Siyonistlerin Bahreyn Zirvesi, Kirli Savaş ve Fırtına Öncesi Sessizlik
Bahreyn'in başkenti Manama'da düzenlenen ve Filistin'in ekonomik açıdan kalkındırılması için mali destek teması taşıyan "Refah İçin Barış" zirvesi, 25-26 Haziran tarihlerinde gerçekleştirildi. Birçok açıdan tartışmaları beraberinde getiren toplantının, bölge siyasetinin çalkantılar yaşadığı bir dönemde mevcut sorunların çözümünden ziyade derinleşmesine yol açabileceğini söylemek mümkündür. Bilindiği gibi Evanjelik fanatiklerin kontrolünde olan ABD'nin Ortadoğu'daki en önemli müttefiki Siyonist İsrail Devleti'dir. Uluslararası hukukun kurallarından muaf tutulan, dünyanın en önemli nükleer ve biyolojik silah üreten ülkelerinden birisi olan İsrail; soykırım, etnik temizlik veya diğer insanlık suçlarını işleme imtiyazına sahip kılınan bir devlettir. Dünya adım adım Siyonistlerin kurguladığı bir kirli savaşa doğru sürüklenmektedir. Vahşi kapitalizmin zaruri bir sonucu olan küresel hegemonya ihtirası, uluslararası hukuku ortadan kaldıran bir felakete dönüşmüştür. İslâm topraklarını yangın yerine çeviren Amerika'nın uygulamalarından birisi, kendi siyasi ihtiraslarına teslim olmayan ülkelere karşı ekonomik yaptırımları, bir silah gibi kullanmasıdır.
Hüsnü AKTAŞ
27.08.2019 12:30
1.658 okunma
Paylaş
BAHREYN'in başkenti Manama'da düzenlenen ve Filistin'in ekonomik açıdan kalkındırılması için mali destek teması taşıyan "Refah İçin Barış" zirvesi, 25-26 Haziran tarihlerinde gerçekleştirildi. Birçok açıdan tartışmaları beraberinde getiren toplantının, bölge siyasetinin çalkantılar yaşadığı bir dönemde mevcut sorunların çözümünden ziyade derinleşmesine yol açabileceğini söylemek mümkündür. ABD'nin öncülüğünde gerçekleştirilen bu toplantı, Başkan Donald Trump'ın görevde olduğu sürece Filistin meselesini dış politikasının öncelikli ajandası olacağının da bir işaretidir. Nitekim Washington yönetimi, Filistin'in itirazlarına, bölge halkının tepkisine ve ortaya çıkan birçok engele rağmen yüzyılın anlaşmasını hayata geçirme konusunda yoğun çabalarını sürdürmektedir. Bahreyn'de düzenlenen toplantı da bu anlamda önemli bir gelişme olarak görülmektedir.  Zirvenin açılış konuşmasını yapan Trump'ın damadı ve Ortadoğu özel temsilcisi olan Jared Kushner, uzun süredir üzerinde çalıştığı "yüzyılın anlaşması" olarak isimlendirilen planın aslında "yüzyılın fırsatı" olduğunu iddia etmiştir. Toplantının amacının Batı Şeria ve Gazze'ye 50 milyar dolarlık bir ekonomik desteğin nasıl hayata geçirilebileceği olduğunu ifade eden Kushner, siyasi çözümle ilgili adımların "doğru zaman geldiğinde" atılacağını ifade etmiştir. Filistinlilerin toplantıya katılmamasını ciddi bir hata olarak değerlendiren Kushner, ABD'nin önceliğinin İsrail'in güvenliğinin garanti altına alındığı bir çözümün hayata geçirilmesi olduğunu belirtmiştir. 
Bahreyn'de yapılan zirve, Filistin'deki kanaat önderleri ve siyaset uzmanları tarafından eleştirilmiştir. Kudüs Hukuk, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Merkezi Başkanı Ziyad el-Hammuri, Suudi Arabistan'ın yüzyılın anlaşmasında hayati bir rolü olduğunu belirtirken, ABD'nin bu ülkeyle vardığı ittifak sonrasında Filistinlilere bazı imkânlar sunarak "sus payı" vermek amacını taşıdığını iddia etmiştir. Filistin'deki Birzeit Üniversitesi Öğretim Üyesi Cemal Amr ise Bahreyn'deki zirvenin bir nevi Filistin'in satışı için hazırlanan müzayedeye benzetmiştir. Arap Birliği'nin Filistin davasına hiçbir katkısının olmadığını ifade eden Amr, Filistin topraklarının yüzde sekseninin ellerinden alınmasının sorumlusunun Arap Birliği olduğunu ifade etmiştir. Yaşanan hadiseler, bu siyasi analizin doğru olduğunu göstermektedir.
SİYONİSTLERİN KİRLİ SAVAŞI
ABD ve müttefiklerinin İslâm coğrafyasına yönelik dolaylı ve dolaysız egemenlik projeleri/zirveleri, sadece 11 Eylül'de yaşanan terör hadisesinin bir sonucu değildir. İslâm toprakları; sratejik konumu ve yeraltı zenginlikleri sebebiyle, son bir asırdır ABD'nin ve müttefiklerinin tecavüzlerine maruz kalmıştır. ABD, emperyalist emellerine hizmet edecek kadroları iktidara getirebilmek için; akla-hayale gelmeyecek tuzaklar kurmuş, hatta askeri darbelerin yapılmasını sağlamıştır. Eski ABD Başkanı George W. Bush'un yıllarca süreceğini ifade ettiği 'Haçlı Savaşı', aynı zamanda yeni bir dünya savaşıdır. Evanjelik fanatiklerin kontrolünde olan ABD'nin Ortadoğu'daki en önemli müttefiki Siyonist İsrail devleti'dir. Uluslararası hukukun kurallarından muaf tutulan, dünyanın en önemli nükleer ve biyolojik silah üreten ülkelerinden birisi olan İsrail; soykırım, etnik temizlik veya diğer insanlık suçlarını işleme imtiyazını sahip kılınan bir devlettir. İstediği anda Filistin halkına ait toprakları işgale yeltenen, yerleşim birimlerini haritadan silebilen ve yüzlerce insanı hiç bir ayırım gözetmeden (ihtiyar, kadın, çocuk vs) katledebilen İsrail, binlerce insanı esir alıp çölde kurduğu temerküz kamplarında tutabilmektedir. Katliam veya soykırıma tabi tutulan Filistinli mazlumlar için artık hiç bir koruyucu mekanizma kalmamıştır. Zira uluslararası hukuk ortadan kaldırılmış ve orman kanunları yürürlüğe konulmuştur. Yeni uluslararası sistem, ABD'ye ve müttefiklerine katliam (soykırım) yapma imkânını vermektedir. Meselenin bir diğer boyutu da şudur: ABD'nin yönetiminde etkili olan Evanjelist–Protestanların inancına göre, beklenen İsa-Mesih çok yakında dünyaya geri dönecek ve Kıyamet Savaşı'nı (Armageddon) başlatacaktır. Evanjelistler, bunun olabilmesi için, önce Kudüs'ün İsrail'in başkenti olması gerektiğini düşünüyorlar. Merkez sağda duran Hıristiyan Amerikalılar için büyükelçiliğin Kudüs'e taşınması, ABD'nin İsrail'le dayanışma içinde olması açısından önemlidir. Ayrıca Evanjelistler bu hamleyle kendi elleriyle yazdıkları İncil'e dayalı kehanetin gerçekleştiğini ifade etmektedirler.
2010 yılında Pew Araştırma Merkezi'nin yaptığı bir ankete göre, ABD vatandaşlarının %41'i ve Beyaz Evanjelistlerin %58'i (yaklaşık yüz elli milyon ABD vatandaşı) bu kehanetin gerçekleştiğine inanmaktadırlar. Bu inanışa göre, İsa-Mesih'in yeryüzüne döneceği tarih en geç 2050 yılıdır. Yıllarca kilise kürsülerinde, sokaklarda, televizyon ekranlarında İncil'in gelecek tahminlerini, kıyamet senaryolarını anlatan, İsa-Mesih'in gelebilmesi için Kudüs'ün İsrail'in başkenti olması gerektiğini söyleyen, Amerikan dış politikasının yeterince İncil çizgisinde olmadığını söyleyerek şikâyet eden Evanjelist-Protestan papazlar, son dört yıldır oldukça mutlular. Çünkü uzun yıllar savundukları ve bekledikleri işlem gerçekleşmiştir. Evanjelist fanatiklerin/militanların Armageddon inancına göre, bu savaşın çıkması için üç olayın gerçekleşmesi zaruridir. Birincisi: Yahudilerin Filistin topraklarını ele geçirmesi ki bu hadise İsrail Devleti'nin 1948 yılında kurulmasıyla gerçekleşmiştir. İkincisi: Kudüs'ün İsrail Devleti'nin Başkenti olmasıdır. ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü başkent olarak tanıması ve Amerikan Büyükelçiliğini Kudüs'e taşıması, bu arzularının gerçekleşmesine vesile olmuştur. Üçüncüsü: Yahudilerin bugün Mescid-i Aksa'nın yer aldığı lokasyonda Süleyman Mabedi'ni inşa etmeleridir. Evanjelistler, bu üç olayın gerçekleşmesi neticesinde İsa-Mesih'in geleceğini ve Armageddon Savaşı'nı başlatacağını düşünmektedirler. Nükleer silahların kullunılacağı Armageddon Savaşı'nda dünyada yaşayan insanların büyük çoğunluğu (her dört kişiden üçü) ölecektir. Dünya adım adım Siyonistlerin kurguladığı bu kirli savaşa doğru sürüklenmektedir. Vahşi kapitalizmin zaruri bir sonucu olan küresel hegemonya ihtirası, uluslararası hukuku ortadan kaldıran bir felakete dönüşmüştür. İslâm topraklarını yangın yerine çeviren Amerika'nın uygulamalarından birisi, kendi siyasi ihtiraslarına teslim olmayan ülkelere karşı ekonomik yaptırımları, bir silah gibi kullanmasıdır. Düşünün bir devlet kalkıyor, diğer devletler hakkında kendi politik-yargı sistemiyle kararlar veriyor, yaptırımlar uyguluyor, aldığı kararları silahla dayatıyor. Bu bir anlamda, 'Ben dünyanın efendisiyim, istediğimi yaparım' anlayışının çok pervasız bir şekilde sahneye konulmasıdır. ABD'nin kendi politikalarına veya çıkarlarına ters düştüğü için birçok ülkeye ekonomik yaptırımlar uyguladığı malûmdur. Çin, Türkiye, Rusya, İran, Kuzey Kore, Sudan bu ülkelerden bazılarıdır. Bu tesbitten sonra, son aylarda ABD ile Türkiye arasında yaşanan S-400 krizi ve yaptırım tehditlerine geçebiliriz.
ABD İLE TÜRKİYE ARASINDA
YAŞANAN SOĞUK SAVAŞ
Türkiye'nin hayati bir mesele olarak gördüğü hava savunma sistemini Rusya'dan temin etme yoluna gitmesi ABD ile iplerin oldukça gerilmesine vesile olmuştur. Türkiye kendisine uzun yıllar Patriot'ları satmayan ABD'ye haklı olarak tepki gösterirken, Washington ise NATO ittifakının en büyük ikinci ordusunun Rusya ile kurduğu yakın ilişkiden oldukça rahatsızdır. Yaklaşık on yıldır farklı dönemlerde farklı şekillerde gündeme gelen Patriot talebi, Türk-Amerikan ilişkilerindeki gizli kamburlardan biri olarak yerini korumuştur. Fakat 2011 yılında patlak veren Suriye savaşı, DEAŞ, YPG/PKK ve diğer terör örgütlerinin saldırıları Türkiye'yi derinden etkilemiştir. Türkiye özellikle 2015'ten itibaren hava savunma sistemi alma konusuna bütün imkanlarını seferber etmiştir.  Başta ABD olmak üzere bu sistemleri alabileceği Fransa-İtalya ortaklığı ve Çin gibi alternatiflere bakan Türkiye, S-400'leri üreten Moskova ile de temaslara aynı dönemde başlamıştır. ABD'ye 2017'de Patriot konusunda niyet mektubunu gönderen Türkiye'nin, aynı yıl ilk kez S-400'lerle ilgilendiğini açıkça dile getirdiğini hatırlamakta fayda vardır.  Geçtiğimiz ay ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemleri aldığı için F-35 savaş uçakları programından çıkarıldığını açıkladı. Kararı, Pentagon Satın Alma ve İdame İşlerinden sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ellen Lord ile Savunma Bakanı yardımcılarından David J. Trachtenberg'in açıkladığı malûmdur. Bu Açıklamada "Türkiye S-400 kararından dolayı iş imkânlarını ve ekonomik fırsatları kaybetmiştir. F-35 programıyla bağlantılı 9 milyar dolarlık bir kaybı olacaktır" denilmiştir. Açıklamada Türk pilotlara ABD'yi terk etmeleri için 31 Temmuz'a kadar süre tanınacağı ifade edilmiş, programdaki bütün pilotlara tanınan bu sürenin önceden haber verildiği vurgulanmıştır. Bilindiği gibi ABD, uzun zamandır 'S-400 hava savunma sistemini satın alması' halinde Türkiye'ye yaptırım uygulanabileceğini ifade etmektedir. Siyaset uzmanları söz konusu yaptırımların, 2017'de yürürlüğe sokulan 'ABD'nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası' (CAATSA) kapsamında gündeme geleceği üzerinde durmaktadırlar.
Haziran ayında Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'a hitaben bir mektup kaleme alan ABD'nin eski savunma bakanı vekili Patrick Shanahan ise "S-400'lerin teslim alınması durumunda ABD Kongresi Türkiye'ye yönelik yaptırımları uygulamakta kararlıdır" diyerek, ilk adımı atmıştır. S-400 sevkiyatının başlamasının ardından konuyla ilgili bu hafta içinde yaptığı ilk açıklamasında ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye ile ilişkilerin S-400'lere rağmen iyi olduğunu söyleme ihtiyacını hissetmiştir. Ayrıca Trump, eski ABD başkanı Barack Obama döneminde Türkiye'ye Patriot savunma sisteminin satılmaması dolayısıyla önceki yönetimi eleştirmeyi ihmal etmemiştir. Beyaz Saray'daki Kabine Toplantısı'nda konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Trump, Türkiye'nin S-400 hava savunma sistemini aldığı için ABD'nin Türkiye'ye F-35 savaş uçağı satmayacağını da belirtmiştir.
Rusya yapımı hava füzesi savunma sistemi S-400'lerin Türkiye'ye ilk teslimatının başlamasının ardından, ABD Türkiye'ye karşı oynadığı oyunu kaybetmiş görünmektedir, Bunun birçok sebebi vardır. Birincisi: Türkiye ABD'nin karşı çıkmasına rağmen Rusya'dan stratejik bir silah platformu alan ilk NATO ülkesi olmuştur. ABD Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Kongre de dahil olmak üzere birçok kurum, iki yılı aşkın bir süredir Türkiye'nin S-400 alımını çeşitli yollarla engellemeye çalışmıştır. Rusya ise, stratejik bir savunma sistemi ile NATO'nun savunma pazarına girerek önemli bir hamleye imza atmıştır. İkincisi: 1952 yılından beri NATO'nun parçası olmasına rağmen Ankara, NATO'nun güvenlik ve savunma ihtiyaçlarına uymadığı bilinen Rus S-400 sistemleri üzerinde ısrarcı olarak Moskova ile güvenlik ve savunma bağlarını güçlendirmiştir. Anlaşılan odur ki, Türkiye S-400 sistemleri ile yetinmeyecek ve Moskova ile savunma iş birliğini artırmayı tercih edecektir. Nitekim Pentagon'un Türkiye'nin F-35 programından çıkarılacağını duyurmasının hemen ardından Rus Başbakan Yardımcısı Türkiye'ye SU-35 savaş uçağını satabileceğini duyurmuştur. Üçüncüsü: S-400 sistemlerini temin etmesi Türkiye için yaptırım riskini tetiklemiştir. Ancak zamanlama konusunda hali hazırda bir belirsizlik söz konusudur. Öte yandan, teslim alınan S-400 sistemlerinin etkili bir şekilde kullanılması ve aktif hale getirilmesi için, Ankara'nın Rusya ile savunma alışverişine devam etmesi gerekmektedir. Amerikan kurumlarının Türkiye'ye karşı olan tutumları dikkate alındığında, Başkan Trump da kendi pozisyonunu yakında değiştirmek zorunda kalacaktır Türkiye-ABD ilişkilerindeki politik anlaşmazlığın daha da derinleşeceğini söylemek mümkündür. Bu durum, kelimenin tam anlamıyla bir soğuk savaşın başladığını göstermektedir.
DOĞU AKDENİZDE FIRTINA
ÖNCESİ SESSİZLİK
 İçinde bulunduğumuz zaman diliminde en karmaşık rekabetinin yaşandığı bölgelerden birisinin de Doğu Akdeniz olacağını söylemek mümkündür. Söz konusu karmaşıklığı üreten, birbiriyle etkileşim halinde çok sayıda sebeb vardır. İlk akla gelen elbette bölgenin jeopolitik konumudur. Bölge sadece Avrupa'nın güneydoğusunda yer almakla kalmıyor, Ortadoğu'nun Batı'ya açılan kapısı Süveyş Kanalı ile son iki yüzyılda yeni ve çarpıcı anlamlar kazanmış durumdadır.
Doğu Akdeniz; ticaretten ulaşıma, askeri hareketlenmeden istihbarat açısından hayati öneme haiz fiber optik kablo trafiğine, yasa dışı göçten terörizme kadar bir dizi gelişmenin merkezinde olmaya başlamıştır. Bölgede keşfedilen doğal gaz kaynakları ise bütün bu faktörler üzerinde çarpan etkisi yapmıştır. Doğu Akdeniz aynı zamanda farklı ölçek, farklı konum ve farklı karakterde aktörlerin de karşılaşma sahası haline gelmiştir. İngiltere, tarihi misyonunun peşinden giderken, ABD, İsrail'i önceleyen ve bölgeye göz kulak olmayı hedefleyecek biçimde konumlanmış durumdadır. Rusya ise tıpkı Soğuk Savaş günlerinde olduğu gibi, Suriye'de inşa ettiği "köprü başı" ile dengeleri yeniden kugulamaya başlamıştır. Son yıllarda kendi hikâyesini "Kuşak ve Yol" projesiyle ekonomik alanda yazmakla meşgul olan ve yükselişteki Çin de elbette boş durmamaktadır Fazla gürültü çıkarmadan, sessizce, yerel ortaklarlıyla bölgeye girmeye başlamıştır. Ortadoğu'nun öte yakasında yer alan İran bile oyuna girmenin hesaplarını yapmaya başlamıştır. Doğal gaz gibi değerli bir enerji kaynağının bulunması ile uluslararası şirketlerin de bölgeye olan ilgilerinin arttığını dikkate almak gerekir.
Rekabetin sert, geriliminin yüksek, taraftarın çok olduğu böyle bir ortamda mücadelenin geniş bir yelpazede ve farklı araçlarla sürmesi kaçınılmazdır. Doğu Akdeniz'den söz ediyorsanız elbette ilk akla gelen "Deniz kuvvetleri" olacaktır. Ancak, Ortadoğu'nun kırılganlığının yanı sıra Arap Baharı'nın öne çıkardığı yıkıcı "vekâlet savaşlarının" egemen olduğu yöntemler, örtülü işler, tarafların kazandığı tecrübeler, sürekli değişen ittifak ilişkileri, hayaller ve gerçekler arasında açılan makas rekabetin uzun yıllar ve tatsız tuzsuz biçimde süreceğini göstermektedir. Dolayısıyla doğu Akdeniz havzası, fırtına öncesi sessizliği yaşamaya başlamıştır. Vahşi kapitalizmin zaruri bir sonucu olan küresel hegemonya ihtirası, uluslararası hukuku ortadan kaldıran bir felakete dönüşmüştür. Türkiye önümüzdeki aylarda hem Amerika, hem Avrupa Birliği Ülkeleri ile karşı karşıya gelecektir.
 
Misak Dergisi 345 Sayı
Ağustos 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya