Sivil Toplum ve Cemaatler
Vakıf ruhu özveriyi, fedakarlığı, dayanışmayı, paylaşmayı; STK ruhu ise pay kapmayı, çatışmayı, çekişmeyi öğütlemektedir. Batı’da sivil toplum, tarihsel süreç içerisinde devlet-kilise, devlet-millet çatışmasından ortaya çıkmış; bizde ise tam tersine vakıf sistemine dayalı toplumsal yapı ve bu yapının birer parçası olan tarikatlar/dini yapılar, devlet-millet kaynaşmasının, dayanışmasının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, bizim vakıf sistemimizin, tekkelerimizin, gayr-i Müslimleri de kapsayan bir arada huzur ve barış içinde yaşama imkanı sunan toplumsal yapımızın bir sivil toplum olduğunu iddia etmek, paradigmal bir hatadır. Ne vakıf sistemi sivil toplum, ne de vakıflar STK olarak okunabilir; bunlar iki farklı paradigmanın, iki ayrı medeniyet ve iki ayrı dünya görüşünün, iki ayrı sosyolojinin ortaya çıkardığı farklı sosyal gerçekliklerdir.
Mehmet Akif ÇEÇ
19.11.2019 12:00
73 okunma
Paylaş

 

Gazetesi-Açık Görüş

28.09.2019-Star

TARİKAT ve cemaatleri kapsayan dini yapıların varlığını ve meşruiyetini tartışma konusu yapmakla, bu yapıların sahih İslami perspektiften yanlışlarını ortaya koymanın aynı şeyler olmadığını; fakat bu yanlışların çoğalmasının ve sürekliliğinin de bu yapıların varlığını ve meşruiyetini tartışma konusu haline getireceğini gözden kaçırmamak gerektir. Bu yapılara yönelik sık sık gündeme gelen dışsal/muarız saldırıların; bu yapıların kendi içsel/bünyevi yanlışlarını örtmenin ve görmezden gelmenin bir mazereti haline getirilmemesi gerektiği de ayrıca kabul edilmelidir. 

Tarikat, cemaat, grup gibi kategorilere ayrılan günümüz dini yapılarını kuşatan en temel bünyevî problem, modern/postmodern “sekülerleşme” problemi olarak tebarüz etmektedir. Tarikatlar, İslam toplumunun tarihsel, sosyolojik gerçeklerinden biri olmakla birlikte; tarihsel arka-planı ve kökeni olmayan “STK” yapılarının modern dönemde, modernitenin ürettiği şartların/sosyolojinin ürünü olarak ortaya çıkan modern yapılar olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir. Dolayısıyla cemaat yapıları; daha temelden, örgütlenme şekilleri, hiyerarşik yapıları, ilişki biçimleri, çalışma usül ve yöntemleri, faaliyet alanları ve hatta zihniyet durumları itibarıyla modern yapılardır. Esasen, cemaat yapılarının, modernitenin toplumsal hayata yansıyan iğvalarına karşı toplumu koruma amacıyla ortaya çıkan “modern” dini yapılar olması da ayrıca içlerinde barındırdıkları sevimli paradokslardan biridir. Bir diğer paradoks ise, modernitenin toplumsal hayata yansıyan dejenerasyonuna karşı mücadele etmeyi amaçlayan bu yapıların, aynı zamanda modernitenin ürettiği pek çok değeri, kurumu, kavramı, kuramı ulaşılması gereken bir hedef olarak önlerine koymuş olmalarıdır. Örneğin, bunların çoğunun yetiştirmeyi hedeflediği “Müslüman genç” profili içerisinde dünya çapında “başarılı” genetik mühendisleri, yapay zeka mühendisleri, yatırım uzmanları, ekonomistler, Bill Gates’ler, Steve Jobs’lar yetiştirmek her zaman en ön sıralarda yer almaktadır. Bu modern cemaat tipolojisi zamanla tarikat yapılarını da etkilemiş ve tarikatlar da cemaatlerle benzeşmiştir. Dolayısıyla bugün tarikat ve cemaat denildiğinde bu kavramlar iç içe geçmiş şekilde algılanmaktadır. Cemaatlerin daha işin başında modern birer yapı olarak ortaya çıkmış olmaları ve bu zihniyet ortamında neşv ü nema bulmaları; tarikatların da zaman içinde cemaatleşerek modern yapılara dönüşmeleri, dini yapıların modern dönemde yaşadığı sekülerleşmenin alametleri olarak okunmalıdır. 

 

Yeni Bir Varolma İmkanı

Her ne kadar dini kaygı ve gayretlerle yola çıkılmış olsa da; zihniyet olarak iki asırdır kuşatıldığımız modern zihnin dışında kalamayan, modernitenin meydan okumalarına karşı sahih İslami bir entelektüel duruş geliştirme kapasiteleri de kaygıları da olmayan ve hatta modernliği dinle uzlaştırmanın bugünün en hayırlı hizmeti olduğuna inanan yani bir medeniyet perspektifine sahip olmayan sadece verili modern ortam içinde dindar ve ahlaklı insanlar yetiştirmeyi hedefleyen  bu dini yapılar; postmodern durumun ortaya çıkmasıyla birlikte, postmodern dilin/durumun ürettiği sivil toplum, çoğulculuk, çok kültürlülük gibi kavramların din dilimize uyarlanması ve Müslüman zihnimizi dönüştürmesi neticesinde; kendilerini sivil toplumun bir parçası ve birer STK olarak konumlandırarak; bu kez de postmodernitenin  tuzağına düşmekten kurtulamamıştır. Esasen uzun bir geçmişi olan, modern dönemde de kullanılan “sivil toplum” kavramı, postmodern süreçte yeniden üretilerek; postmodernitenin büyüleyici, cezbedici anahtar kavramlarından birine dönüştürülmüştür. Bu cazibenin etkisiyle, bizdeki cemaatlerin, tekkelerin, vakıfların da birer sivil toplum yapıları olduğu, daha da ötesi hakiki sivil toplumun bizim medeniyet köklerimizde var olduğu şeklinde fantastik tezler ve teoriler bile üretilmiştir. 

 

Cemaat Kardeşliği

Modern dönem boyunca tekçi ve tekelci modern devlet tarafından tanınmayan, yok sayılan ve çeşitli dayatmalara maruz kalan kültürler, kimlikler, aidiyetler, topluluklar için; küreselleşme ve postmodern durumla birlikte yeniden gündeme gelen “sivil toplum” düşüncesi; devlet karşısında özerkliği, devletle birlikte iktidarı paylaşmayı, çoğulcu ve çok kültürlü bir toplum yapısını, dolayısıyla daha geniş özgürlük ve ileri demokrasiyi çağrıştıran içeriğiyle; yıllarca kendilerini baskı altında hisseden bu toplum kesimleri ve özellikle dini cemaatler tarafından kamusal alanda meşru biçimde varolmanın yeni bir imkanı ve fırsatı olarak görülmüş ve hızla benimsenmiştir. Sivil toplum düşüncesinin getirdiği düşünülen, farklı kimlik ve kültürlere kamusal alanda görünürlük tanıma, farklılıklarıyla kamusal alanda var olabilme, alt kültürlere hayat hakkı tanıma, çok seslilik gibi açılımlar başta Müslüman intelijansiya olmak üzere İslami grup ve cemaatlere son derece cazip görünmüş ve bunun, aynı zamanda İslam kültür ve kimliğinin tanınması ve meşrulaştırımı/tanıtılması için iyi bir imkan ve fırsat olduğu yönünde bir eğilim ortaya çıkmıştır. Modern dönemde dine sivil toplum içerisinde açılmış bir alan söz konusu değilken, postmodern süreçle birlikte dinin, yeni çoğulcu, çok kültürlü proje kapsamında alt kültürlerden biri olarak “tanınması”na bile büyük bir nimet gözüyle bakılmıştır. 

Modern dönem boyunca modern devletlerden çokça dayak yiyen Müslüman grup ve cemaatler, postmodern durumun nimetlerinden sınırsızca yararlanma(!) uğruna sivil toplum kavramına dört elle tutunmayı bir çözüm ve bir kurtuluş yolu olarak görmüşlerdir. Sivil toplum alanına hızla dalış yapan ve kendilerini de sivil toplumun bir parçası olarak konumlandıran cemaatler, gruplar, tekkeler ve vakıfların aynı hızla sivil toplum zihniyetine ve STK’ya dönüşmeleri yani sekülerleşme eğilimine girmeleri de kaçınılmaz olmuştur. Modern dönemde başlayıp postmodern dönemde de devam eden bu süreçte, cemaatlerin holdingleşmesi, modern işletme mantalitesine göre örgütlenmesi ve yapılanması; medyalaşması ve buna bağlı olarak görünür olma ve PR yarışına girmesi; markalaşma, kurumsal kimlik ve imaj yatırımlarına yönelinmesi; tebliğin yerini taraftar toplama mücadelesinin alması; pastadan pay kapma, siyasetle pazarlığa oturma, iktidara ortak olma çabası; dinin öğütlediği ehliyet, liyakat, adalet ilkelerinin çiğnenerek kendi adamını yerleştirme ve kadrolaşma mücadelesi; devletle ve siyasetle rasyonel-çıkar ilişkisine girilmesi ve cemaatlerin/STK’ların birer baskı grubu, çıkar grubu, lobi gibi hareket etmesi ciddi bir sekülerleşme sorununun en önemli göstergeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sekülerleşme kimlik/aidiyet yaklaşımlarının bile dönüşümüne sebebiyet vermekte; ümmet aidiyetinin önüne cemaat aidiyeti; İslam kardeşliğinin yerine cemaat kardeşliğinin konulduğu gözlenmektedir. Cemaatler eliyle sivil toplumun İslamileştirildiği zannedilirken, tersine, sivil toplumun cemaatleri sekülerleştirdiği bir tablo ortaya çıkmıştır. Dini iddiayla ortaya çıkan cemaatlerin sekülerleşmesi ise, esasen kendi dini meşruiyetlerini de ortadan kaldırmakta, varoluş gaye ve gerekçelerinin hilafına paradoksal bir durum ortaya çıkarmaktadır. Bugün artık hala sivil toplumun yararları ve STK’ların anlam ve önemi üzerine gereksiz söylevler çekmek yerine, bu yanlışların nasıl düzeltileceği ve nasıl sahih İslami bir model inşa edilebileceği üzerine kafa yormak gerektiği açıktır. Bu konuda İslam geleneğinin, tarihsel süreç içinde üretip olgunlaştırdığı, İslam’ın devlet ve toplum tasavvurunun bir yansıması olarak ortaya çıkan vakıf ruhu ve vakıf sistemi yol gösterici olmalıdır. Esasen sivil toplum-STK zihniyeti ile vakıf zihniyeti arasında temelde zihinsel, paradigmal bir farklılık vardır. Kökleri Hz. Peygamber dönemine kadar uzanan, Selçuklu ve Osmanlılar’da ise bir vakıf medeniyetine dönüşen vakıf sisteminin özü; zenginin, servetinin önemli bir kısmından feragat ederek yaşadığı toplumun, ümmetin, insanlığın menfaati ve hizmetine sunması anlayışına dayanmaktadır. Böylelikle vakıflar; imar ve şehircilik faaliyetlerinden sağlık, eğitim, iaşe-ibate faaliyetlerine kadar, doğumdan ölüme hayatın her boyutunu kapsayan geniş bir hizmet alanı içinde ümmet ve insanlığa, rıza-i Bârî için her türlü hizmeti sunan müesseseler olmuşlardır. Toplumun hemen her ihtiyacı, devlete gerek duymadan, vakıflar eliyle çözülmüştür. Tarikatlar ve diğer dini yapılar da genellikle vakıf etrafında örgütlenmiş, her türlü hizmet ve faaliyetlerini vakıflar üzerinden yürütmüşlerdir. Aşırı servet yığılmasını, zengin-fakir arasında aşırı uçurum oluşmasını ortadan kaldıran bu sistemde; toplumsal uzlaşma, barış, huzur, kardeşlik gibi değerler öne çıkmaktadır. Vakıf sistemine dayalı bu toplumsal yapıda, devlet-millet kaynaşması ve toplumsal dayanışma üst safhalara ulaşmıştır. Devlet toplumu kendi haline bırakmış, toplum da devlete bağlı fakat bağımlı olmaksızın her türlü ihtiyacını, sorununu kendisi çözmüş, kendisi halletmiştir. 

 

Vakıf Verir, STK Alır 

Bugün cemaatlerin ve tarikatların da içinde olduğu STK zihniyeti ise tam tersi bir amaca sahiptir. Yani vakıflar vermeye, STK’lar almaya odaklanmıştır. Vakıf ruhu özveriyi, fedakarlığı, dayanışmayı, paylaşmayı; STK ruhu ise pay kapmayı, çatışmayı, çekişmeyi öğütlemektedir. Batı’da sivil toplum, tarihsel süreç içerisinde devlet-kilise, devlet-millet çatışmasından ortaya çıkmış; bizde ise tam tersine vakıf sistemine dayalı toplumsal yapı ve bu yapının birer parçası olan tarikatlar/dini yapılar, devlet-millet kaynaşmasının, dayanışmasının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, bizim vakıf sistemimizin, tekkelerimizin, gayr-i Müslimleri de kapsayan bir arada huzur ve barış içinde yaşama imkanı sunan toplumsal yapımızın bir sivil toplum olduğunu iddia etmek, paradigmal bir hatadır. Ne vakıf sistemi sivil toplum, ne de vakıflar STK olarak okunabilir; bunlar iki farklı paradigmanın, iki ayrı medeniyet ve iki ayrı dünya görüşünün, iki ayrı sosyolojinin ortaya çıkardığı farklı sosyal gerçekliklerdir. Yani STK seküler zihnin, vakıf ise İslami zihnin ürünüdür. Vakfı STK’ya, cemaati-tarikatı sivil topluma dönüştürdüğünüzde, sivil toplum ruhunun bir gereği olarak sekülerleşme de kaçınılmaz olacaktır. 

Bu özeleştiriler, cemaatlerin dünyadaki ve ülkemizdeki siyasi, iktisadi, sosyal meselelere bigane kalmasını, dünyadan elini eteğini çekip sadece uhrevi bir alana yönelmesini, yani dünya işlerini bırakıp sadece din işleriyle uğraşmasını savunmak olarak anlaşılmamalıdır. Böyle bir bakışın kendisi her şeyden önce seküler/laik bir bakıştır. Dolayısıyla gerek içerden, gerekse dışarıdan yapılan, cemaatlere yönelik “siyasete ve dünya işlerine karışmayın” eleştirisi seküler bir yaklaşımdır. Zira, siyasetle ve dünya işleriyle uğraşmak seküler bir eylem değildir; siyasetle ve dünya işleriyle dünyevî gayeler uğruna ilgilenmek seküler bir eylemdir. Siyaseti ganimet için yapmak seküler bir davranıştır; ulvi gayeler, yüksek idealler uğruna yapmaksa “dinî” bir davranıştır. Bu arada cemaatlere yöneltilen dışsal eleştirilere bakıldığında, bu eleştirilerin, yukarıda cemaatlerin sekülerleşmesinin göstergeleri olarak ifade ettiğimiz ve eleştirdiğimiz noktalar üzerinde yoğunlaşmış olması ayrıca dikkat çekmektedir. Yani seküler kesimin de, cemaatlerin sekülerleşmesine itiraz etmeleri oldukça manidar bir durum oluşturmaktadır; bunu da onların bir paradoksu olarak not düşmüş olalım. 

Cemaatler, tarikatlar, gruplar, mezhepler, meşrepler, ekoller, okullar vs. sahih daire içinde olmak kaydıyla tarih boyu İslam geleneği bünyesinde, dini hayat ve tefekkür zenginliğinin, özgürlüğünün, özgünlüğünün birer yansıması olarak görülmüş, bugün de öyle görülmelidir. Bu dini yapıların varlığı; dini hayatın canlılığı, dini kimliğin inşası ve dini düşüncenin toplumsallaşması bakımından son derece önemli işlevler görmektedir. Dolayısıyla bu dini yapıları yok etmek değil, yukarıda işaret ettiğimiz sekülerleşme süreçlerine karşı korumak ve ıslah etmek zarureti vardır. Burada en önemli görev yine cemaatlerin kendisine düşmektedir. Bu özeleştiriyi, otokontrolü ve revizyonu cemaatler kendi bünyelerinde kendileri başlatmalıdırlar. 

 

Misak Dergisi 348. Sayı

Kasım 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya