Suriye’de Vekâlet Savaşı, Stratejik Mevzilenme ve Beşinci Astana Zirvesi
BM Teşkilatı’nın aldığı kararları veto etme hakkı bulunan devletler; son bir asırdır, İslâm coğrafyasını kendi hegemonya alanı hâline getirebilmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Arap Baharı’nın başlangıcından günümüze kadar geçen süre zarfında coğrafyamızda çok kanlı bir dönemin yaşandığını unutmamak gerekir. Bazı Modern-Ulus devletlerin kısa sürede istikrarsızlaşarak çökmesi ve ortaya çıkan egemenlik boşluğunu sayısız silahlı örgütlerin doldurması, vekâlet savaşına zemin hazırlamıştır. Geçtiğimiz ay Beşinci Astana Zirvesi; Türkiye, İran ve Rusya liderlerinin katılımı ile Ankara’da yapıldı. Peki, ne oldu Zirve’de? Türkiye’nin kaygıları giderilebildi mi? Ya da Suriye iç savaşını durdurabilecek bir yöntem bulunabildi mi? Bu iki soruya da tam anlamıyla “evet” diyebilmek mümkün değildir.
Hüsnü AKTAŞ
22.10.2019 12:30
1.740 okunma
Paylaş
DÜNYA siyasetinde belirleyici bir güce sahip olan devletlerin; uluslararası düzeni bir halden, başka bir hale dönüştürmeleri mümkündür. Tarihin dönüm/kırılma noktaları; uluslararası ilişkiler, siyasi dengeler ve hukuk nizamı açısından, son derece hassas olan noktalardır. BM Teşkilatı’nın aldığı kararları veto etme hakkı bulunan devletlerin; (ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin) son bir asırdır, İslâm coğrafyasını kendi hegemonya alanı hâline getirebilmek için birbirleriyle yarıştıklarını söylemek mümkündür. Arap Baharı’nın başlangıcından günümüze kadar geçen süre zarfında coğrafyamızda çok kanlı bir dönemin yaşandığını unutmamak gerekir. Modern-Ulus devletlerin kısa sürede istikrarsızlaşarak çökmesi ve ortaya çıkan egemenlik boşluğunu sayısız silahlı örgütlerin doldurması, vekâlet savaşına zemin hazırlamıştır. Bu silahlı örgütlerin, bütün dünyada eşine az rastlanan kullanışlı bir aparat olarak küresel güçlerin hizmetine girmiştir. Suriye’de kendine alan açmak için her türlü kirli tuzağı kuran küresel güçlerin yaptığı katliamlar, bugüne kadar bir milyondan fazla sivilin hunharca katledilmesine vesile olmuştur.
Suriye’de iç savaş başladığında Rusya ve İran’ın Esed rejimin yanında saf tuttuğunu, buna mukabil Türkiye, Suudi Arabistan ve ABD'nin ise muhaliflerin tarafında yer aldığını hatırlamakta fayda vardır. Ancak ABD özellikle İsrail için tehlike oluşturabilecek kimyasal silah probleminin çözülmesinden sonra sahadan çekilmiştir. Bu arada 2015 yılının son aylarında rejimin zor durumda kalmasını dikkate alan Rusya’nın doğrudan savaşa girmesiyle beraber dengeler tamamen değişmiştir. Aynı yıl (2015 yılında) “Türkiye’ye karşı yeni bir oluşum” kurma amacıyla, Lübnan asıllı Amerikalı George Nader’in arabuluculuğunda Kızıldeniz’de demirlemiş bir yatta Suudi Arabistan, BAE,  Bahreyn, Mısır ve Ürdün’lü üst düzey isimlerin katıldığı gizli bir toplantı yapıldı. Ortadoğu uzmanı “Middle East Eye” yazarı David Hearst; İsrail, Suudi Arabistan, BAE ve Mısır üst düzey istihbarat yetkililerinin bir Körfez ülkesinin başkentinde Türkiye’nin bölgesel etkisine karşı koyma amaçlı toplandığını ve bu toplantıda Mossad Şefi Yossi Cohen’in, “İran’ın gücü kırılgan, asıl tehdit Türkiye”  uyarısını yaptığını ifade etti. O gizli toplantıya katılan ülkelerden Mısır darbe rejiminin Dışişleri Bakanı Samih Şukri, Fas Dışişleri Bakanı Nasser Bourita ile yaptığı basın toplantısında bir soru üzerine Libya konusunda Türkiye’yi silah göndermekle itham etti, ardından Katar’ı terör örgütleriyle işbirliği yapmakla suçladı.Dört yıl önce vekâlet savaşının yeni bir boyut kazandığını söylemek mümkündür.
Günümüzde Kuzey Suriye’de yaşanan vekâlet savaşında ABD’nin terör örgütü PKK/YPG ile kol kola girdiği ve DEAŞ terör örgütüyle mücadele bahanesiyle onları silahlandırdığı bilinmektedir. ABD dış politikasının seçimle işbaşına gelen Donald Trump’ın değil; silah şirketleri, Illumunati Çetesi ve askeri bürokratların (pentagon’un) kararlarıyla şekillenmesi, yeni problemleri beraberinde getirmiştir. Suriye’de ABD’nin PKK/PYD terör örgütüne desteğinin devam etmesi, uluslararası hukuk açısından izahı mümkün olmayan bir hadisedir. "Küresel terörle mücadele" sloganını kullanan ABD’nin, netlik kazanmayan politikaları vekâlet savaşının yayılmasını da beraberinde getirmiştir. Zira uluslararası hukuk açısından terör örgütlerinin silahlandırılması, kelimenin tam anlamıyla bir savaş suçudur.
Fırat’ın batısında vekâlet savaşını sürdüren Rusya’nın ise kendi halkına konvansiyonel ve kimyasal silahlarla saldıran Esed rejimine her türlü desteği verdiği malûmdur. Ayrıca kendi özel kuvvetleriyle Suriye’de sayısız operasyona imza atmış ve savaş suçu işlemiştir. BM Teşkilatı'nın imtiyazlı üyelerinden Çin; Arap Baharı sonrasında, Ortadoğu’da yaşanan değişim sürecine tepki vermekte ve pozisyon almakta geç kalmıştır. Buna rağmen Suriye’de halk ayaklanmasının başladığı Mart 2011’den itibaren, burada cereyan eden gelişmeleri yakından takip ettiğini söyleyebiliriz. Gerek Suriye’deki büyükelçiliği gerekse atadığı Suriye Özel Temsilcisi üzerinden taraflara sürekli olarak itidal çağrıları yapan Çin, perde arkasından Esed rejimine destek vermiştir. Bu noktada bir hassas meseleye de dikkati çekmek gerekir. Çin’in Suriye’ye yönelik ilgisinin temelinde iki sebeb vardır. Suriye’de savaşan Çin uyruklu Uygurların savaş sonrasında Çin’e dönmeleri sonucunda yaşanması muhtemel güvenlik tehdidi ve Çin’in Suriye’den ekonomik beklentileridir. Suriye’de savaşan Çin uyrukluların yapması muhtemel güvenlik tehdidine karşı Çin, büyük oranda İdlib’de faaliyet gösteren Türkistan İslâmi Partisi’nin hareketlerini yakından takip etmeye başlamıştır.
Fırat Kalkanı Harekâtı, terör sarmalı ortasındaki Türkiye’nin sahada olmasının gerekliliğini ortaya koymuştur. Terör koridorunun önüne geçilmesi ve sınırın DEAŞ teröründen arındırılması merkezinde çift hedefli bir operasyon gerçekleştirilmiştir. İdlib Operasyonu’nu Türkiye’nin sahada olma zorunluluğunun ikinci safhası olarak görmek mümkündür. Zira büyük oranda Suriye kaynaklı terör, Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra İdlib bölgesine sıkışan muhaliflerin kazanımlarının korunması da bu şekilde garanti altına alınmış olmaktadır.  İdlib operasyonu ile Afrin bölgesinin TSK tarafından çembere alınması buradaki terör unsurlarının hareket alanını tamamen daraltmıştır. Ancak yukarıda belirtildiği üzere Rakka sonrası PKK/PYD unsurlarının Münbiç bölgesine yönelmesi riskinin de bertaraf edilmesi zaruridir. Irak ve Suriye’nin kuzey bölgesinde aynı anda güvenlik tehditlerine maruz kalan Türkiye’nin bölge ülkeleri ve Rusya ile inisiyatif üstlenmesi Batılı müttefiklerinin sinir uçlarına dokunmaktadır. Nihai olarak bundan sonraki süreçte Türkiye’nin önünde en ciddi konunun Fırat’ın doğusu olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla kısa ve orta vadede angajmanlarını bu tehdide göre ayarlaması ve seçeneklerini bu tehdide göre planlaması elzemdir. Bu açıdan müttefiklerinin Türkiye’nin hassasiyetlerine daha dikkatle yaklaşması ilişkilerin geleceği açısından önemli bir gösterge olacaktır.
Stratejik Mevzilenme
Sekiz yıldır devam eden Suriye iç savaşında sıcak çatışma ortamı (İdlib dışındaki bölgelerde) önemli ölçüde azalmıştır. Özellikle DEAŞ’ın kontrolünü kaybetmesinden sonra siyasi girişimlerin önemli ölçüde arttığını söylemek mümkündür. Siyasi çözüme yönelik adımların atılmaya başlanması, yeniden siyasi yapılanma ve Suriye’nin yeniden imar edilmesi gibi meseleleri ön plana çıkarmıştır. Fransa ve İngiltere’nin bazı askeri birliklerini Suriye’de bulundurdukları, sömürüden pay alma savaşına hazırlandıkları malûmdur. Bu arada, dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri olan ve Suriye iç savaşı boyunca Esed rejimiyle dirsek temasını sürdüren Çin, diplomatik olarak devreye girmiştir. Rusya ve İran’ın yanında Çin’in de sürece dahil olmasıyla birlikte; Esed’i destekleyen güçler arasında bazı çıkar çatışmaları da yaşanmaya başladı. Rusya’nın askeri alandaki üstünlüğü ve Çin’in ekonomik gücü, sahadaki milis kuvvetler haricinde küresel çapta bir etkisi bulunmayan İran’ın, kademeli olarak istenmeyen ortak muamelesine tabi tutulmasına vesile olabilir. ABD ve İsrail’in, İran’ın Suriye’deki varlığını sürekli olarak kullanarak çeşitli operasyonlar düzenlemeleri, İran’a karşı var olan tepkilerin artmasında etkili olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla Rusya ve Çin’in, Suriye’deki İran varlığına karşı tutumlarını gözden geçirme ihtiyacını hissetmelerinin bir değil, birden fazla sebebi vardır. Meselenin bir diğer boyutu da şudur: Rusya ve İran Suriye iç savaşının başlangıcından itibaren birçok konuda ortak adımlar atarak rejimi iktidarda tutmayı ‘olmazsa olmaz’ öncelik olarak belirlemişlerdir. Rejimi destekleyen bu iki gücün başlangıçta önemli çıkar çatışmaları yaşamaması, sıcak çatışma ortamında bu iki ülkeye bazı avantajlar sağlamıştır. Diğer bir ifadeyle, ortak hedef ve ortak düşman konusundaki mutabakat, bu iki ülkeyi Suriye denkleminde avantajlı duruma getirmiştir. Fakat sıcak çatışma ortamının sonuna yaklaşılıp yeniden yapılandırmanın konuşulmaya başlandığı andan itibaren, görüş ayrılıkları su yüzüne çıkmaya başlayacaktır. Suriye’de yaşanan iç savaşta İran, Esed rejimini korumak adına yaptığı harcamaları bir ölçüde telafi edebilmek ve Suriye pazarındaki fırsatları en iyi şekilde değerlendirebilmek için, Rusya gibi uzun vadeli stratejiler geliştirmeye başlamıştır.
İran; Irak ve Suriye üzerinden bir koridor açarak petrol ve doğalgazını, Doğu Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ve diğer bazı ülkelere pazarlamayı düşünmektedir. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için, Lazkiye limanını hedef olarak belirlemiştir. Lazkiye limanıyla ilgili ilk somut adım, Şubat 2019’da Esed’in İran’a yaptığı ziyaret sırasında atılmıştır. Esed ve Ruhani arasında imzalanan anlaşmayla, Lazkiye limanının işletmesinin Ekim 2019 tarihinden itibaren İran’a verileceği ifade edilmiştir. İran’ın Suriye’deki ‘imtiyazlı ortak’ statüsüne yükseltilmesi, Rusya’nın rahatsız olmasına vesile olmuştur. Çünkü İran’ın Suriye’deki her türlü varlığı, İsrail için imha edilmesi gereken bir hedef durumundadır. İsrail’in özellikle Lazkiye limana yapacağı bir saldırı Rusya’nın oradaki kazanımlarının zarar görmesine ve Doğu Akdeniz ticaretinin (İsrail saldırıları sebebiyle) sürekli olarak aksamasına yol açabilir. Dolayısıyla Rusya, imtiyazlı ortak statüsüne yükseltilen İran’ın ‘Lazkiye Limanı’ ile ilgili yeni hamlesinden tedirginlik duymaya başlamıştır..
İran’ın Suriye’deki en büyük avantajı, rejim ordusu üzerindeki nüfuzu ve sahadaki İran yanlısı silahlı militanların varlığıdır. Diğer bir ifadeyle, Suriye ordusu ne kadar geniş alanda egemenlik kurarsa İran’ın Suriye’deki etkisi de o derece artacaktır. Etkisi artan İran ise yeniden yapılanma sürecinde Rusya ve Çin gibi güçler tarafından denklem dışına itilmesini engelleyecektir. Dolayısıyla ekonomik zorluk içindeki İran’ın bu avantajını iyi kullanarak elini güçlendirmek istemesi anlaşılabilir bir durumdur. Suriye’de güvenlik yapılanması içinde etkisi olmayan Çin'in ise devasa ekonomisine rağmen, İran’ın bu tutumu karşısında, yeniden yapılanma sürecine arzu ettiği hızda ve oranda dahil olması kolay değildir. İran’ın sahadaki askeri kazanım çabalarının devam etmesi, Çin’in ekonomik girişimlerinin önünde engel oluşturabilir. Çin ve İran arasındaki çıkar çatışmasının doğrudan değil dolaylı yollardan seyretmesinin, Suriye sahası dışında cereyan eden olaylarla yakından ilgisi vardır. Bunlardan ilki, uygulanan ambargolar sebebiyle İran’la var olan petrol/doğalgaz ticaretini kesmek zorunda kalmasına rağmen, dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz ithalatçısı olduğu için, Çin’in bu ticareti alternatif yollarla devam ettirebilme gayretidir. Bu durum Çin için olduğu kadar, ekonomik darboğazda olan İran için de hayati önem taşımaktadır.. Suriye toprakları dışında gelişen diğer bir durum ise Çin’in modern İpek Yolu diye tabir ettiği “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin Türkiye ve Avrupa’ya İran topraklarından geçerek ulaşacak olmasıdır.
Beşinci Astana Zirvesi
Beşinci Astana Zirvesi Türkiye, İran ve Rusya liderlerinin katılımı ile geçtiğimiz ay (16 Eylül 2019) Ankara’da yapıldı. Peki, ne oldu Zirve’de? Türkiye’nin kaygıları giderilebildi mi?  Ya da Suriye iç savaşını  durdurabilecek bir yöntem bulunabildi mi?  Bu iki soruya da tam anlamıyla “evet” diyebilmek mümkün değildir. Peki, tam olarak ne oldu, nasıl bir yol haritası çıktı? En önemli sonuç ‘artık bitti, ipi çekildi’ denilen Astana sürecinin devam ettiğinin ve edeceğinin görülmesidir. Beşinci Astana Zirvesi’nden yeni ve somut hiçbir sonuç çıkmadı, taraflar kendi tezlerini tekrar etmiş oldular. Astana Sürecinin devamı olarak gerçekleşen toplantıda, yeni bir mutabakat maddesi olarak anayasa çalışmaları hususu öne çıkartılmış oldu. Türkiye anayasa çalışmasını yeni bir rejim inşası şeklinde tahayyül ederken, İran ve Rusya ise bu konuyu anayasa değişikliği/tadilatı olarak yorumlamaktalar. Bu da tarafların aynı konuyu konuşurken aslında bambaşka hedefler peşinde koştuklarının en önemli göstergesidir.
Beşinci Astana Zirvesi’nde Türkiye, İran ve Rusya’nın; siyasi hedefleri, niyetleri ve önceliklerine göre farklılık arz ettiğini söylemek mümkündür. Üç aktörün farklı öncelik ve hedefleri olsa da müzakereler, özellikle İdlib üzerinde yoğunlaşmıştır. Bölgeden özellikle Türkiye sınırı istikametinde yaşanacak olası bir göç dalgasının engellenmesi, Esed rejiminin saldırılarının sonlandırılması ve bölgedeki terör örgütlerinin kontrol altına alınması noktasında bir yol haritasının çıkması ümit edilmiştir. Zirvede İran Cumhurbaşkanı Ruhani bütün yabancı güçlerin Suriye’yi terk etmesi çağrısını tekrarlarken, anlaşılan o ki Suriye’de kendilerini ev sahibi görmenin dayanılmaz hafifliğini yaşamaya devam etmektedir. Yine Ruhani başından itibaren Suriye’de siyasi çözümü savunduklarını ve bunun tek geçerli yöntem olduğunu söylerken ne harabeye çevirdikleri Suriye topraklarında katlettikleri yüz binleri, ne de mezhebi bir kaygıyla Suriye’de can veren onlarca generalini hatırlama ihtiyacını hissetmemiştir. Rusya lideri Putin ise Ruhani’ye nazaran biraz daha düşük seviyede dillendirmekle beraber ‘terörist’lere karşı rejim güçlerinin operasyonlarının devam edeceğini vurgulayarak Türkiye’nin İdlib’e dönük kaygılarını ve beklentilerini yok saymayı tercih etmiştir. Özetle yeni Rus Çarı “başladığımız işi bitirmekte kararlıyız” mesajıyla Suriye’de son sözü kendilerinin söyleyeceğini ifade etmiştir. Her zaman olduğu gibi Putin, Astana Zirvesi’ni bahane ederek şov yapmayı da ihmal etmemiştir. Yemen sorununa ilişkin konuşurken İran ve Suud yönetimi arasındaki çekişmenin yanlışlığını Kur’an-ı Kerim’den ayet okuyarak dile getirmiştir. Muhataplarına ayetle hatırlatmada bulunan V. Putin, Rusya’nın İslâm dünyasına dışarıdan bakmadığı mesajını vermiştir.
Beşinci Astana Zirvesi’nin ev sahibi konumunda olan Türkiye, Rusya ve İran’ın Fırat’ın batısında (özellikle İdlib’te) işlediği savaş suçları üzerinde nezaketen hiç durmamıştır. Elbette İdlib bölgesinde yaşanan ve yaşanmaya devam edeceği anlaşılan felaket Türkiye’nin öncelikli gündemini teşkil etmiştir. Ancak İdlib bağlamında mevcut durumun düzeltilmesi maksadıyla yeni bir yol haritasının ortaya konulamadığı da malûmdur. Sadece her üç ülke de İdlib’deki insani durumun daha fazla kötüye gitmemesi için mevcut gerginliği azaltma bölgesinde sükunetin sağlanması için Soçi Mutabakatı’nın uygulanması gerektiğinin altını çizmişlerdir. Söz konusu mutabakatın günümüze kadar uygulanamamış olmasının sebepleri üzerinde durulmamıştır. Bu arada muhtemel göç dalgasını engellemek ve sivil kayıpların önüne geçmek için, taraflar arasında mutabakat sağlanamamıştır. Bu noktada İdlib meselesini kısaca hatırlatmakta fayda vardır. Son iki yıldır İdlib çatışmasızlık bölgesini havadan bombalayan Rusya, geçtiğimiz günlerde Esed rejiminin Han Şeyhun’u tamamen ele geçirmesinin de önünü açmıştır. Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) bağlı Ulusal Kurtuluş Cephesi çatısı altındaki Nasır Ordusu sözcüsü Muhammed Raşid’in verdiği bilgilere göre, Rus özel kuvvetleri çatışmasızlık bölgesi ilân edilen İdlib’in güneyine sızma girişiminde bulunmuştur. Daha önce Esed/Hamaney rejim güçlerine dolaylı destek veren Rusya, bu aylarda kendi özel kuvvetleriyle askeri operasyonlara imza atmaya başlamıştır. Operasyona başlarken insansız hava araçlarıyla (SİHA) bölgeyi tarayan Rus güçleri, daha sonra aydınlatıcı bombalarla saldırmıştır. Her ne kadar Türkiye’nin sahadaki varlığı muhtemel bir faciayı önlese de Rusya’nın Esed rejimiyle yaptığı işbirliği Suriye’de yeni bir katliamın tehlike sinyallerini vermektedir.
Esed Rejimi ve destekçilerinin (Rusya ve İran’ın) son aylarda şiddetini artırarak sürdürdüğü saldırılar neticesinde, halkın önemli kısmı, evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Yerinden edilenler, Türkiye sınırı hattındaki kampların dolu olması nedeniyle, tarım arazilerinde, taşlık alanlarda ve zeytin ağaçlarının altında hayatta kalma mücadelesi vermektedirler. BM Güvenlik Konseyi’nin imtiyazlı üyeleri, sivillere karşı işlenen savaş suçlarını keyifle izlemektedirler. Siyasi manzara budur.
 
Misak Dergisi 347 Sayı
Ekim 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya