olaylarla İlgisi, s.49-50, Etüt Yayınları, Samsun, 1997
(34) Ebû Yûsuf, er-Red ala Siyeri'l-Evzâî, s. 24
(35) Fatih Bayram, Ebu Yûsuf'un Kitâbu'l-âsar'ının Hadis İlmi Açısından Değerlendirilmesi, MÜSBE, B.Y.Lisans Tezi, İstanbul, 2009, s. 18, 24
(36) Muhammed eş-Şeybânî, el-Asl, c.1, s.59, Karaçi, İdaretü'l-Kuran ve'l-Ulum el İslâmiyye
(37) Muhammed eş-Şeybânî, Kitâbü'l-Âsâr, c.1, s. 433
(38) İbn Mâce, Ahkâm, 5
(39) Serahsî, Usûl, c.1, s. 366-367
(40) Ebû Hanîfe, Risâle ila Osman el-Betti, s. 69-70, (İmam-ı Azamın Beş Eseri içinde)
 
Misak Dergisi 348. Sayı
Kasım 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya