Kalplerin Hak Üzere Sebatı
Yeryüzünde Müslümanlık, hak üzere kalplerin sebatı ile kaimdir. Kaypak, kaygan, karışık ve karmakarışık bir kalp ile Allah'a kulluk edilemez ve Müslümanlık iddiasında bulunulamaz. Peygamberlerin gönderiliş maksadlarından birisi de, insanların kalplerini hakka sabitlemek ve hak üzere sebat etmelerini sağlamak için tebliğde bulunmaktır. Kalplerin sebatı adına bütün vesilelere sarılmakla birlikte vesilelere değil Allah'a güvenip dayanmalı ve yalnız O'ndan yardım talep edilmelidir. Bu itibarla bu alanda en yüksek vesile, dua ve niyazlarla Hakk'a yönelmektir. Kalbin hak üzere sebatının temelini "güven duygusu" oluşturur. Kalp, taşıdığı inanç ve fikirler bakımından sağlam bir durumda ise korkudan ve sapma tehlikesinden büyük oranda emin bir konumda demektir. Fakat böyle değil de kalbe, vehim, zan, şüphe, nifâk ve vesvese gibi tutarsız düşünceler hâkim ise bu kalp, korku ve endişeden hiçbir zaman kurtulamayacaktır.
Mustafa ÇELİK
19.11.2019 11:45
104 okunma
Paylaş
YERYÜZÜNDE Müslümanlık, hak üzere kalplerin sebatı ile kaimdir. Kaypak, kaygan, karışık ve karmakarışık bir kalp ile Allah'a kulluk edilemez ve Müslümanlık iddiasında bulunulamaz. Peygamberlerin gönderiliş maksadlarından birisi de, insanların kalplerini hakka sabitlemek ve hak üzere sebat etmelerini sağlamak için tebliğde bulunmaktır. Kalplerin hak üzere sabitliği ve sebatı, bütün Peygamberlerin müşterek hassasiyetleri olmuştur. "Kalbin nasıl?" suali, Hz. Muhammed (sav)'in sahabesine yönelttiği bir sualdir. Bakınız sahabeden Yâsir Ailesinin üç ferdi Hz. Yâsir, Hz. Sümeyye ve Hz. Ammar kızgın kumlar üzerine yatırılarak Mekke'nin dehşetli sıcağında aç ve susuz bırakılmışlardı. Müşriklerin bu işkencelerini gören ve engel olamayan Rasûlullah Efendimiz (sav) buna çok üzülüyor ve Yüce Allah'a şöyle yalvarıyordu:
"Allah'ım, Yâsir Ailesinden rahmetini esirgeme, onları affet."
Hz. Yâsir, Rasûlullah'ı görünce dayanamayarak gözyaşları içinde, "Yâ Rasulallah, bu işkenceler ne zamana kadar devam edecek?" diye sordu.
Rasûlullah Efendimiz, "Sabredin ey Yâsir Ailesi, sabredin. Bu sabrınızın ve sebatınızın mükâfatı cennettir." buyurarak onları teselli etti.
Yâsir Ailesi gerçekten İslâm tarihinin en üstün sabır örneğini göstermişti. Müşriklerin isteklerine ise asla boyun eğmemişlerdi.
Onlar, Kur'ân'ın nuruna âşık olmuşlardı. Ailenin büyüğü Hz. Yâsir işkenceler altında İslâm'ın izzetini muhafaza etti, zalimlere asla boyun eğmeyerek, ruhunu Cenâb-ı Hakk'a teslim etti. Cesedi işkenceler altında ezilirken, ruhu şehit olarak cennete uçtu.
Hanımı Hz. Sümeyye imanda sebatın zirvesindeydi. O'na işkence yapmayı üzerine alan, İslâm'ın en büyük düşmanı Ebû Cehil'di. Fakat Hz. Sümeyye, Ebû Cehil'in bütün zorlamalarına beş para ehemmiyet vermiyordu. Ebû Cehil, onun bu ısrar ve sebatını anlamıştı. Sonunda mızrağını çekti, şehit etti.
Böylece Hz. Yâsir, İslâm'ın ilk erkek şehidi, Hz. Sümeyye de İslâm'ın ilk kadın şehidesi oldu. Onlar bu ağır imtihanları başarıyla verdiler, İslâmiyet'in kökleşmesi için hayatlarını feda ettiler. O büyük Peygamber'in müjdesine mazhar olarak ebedî saadete girdiler.
Sıra artık oğulları Hz. Ammar'a gelmişti. Gözü önünde anne ve babası acımasızca şehit edilmişti. Kendisi de ağır işkenceler altında hâlsiz kalmıştı. Müşrik grubun Ammar'dan istedikleri, Resûlullah'ın aleyhinde konuşmasıydı. En azından imanından vazgeçtiğini, Lat ve Uzza putlarının "Muhammed'in dini"nden iyi olduklarını belirtmesiydi. Hz. Ammar, metanetini yitirmemişti. Fakat kurtuluş çaresi yoktu. Ya öldürülecekti veya istedikleri şeyleri söyleyecekti. Hz. Ammar, İslâmiyet'in yücelmesi için hangisinin daha iyi olacağını düşünüyor, bir türlü karar veremiyordu. Onların istediklerini söylemek ölümden daha ağır geliyordu. Nihayet yine Reasûlullah'a kavuşmak için isteklerini yerine getirdi. "Diliyle" dininden vazgeçtiğini bildirdi. Müşrikler de O'nu serbest bıraktılar.
Hz. Ammar, kalben söylememişti, ama yine de endişeliydi. Kalbi tir tir titriyordu. Ellerinden kurtulur kurtulmaz doğru Rasûlullah'a koştu, "Helak oldum, imanımı inkâr ettim, yâ Resûlallah!" dedi. Ve hadiseyi baştan sona anlattı.
Rasûlullah (asm) "Kalbin nasıl?" diyerek, sözle söylediklerine kalbinin iştirak edip etmediğini sordu.
"Kalbim imanla doludur" diyen Hz. Ammar'a Resûlullah'ın cevabı şu oldu:
"Ammar tepeden tırnağa imanla doludur. Şayet sana tekrar böyle işkenceler yaparlarsa, tekrar aynı taktikle ellerinden kurtulmanda bir mahzur yoktur."
Hz. Ammar, Resûlullah'ın bu beyanı üzerine sakinleşti. Huzura kavuştu. Ammar'ın başına gelen bu hadise üzerine âyet-i kerime nazil oldu. Kalbi imanla dolu olduğu hâlde inkâra zorlanan kimselere bir mesuliyetin olmadığı beyan edildi. Böylece Hz. Ammar'ın imanını Kur'ân tasdik ediyordu.(1) Allah Teâlâ da Ammar ve onun gibi İslâm imanı üzere sabit olduğu halde işkence ve ikrah altında farklı davrananlar hakkında şu Ayet-i Kerimeyi indirdi: "Kalbi imanla mutmain ve müsterih olduğu halde cebir ve ikraha uğratılanlar hariç, kim imandan sonra Allah'ı tanımaz, küfre kucak açarsa, işte Allah'ın azabı o gibilerin başınadır. Onların hakkı en büyük bir azabtır."(2) Dikkat edilirse, kurtuluş konusunda kalbin iman ile mutmain olması asli bir rükündür. Kalbler imanla mutmain değilse hayatın emniyeti sağlanamaz. Değişen zamanlarda değişmeyen sorumluluklar karşısında insanların tutumuna baktığımızda; Bir; değişen zamanlara rağmen seferi sürdürenler, sorumluluklarında sebat edenler… İki; değişen zamanlarla birlikte savrulanlar, süreç içinde hiçleşenler… Üç; değişen zamanlarda koşullardan dolayı sinen ve silikleşenler, sınavı veremeyenler. Kalbini hakka sabitlememiş ve hak üzere sebat sahibi olamamış kişi ve kimselerin karanlıkta kalmaları kaçınılmazdır. Bütün bunlar, Hz. Peygamberin en çok yaptığı duanın ve "kalplerimizi kaydırma" ayetinin ümmete, kalbî istikamet ve tatminin müslümanlığın esası ve vazgeçilmez rüknü olduğunu öğretmektedir. Çok karmaşık dünyamızda müslümanlığımız ve tabii ahirette mutluluğumuz buna bağlıdır. O halde duamız da hep aynı olmalıdır:
"Ey kalbleri halden hale (renkten renge, şekilden şekile) çeviren Allah'ım, benim kalbimi dinin üzere sabit kıl."(3)
Kalplerin hak üzere sebatı için en önemli vesilelerden birisi, Peygamberler başta olmak üzere sırat-ı müstakim öncüleri olan Rabbânî âlim, ârif ve öncülerin hayatlarını daima göz önünde bulundurmak ve hatırlamaktır. Şu âyet-i kerime gönlün sebatında bu hususun da önemine dikkat çeker:
"Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbine sükûn ve sebat vereceğimiz her şeyi sana kıssa olarak anlatıyoruz."(4)
Kalplerin sebatına yönelik ilâhî lütuflardan bir diğeri de Allah'ın kişiye hakkı ve sabrı tavsiye eden mü'min kardeşler ihsân etmesidir. Zira insan yalnızken daha zayıftır. Nefis ve şeytan yalnız kalan kimseyi daha çabuk etkiler. Bu sebeple Kur'an, mü'minlerden, sâdıklarla beraber olmalarını, iyilik ve takvâda karşılıklı yardımlaşmalarını ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmelerini istemiştir. Hz. Peygamber de cemaatten ayrılmanın tehlikelerine işaret ederek, inananların bir binanın tuğlaları gibi kenetlenmeleri gerektiğini ifade etmiştir."İnsan, nisyân (unutkanlık) ile ma'lüldür" sözü meşhurdur. Bu sebeple zaman zaman Allah'ı ve O'ndan gelen gerçekleri unutur. Bu durumda kalpte, insan, şeytan, nefis ve çevreden kaynaklanan vesveseler, endişeler, korkular ve ümitsizlikler oluşur. Bunlar ise kalbe ızdırap veren ve onun sebatını olumsuz yönde etkileyen hususlardır. Kur'an'a göre bu halden kurtulmanın yegâne çaresi Allah'ı hatırlamak (zikrullah) ve O'na sığınmaktır. İşte Yüce Allah, kullarına olan merhameti sebebiyle, bazen emir ve yasaklarının gereğini yapmalarını istemek suretiyle, bazen de nimet ya da musibetler göndererek onlardan kendisini hatırlamalarını istemiştir. Zaman zaman da maddî ve manevî lütuflarla gönüllerini ferahlatıp huzur ve itmi'nâna eriştirmiştir. Zikirle kalbin itmi'nânı arasında sıkı bir irtibat vardır. Hatta denilebilir ki zikirsiz itmi'nân imkânsızdır. Zira âyet-i kerime bu hakikate açıkça işaret eder: "Dikkat edin kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla itmi'nân (istikrar) bulur"(5) Kalp imanla, zikrullah ile itminan bulmayınca yakîn ile yatışmayınca vesvese, evham, korku, kuşku, kaygı, kuruntu kişiyi kilitler. O insanı ikna etmek, harekete geçirmek çok zordur. Kalp mihverinden çıkınca, sabiteler, değerler ters-yüz olur. Davada sabitkadem olmak yerine hafif meşreb olur. Bu nedenle Müslüman'ca bir hayat, kalbin hak üzere sebatı ile kaimdir.
Kalplerin sebatı adına bütün vesilelere sarılmakla birlikte vesilelere değil Allah'a güvenip dayanmalı ve yalnız O'ndan yardım talep edilmelidir. Bu itibarla bu alanda en yüksek vesile, dua ve niyazlarla Hakk'a yönelmektir. İlimde derinleşmiş gerçek âlimlerin bu yolu izledikleri bize Kur'ân'da anlatılmış ve onların dualarına şöylece işaret edilmiştir:"Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Şüphesiz sen, lütfu bol olansın."(6)Kalbin sebatına yönelik ilâhî ihsanları sınırlandırmak mümkün değildir. Çünkü Allah'ın her bir kuluna tecellisi farklıdır. Biz burada her bir kula özgü hususî ihsanlardan bahsedecek değiliz. Bu hâl, Allah ile kulu arasındadır. Biz daha çok yine Rabbimizin ve Habibinin beyanlarından yola çıkarak kalplerin sebatıyla ilgili bir takım genel esas ve prensiplere dikkat çekeceğiz.
Kalp dağınıklığının, kişiyi istikrarsız bir yaşantıya sevk edeceği açıktır. Bu itibarla huzurlu bir hayat için mutmain bir gönül gerekmektedir. Bu ise her şeyden önce sıhhatli bir inanca sahip olmakla mümkündür. Binâenaleyh Allah Teâlâ'nın kalplerin sebatına yönelik en büyük lütuflarından birisi, gönderdiği elçiler ve âyetler sayesinde sıhhatli bir inanç ve amel sistemini insanlara beyan etmesidir.
Kalbin hak üzere sebatının temelini "güven duygusu" oluşturur. Kalp, taşıdığı inanç ve fikirler bakımından sağlam bir durumda ise korkudan ve sapma tehlikesinden büyük oranda emin bir konumda demektir. Fakat böyle değil de kalbe, vehim, zan, şüphe, nifâk ve vesvese gibi tutarsız düşünceler hâkim ise bu kalp, korku ve endişeden hiçbir zaman kurtulamayacak ve sürekli değişikliklere maruz kalacaktır. Binâenaleyh yegâne gerçek olan Allah'a ve O'ndan gelen hakikatlere karşı kapalı olan bir gönülde sebattan bahsetmek mümkün değildir.(7) Söz konusu hakikatleri kabul edenleri Kur'an'ın "mü'min" diye isimlendirmesi de dikkat çekicidir. Zira bu isim, Arapça'da emniyet ve güven anlamına gelen emn kelimesinden türemiştir.(8) Nitekim "Allah Teâlâ, müminleri hem dünya hayatında hem de ahirette sağlam sözle sebatkâr kılar"(9) âyeti, müminlerin hak sözlerle sebatkâr kılındıklarını ifade etmektedir. Bu itibarla Allah katından gönderildiğinde şüphe bulunmayan ve gönüllerin kaymasını önleyecek birçok hakikatleri ihtivâ eden ilâhî mesajlar (Kur'ân-ı Kerim), kalplerin sebatı için kullara gönderilmiş önemli bir lütuftur, habl-i metin (sapasağlam bir ip)dir.
Kur'an'ın ortaya koyduğu Allah inancı bir gönülde yer ederse, o gönül istikrar adına  en sağlam temele dayanmış demektir. Zira Kur'an'a göre varlık âleminde yegâne otorite Allah'tır. O'nun ortağı ve benzeri yoktur. Her şeyin hazinesi O'nun katındadır. O'nun izni olmadan hiç kimse, bir başkasına fayda sağlayamayacağı gibi zarar da veremez. Allah'ın yardımına mazhar olan artık mağlup olmaz. O'nun yardımından mahrum kalan kimse ise hiçbir zaman başarıya ulaşamaz. Nimet de musibet de O'nun katındandır. Dua edene icâbet eder. Müminlerin yâr ve yardımcısıdır. Binâenaleyh böyle bir Allah'a inanan ve yalnız O'na tevekkül eden bir kalpte, lüzumsuz korkulara, vehimlere ve şüphelere yer yoktur. Artık böyle bir kalbin hakta sebat edeceği açıktır. İşte bu inancın bulunduğu kalp, "mutmain kalp" demektir. Örnek ve önderimiz Hz. Muhammed (sav) de dünyevî alakalara takılıp kalan bir kalbin, eninde sonunda kayabileceğine dikkat çekerek, kalbin sebatı için, Allah'a gerçek anlamda güven duymanın (tevekkül) zarûretine işaret etmiştir(10)
Denilebilir ki kalplerin kaymasının en önemli sebebi bâtıl inanışlardır. Bu bakımdan itikadı tashih etmek (sıhhatli bir inanç sistemine sahip olmak) günümüz itibariyle de en önemli vazifedir. Nice nice fert ve toplulukların istikametten çıkmasının temelinde sapkın inanışlar ve anlayışlar neticesinde kalplerinin kayması gerçeği vardır.
İnsan ve cin şeytanlarının vesveseler yolu ile kalpleri kaydırmalarına karşı yapılması gereken hemen Allah'a sığınmaktır. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."(11)
"Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlâhına sığınırım, diye dua et!"(١٢)
Gönlün kaymasına sebep olan güçlü âmillerden bir diğeri de insanın kendi öz nefsidir. İnsanın hakikati diyebileceğimiz bu yönü, ilâhî esaslar çerçevesinde terbiye ve tezkiye görmemiş ise sahibini günahlara, masiyete ve suflî arzulara doğru sevkedecek ve kalbi kaydıracaktır. Bu iç düşmanla mücadele son derece zorlu bir mücadeledir. Bu düşmana karşı da çok yönlü bir mücâhedeye soyunmak gerekmektedir. Medeniyetimizin terbiye ocakları olan ahlâki eğitim işte bu ihtiyaçtan doğmuştur.
Bu terbiyede öncelikle nefsin meşru olmayan arzularına karşı dur diyebilecek bir iradeyi kuşanmak gerekmektedir. Helâl sınırları içerisinde kalmasını sağlama adına aşırı ihtiraslarını sınırlandırmak ilk adımdır. Bu sınırlar helâl sınırlarıdır. Bu sınırın aşılması haramlara düşmektir. Helal mi haram mı olduğuna dair şüpheli alanlarda ise ihtiyatlı hareket edip onlara yaklaşmamak tavsiye edilmiştir. Nefsin arzularının hangi alanlarda taşkınlık yaşayabileceğine de  âyet-i kerimede şöyle işâret edilmiştir:
"Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah'ın katındadır."(13)
İnsanın gözünü, gönlünü ve ayağını kaydıran en büyük tuzaklardan birisi hiç şüphesiz dünyevî nimet ve menfaatlerdir. Âlim olsun, ârif olsun hiç kimse bu tuzaklar karşısında tam bir emniyet içinde değildir. Bu itibarla dünya ve nimetlerine gönlü kaptırmamak anlamında zühd hayatı teşvik edilmiştir. Derin bir âlim ve hatta keramet sahibi bir ârif olduğuna dair hakkında rivâyetler bulunan Bel'am bin Baûra'nın durumu bu konuda ibretlik bir misal olarak Kur'ân'da şöyle anlatılır:
"Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat. Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler." (14)
Kalbi hak üzere sebat göstermeyen âlim de olsa Bel'amlaşmaya mahkûmdur. Allah yolunda emin adımlarla ilerleyebilmek kalbi hakka sabitlemek ve hak üzere sebat göstermekle mümkündür. Maddî hayatımızın merkezî organı kalp, mânevî hayatımıza da yön veren bir kaynaktır. Bu iki hayat alanı birbirinden ayrı düşünülemez. Din dilinde kalp, imanın ve küfrün, sevginin ve nefretin, cesaretin ve korkaklığın, iyiliğin ve kötülüğün, kısaca bütün duyguların merkezidir. Haset, gazap ve nefret gibi kötü duygular kalpte bulunduğu gibi iman, Allah korkusu, hilm ve takva gibi birçok olumlu duygular da kalbe isnad edilmektedir. Marifet, yani Allah'ı bilmek ve tanımak da kalbin işidir. Cebrail, Kur'an'ı Hz. Peygamber'in kalbine indirmiştir. Kalpte ilâhî güzellikler tecelli eder, insanın aklen kabul ettiği şeyler, iman ve ihsan boyasıyla boyanarak duygu boyutuna burada aktarılır. İnsan hem akıl ve kalp nimetine sahiptir hem de şeytan, nefis ve şehvet ile çetin bir imtihana tâbidir. Allah'ın nazargâhı kalp olduğu gibi şeytanın insana vesvese ve şüphe vermek için fırsat kolladığı yer de kalptir. Allah, kalbi yüceltmeyi amaçlarken, şeytan onu yıkmayı hedefler. İnsan gece uykusunda dahi şeytanın vesvesesiyle karşı karşıyadır. Aynı şekilde şeytan namazda da kalbi rahat bırakmaz. Dolayısıyla kalbimiz heran şeytan ve hizbinin saldırısıyla karşı karşıyadır. Kalbimizi hakka sabitlemeden, hak üzere gece gündüz sebat göstermeden selim bir şekilde Allah'a arz etmemiz mümkün değildir. Hesap gününde Allahû Teâla bizden kalb-i selim ister. Bağdatlı Ruhi der ki: "Sanma ey hace ki senden zer ü sim isterler/ Yevme la yenfau da kalb-i selim isterler!"(15) Rabbimiz buyuruyor:
"O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!"
Allah'a bir kalb-i selim ile gelen başka."(16)
Hak yolda sırat-ı müstakim üzere sabitkadem olmak, kalbi selime sahip olmak ve kalbi selimi hakka sabitlemekle mümkündür. Ahirette kazanmak ve dünya hayatındayken kâinata kalp gözü ile bakabilmek ve insanlarla gönül diliyle konuşabilmenin yolu selim bir kalp taşımaktan geçiyorsa eğer, demek ki "kalb-i selim", Allah'a teslim olup selâmet bulmuş olan hastalıksız kalpten başka bir şey değildir. Kendi kalbini hakka ve hakikate kazandırmayan bir kimse, hak cephesine hiçbir şey kazandıramaz. Oynak kalplerle Allah'ın dinini oyun ve eğlence edinmekten öteye gidilemez. Allah'ın dinini oyun ve eğlence ittihaz edinenlerden olmamak için kalbimize sahip çıkmalı, kalbimizi hakka sabitlemeli ve hak üzere sebat eden bir kalbin bekçiliğini yapmalıyız. Dinen varılmamız istenen her yere ancak hakka sabitlenmiş ve hak üzere sebat eden kalbimizle varabiliriz.
_____________________
(1) İbn-i Sa'd, Tabakâtü'l Kübra, C: 3, Sh: 227; İbnü'l Esir, Üsdü'l-Gàbe, C: 4, Sh: 44; İbni Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'âni'l-Azîm, C: 2, Sh: 588
(2) en-Nahl Sûresi/106
(3) Sünen-i Tirmizi, deavat, 89, 124; kader, 7; Sünen-i İbn Mace, mukaddime, 13; Ahmed b. Hanbel, II, 4, 8; III, 112, 257; V, 182, VI, 251, 294, 302, 315; İbn Ebi Şeybe, Musannef, XI, 37
(4) Hûd Sûresi/120
(5) Ra'd Sûresi 28
(6) Âl-i İmrân Sûresi/8
(7) bk. el-Haşr Sûresi/14 
(8) bk. Râğıb,  Müfredât, Sh: 25; İbn Manzûr,  Lisân, XIII, 21
(9) İbrâhim 14/27. Râğıb el-İsfehânî, âyette geçen "el-kavlu's- sâbit" terkibini, "güçlü deliller" diye açıklar Müfredât, Sh: 78 
(10) bk. İbn Mâce, Zühd, 14
(11) Fussilet Sûresi/36
(12) Nas Sûresi/ 1-6
(13) Âl-i İmrân Sûresi/ 14
(14) Araf Sûresi/175-176
(15) Hak Dini Kur'ân Dili (M. Hamdi Yazır) C:1, Sh:18 , İst/ 1971
(16) Şuara Sûresi/ 88-89
 
Misak Dergisi 348. Sayı
Kasım 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya