Kendilerine Nimet Verilenler ve Mustazaf Suriyeliler
Muteber kaynaklarda siyaset; fitne ve fesadın yayılmasını önlemek ve insanların hak ve hukuklarını koruma usulü olarak ifade edilir. Temel olarak siyaset ikiye ayrılır: Zalim Siyaset: İnsan hak ve hukukunu korumayan, adaleti hiçe sayan yönetimdir ki şer’iat bunu haram kılmıştır. Adil Siyaset: Zulme geçit vermeyen, insanların hak ve hukuklarını koruyarak yine onların her alanda gelişiminin önünü açan siyasettir. Siyaseti devletin bekasını korumakla sınırlı gören saray ûleması, insanların haklarını koruma yerine sarayın menfaatlerini kollamayı esas almışlardır. Tarihte bunun en önemli misalinin Osmanlı Dönemi’nde gündeme giren “kardeş katli” meselesi olduğunu ifade etmek mümkündür. Şuçun şahsiliği prensibini dikkat almayan ve vehimlerinin peşinde koşan zalim politikacılar, fesadın yayılması için bütün imkânlarını seferber etmişlerdir.
Bünyamin ATEŞ
22.10.2019 12:00
57 okunma
Paylaş
İSLÂMΠHareket veya siyasi faaliyetlerin temel amacının insanların dünya ve ahiretteki mutluluğunu sağlamak, felaha giden yolu göstermek olduğunu söylemek mümkündür. Allah’ın herhangi bir şeye ihtiyacı olmadığı sabit olduğuna göre siyasetin nihayetinde insan merkezli yapılacağı da izahtan varestedir. İnsanları sevmiyor ve onların refah ve felahını kendinize dert edinemiyorsanız siyaset ile meşgul olmanızın pek fazla bir anlamı olamaz. Olamaz, zira temel amacından sapan bir siyasetin en nihayetinde insanı, nesli ve ekini yok edeceği kesindir. Ne demek istediğimizin anlaşılması sadedinde meseleyi somutlaştırmakta fayda var. İmam Gazali (rha) insanın doğuştan ölümüne kadar devrede şehvetlerini (emel ve amaçlarını) tasnif ederken çocukluk devresinin en önemli emelinin oyun ve oyuncak olduğunu söyler. Gençlik devresinde ise kadın (karşı cins) ve özellikle erkekler için para kazanma emeli olduğunu belirtir. Nihayet olgunluk devresinde ise insanın en önemli arzusu iktidardır, hükmetme arzusudur. Siyaset insanın en büyük şehveti (emeli) olan iktidar hırsına hitap eden bir sanat olduğu için bu alanda araçların gaye haline gelmesi de mümkündür. Hatta sloganların, perde arkasında komploların en sık yaşandığı alandır siyaset. Öyle ki siyaset çok zaman ölüm anlamında kullanılmış, kanla yazılmıştır. Zira siyaset erbabı hem insanın tüm şehvetlerine/emellerine (kadın, para, konfor, yemek) kısa yoldan hizmet eder hem de tek kalemde bu şehvetleri yok sayma iradesini insana sunar. Siyaset erbabı için kadın, para, konfor, lezzetli yiyecekler tali derecede emellerden biri bile olabilir. Bu sebeple insanın en büyük amacı siyaset yolu ile iktidarı elde etmektir. En büyük amaca ulaşmak ve ulaşılan hedefi (iktidarı) korumak için ise genellikle bir takım sloganlar üretilir ve insan bu sloganlara kolaylıkla feda edilebilir.
“Mesele vatan ise gerisi teferruattır” sloganı anlatmak istediğimiz mesele açısından güzel bir örnek. Zira sloganı, kullananların teferruat olarak gördükleri çok zaman insan haklarından başka bir şey değildir. İnsan hak ve hukukunu ciddiye almayan siyaset genellikle meşruiyetini, hakikate dayanmayan saçma sapan sloganlardan alır. Bu noktadan sonra siyaset, insana hizmet etme sanatından çok hevâsını ilah edinen iktidarın kendisini koruma refleksinden kaynaklanan bir değer haline dönüşür. Halbuki muteber kaynaklarda siyaset; fitne ve fesadın yayılmasını önlemek ve insanların hak ve hukuklarını koruma usulü olarak ifade edilir. Temel olarak siyaset ikiye ayrılır: Zalim Siyaset: İnsan hak ve hukukunu korumayan, adaleti hiçe sayan yönetimdir ki şer’iat bunu haram kılmıştır. Adil Siyaset: Zulme geçit vermeyen, insanların hak ve hukuklarını koruyarak yine onların her alanda gelişiminin önünü açan siyasettir. Bu tariflerdeki odak noktanın “insan haklarını” korumak olduğunu söylemek mümkün. Lakin insanların haklarını hangi ahkâm (hükümler ve kanunlar) ile korumak mümkündür? Bu sorunun cevabı açık. Elbette Allahü Teâlâ'nın (cc) biz kullarına gönderdiği İslâm Dini sayesinde... Öyleyse siyaseti; "İnsanların haklarını ve menfaatlerini sağlamak ve korumak için İslâm Dini’nin müsbit ahkâmını uygulamaya çalışma sanatı" olarak nitelendirmek mümkündür. Siyasetin nihai amacı her türlü ahvalde ve zamanda İslâm Dini'ne siyaseti, sosyolojiyi, ekonomiyi uydurmaktır. Sözün burasında mayınlı alan tam da burada başlamaktadır. İslâm’ı insanlar üstüne uygulamak isteyenlerin kullandıkları bazı araçlar mevcuttur: Cemaat veya devlet. Mevcut bu araçların zaman içerisinde araçtan amaca terfi etme tehlikesi vücut bulabilmekte ve sonuçta siyaset insanlığa hizmet idealinden koparak devleti koruma (beka) anlamına bürünebilmektedir. İşte bu noktada şeriat esas amaç olmaktan çıkar ve tek kelimeyle “hakkında şer’i hüküm bulunan bir cezanın ağırlaştırılması” anlamında kullanılır olur. Hakkında şer’i bir yasaklama olan faiz gibi yasağı açık cezası kapalı hususlarda günün icabına, halifenin takdirine bırakılan cezalar değil kastım. Bizzat hem yasağı hem de cezası olan bir şer’i yasağın keyfi bir şekilde ağırlaştırılması. Mesela, zina eden bekâr erkek ve kadınlara verilecek şer’i ceza 100 değnek vurmak şeklinde tecelli eder ve normal şartlar altında bu cezayı mesela 101 değneğe çıkartamazsınız. Fakat siyasette amaç bir kere devleti korumak olunca şer’i cezalar bile teferruat olur ve istediğiniz yasağa istediğiniz cezayı uydurabilir ve bu duruma İslâmi Siyaset etiketi de vurabilirsiniz. Bazı zamanlar siyaset, örf ve adet sınırlarını dahi aşarak müstakil hüküm verme aracı bile olabilmiştir. Zira, siyaseti devleti koruma faaliyeti olarak görenler; “şer’iat insanların felah ve refahı için yetersiz kalabilmekte, devletteki düzeni temin edemediğinden yeni ceza ve usullerin koyulması gerekmektedir” önermesinde bulunmaktadırlar. Bu kimselere göre siyaset; şer’iata ulaşmak, toplum ve iktidarı şer’iata uydurmak olmaktan çıkıp şer’iattan vazgeçmenin “dini” aracı haline gelmektedir. Siyaseti devletin bekası ile sınırlı gören saray ûleması, insanların haklarını koruma yerine sarayın menfaatlerini kollamayı esas almışlardır. Tarihte bunun en önemli misalinin Osmanlı Dönemi’nde gündeme giren “kardeş katli” meselesi olduğunu ifade etmek mümkündür. Bilindiği gibi Fatih Sultan Mehmed (rha)’den itibaren sultanlığa aday olabilecek saray soyundan çocukların bile (muhtemel isyan) vesilesiyle öldürülmelerine izin verilmiştir. Bu cezanın; mükellefin suçluluğu değil, suçsuzluğu esastır (beraati zimmet) ve 'tevehhüme itibar yoktur' gibi külli kaideler dikkate alındığı zaman, izahı mümkün değildir. Muhtemel isyan şüphesi, doğan bebeğin fesada vesile olabileceği gibi tevehhüme dayanan bir tesavvurdur. Bu tavehhüm, Fir'avunun yönetim anlayışına uygundur. Bildindiği gibi Fir’avun da gördüğü bir rüya üzerine kendi yönetimini yıkabileceği endişesiyle İsrailoğulları’nın doğan erkek çocuklarını öldürttürmüştür. Fir’avun’un siyaseti, kardeş katli anlayışı ile dini bir kılıfa bürünmüştür. Kardeş Katli meselesini savunanların tezlerine göre “devleti çok başlılıktan korumak için bebek bile olsa hanedan soyundan gelenlerin öldürülmeleri” doğrudur. Kaldı ki bu karar, Osmanlı Padişahları için de zor bir karardır ve padişahlar devlet için büyük bir fedakârlığı göze almışlardır. Aslında bu tezi ortaya atanların amaçlarının devleti korumak olduğu ve şer’iatı da bu tezlerine alet ettikleri (savunma biçimlerinden bile) anlaşılmaktadır. Osmanlı Padişahlarının “büyük fedakârlığı” ise sadece demagojiden ibarettir. Fedakâr bile olsalar çocuk yaştaki kişilerin henüz isyan olmadan öldürülmeleri için ellerinde muhkem bir nass olması lazımdır. Devleti korumak için çocuk öldürmekten başka çaresi olmayanların iktidara geliş usullerini değiştirmeyi hiç düşünmemiş olmaları gerçeğinden hareketle, amacın aslında şer’iat değil kendi ihtirasları olduğunu söylemek dahi mümkündür. Kaldı ki; başta da belirttiğimiz gibi, iktidar o kadar büyük bir şehvettir ki; bu şehvet uğruna evlat, kadın, para vs.’den insanoğlu gözünü kırpmadan vazgeçebilir. Peki, bebek öldürmeye bile cevazlık bulan saray uleması hangi delilleri uydurmuşlardır. Burada bazı usul meselelerine girerek meseleyi açmaya çalışalım. İctihad ictihadı nakzedemez' kaidesini istismar etmişlerdir. Saray ulemasının yaptığı en büyük kurnazlıklardan birisi ictihadın müsbit değil, müzhir bir delil olduğunu dikkate almamalarıdır. Şöyle izah edelim. Bildiğiniz gibi İslâm’a göre içki haramdır. İslâm âlimleri bu haramlığın illetini “içkinin aklı yok ettiği” (akıl emniyetinin tahribi)olarak açıklamışlardır. İşte bu “illet” baz alınarak yine İslâm alimleri; esrarın da haram olduğunu beyan etmişlerdir. Burada içki esas, esrar ise içki baz alınarak yapılan ictihaddır. Şimdi esrar haram ise eroine haram diyebilir miyiz? Evet deriz... Ama Eroine haram der iken esrarın haram olmasını dikkate almayız. Daha doğrusu esrara haram diyen ictihad baz alınarak eroin haramdır denilemez. Eroini değerlendirir iken yeniden içkiye döneceğiz ve içkideki illet eroinde de varsa eroine haram diyeceğiz. Eğer eroine esrarın haram olduğunu söyleyen ictihad ile haram diyeceksek esrara haram diyen kişiyi ahkâmda esas kabul etmiş oluruz ki, bu usule uygun değildir. Zira insanlar üzerinde hüküm koyma hakkı sadece Allah’a aittir. Peygamberler Allah’ın hükmünü açıklarlar, âlimler de bu hükümlerle yeni meseleleri İslâm’a göre değerlendirirler.
“Kardeş Katli” veya bunun gibi gayr-i meşru fiilleri savunan saray ulemasının başvurduğu taktik ise genellikle; “İmam Azam şöyle dedi, İmam Şafii şöyle buyurdu” sözleriyle yapılan ictihadlar üzerine yeni ictihadlar yaparak yeni bir hükümle gayr-i meşru işleri savunmaya kalkmalarıdır Halbuki ictihad, diğer bir ictihadın aslı ve illeti olamaz.
Zayıfın Üzerine Kuvvetli Bina Yapılamaz. Bildiğiniz gibi eşyada aslolan mubahlık, can ve namusta ise aslolan haramlıktır. Bir insanın canına kastedecekseniz veya birisiyle cinsi münasebette bulunacaksanız elinizde kat’i nasslarla verilen bir izin olmalıdır. Evlenmeden veya cariyelik akdi olmadan yapılan cinsi münasebetler haramdır, haddi aşmaktır. Irz ve namusa saldırıdır. Yine elinizde bir insanın katledilmesine dair muhkem nass yoksa onu öldürmek de caiz olamaz, hatta onu öldürmek tüm insanlığı öldürmek mesabesindedir. Sözün burasında saray uleması bazı zayıf hadisleri, mesele ile direkt alakalı olmayan ictihadları ve şazz görüşleri define arar gibi ararlar. Zalim sultanın (iktidarın) menfaatleri için öldürmenin cevaziyetini bulurlar. Bu cürümlerini güya dine dayandırırlar. Bilindiği gib zayıf hadisler her ne kadar insanları ibadete teşvik babında kullanılabilirse de insan öldürmek gibi bir meselede asla kullanılamaz. Diğer kaidelerden birisi de 'Kavaid Üzerine değil, müsbit nass vesilesiyle hüküm konulabileceği' hakikatidir. Kan sevdalısı ve saray yanlısı zalimlerin bir diğer kurnazlığı da 'Kavaid-i Fıkhiyye' bahanesiyle hüküm kurmalarıdır. Hâlbuki genel kaideler üzerine bırakın herhangi bir hüküm bina etmeyi bu kavaid ile ictihad bile yapamazsınız. Adı üstünde 'Kavaidi Fıkhiyye' zaten bir sonuçtur ve sonuç üzerine yeni bir hüküm kurulamaz. İnsanın; “E... O zaman biz neden Demokratik-Laik Meclislerin çıkarttığı kanunları reddediyoruz?” diyesi geliyor. “Âlemin ve devletin menfaat ve düzeni için” laflarıyla başlayıp tamamen izafi sözlerle bebek öldürme gibi kat’i haram olan bir hususu helal sayabilirsiniz, ama bunu İslâm adına yaparsanız gerçekten de tağutlaşmış olursunuz. Sonuç olarak bizim Rabbimiz Allah’tır. Gerek iktidarda olanlar gerekse de yönetilen mevkiinde olanlar Allah’a boyun eğmek zorundadır. Hepsi siyaseti, şer’iata tabi kılmak zorundadır. Şartlar el vermiyorsa şer’iatı değil şartları değiştirmek zorundayız.
 
Misak Dergisi 347. Sayı
Ekim 2019

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya