Vatandaş Kimliği, Modern Kanun Devleti ve Zenofobi Hastalığı
Kuvvet/güç hiyerarşisine göre şekillenen modern adalet kavramı, pratikte güçlünün adalet mekanizmalarını kontrol ettiği, hakkın ve hukukun izafileştirildiği, adil paylaşımın engellendiği totaliter sistemleri ön plana çıkarmaktadır. Elbette hakkaniyete dayalı adil bir küresel sistem için adaletin güçlü, gücün ise adil olması zaruridir. Temel mesele, hak sahiplerini hukuk düzeni içinde güçlü kılmak ve güç sahiplerinin hukuk önünde adil davranmalarını sağlamaktır. Ahlaki değerlerin izafileştirildiği, hukukun güçsüzleştirildiği, siyasetin işlevsizleştirildiği bir ortamda, adaletin tecellisini beklemek, tek kelimeyle bir hayalden ibarettir. Mütefekkir ve siyaset uzmanı Farabi’ye göre adalet, insanın ulaşabileceği en yüksek erdemdir ve aynı zamanda kamu düzeninin temelini teşkil eder. İnsan onuruna yaraşır bir ahlak ve özgürlük düzenini ifade eden faziletli toplumun omurgası adalettir.
Hüsnü AKTAŞ
18.07.2019 12:35
2.881 okunma
Paylaş
TARİH boyunca hakkı inkâr eden, adaleti hafife alan ve keyiflerini kanun haline getirmeyi marifet zanneden devlet adamları, yeryüzünde fitne ve fesadın yayılmasına vesile olmuşlardır. Profan vatandaş kimliğini her değerin üzerinde gören ve kanun devletini savunan politikacıların/hukukçuların; Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarından itibaren, Türkiye’de ‘adaletin olup-olmadığı’ konusunda farklı tezleri ileri sürdükleri malûmdur. Esasen kanun devleti ile adalet ve hukuk arasındaki tartışmalar yeni bir hadise değildir. Fransız filozof Montaigne, yüzyıllar önce (16. Yüzyılda) kanunların haksızlıklara sebep olduğunu ifade etmiş ve şöyle demiştir: “Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için yürürlükte kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir şeyden değil. Mistik olmak işlerine gelir. Kanunları koyanlar da çoğu kez budala, ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl olursa olsunlar, insandırlar nihayet, her yaptıkları şey ister istemez sudan ve değişkendir. Kanunlardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne vardır?”(1)
Bütün dünyada silaha, servete ve iktidara sahip olan müstekbirlerin kanun devleti anlayışı ile Firavun’un uyguladığı devlet siyaseti arasında önemli bir fark yoktur. Kur’an-ı Kerim’de yer alan kıssalarda; kendisini ‘Ra İlâhının Oğlu” ilân eden Fir’avun’un"İsrailoğulları’nı köleleştirdiği, onları değişik fırkalara ayırdığı ve Mısır’da fesadın yayılması için bütün imkânlarını seferber ettiği" haber verilmiştir. Kadı Beyzâvî ‘Envarû’t Tenzil’ isimli tefsirinde; Firavûn’un uyguladığı siyasetle ilgili olarak, şu tesbitte bulunmuştur: ‘Memleket ahalisini sınıflara ayırmak, her sınıfı kendi hizmetinde kullanmak, yahut bazısını ümera, bazısını reaya kılmak, ümera vasıtası ile reayanın kerhen de olsa itaatini sağlamak, sınıflar arasında nifak ve şikak koymak, husûmetlerden faydalanmak ve kendisine karşı çıkabilecek güçleri dağıtmak, Firavûn’un siyasetidir.’ Bu tesbiti dikkate aldığımız zaman; adaleti hafife alan kanun devleti ile Mısır Firavunu’nun uyguladığı siyasetin aynı olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada adalet ve hukuk kavramları üzerinde de kısaca durmakta fayda vardır. 
ADALET KAVRAMI, HAK VE HUKUK
Adalet kavramı; bâtıl olan her şeyden uzaklaşmak ve hakikate teslim olmak gibi zengin bir anlam bütünlüğüne haizdir. Diğer bir tanımla adalet, zulmün zıddı, insaf, hakkaniyet, herkese hakkını vermek, hakka ve hukuka uygun olmak, zulüm ve eziyetten uzaklaşmak ve hakikate uygun amellerde bulunmak gibi manâlara gelir.(2) Cemiyet hayatında belirleyici/merkez bir kavram olarak adaletin, insandan çevreye, tabiattan evrene, bireyden topluma ve vatandaştan devlete uzanan büyük varlık dairesinin temel unsurlarını içine aldığını söylemek mümkündür. Arapçadaki kök anlamı itibariyle adalet, “her şeyin yerli yerinde olması ve her şeyin hakkının teslim edilmesi” gibi bir keyfiyeti ifade eder. Bu geniş anlamda adalet, bütün varlıklar arasında var olan hakkaniyet, ahenk, ölçü, insaf ve uyumluluk halini gündeme getirir. Adaletli olmak, insana, dünyaya ve Allahû Teala’ya (cc) ait olan hakkın teslim edilmesidir. “Adl” ve adalet ile aynı kökten gelen “ta’dil” ve çoğulu “ta’dilat”, bir şeyin eksik ve fazlalarını almak, olması gereken ölçüye kavuşturmak anlamına gelir.  Bu manada adalet bir yerindelik ve haklılık ilkesini ifade eder. John Rawls’ın tabiriyle adalet, “hakkaniyet” (fairness) durumunu ön plâna çıkarır. Fakat Rawls’un tersine, hakkaniyet olarak adaletin ontolojik temeli sadece toplumsal uzlaşma yahut “praxis” ve marjinal fayda değildir. Bir hak, uyum ve yerindelik ilkesi olarak adalet, insanoğlunu da kuşatan meşrû ilkeleri ön plâna çıkarır. Nitekim ilahi isimlerden bir olan “el-Adl”, Allah’ın (cc) varlık âlemindeki her şeyi malûm bir kader ve mikdara, (ölçüye) göre yaratması, malûm ilkeler çerçevesinde her şeyi sevk ve idare etmesi anlamına gelmektedir. Bu düzenin hikmetini ve illetini kavrayan insan, evrene karşı hakkaniyetli davranır.
İslâm fıkhına göre adalet, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve iktidar sahipleri ile insanların ilişkilerini meşrû hükümlere göre düzenlemektir. Lûgat âlimlerinden İmam Râgıb el İsfehânî adaleti iki kısma ayırmıştır: Birincisi: Aklı selimin kendisi hakkında her zaman için güzel ve iyi olduğuna hükmettiği şeydir. Bu durumda hiç bir zaman adâlet geçerliliğini yitirmez ve hiçbir şekilde haddi aşmak gibi bir sıfatla vasıflanamaz. “Sana iyilik edene iyilik etmen, sana eziyet edene zulmetmemen gerekir” sözünde olduğu gibi. İkincisi: Allahû Tealâ’nın (cc) indirdiği hükümlerle (vahiyle) bilinen adalettir.(3) Adaletin zıddı olan zulüm, yerli yerinde olması gereken her şeyin alt üst olması, hakkın gasp edilmesi ve neticede varlık düzeninin bozulması demektir. Zulüm aynı zamanda karanlık, kargaşa, haksızlık, ölçüsüzlük demektir. İnsanın başkasına zulmetmesi, her şeyden önce onların haklarını gasp etmesi halini ifade eder.Bu gasp fiili hem ahlaki hem de hukuki açıdan bir suçtur. İnsanın tabiat âlemine zulmetmesi, ondan hakkı olmadığı şeyleri talep etmesi demektir. Tıpkı çevre krizi ve küresel ısınma meselesinde olduğu gibi! Aynı şekilde insanın kendine zulmetmesi, insanın şeref ve izzetine aykırı bir şekilde kendini karanlığa ve kaosa mahkûm etmesini beraberinde getirir. Bu ilkeler ve tanımlar “bedihi” olmasına rağmen, dünyada neden bu kadar çok haksızlık ve adaletsizlik vardır? Adalet paradoksu olarak ifade edebileceğimiz bu durum, tanımların yetersizliğinden mi yoksa uygulanmasındaki zorluktan mı kaynaklanmaktadır? Adalet, sosyal-siyasi bağlamlara bağlı olarak farklılık arz edebilir ama adaletin temel bir ilke olduğu konusunda evrensel bir ittifakın olduğu ortadadır. Hak, hukuk, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerinden taviz veren bir düzenin adalete vesile olması mümkün değildir. Bir ideal olarak adalet ile bir pratik olarak adalet arasındaki mesafenin bütünüyle kapanması kolay değildir. Fakat yaşayan bir ilke olarak adaletin hayata geçirilmesi, bütün siyasi, ekonomik ve hukuki düzenlerin yegane hedefi olmak durumundadır. Çağımızın büyük paradokslarından biri, insanoğlunun geliştirdiği muazzam teknolojik ve ekonomik imkânlara rağmen, adalete dayalı bir sistem kuramamış olmasıdır. Yunan Sofistlerinden Protagoras’a ait olan ve Eflatun’un şiddetle karşı çıktığı “İnsan her şeyin ölçüsüdür” sözünün değişik bir versiyonu olan “her şey insan için” düşüncesinin günümüzde bir karşılığının olmadığını söylemek mümkündür. Buna mukabil her şeyin “bazı insanlar” için olduğu fikri, adaletsizlik duygusunun temelinde yatan unsurların başında gelmektedir.
Kuvvet/güç hiyerarşisine göre şekillenen modern adalet kavramı, pratikte güçlünün adalet mekanizmalarını kontrol ettiği, hakkın ve hukukun izafileştirildiği, adil paylaşımın engellendiği totaliter sistemleri ön plana çıkarmaktadır. Elbette hakkaniyete dayalı adil bir küresel sistem için adaletin güçlü, gücün ise adil olması zaruridir. Temel mesele, hak sahiplerini hukuk düzeni içinde güçlü kılmak ve güç sahiplerinin hukuk önünde adil davranmalarını sağlamaktır. Ahlaki değerlerin izafileştirildiği, hukukun güçsüzleştirildiği, siyasetin işlevsizleştirildiği bir ortamda, adaletin tecellisini beklemek, tek kelimeyle bir hayalden ibarettir. Mütefekkir ve siyaset uzmanı Farabi’ye göre adalet, insanın ulaşabileceği en yüksek erdemdir ve aynı zamanda kamu düzeninin temelini teşkil eder. İnsan onuruna yaraşır bir ahlak ve özgürlük düzenini ifade eden faziletli toplumun (medinet-i fazıla) omurgası adalettir.
Muazzam imkanlara ve kaynaklara sahip dünyamızın daha adil, ve hakkaniyetli olması için, erdemli bir bakış açısına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır. Aksi halde güçsüz adaletin ve adaletsiz gücün yol açtığı siyasi kaos, bütün insanlık için bir felâket olacaktır. Cemiyet hayatında adaletin gerçekleşmesine engel olan ve gözle görülmeyen bazı unsurlar da vardır. Bunların başında kibir, kin, hased, gayr-i meşrû ihtiras ve düşmanlık gibi duyguların geldiğini söyleyebiliriz. Bu hakikat, muhkem nassla haber verilmiştir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa (kavme) duyduğunuz kin, sizi adaletten uzaklaştırmasın. Adaletli olun. Bu takvaya daha uygundur."(El Mâide Sûresi: 8) Dikkat edilirse “...bir topluluğa (inancından, etnik kökeninden veya diğer sebeplerden dolayı) duyduğunuz kin, sizi adaletten uzaklaştırmasın” emri verilmiştir. Buradaki emir, umumî bir beyandır. Allah (cc); haklarında hüküm verilecek veya şahitlik edilecek insanlar hakkında dikkatli olunmasını ve adalete riayet edilmesini emretmektedir. Daha açık bir ifadeyle hased, düşmanlık veya başka duyguların tesirine kapılmadan, adalet ve insaf ile hükmedilmesi farz kılınmıştır. Müslümanların hem kendi nefislerine, hem çevrelerine karşı âdil olmaları farzdır. Ayrıca adaletin gerçekleşmesine engel olan halleri iyi tespit etmeleri ve bunları ortadan kaldırmak için ellerinden gelen gayreti sarf etmeleri gerekir. Türkiye’de yaygınlaşmaya başlayan yabancı düşmanlığı (Suriyeli mülteciler bahanesiyle) tek kelimeyle ‘zenofobi’ hastalığıdır. Kısaca bu konu üzerinde duralım.
ZENOFOBİ HASTALIĞI
Zenofobi, bir kimsenin yabancılardan veya bir şekilde kendisinden farklı olan insanlardan korkmasını ve onlardan nefret etmesini ifade eden siyasi bir kavramdır. Tarih felsefesi üzerine eserler veren A.J.Toynbee ‘Dünya ve Batı’ isimli eserinde ‘Bizim medeniyetimizin acı meyvelerinden birisi de milliyetçilik (nasyonalizm) ve ulus devlet akımıdır. Yerinde de zararlı olan bu unsur, başka toplumlar için adetâ ölüm olmuştur. Buna en güzel misali Osmanlı’nın kimliğinde İslâm dünyasıdır. İslâm kardeşliği ile yan yana yaşamakta olan çeşitli ırk-milliyet sahibi topluluklar, farklı dillerine rağmen kavgasız yaşarken, bu anlayışın (ulus devlet) Osmanlı’ya intikal etmesi neticesinde, Müslüman kavimler birbirinin düşmanı haline gelmiştir’ diyerek, modern ulus devlet paradigmasının dağıtıcı/çözücü özelliğine dikkati çekmiştir. Büyük Fransız Devrimi’nden sonra ön plâna çıkarılan ve ‘her ulusa bir devlet’ şeklinde ifade edilen siyasi proje Osmanlı Coğrafyası’nda kırka yakın devletin kurulmasını beraberinde getirmiştir. Bazı siyaset uzmanlarının ‘Churchillizm’ olarak ifade ettikleri İngiliz projeleri, yani bir anlamda ‘Ortadoğu haritası üzerinde cetvelle yeni ülkeler oluşturma’ politikası, fitne ve fesadın yayılmasını beraberinde getirmiştir. Eski ve yeni projeler arasında bazı farkların olduğunu söylemek mümkündür. ABD ve müttefiklerinin ısrarla gündemde tuttukları ‘Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Ülkeleri Projesi’; yirmi iki ülkenin sınırlarını değiştirmeyi esas alan kapsamlı bir projedir. Önce Irak’ın sonra Suriye’nin param-parça edildiği malûmdur. CİA’nın eski direktörlerinden James Woolsey; bu savaşın ABD’nin başlattığı yeni dünya savaşının ilk merhalesi olduğunu belirtmekte ve şu tezi ileri sürmektedir: ’Bu savaş, İslâmi teröre karşı bir savaş olmasının ötesinde, bizim 20. yüzyıl boyunca inşa edip savunduğumuz liberal uygarlığı tehdit eden Arap ve Müslüman dünyasını, kendi kültür değerlerimize göre yeniden dizayn etme savaşıdır. Bu savaş, tarihi ve siyasi sebeplerle liberal demokrasiye geçemeyen Ortadoğu’nun çehresini değiştirecektir. ABD son yüzyılda, dördüncü defa ayağa kalkmıştır.’
Günümüzde yüz kırk ülkede asker bulunduran ve müdahale gücünü sınırsız zanneden ABD, yeni bir dünya savaşının fitilini ateşlemiştir. İslâm Coğrafyası’nda (Kuzey Afrika, Hazar Denizi, Basra Körfezi vs) bulunan petrolü ve enerji kaynaklarını kontrol etmeye karar veren ABD ve müttefiklerinin başlattığı kirli savaşın 2003 yılından bugüne devam ettiğini gizlemenin bir anlamı yoktur. Irak’ı işgal için harekete geçtiği 2003 yılı Mart ayından bu yana (19 Mart 2003) direnişçiler hariç, bir milyona yakın masûm sivilin ölümüne sebeb olmuştur. Suriye’de yaşanan katliamın da milyonlarca sivilin ölümüne ve insanların başka ülkelere göç etmesine vesile olduğunu unutmamak gerekir. Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın, Arap Birliği’nin ve İslâm İşbirliği Teşkilatı gibi uluslar arası kuruluşların yaşanan kirli savaşı ve katliamı durduramadığı da malûmdur. İsrail ablukası altındaki Gazze’de yaşayan beşyüz bin masum sivil insan için kıllarını bile kıpırdatmadıkları da unutmamak gerekir. İsrail’in Filistin’de binlerce masum sivili (kadın, çocuk, ihtiyar demeden) hedef aldığı da malûmdur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin; Cenin katliamından sonra, İsrail aleyhine almış olduğu karar, kâğıt üzerinde kalmıştır. Zira ABD derin devleti (Office of Net Assessment) ve sivil katliamları finanse eden Illuminati Çetesi, İslâm’a karşı başlatılan kirli savaşı devam ettirmektedir. Elbette çağımızın önemli siyasi hastalıklarından birisi yabancı düşmanlığıdır. Özellikle son yıllarda başta AB ülkeleri olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde yabancı düşmanlığının (zenofobi hastalığı) hızla yayıldığı görülmektedir. Maalesef Türkiye’de de bu hastalık hızla yayılmaktadır. Müslümanların bu hastalığın tedavi edilmesi için bütün imkanlarını seferber etmeleri gerekir.
_________________________
(1) Montaigne-Denemeler- İst: 1974 Sh: 29
(2) İbn Manzur Lisanû’l Arab, Beyrut: 1984 C:11 Sh: 431
(3) İmam Ragıp El İsfehânî - El Müfredat- Beyrut: 1992 Sh: 551
 
Misak Dergisi 344. Sayı
Temmuz 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya