Altıncı Bâb: Taklîdin Hakikati ve Ahkâmı Beyânındadır
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in müctehid imamları; İslâm Fıkhı'nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz'in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'dır. Bunlara 'Edille-i Şer'iyye' denildiği gibi 'Asli Deliller' de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer'i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi'nin, usûl ilimlerini konu alan "Minhâcü'l-Muhammedî" isimli eserinin girişinde yer alan ve şer'i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usûl konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.
Mehmet TAŞKIN
18.09.2019 10:25
114 okunma
Paylaş
MALÛM ola ki taklîd bir kimsenin başka kimseye, kavlinde ve fiilinde hak olduğu itikadı ile delil aramadan nazar ve te'emmülsüz tâbi' olmaktır. Sanki o kimsenin kavlini ve fiilini delîl talep etmeden boynuna kılâde (gerdanlık) kılmak gibi.
Taklîd dört nevi'dir:
Birinci Nevî: Ümmetin, Mu'cize Sahibini (Peygamberi) taklîd etmesidir.
İkinci Nevî: Bir âlim kimsenin, -fukahâdan akrânı üzere sebki (üstünlüğü) olduğu için- fıkıhta re'y ve nazar sahibi olanı taklîd etmesidir, .
Üçüncü Nevî: 'Avâmın asırları 'ulemâsını taklîd etmeleridir.
Dördüncü Nevî: Çocukların babalarını taklîd etmeleridir.
İmdi birinci, ikinci ve üçüncüsü sahîhdir, zira bunlar sırf taklîd mahz değildir. Zira bunlardan her biri istidlâlden bir nevi' ile vâki' olur. Zira biz mu'cizeyi, ancak nazar ve istidlâl ile bildik. Ondan sonra nazar ile bildik ki, mu'cize sahibi, ancak sâdık olur. Ve 'âlimin dahi üstünde olan re'y sâhibini taklîdi de böyledir. Zira ziyâde-i fazîlet (fazla üstünlük), ancak bir nevî istidlâl ile bilinir. Yine 'âmînin dahi 'âlimi taklîdi sırf taklîd değildir. Zira 'âmî, 'âlim ile başkasını ancak bir nevi' istidlâl ile temyîz eder (ayırır).
Dördüncü nevî bâtıldır ki, o ebnâ' âbâyı (çocukların babalarını) taklîd etmesidir. Zira onlar babalarına nazar ve istidlâlsiz (olarak) nefslerinin hevâsıyla uydular.(1) Ve bu şol taklîddir ki, Hak Celle ve 'Alâ Kitâb-ı Kerîm'inde kefereyi onun üzerine zemmedip buyurdu ki;
"Belki kâfirler dediler ki, "Biz babalarımızı bir tâife veya bir hâlet üzere bulduk. Velhâl (şu halde) biz onların âsârları (izleri) üzere mühtedîleriz." Yani onlar için akliyye ve nakliyye yoktur, belki câhil olan atalarını taklîd ile ihticâc ederler."(2)
Ve yine Hak Celle ve 'Alâ buyurdu ki:
"Kaçan kim onlara, "Kur'ân'a ittibâ' ile amel edin, yani Hak Teâlâ'nın Kur'ân'da helâl ettiğini siz dahi helâl edin ve haram ettiğini haram edin!" denilse, onlar derler ki; "Biz Kur'ân'a tâbi' olmazız, belki o şeye tâbi' oluruz ki onun üzere atalarımızı bulduk, onlar bizden daha çok bilirler." Cehâlet ile Kur'ân'ı koyup onları taklîd ettiler."(3)
Ve dahi Kur'ân'da buyuruldu ki:
"Müşrikler Tanrılar edinip, "Âhirette onu kendilerine şefâ'at eder" demelerinde hepsi zanna tâbi' olurlar ki, onun hakkında Kitâb ve Sünnet vârid olmuş değildir."(4)
Ve dahi Kur'ân'da hikâye buyuruldu ki:
Kaçan cehennem ehli cehenneme ve cennetlikler cennete gireler. Ehl-i cehennem İblîs'in katına toplanıp; "Sen bizi dünyada hak yolundan idlâl edip (saptırıp) işbu nâra giriftâr etmeye sebep oldun" diye levm edeler, İblîs onlara diye kim; "Hak Teâlâ size hak vaad ile vaad etmişti ki ölümünüzden sonra sizi diriltip hesâb eyleye: Tâ'at ehline cennet ile ve ma'siyet ehline cehennem ile ceza eyleye. O vaadine vefa eyledi. Ve ammâ ben size bâtıl vaad ile vaad etmiş idim; ba's (ölümden sonra dirilme), hesâb, cennet ve cehennem yoktur" demiştim. Ol vaadimde yalan söyledim. Velhâl benim sizin üzerinize velâyete cebrim veyahut davet ettiğime hüccet ve burhanım yok idi. Ancak sizi itâat ve ittibâ'a davet ettim. Siz dahi itaat ederek davetime icabet ettiniz. İmdi sizi davetim sebebiyle beni levm etmeyiniz, belki üzerinize velâyet ve hüccetim yok iken bana icabet ve ittibâ'ınız için nefsinizi levm edin."(5)
İmam Süyûtî "İklîl" nâm kitabında der ki: "İtikâdda taklîdin ibtâline (bâtıl olduğuna) bazıları işbu âyeti delîl getirdiler; şol haysiyet ile ki, İblîs'in mücerred davetine icabet ettiler. Ondan hüccet ve burhân talep etmediler. Öyle olsa Hak Teâlâ onların bu fiilini takbîh edip (kötüleyip) İblîs'in onlara olan kavlini hikâye eyledi."(6)
Ve dahi Kur'ân'da buyuruldu ki:
"Şol ilâhlar ki müşrikler onlara 'ibâdet ederlerdi, kıyâmet gününde o müşrikler için şefaate kâdir olmazlar. Velhâl müşrikler ilâhlarını şefaatçi zannederlerdi. Lâkin şefâatçilerin şefaati şol mü'minler içindir ki, Hak Teâlâ'nın birliğine şehadet ettiler. Hâlbuki onun hakkıyyetin (hak olduğunu) bilirler idi."(7)
İmam Süyûtî "İklîl"de şöyle der: "İşbu âyet-i kerîme delâlet eder ki, Hak Teâlâ'nın vahdâniyetine şehadetin faydası ilmi ile ola ve kişi söylediklerinin sıhhatini bilmeksizin taklîd müfîd (faydalı) olmaya."(8)
Ve dahi Kur'ân'da buyuruldu ki:
"Onlar ittibâ' etmezler, ancak zanna ittibâ' ederler. Oysa onların zannı haktan bir şey nef' (fayda) etmez."(9)
İmam Süyûtî "İklîl"de aydür: "Akâidde taklîdin ibtâline bu âyeti delîl ikâme ederler."(10)
"Muğnî" Şerhi'nde Mansûr Kâ'ânî aydür: "Malûm ola ki cumhûr ulemâ katında ihtilâf yoktur ki, Peygamber (sav)'in ashâbından bir sahâbînin mezhebi başka bir sahâbî üzerine dahi hüccet olmaz; gerek ol sahâbî imam olsun ve gerek hâkim olsun ve gerek müftî olsun... Belki ihtilâf bir sahâbînin mezhebi sahâbeden sonra gelen müctehidler üzerine hüccet olmasındadır. İmdi Ebü'l-Hasen Kerhî ve Hanefîlerden bir cemaat dediler ki: Sahâbîyi taklîd ancak kıyâs ile idrâk olunmayan hükümlerde caiz olur. Ve İmam Ebû Zeyd Debbûsî bu kavle meyletti. Zira kaçan bir hüküm kıyâs ile idrâk olunur şeyden olmasa, onda sahâbî ve başkası beraberdir. Zira sahâbîden başkasının ictihâdı hataya muhtemel olduğu gibi, sahâbînin dahi ictihâdı hataya muhtemeldir. Amma kaçan bir hükümde re'ye yer olmasa onda sahâbîyi taklîd vâcib olur. Zira onun, Peygamber (sav)'den işitmiş veyahut yalan söylemiş olmasından başka bir vechi olamaz. Sahâbe hakkında ise kizb (yalan söylemek) müntefîdir (düşünülemez). İmdi onu Peygamberden işitmesi ta'yîn olunur.
İmam Şâfi'î katında sahâbînin mezhebi başka müctehid üzerine mutlaka (kesinlikle) hüccet olmaz; gerek ol hüküm kıyâs ile idrâk olunan hükümlerden olsun ve gerek kıyâs ile idrâk olunmayan ahkâmdan olsun.
Ve Ebû Sa'îd Berda'î ve Hanefîlerden meşâyih-i müte'ahhirîn (son dönem alimlerine) göre kıyâs ile idrâk olunan hükümde ve kıyâs ile idrâk olunmayan hükümde sahâbînin kavli hüccet ve onu taklîd vâcibdir. Ve bu İmam Mâlik mezhebidir. Ebû Sa'îd şöyle der: "Meşâyihimize (âlimlerimize) bu mezheb üzerine yetiştik. Zira onlar cenâbet konusunda mazmaza ve istinşâkın farz olmasına İbn Abbâs (r.anhümâ)'nın "Mazmaza ve istinşâk cenâbetten gusülde farzlardan ve abdestte sünnetlerdendir"(11) kavli ile istidlâl ettiler ve -her ne kadar kıyâs mazmaza ve istinşâkta cenâbetten gusülde farz olmamasını gerektirse de- "Gusülde mazmaza ve istinşâk farzdır" dediler. Nitekim abdestte farz olmadılar.(12)
Ve yara üstünde zâhir olup akmayan kan ile abdest bozulmadığına İbn Abbâs (r.anhümâ)'nın; "Bir katrede ve iki katrede abdest yoktur, meğerki akıcı ola..."(13) kavli ile istidlâl eylediler. Kıyâs ise onunla abdestin bozulması idi. Nitekim iki yoldan biri üzere zâhir olsa bozulduğu gibi...
Ve hastanın mirasçısına ikrârının caiz olmamasına İbn Ömer (r.anhümâ)'nın kavli ile istidlâl ettiler. Velhâl kıyâs caiz olmasını iktizâ eder. Sıhhati halinde ikrâr etse caiz olduğu gibi... Ve hastanın yabancıya bütün malı ile ikrârının (bütün malını bağışladığını söylemesinin) sahîh olduğuna İbn Ömer'in (r.anhümâ) kavli ile istidlâl ettiler. Yani, "Kaçan hasta olan kimse hastalığı halinde varisi olmayan kimseye deyn (borç) ikrâr etse bu ikrâr caizdir, eğer malını dahi ihâta ederse de"(14) demesiyle ecnebîye bütün malını ikrâr etmek sahîhtir" dediler. Kıyas ise ancak sülüsün (üçte bir oranında olanın) sahîh olmasını gerektirir. Zira şeriat tasarrufunu üçte bir üzerine hasr eyledi ve üçte birine mirasçının hakkı ta'alluk etti. Bu sebeptendir ki bütün malını teberru' etse nâfiz olmaz (uygulanmaz), illâ sülüste (üçte biri hakkında) nâfiz (geçerli) olur. İmdi bunun gibi ikrârı dahî vacip olurdu ki ancak malın üçte birlik kısmında nâfiz (geçerli) ola. Lâkin İbn Ömer (ra)'dan rivayet olunan eser ile kıyâs terk olundu. Zira ashâbının kavli Peygamber (sav)'den işitmesine muhtemeldir, belki sahâbînin hâlinden zâhir ve gâlip olan, Peygamber'den işitmektir.
Sahâbenin 'âdetlerinden zâhir oldu ki, onlardan birinin katında nass olsa gâhî (bazen) rivayet ederdi ve gâhî rivayet etmeyip o nassa muvâfık iftâ ederdi (uygun fetva verirdi). Şüphesiz bir hüküm ki, onda vahiy sahibinden semâ' (işitilmiş olma) ihtimâli ola, o mahz-ı re'y (salt görüş) üzerine takdîm olunur. Ve her ne kadar sahâbînin kavli re'yden sâdır ise de, başkasının re'yinden daha güçlü ve savâba akrebdir (doğruya daha yakındır). Zira sahâbe hadiselerin hükümlerini beyânda Peygamber (sav)'in tarîkını (izlediği metodu) müşâhede kıldılar. Hakkında nassın indirildiği haller ile kendisine itibar edilmesiyle hükümlerin değişeceği yerleri (sabit) kıldılar. Ve dahi onlar dinde mütekavvimlerdir (sağlam duruş sahipleridir), hak talebinde ciddiyet ve hırsları ziyâdedir. Ve onlara Peygamber (sav)'in sohbeti bereketi olmakla onlar fıkha mühtedîlerdir. Ve onlar asırların en hayırlısı idiler. Pes, bu mânâlar onların re'ylerinin, başkalarının re'yi üzerine tercîh olunmasını iktizâ eder.
Ve re'y ile ta'akkul olunan (anlaşılan) hükümler konusunda Ebû Hanîfe ve ashâbının amelleri (tavırları) muhtelif oldu: Bazen re'yi ve bazen sahâbe kavlini ahz ettiler (esas aldılar). Fahru'l-İslâm Pezdevî ve Şemsü'l-Eimme Serahsî ve Celâleddîn HabbâzîEbû Sa'îd Berda'î mezhebini ihtiyâr ettiler. Ve Ebû Hanîfe ve ashâbının re'y ile idrâk olunanda amellerinin ihtilâfı Ebü'l-Hasan Kerhî'nin mezhebini te'yîd eder.
Ve ammâ tâbi'î kaçan sahâbe zamanında fetvâ derecesine yetişse sair imamlar fetvâsı gibidir; onu taklîd icmâ ile vâcip olmaz. Ve eğer Hasan BasrîNeha'îŞüreyh ve Esved gibi, sahâbe zamanında onun fetvâsı zâhir olan biri ise, bazı meşâyih 'indinde onu taklîd caiz olmaz. Bu hususta Ebû Hanîfe (rha)'den iki rivayet naklolundu. Birisi budur ki, Ebû Hanîfe şöyle ayıttı: "Ben tâbi'îyi taklîd etmem, onlar da erlerdir, biz de erleriz!" Ve bu, zâhir mezheptir. İkincisi, Ebû Hanîfe ayıttı ki; "Vakta ki tâbi'î fetvada sahâbeye müzâhim olduysa (sahabe ile rekabet derecesine ulaşmış) ve onun için ictihâdı tecvîz ettiler (ictihad etmesine icazet vermişler) ise, ben onu taklîd ederin, zira (artık) o sahâbe gibidir!" Ve bu nevâdir rivayetidir. Fahru'l-İslâm bu rivayeti ihtiyar etti. Allâme Nesefî dahî, "Sahîh budur" dedi. Zira sahîh bir rivayet ile rivayet olundu ki, Ali b. Ebî Tâlib (ra) bir zırh hususunda bir Yahûdî ile Kadı Şüreyh'e murâfa'a (huzurunda davacı) oldular. Hâlbuki Şüreyh'i kadılığa Ömer (ra) tayin edip, daha sonra Ali (ra) kendi hilâfeti zamanında yine ona kadılığı mukarrer kılmış idi. Pes ŞüreyhAli (ra)'dan şâhid talep ettiğinde, Ali dahi oğlu İmam Hasan'ı ve azadlısı Kanber'i getirdiğinde, Şüreyh ayıttı ki,
"Amma azatlığının şehâdetini kabul ettim. Ve amma oğlunun şehâdetini kabul etmezem!" deyip, İmam Hasan (ra)'ın Hz. Ali (ra) için şehadetini kabul etmeyip Ali'ye muhalefet eyledi. Zira Ali (ra)'ın re'yi oğulun babası için şehâdeti makbul olmak idi. Pes, Ali (ra) Şüreyh'in bu hükmünü inkâr etmeyip zırhı Yahudi'ye teslim etti.(15)
Lâkin bu fakîrin anladığı budur ki, bir sahâbînin mezhebi başka sahâbî üzerine hüccet olmayıncak, tâbi'înin kavli sahâbî üzerine nice hüccet olur? Vallâhü a'lem.
İmam Zendûstî, "Ravzatü'l-'Ulemâ" nâm kitabında aydür:
"İmam Ebû Hanîfe'ye denildi ki, "Kaçan sen bir söz desen ve Kitâbullâh senin sözüne muhalif olsa nice edelim?" Ayıttı ki: "Benim kavlimi terk edip Kitâbullâh ile amel et!" Yine denildi ki: "Peygamber (sav)'in hadisi senin sözüne muhalif olsa?" Ayıttı ki: "Benim sözümü terk edip Peygamber (sav)'in hadîsi ile amel et!" Yine denildi ki: "Kaçan sahâbenin sözü senin sözüne muhalif olsa?" Ayıttı ki: "Benim sözümü terk edip sahâbenin kavli ile amel et!" Yine denildi ki: "Kaçan tâbi'înin kavli senin kavline muhalif olsa?" Ayıttı ki: "Tâbi'î bir racüldür (adamdır), ben dahi bir racülüm!"(16)
Ve İmam Safedî, "Ğaysü'l-Edeb" nâm kitabında şunları söyler: "İmam Ebû Hanîfe (rha) dedi ki: "Her hadîs ki, Peygamber (sav)'den bize gele, başımız ve gözümüz üzerinedir. Yani, hüsn-i kabûl ile onu kabul ederiz. Ve ol ki sahâbeden gele onu ihtiyâr ederiz. Ve ol ki Peygamber ve sahâbenin dışında bir başkasından gele onlar da adam, biz de adamız.(17) Yani, onların ictihâdıyla bize amel vâcip olmaz. Zira biz dahi onlar gibi müctehidiz. Meğerki bizim ictihâdımız onların ictihâdına muvâfık olur emrde ola."(18) Ve yine İmam Ebû Hanîfe dedi ki: "Bizim işbu amelimiz re'ydir ve bizim kâdir olduğumuzun ahsenidir (en iyisidir). İmdi bir kimse bize bundan ahsen kavil getire, onu kabul ederiz. Zira ki kıyâmet gününe dek ictihâd munkatı' olmaz (kesilmez)."
"Şerhu'l-Muğnî" nâm kitapta şöyle der: Bazı âlimler derler ki; "Müctehid câiz olmaz ki, bir başka müctehidi taklîd ede. İsterse ol ondan efdal ise de... Zira hatâya ihtimalde ikisinin dahi re'yleri müsâvât üzeredir. Nitekim sahâbenin dışındaki müctehidlere de hüküm böyledir."(19) Ve İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed (rha) ayıttılar ki; "Bizim zamanımızda müctehid olan kimse kendi re'yini asrı ehlinden ictihâdda onun üzerine mukaddem olan (kendisinden önce gelen) kimsenin re'yi için terk etmez, aralarında hâlde ve ictihâdda müsâvât (eşitlik) bulunduğu için..."(20) Lâkin İmam Ebû Hanîfe 'indinde mezheb budur: Kaçan bir müctehid bilse ki, re'yde ona muhalefet eden ictihâd metodunu daha iyi bilen biridir ve ilimde ondan akdemdir (önceliklidir), imdi ol ictihâdda ziyâde kuvveti olduğunu bildiği kimsenin reyi ile kendi reyini terk eder. Nitekim 'âmmî, müctehid olan müftînin re'yi ile kendi reyini terk eder.
İşbu ihtilâf ilk asırlarda vâki' olmuştur. Pes, imdi Ebû Yûsuf ve Muhammed'in (rha) zâhib oldukları Hz. Ali b. Ebî Tâlib (ra) mezhebidir. Ve İmam Ebû Hanîfe'nin (rha) dediği, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf (ra) mezhebidir.(21) V'Allâhu A'lem.
"Fütûhâtü'l-Mekkiyye" nâm kitapta aydür: "Hak Celle ve 'Alâ şeriat mîzânını âleme vaz' eyledi, ta ki kulların fiilleri onunla ölçüle. Tarîkat şeyhleri emr-i dînde su'âl olunurlar. Amma fiillerine iktidâ olunmaz, meğerki belirli fiillerde şeriata muvâfık emredeler. İmdi, -(artık) ismet yok olduğu için- Rasûlüllâh (sav)'den başka bir kimsenin fiiline iktidâ caiz olmaz, meğerki onu şeriat mîzânı ile ölçüp tarttıktan sonra ona iktidâ eyleye. Zira insanların halleri muhteliftir; bazen kimimin ıslâh olduğu şeyle bir başkası ifsâd olur."(22)
Yukarıda beyân olundu ki, sahâbeye iktidâ ve (onları) taklîd caizdir, belki vâciptir. Lâkin "Fütûhât" Sâhibi, Şâfi'î olması sebebiyle zikretmedi. Zira İmam Şâfi'î mezhebinde sahâbîye iktidâ ve (onları) taklîd sahîh olunmaz.
Ebü'l-Leys Fakîh, "Bustânü'l-'Ârifîn" nâm kitabında aydür: "İmam Ebû Hanîfe (rha)'den mervîdir, demiş ki: Hiçbir kimseye helâl olmaz ki, -kavlimizin delîlin bilmediği müddetçe- şer'î hükümlerden ona suâl olunduğunda bizim kavlimiz ile cevap vere." İsâm ibn Yûsuf'tan rivayet olunur. Ona denildi ki: İmam Ebû Hanîfe'ye mesâilde (fıkhî konularda) çok muhâlefet edersin, sebep nedir? Ayıttı ki: Ebû Hanîfe'ye verilen fehm (anlama kabiliyeti) bize verilmemiştir. Bizim idrâk edemediğimiz umûru ol fehmiyle idrâk eder. Ve bize vüs'at (izin) yoktur ki, onun kavillerinden dilîlini bilmediğimiz kavliyle cevap verelim."(23)
Ve yine Ebü'l-Leys, "Bustân"ında aydür: "Hiçbir kimseye lâyık olmaz ki, şer'î meselelerden suâl olunduğunda, -(o hususta) ulemânın kavillerini, o kavillerin delillerini ve insanların muâmelelerini bilmediği müddetçe- cevap vere... Bir meseleden suâl olunduğunda, eğer o meselede şol mezhepleri ittihâz olunan ulemânın ittifâkını bilir ise beis yoktur ki, hikâye yolu üzere, "Bu caizdir" ve "Bu caiz değildir" diye. Ve eğer suâl olunduğu meselenin cevabında o ulemâ ihtilâf etmiş ise beis yoktur ki, "Fülânın kavlinde caiz değildir" diye. Amma ona caiz olmaz ki, -onun delîlin bilmediği sürece- onlardan birinin kavlini ihtiyâr edip onunla cevap vere..."(24)
Ve "Levâkıhu'l-Envâri'l-Kudsiyye" nâm kitapta aydür: "Ulemâ umûr-i dînde müctehidlerden birini taklîdi ile fetvâyı harâm ettiler. Yani, o hükümde onun delîlini bilmeden cevap vermeye "Haramdır" dediler. Zira ol imam ki takdîr ettiği vâkı'anın hükmü ile fetvâ vermiş idi, eğer o imam bu güne dek hayatta olaydı önceden verdiği cevabın hilâfı olup (muhalefet edip), ondan başka cevâba rücû' edeydi (durum nasıl olurdu?). İmdi Allah'ın dîninde vâki' olan meselelerde kimseye cevap vermeye yol yoktur, meğerki ol cevap veren müctehid ola. Olmadığı takdirde kitâb ve sünnetten nass-ı sarîh (açık nas) ile cevap vere. Yoksa delîlini bilmediği imamın kavli ile değil..."(25)
Ve yine "Levâkıh"da aydür: "Kaçan mü'min bir kul umûr-i dîniyyeden bir emrin vâcip olduğu veyahut vâcip değil olduğunu bilmese üzerine vâcip olur ki, ol emrin vücûbu üzere delil talebinde var gücünü kullana. Eğer vüs'ini bezlden (bütün gayretini verdikten) sonra ona delil bulunmaz ise şâri'in nassı ile Allah katında müsâb (sevap kazanmış) ve me'cûrdur (ecir sahibi olmuş olur). İmdi, ona ancak delil iktizâsıyla amel etmek vâcip olur."(26)
Ve yine "Levâkıh"da aydür: "Müctehidin başkasını taklîdi şol hükümde caiz olmaz ki, onun delilini bilmeye. Lâkin onun ictihâdındandır; bir hükmün delîline 'usûr ve 'ıttılâ'ı (erişme imkânı) olmadığında, o hükmün vücûbu ile hüküm eden ictihâd ehlinden suâl ede. Kaçan ona ol emirde olan delilleri tarif edeler. Eğer o delil ona (daha önce) hâsıl olmuş ve bir vecihten onu kadh etmiş (eleştirmiş) ise, o delili dikkate alması veya onunla hüküm vermesi gerekmez, zira onu kalbi kabul etmemiş idi. Ve eğer o delili delil ittihaz eden müctehidin katındaki gibi, ictihâdı onun katında dahi delil olmasını gerektirirse, onunla amel onun üzerine müte'ayyen (kesinleşmiş) olur. Ve eğer bir vecihten o delilde, soru sorduğu müctehidin farkına varmadığı bir nakîze (tenkide maruz husus) olsa, kendi ulaştığı bu tenkit sebebiyle ne onunla amel etmesi caiz olur ve ne de soru sorduğu müctehidin o delil ile verdiği hükümde onu taklîd caiz olur. Zira onun bu delili tenkidi onunla ameline mâni'dir ki, Allah katında onu özür ikâmet eder (özür olarak ileri sürer)."(27)
Ve yine "Levâkıh"da aydür: "Meşâyih-i sûfiyye katında Allah'ın dîninde ne diriyi ve ne ölüyü taklîd asla caiz olmaz. Soru sahibine gerektir ki, âlime suâl ettiğinde; "İşbu meselede Allah Teâlâ'nın veya Rasûlünün hükmünü murâd ederim" diye. Eğer âlim ona o meselede "Allahü Teâlâ'nın veya Rasûlünün hükmü şudur" derse onunla amel ede. Ve eğer "İşbu kavil benim re'yimdir veya re'y ettiğim hükümdür veyahut bu meselede benim katımda belirtilmiş bir hükmü yoktur, lâkin kıyas budur ki, hükmü filân meselenin hükmü gibi ola" derse, soru sahibine vâcip olmaz ki, onun o kavli ile amel ede... Belki ehl-i zikir âlim talep edip, onlardan vasfolunduğu üzere suâl ede. Zira her Müslümana gerekli olur ki, ehl-i zikirden başkasına suâl etmeye. Ve ehl-i zikirden murâd, ehl-i Kur'ân ve ehl-i hadîstir. Ve eğer soru sahibi o soru sorulan âlimin re'y sâhibi veya kıyas sâhibi olduğunu bilirse, onu terk edip ehl-i hadîsten suâl ede. Ve eğer soru sahibi şol re'y veya kıyas ehli âlimden suâl edip o dahi ona cevap verse, o soru sahibine vacip olur ki, ona o cevabı hakkında suâl ede. Eğer "Bu cevap re'y veya kıyastır" der ise, onu terk ede. Ve eğer "Hadistir" der ise onunla amel ede."(28)
Ve yine "Levâkıh"da aydür: "Mukallide lâyık olur ki, imamının kavlini kitâp veya sünnetin sarîhine muhalif görse Kitâp ve sünnette olan ile amel ede. Kitap ve sünnete amelleri olmayan zamane fukahâsı ise bunun hilâfı üzeredir; şeyhlerinin kelâmı ile amel ederler. Sünnette vârid olan hususa iltifat etmezler. Hâlbuki bunda onlar için özür yoktur. İmdi, şeyhlerinin kavlini nusûsa muhalif görmüş iken, hâlâ onunla amel ederlerse, o nasslar karşısında (eski görüşlerinde) sabit kalamayacakları için, kıyâmet gününde herkesten önce onlardan teberrî eden imamları olur. Allah Teâlâ katında ol emirde mazûr olmazlar ki, müsâb (sevap kazanmış) olalar. Zira imamlardan hiçbiri insanlara, "Beni taklîd ve (bana) ittibâ' edin, her ne dedimse tutun" dememiştir. Belki insanlara bu teklîfi etmek Peygamber (sav)'in hususiyetlerindendir. Eğer mukallidler derlerse ki; "Hak Teâlâ bize imamlarımıza ittibâ' ile emreyledi. Şol kavl-i şerîfinde ki, "Eğer bilmezseniz ehl-i zikirden suâl edin"(29) dedi. İmdi, biz onlara suâl ettik. Onlar dahi şu minval üzere cevap verdiler. Onların cevabına göre amel ederiz."
İmdi onlara denir ki: "İşbu âyet-i kerîmenin mânâsı "Dîniniz umûrunda Hak Teâlâ'nın [hükmünü] bilmezseniz imamlarınıza suâl edin ki, Hak Teâlâ hükmünü onlar size nakledeler, yoksa kendi re'ylerini nakledeler demek değil. Zira "Ehl-i zikre suâl edin" denildi. Hâlbuki ehl-i zikir ehl-i Kur'ân ve ehl-i hadîstir. İmdi, kaçan kim bir âlimin fetvâsını Kur'ân ve hadîsin hükmüne muhalif buluruz, üzerimize vacip olur ki, onun fetvasını terk edip Kur'ân ve hadîs ile amel edelim."(30)
Ve yine "Levâkıh"da aydür: "Nazarı zayıf olan kişiye dînde taklîd evlâdır. Zira nazarda kusuru olması sebebiyle dinden çıkmasından korkulur. Biz bir cemaati gördük ki fıtratları ma'lûl olduğu için nazar sebebiyle dînden çıktılar. Oysa kendilerini güzel iş etti zannederler. İmdi durumu böyle olan kişi necât murad ederse, dînî inançlarını taklîd ile elde etsin. Nitekim dînî amellerin ahkâmını taklîd ile ahz ederdi. Ve nebevî hadîs hizmetçilerini taklîd etsin, başkasını taklîd etmesin. Zira onların Hak Teâlâ'yı bilmeleri te'vîl ve teşbîhsizdir."(31)
Ve yine "Levâkıh"da aydür: "Bir kimsne ebeveyni veya mürebbîsinden (eğitimcisinden) aldığı 'akîde üzere kalbi murtabıt (bağlı) iken umûru ta'akkul edip (düşünüp) nefse râci' ve müstakil olduğunda ilk akîdesi üzere sâbit olsun mu veyahut hakkı bilmek için delile nazar etsin mi?" ihtilaf olundu. Bazılar ayıttı ki, "Ana babası ve mürebbîsinden taklîd ile aldığı akîde (inanç) ona kifayet eder. Zira ihtimaldir ki, nazar onu hayrete düşürür. İmdi o durumda ona güven olmadığında taklîd ile olan akîdesi üzere bekâsı evlâdır." Ve bazılar dahi dediler ki: "Taklîdde kalmayıp delîle nazar etsin."(32) –İntehâ-
İmam Gazzâlî, "İhyâü Ulûm" nâm kitabında aydür: "Fetvâ talep eden kişi lâyık değildir ki, mezheplerden kendisine eshel (daha kolay) ve evsa' (daha geniş) olan mezhebi ihtiyâr ede. Belki ona vâcip olur kim araya, zann-ı gâlibinde efdal ve ahvat (daha ihtiyatlı) kavli bulduğunda ona tâbi' olup artık onun hilâfına amel etmeye. Evet, eğer imamı bir şeyle fetvâ verse ki o şeyde imamının sair müctehidler icmâ'ına muhalefeti olsa, onun hilâfından kaçıp cumhûrun icmâ'ına mütâba'at etmek (uymak) vera-'ı mü'ekkeddendir."(33)
Ve İmam-ı Büstî'nin Tefsîrinde Hak Celle ve 'Alâ'nın;
"Ol emr-i ma'hûdu mü'minlerden onu istinbât edenlere reddedelerdi, onu istinbât edenler bilirdi"(34) kavl-i şerîfinde işbu kavl-i Kur'ânî delâlet eder ki, yeni çıkan durumların hükümlerinde 'âmmînin ulemâ kavlini taklîdi vâcip ola."(35)
Ve yine Tefsîr-i mezkûrda aydür: "'Akâid ve amellerde delîl talebi şol kimseye caiz olur ki, istidlâl ehlinden ola. Amma ol kimse ki 'âmî olup ona âlet-i ictihâd (ictihâd yeteneği) verilmiş olmaya, ona ictihâd teklîf olunmaz; belki taklîd ile emrolunur. Şol kimse ki 'âmîye ictihâd teklîf ede, onun istitâ'ati (kapasitesi) olmadığı emri ona teklîf etmiş olur. Hâlbuki bu ise caiz değil. Zira halkı tekfîre mü'eddî (sebep) olur, Bundan Allah'a sığınırız."
Ve Lâmişî ve Keşfü'l-Esrâr nâm kitaplarda aydür: "Taklîd ancak insanların 'avâmına caiz olur. Ve dahi şol fukahâya caiz olur ki, 'avâm halli olup meselelerin delillerini çıkarmaya kâdir olmayalar ve ictihâd derecesine erişmeyeler. Amma şol fakîh ki, müctehidlerin delillerinden matlûbunu arayıp bulmaya kâdir iken ihmâl edip imamlardan birini taklîd ile iktifâ etse âsim (günahkâr) olur.(36) Zira ki Hak Celle ve Alâ'nın;
"İstitâ'atiniz olduğunca (gücünüz ölçüsünde) Allah Teâlâ'dan ittikâ edin!"(37) diye buyurduğu emr-i şerîfine imtisâlde kusurlu davrandı. Bununla birlikte –her ne kadar ona müctehid denilmez ise de- onunla taklîdden kurtulurdu..."
Ve "Levâkıhu'l-Envâr"ın "Vasâyâ"sında aydür: "Eğer sen 'âlim isen sana haram olur ki, delîlin i'tâ eylediği (gerektirdiği) şeyin aksiyle amel edesin. Ve delil husûlüne imkânın var iken başkasını taklîd edesin. Ve eğer ol derecede olmayıp mukallid isen zinhâr ki bir mezhebi iltizâm edip başka mezhep ile ameli nefsine haram edesin. Belki Hak Teâlâ'nın emri muktezâsını bilmez isen ehl-i zikre suâl eyle. Ve ehl-i zikir Kitâb ve Sünnet ulemâsıdır. Ve bir 'amelin Hak Teâlâ katında hükmünü bilmeden onu işlemekten hazer edesin. Ve cümle ahvâlini icmâya tevfîk etmeye (uydurmaya) harîs olasın. Mezheplerden bazısına muhalefete mecbur kalmadıkça senin için ol evlâdır."(38)
Ve "Tarîkat-i Muhammediyye" nâm kitapta aydür: "Hikâye olundu ki, İmam Ebû Yûsuf bir kuyunun suyuyla gusledip Cuma namazını kıldıktan sonra o kuyunun içinde bir gebermiş sıçan bulunup ona haber verdiler. Ayıttı ki: "Medîne ehlinden ihvânımız kavli ile ahz ederiz ki, onlar Peygamber (sav)'in;
"Kaçan suyun miktarı iki kulleye erişe habesi (kiri) kabul etmez"(39) diye buyurduğu hadîsi temessük edip onun misli suların temiz olduğuna hüküm ederler. İmdi, Ebû Yûsuf müctehid iken başkasının mezhebi ile amel etmesi caiz olunca, bizim gibilerin niçin caiz olmaya."(40)
Bir mukallidin zann-ı gâlibinde bir meselede bir müctehidin hükmü ahvat (daha ihtiyatlı) ve efdal iken onu koyup yine ol meselede olan başka bir müctehidin eshel ve evsa' (daha kolay ve daha geniş) olan hükmüne uyması lâyık olmaz. İtikâdında "Bedenden kan çıkmak ile abdest bozulur" diye Ebû Hanîfe mezhebini taklîd ve ona uyarken, bedenden kan çıktığında abdest almaya üşenip; "Şâfi'î Mezhebi'nde onunla abdest bozulmaz, o mezhep dahi haktır" diye inandığının aksi olduğu halde onu taklîdi caiz olmaz. Zira kavl-i ahvatı (ihtiyatlı olanı) koyup kavl-i eshele (kolay olana) tenezzül etti. Amma kavl-i esheli koyup kavl-i ahvat ile amel etse o müstehabdır."
____________________
(1) Bkz. Debbûsî, Takvîmü'l-Edille, s. 391.
(2) Kur'ân-ı Kerîm, Zuhruf Sûresi, Âyet: 22.
(3) Kur'ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, Âyet: 170.
(4) Kur'ân-ı Kerîm, Yûnus Sûresi, Âyet: 36.
(5) Kur'ân-ı Kerîm, İbrâhîm Sûresi, Âyet: 22.
(6) Süyûtî, İklîl, s. 158-159, No: 22.
(7) Kur'ân-ı Kerîm, Zuhruf Sûresi, Âyet: 86.
(8) Süyûtî, İklîl, s. 233, No: 86.
(9) Kur'ân-ı Kerîm, Necm Sûresi, Âyet: 28.
(10) Süyûtî, İklîl, s. 250, No: 23.
(11) Serahsî, Mebsût, c. 1, s. 62; İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. 1, s. 57; Signâkî, Kâfî, 3, s. 1297-1298.
(12) Bkz. Serahsî, Temhîd, c. 2, s. 105-106; Debbûsî, Takvîm, s. 256; Pezdevî, Usûl, s. 234; Abdülazîz Buhârî, Keşf, c. 3, s. 217
(13) İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. 1, s. 44;
(14) Serahsî, Mebsût, c. 18, s. 24; İbn Hümâm, Fethu'l-Kadîr, c. 8, s. 386, 388.
(15) Kâ'ânî, Şerhu'l-Muğnî, vr. 69/A-B.
(16) Abdülazîz Buhârî, Keşf, c. 3, c. 225; Teftâzânî, Şerhu't-Telvîh, c. 2, s. 32; İbn Emîr, Takrîr, c. 2, s. 312; Dehlevî, İnsâf Fî Beyân-i Esbâbi'l-İhtilâf, c. 1, s. 44;
(17) Bu söz için bkz. İbn Hazm, İhkâm, c. 4, s. 188; Sibt ibnü'l-Cevzî, Îsâru'l-İnsâr, s. 135; Dehlevî, İnsâf, s. 44.
(18) Bu eseri görme imkânımız olmadı.
(19) Bu esere ulaşma imkânımız olmadı. Konu için bkz. Basrî, Mu'temed, c. 2, s. 883-884
(20) Pezdevî, Usûl, c. 2, s. 108; Abdülazîz Buhârî, Keşf, c. 3, s. 223
(21) Cessâs, Füsûl, c. 4, s. 282-284
(22) Muhyiddîn ibn Arabî, Fütûhâtü'l-Mekkiyye, c. 3, s. 286, Bâb: 108.
(23) Ebü'l-Leys Semerkandî, Bustânü'l-'Ârifîn, s. 307.
(24) Ebü'l-Leys Semerkandî, Bustânü'l-'Ârifîn, s. 307.
(25) Şârânî, Levâkıhu'l-Envâr, c. 2, s. 43.
(26) Muhyiddîn ibn Arabî, Fütûhâtü'l-Mekkiyye, c. 6, s. 127, Bâb: 369, 8. Vasl.
(27) Muhyiddîn ibn Arabî, Fütûhâtü'l-Mekkiyye, c. 6, s. 127, Bâb: 369, 8. Vasl.
(28) Şârânî, Levâkıhu'l-Envâr, c. 1, s. 631.
(29) Kur'ân-ı Kerîm, Nahl Sûresi, Âyet: 43 ve Enbiyâ Sûresi, Âyet: 7.
(30) Şârânî, Levâkıhu'l-Envâr, c. 1, s. 382. (Fütuhat, c. 1, s. 563)
(31) Şârânî, Levâkıhu'l-Envâr, c. 1, s. 320.
(32) Şârânî, Levâkıhu'l-Envâr, c. 1, s. 320. (Fütuhat, c. 1, s. 561)
(33) Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 2, s. 115.
(34) Kur'ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 83
(35) İbn Hibbân, Ebü'ş-Şeyh Muammed el-Büstî'nin (vf. 354 h.) bu tefsirini görme imkânımız olmadı. Ancak aynı cümle başka eserlerde de geçmektedir. Örnek olarak bkz. Cessâs, Ahkâmü'l-Kur'ân, c. 2, s. 270; Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, c. 10, s. 154; Ebû Hafs Dimaşkî, Lübâb Fî Ulûmi'l-Kitâb, c. 6, s. 527; Sem'ânî, Kavâtı'u'l-Edille, c. 2, s. 342.
(36) Lâmişî, Usûl, s. 200-201, Md. 409.
(37) Kur'ân-ı Kerîm, Teğâbün Sûresi, Âyet: 16.
(38) Şârânî, Levâkıhu'l-Envâr, c. 3, s. 562. Muhyiddîn ibn Arabî, Fütûhâtü'l-Mekkiyye, c. 7, s. 254.
(39) Metindeki lâfzıyla: Kâsânî, Bedâyi'u's-Sanâyi', c. 1, s. 71; Serahsî, Mebsût, c. 1, s. 71. Bu rivayet birçok hadis kitabında aynı mânâda, ama az bir lâfız farkıyla geçmektedir. Örnek olarak bkz. Ebû Dâvûd, Sünen, c. 1, s. 17, No: 63; Tirmizî, Sünen, c. 1, s. 97, No: 67; İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 172, No: 517; Zeyla'î, Nasbü'r-Râye, c. 1, s. 104 vd., No: 35.
(40) Birgivî, Tarîkatü'l-Muhammediyye, s. 552 tahkikli. (s. 211 eski basım)
 
 
Misak Dergisi 346. Sayı
Eylül 2019
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya